ONSEKİZİNCİ HADİS ALLAH’I ZİKRETMEK | TEVHİD ÖNDERLERİ

Warning: include() [function.include]: Unable to access /home/pgfqxfru/public_html/wp-babadosya/themes/tevhid22/seqarchform.php in /home/pgfqxfru/public_html/wp-babadosya/themes/tevhid22/header.php on line 124

Warning: include(/home/pgfqxfru/public_html/wp-babadosya/themes/tevhid22/seqarchform.php) [function.include]: failed to open stream: No such file or directory in /home/pgfqxfru/public_html/wp-babadosya/themes/tevhid22/header.php on line 124

Warning: include() [function.include]: Unable to access /home/pgfqxfru/public_html/wp-babadosya/themes/tevhid22/seqarchform.php in /home/pgfqxfru/public_html/wp-babadosya/themes/tevhid22/header.php on line 124

Warning: include(/home/pgfqxfru/public_html/wp-babadosya/themes/tevhid22/seqarchform.php) [function.include]: failed to open stream: No such file or directory in /home/pgfqxfru/public_html/wp-babadosya/themes/tevhid22/header.php on line 124

Warning: include() [function.include]: Failed opening '/home/pgfqxfru/public_html/wp-babadosya/themes/tevhid22/seqarchform.php' for inclusion (include_path='.:/usr/lib/php:/usr/local/lib/php') in /home/pgfqxfru/public_html/wp-babadosya/themes/tevhid22/header.php on line 124
Bulunduğunuz Yer: Anasayfa » İMAM HUMEYNİ » ONSEKİZİNCİ HADİS ALLAH’I ZİKRETMEK

ONSEKİZİNCİ HADİS ALLAH’I ZİKRETMEK

 

52 ONSEKİZİNCİ HADİS ALLAH’I ZİKRETMEK

“Ebu Hamza Sumali, Hz. Bakır’ın (a.s) şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: “Tahrife uğramamış Tevrat’ta Musa’nın (a.s) rabbine şöyle dediği yazılıdır: “Ey Rabbim! Acaba bana yakın mısın ki sana münacatta bulunayım, yoksa uzak mısın ki sana sesleneyim?” Bunun üzerine Allah (azze ve celle) ona şunları vahy etti: “Ey Musa! Ben, beni zikredenin yanındayım” Musa şöyle sordu: “Senin koruyucu örtünden başka bir örtünün bulunmadığı günde senin koruyucu örtüne sığınabilen kimdir?” Allah şöyle buyurdu: “Beni zikredip de kendilerini zikrettiklerim ve benim için sevip de kendilerini sevdiklerimdir. Bunlar, yeryüzü ehline bir azab indirmek istediğimde kendilerini andığım ve kendileri sebebiyle de yeryüzü ehlinden azabımı defettiğim kimselerdir” [1]

 

Şerh

Bu hadisten de anlaşıldığı üzere Yahudiler arasında yaygın olan Tevrat tahrif edilmiş bir kitaptır. Gerçek Tevrat ilmî, Ehl-i Beyt’in (a.s) yanında olmuştur. Yaygın olan Tevrat ve İncil konularından da anlaşıldığı üzere bu bilgiler, sıradan bir insanın bilgileri düzeyinde bile değildir. Aksine bazı şehvet ve nefsani isteklerine esir olanların kuruntuları esasınca düzenlenmiştir.

Araştırmacı muhaddis, Merhum Meclisi (r.a) şöyle diyor: “Hz. Musa’nın bu soruyu sormasından maksadı, duanın adabını sormaktır. Hak Teala’nın bize ilmî ihatası, kudreti ve ilk sebep oluşuyla şah damarımızdan yakın olduğunu bilmesine rağmen bu soruyu sormuştur. Yani şöyle demek istemiştir: “Sana yakında olanın münacat ettiği şekilde dua etmemi mi, yoksa uzakta olanın çağırdığı gibi münacatta bulunmamı mı seversin?” Başka bir ifadeyle şöyle demek istemiştir: “Sana baktığım zaman, sen her yakından daha yakınsın. Ama kendime baktığım zaman, kendimi çok uzakta görmekteyim. O halde duada seni mi yoksa kendimi mi göz önünde bulundurmam gerektiğini bilemiyorum.” Bu sorunun, Allah’ı görme meselesinde olduğu gibi başkasından ve başkası adına istemiş olması da muhtemeldir.” [2]

 

Hak Teala’nın Kayyumi Kuşatıcılığına Dair

Burada Hz. Musa’nın dua etme niteliği hakkındaki aczini dile getirmiş olması muhtemeldir. Şöyle arz ediyor: “Ey rabbim! Sen yakınlık ve uzaklıktan münezzehsin, dolayısıyla seni yakın veya uzak kimseler gibi çağıramam. Bu konuda şaşkınım. Celal dergahına nasıl dua etmem gerektiğini bilemiyorum. Sana layık bir dua yöntemini ve duanın niteliğini öğret.” Bunun üzerine Allah-u Teala’nın izzet ve celal dergahından şöyle cevap geldi: “Ben her yerde hazır ve nazırım. Bütün alemler benim huzurumdur. Ben her zaman beni zikredenlerle beraberim.” Elbette O Zat-ı Mukaddes yakınlık ve uzaklıkla nitelenemez, O’nun bütün bir varlık alemi üzerinde kayyumi, şûmulî ve vücudî bir kuşatıcılığı vardır. Yüce ilahî kitapta geçen “Kullarım sana benden sorarlarsa (de ki) : “Ben yakınım.” [3] veya “Biz ona şah damarından daha yakınız.” [4] türünden ayetler bir mecaz ve istiare hükmündedirler. Çünkü Allah-u Teala’nın mukaddes huzuru duyusal ve manevi bir yakınlık ve uzaklıktan münezzehtir. Aksi takdirde bunlar Hak Teala’nın münezzeh olduğu bir sınırlama ve benzetme de ihtiva etmektedir. Varlıkların Allah’ın mukaddes huzurundaki varlığı, ilintisel ve bağlantılı bir hazır bulunuştur. Onun mevcudat üzerindeki kuşatıcılığı, kayyumî ve şümûlî (ihata edici) bir kuşatmadır; bu da duyusal, manevi, zahirî ve batınî bir hazır bulunuştan ayrı bir şeydir.

Bu hadis-i şerif ve başka hadislerden kalbi ve gizli zikrin daha tercihe şayan olduğu da anlaşılmaktadır. Nitekim bir ayet-i şerifte şöyle buyuruluyor:

“Rabbini içinden yalvararak ve korkarak zikret.” [5]

Ayrıca hadis-i şerifte bu tür zikrin sevabının Allah-u Teala’dan başkasının bilemeyeceği kadar büyük olduğu belirtilmiştir. [6] Ama bazı hal ve makamlarda zikrin alenen yapılaması daha üstündür. Gaflet ehlinin gafletten uyanması için yanlarında Allah’ı alenen zikretmek gibi. Nitekim Kafi’de yer alan bir hadis-i şerifte, gafiller arasında Allah’ı zikretmenin düşmanla cihad etmeye denk olduğu belirtilmiştir. [7] Ayrıca İddet’ud Dai’de İbn-i Fahd’dan şu hadis rivayet edilmektedir:

“Peygamberin (s.a.a) şöyle buyurmuştur[8]: “Pazarda, halk gaflet içinde işleriyle meşgulken onlara ihlas ile Allah’ı zikreden kimseye, Allah-u Teala bin iyilik yazar ve onu kıyamet günü hiç bir kulun kalbinden geçmediği bir mağfiretle bağışlar.” [9]

Aynı şekilde ezan, hutbe ve benzerlerinde zikrin açık bir şekilde edası müstehabdır.

 

1. Bölüm: Allah’ı Zikretmenin Faydalarına Dair

Bu hadis-i şeriften, Allah’ı zikretmenin ve O’nun yolunda birbirini sevmenin bazı faydaları olduğu anlaşılmaktadır. Bunlardan biri (ki diğerlerinden daha önemli ve büyüktür) kişinin Allah’ı zikretmesinin, Allah’ın da o kişiyi zikretmesine yol açmasıdır. Nitekim bu hususa başka hadis-i şerifler de işaret etmektedir[10] ve buradaki zikir, Allah-u Teala’nın şu ayette ayetlerini unutan kimse hakkında işaret buyurduğu “nisyan”ın (unutmanın) karşıtıdır.

“İşte böyle. Sana ayetlerimiz geldi, sen onları unuttun. Bu gün sen de öyle unutulursun.” [11]

Ayetlerin unutulması ve Hakk’ın cemal ve celalinin eserlerinin görülmesine engel olan batınî körlük, öbür alemde de körlüğe yol açtığı gibi, ayetlerin hatırlanması ve Hak Teala’nın isim, sıfat ve celal ve cemalinin zikredilmesi de basireti güçlendirir ve zikrin gücü ve nuru oranında perdelerin ortadan kalkmasını sağlar. Hakk’ın ayetlerini zikretmek ve bu zikrin meleke (aptitude) haline gelmesi, batınî basireti öylesine güçlendirir ki, Hakk’ın cemal tecellilerinin ayetlerde açıkça müşahede edilmesine yol açar. İsim ve sıfatların zikri de, Hakk’ın isim ve sıfat tecellilerinde müşahede edilmesini sağlar. Hakk’ın ayet, isim ve sıfatlarının, zatının örtülerinden sıyrılmış bir şekilde zikredilmesi ise, bütün hicapları aradan kaldırır ve böylece sevgili perdesiz bir şekilde tecelli eder. Bu da, ariflerin ve evliyanın göz nuru olan şu olan üç fütuhatının yorumundan biridir: “Feth-i Karip”,Feth-i Mübin” ve fetihlerin fethi olan “Feth-i Mutlak.”

Nasıl ki üç tür zikir, üç hicabın ortadan kalkmasını sağlıyorsa, Allah yolunda birbirini sevmek de, Allah sevgisine yol açar ve bu sevgi de hicapların ortadan kalkmasının sonucunda ortaya çıkmaktadır. Nitekim seçkin arifler de bunu ifade etmişlerdir.

Bu sevilmenin de kimi mertebeleri vardır. Nitekim “Allah için sevmek” de halis olup olmaması açısından bir çok mertebeye sahiptir. Tam ihlas, isim ve sıfatlar kesretinden bile arınmış olan sevgidir ve bu tam bir sevgiye yol açar. Bu durumda mutlak sevgili aşk şeraitinde vuslattan örtülü olmaz ve kişi ile sevgili arasında hiç bir örtü kalmaz. Bu yolla Musa’nın iki sorusunu da birbirine bağlamak mümkündür. Çünkü Hz. Musa Hak Teala’nın “Ben beni zikredenin yanındayım” dediğini ve gönlünde yatan vuslat vadi ve cemale vuslat arzusunu sevgiliden duyunca, bunu gerçekleştirmenin yolunu öğrenmek istedi ki görevini tam anlamıyla yerine getirebilsin. Bunun üzerine şöyle arz etti: “Senin koruyucu örtünden başka bir örtünün bulunmadığı günde senin koruyucu örtüne sığınabilen kimdir” ?” Yani: Bağlılıklardan kurtulup, örtülere takılıp kalmadan senin cemil cemalinin vuslatına erenler ve sana sığınanlar kimlerdir?”

Şöyle buyurdu: “Onlar iki gruptur: Beni kendiliğinden zikredenler ve benim yolumda birbirini sevenler ki bu da benim cemalimin mükemmel bir mazharı olan insanın şahsında, beni zikretmesidir. Bunu yapanlar benim sığınmam altındadır, benimle birliktedirler ve ben de onlarla birlikteyim.

O halde anlaşıldığı gibi bu iki taifenin büyük bir hasleti vardır ve bu hasletin de büyük bir neticesi. Çünkü Hak Teala onları anar ve onlar Hakk’ın sevgili kulları olurlar ve sonuç olarak da hiçbir korumanın olmadığı bir günde Hakk’ın sığınması altına girerler ve Hak Teala mutlak halvet yerinde onlarla birlikte olur.

Bir diğer hasletleri de izzet sahibi Hak Teala’nın onların yücelikleri sayesinde kullarından azabı kaldırmasıdır. Yani onlar kullar arasında bulundukları sürece Hak Teala kullara azap indirmez ve bela vermez.

 

2. Bölüm: Düşünme İle Zikretmenin Arasındaki Farka Dair

Bil ki zikretme, düşünmenin sonuçlarından biridir. Bu nedenle de düşünme menzili, zikretme menzilinden önde sayılmıştır. Hace Abdullah şöyle diyor: “Zira tefekkür sevgiliyi taleb etmek, zikretmek ise bu talebin gerçekleşmesidir.” [12]

İnsan henüz taleb ve araştırma aşamasında kaldığı müddetçe, istediği şeyden örtülü ve mahrum durumdadır. Oysa sevgiliye ulaşınca elde etme yükünden kurtulmuş olur. Ama zikrin gücü ve mükemmelliği, tefekkürün güç ve mükemmelliğine bağlıdır. Neticesi sevgilinin mükemmel zikri olan tefekkürü, başka hiç bir amelle karşılaştırmamak gerekir ve de tefekkürü, fazilet açısından diğer amellerle bir saymak mümkün değildir. Nitekim rivayet-i şeriflerde bir saatlik tefekkür bir yıllık, altmış yıllık ve hatta yetmiş yıllık ibadetten üstün sayılmıştır. Çünkü bilindiği gibi ibadetlerin gayesi ve en önemli semeresi Hak Teala’nın marifetine erişmek ve O’nu zikretmektir ve bu sahih bir tefekkürle daha iyi elde edilir.

Bir saatlik tefekkür, sâlikin yüzüne, yetmiş yıl ibadet etmenin bile açamadığı büyük marifet kapılarını açabilir veya bu bir saatlik tefekkür insanı, yıllarca sıkıntı çekerek dahi elde etmesi mümkün olmayan gerçek sevgilinin zikredicisi kılabilir.

Bil ki ey aziz! Mahbubu zikredip anmanın bütün kesimler için pek çok neticeleri vardır. Ama kamil insanlar, evliya ve arifler için emellerinin nihayeti sayılmakta, bu zikir ve yolla onlar sevgililerinin cemaline erişmektedirler. Afiyet olsun onlara!

Halkın geneli ve orta sınıfı içinde bir çok ahlakî,ameli, zahirî ve batınî kemaller vardır. Bütün hal ve tavırlarında Hak Teala’yı aklından çıkarmayan ve kendini daima Zat-ı Mukaddes’in huzurunda gören insan, Şüphesiz O’nun rızasına aykırı amellerden kaçınır ve nefsini isyandan uzak tutar. Nefs-i emmare ve şeytanın bütün musibet ve sapkınlıkları da Hakk ile Hakk’ın azap ve cezasını unutmaktan kaynaklanmaktadır. Hak’tan gafil olmak gönlün zulmetini artırır. Nefsi ve kovulmuş şeytanı insana musallat eder. Fesadı günbegün artırıp güçlendirir. Hakk’ı zikredip anmak ise gönle huzur ve güç verir, gönlü sevgilinin tecelli yeri kılar, ruhu halis hale getirir, insanı nefsin zincir ve bağlarından kurtarır, bütün hata ve günahların kaynağı olan dünya sevgisini gönülden uzaklaştırır, insanın dağınık tasalarını tek tasa haline getirir ve gönlü asıl sahibinin ikameti için temizleyip donatır.

O halde ey aziz! Zikir ve mahbubun anılması yolunda hangi meşakkat ve sıkıntıya katlansan azdır. Gönlüne mahbubu anma alışkanlığı kazandır da, belki böylece Allah’ın isteğiyle gönül suretin, Hakk’ı zikretme suretine dönüşür ve Lailahe illallah temiz kelimesi, nefsin son sureti ve nihai kemali haline dönüşür. Allah’a doğru seyirde ilahî marifetler içinde bundan daha iyi bir azık, nefsin ayıpları için bundan daha büyük bir iyileştirici ve daha güzel bir yol gösterici bulunamaz.

O halde eğer zahirî ve manevi kemallerin peşindeysen, ahiret yolunun yolcusu ve muhacir-i ilallah isen kalbini sevgilinin zikrine alıştır ve gönlünü Hak Tebarek ve Teala’yı anmayla yoğur.

 

3. Bölüm: Mükemmel Zikrin, Hükmü Bütün Beden ve Varlığa Egemen Olan Zikir Olduğuna Dair

Gerçi Hakk’ı zikretmek ve O Zat-ı Mukaddes’i anmak kalbin sıfatlarındandır ve eğer kalp zikrederse, zikrin sahip olduğu büyük yararları elde eder; ama daha iyisi kalbin zikrinden sonra, dilin de bu zikri tekrarlamasıdır. Zikrin en mükemmeli, kişinin hem batınında ve hem de zahirinde etkin olan zikirdir. Böylece vücud batınında yüce Allah müşahede edilir, ruh ve kalbin batınî sureti sevgiliyi zikretme suretine dönüşür, kalbi ve zahirî ameller zikre dönüşür. Yedi zahir iklimi ve batınî memleketler, Hakk’ın zikriyle fethedilir ve mutlak cemili anmakla ele geçirilir. Zaten eğer zikrin hakikati kalbin batini suretine dönüşür ve kalb memleketi zikirle fethedilirse, zikir bedenin diğer unsurlarına da hükmeder ve oraları da egemenliği altına alır. Göz, dil, el ve diğer organların amelleri, hareketleri ve duruşları Hakk’ın zikri doğrultusunda gerçekleşir, görevlerinin dışına çıkmaz olur. Hareket ve duruşlar, Hakk’ın zikriyle başlayıp sona erer ve, “Onun gitmesi de durması da Allah içindir” [13] hakikati bütün varlığa nüfuz eder ve sonuçta kişi isim ve sıfatların hakikati, hatta ism-i a’zam’ın sureti ve mazharı haline gelir. Bu da, insanî kemalin doruğu ve ehlullahın emellerinin son noktasıdır. İnsan bu mertebeden ne kadar uzaktaysa ve zikrin etkisi ne kadar az olursa, insanın kemali de o kadar noksan olur. Zahir ve batının noksanlıkları birbirini etkiler, çünkü insanî varlık haletleri birbirine bağlı ve birbirinden etkilenir haldedir. Buradan, bütün zikirlerden daha aşağı mertebede yer alan “dil ile zikr”in de faydalı olduğu anlaşılmaktadır. Zira ilk olarak dil, bu zikirde her ne kadar ruhsuz bir kalıp şeklinde bile olsa, kendi görevini yapmış sayılmaktadır. İkinci olarak da bu zikir, devamlılık ve şartlarını yerine getirme neticesinde kalp dilinin açılmasına da sebeb olabilir.

Arif ve kamil şeyhimiz –ruhum ona feda olsun- Şahabadi şöyle buyuruyordu: “Zikreden kişi zikirde, henüz konuşmaya başlamamış bir çocuğa konuşmayı öğretmeye çalışan kişi gibi olmalıdır. Çocuk dile gelip konuşsun diye tekrar edip durur. O kelimeyi söyleyince çocuk da peşinden onu tekrar eder ve böylece tekrarın verdiği yorgunluk kaybolur. Sanki çocuktan ona yardım erişmiş gibi olur. Aynı şekilde, zikreden kişi de henüz zikretmeye başlamamış kalbine, zikir dilini öğretmelidir. Zikri tekrar etmenin sırrı da kalp dilinin açılmasıdır. Kalp dilinin açılmasının alameti de, dilin kalbe tabi olması ve böylece tekrarın sıkıntı ve zahmetinin ortadan kalkmasıdır. Evvela dil zikredicidir, kalb ise onun yardımıyla zikretmektedir. Ama kalb dilinin açılmasıyla, dil, kalbe uymakta ve kalbi veya gaybi yardım sayesinde zikretmektedir.”

Bilinmelidir ki ruhaniyet batınından ve kalbin özünden bir yardım gelip melekutî bir hayat kazandırmadıkça, zahirî amellerin, gayp makamına ve melekut aleminde haşr olma derecesine layık bir konuma sahip olması mümkün değildir. Niyetin halis oluşu ve halis niyetin sureti olan o ruhsal nefha, ruh ve batın mesabesindedir. Beden de buna uyarak melekutta haşr olmakta ve dergaha kabul liyakatine ermektedir. Bu nedenle de rivayet-i şerifelerde amellerin kabulünün, kalbin yönelişine bağlı olduğu ifade edilmiştir. [14] Ama her şeye rağmen dil ile yapılan zikir de makbul ve arzulanır bir şeydir ve kişiyi eninde sonunda hakikate ulaştırır. Bu nedenle de rivayet ve eserlerde dil ile yapılan zikir, çok övülmüştür ve pek az bab, zikir babı kadar çok hadise sahiptir. [15] Kitab-ı Kerim’in ayetlerinde de zikir çok övülmüştür. [16] Gerçi çoğunda kastedilen zikir, kalbi veya ruhi zikirdir, ama Hakk’ı zikretmenin her aşaması makbuldür.

Bu bölümü de, uğurlu olsun diye birkaç hadis-i şerifin zikriyle bitiriyoruz.

 

4. Bölüm: Allah’ı Zikretmenin Faziletine İlişkin Bazı Hadislere Dair

Kafi’de sahih bir senetle Fuzeyl b. Yesar’dan naklen Ebu Abdullah’ın şöyle buyurduğu yer almıştır: “İyiler ve kötülerin toplanıp da Allah’ı zikretmedikleri her toplantı kıyamet günü onların pişmanlığına yol açacaktır.” [17]

Bilindiği gibi kıyamet günü zikrin ne büyük sonuçları olduğunu, kendisinin bu sonuçlardan mahrum olduğunu ve artık telafi etmenin mümkün olmadığını anlayan kişi büyük bir pişmanlık duyacaktır. O halde insan fırsatı ganimet saymalı ve henüz vakit varken toplantılarını Allah’ın zikrinden uzak kılmamalıdır.

Kafi’de sağlam bir senetle Ebi Cafer’in (a.s) şöyle buyurduğu yer almıştır: “Kim mükemmel bir tartıyla tartılmak (yani sevaplarının tam ve noksansız olmasını) istiyorsa bir toplantıdan veya oturumdan ayrıldığında şu ayet-i şerifleri okusun: “Senin güçlü olan Rabbin, onların vasıflandırmalarından münezzehtir. Peygamberlere selam olsun. Alemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun.” (Saffat/180-182) [18]

Hz. Sadık’ın (a.s) naklettiğine göre Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Kim kıyamet günü sevaplarının tam olmasını istiyorsa bu ayet-i şerifleri her namazdan sonra okusun.” [19]

Ayrıca mürsel olarak Hz. Sadık’tan şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Bir meclisten ayrılırken bu ayetleri okumak günahlara kefaret olur.” [20]

Kafi’de İbn-i Fezzal’ın naklettiği merfu[21] bir hadiste ise şöyle yer almıştır: “Allah-u Teala İsa’ya şöyle buyurdu: “Ey İsa! Beni kendi nefsinde zikret ki ben de seni nefsimde zikredeyim. Beni toplumda zikret ki ben de seni insan toplumundan daha yüce bir toplumda zikredeyim. Ey İsa! Benim için kalbini yumuşat, bani halvet halinde çokça zikret ve bil ki benim hoşnutluğum bana yönelmendedir. Bu zikirde diri (kalp huzuru içinde) ol, ölü değil. .” [22]

Kafi’de yer aldığına göre Hz. İmam Sadık şöyle buyuruyor: “Allah (c. c) şöyle buyuruyor: “Beni zikrettiğinde bir dilekte bulunmayan kişiye benden dilekte bulunandan çok daha fazla ihsanda bulunurum.” [23]

Ahmed b. Fahd, Uddet’ud Dai’de Hz. Resulullah’ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu nakletmiştir: “Bilin ki Allah’ın katında sizin amellerinizin en hayırlısı, en temizi, en seçkini ve güneşin üzerinde doğup battığı şeylerin en iyisi, sizin Allah-u Teala’yı zikretmenizdir. Çünkü Allah Teala “Ben; beni zikredenle beraberim” buyurmuştur.” [24]

Zikrin fazileti, niteliği, adabı ve şartları hakkındaki hadisler bu sayfalara sığmayacak kadar çoktur. Başta da sonda da, zahirde de batında da hamd Allah’a mahsustur.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



[1] Usul-i Kafi c. 2, s. 496, Kitabu’d-Dua, Bab Ma Yecib Min Zikrillahi Fi Külli Meclisin, 4. Hadis

[2] Mir’et-ul Ukul, c. 12, s. 122

[3] Bakara/186

[4] Kaf/16

[5] Araf/205.

[6] Ali b. İbrahim babasından, o da iki İmam’ın birinden (İmam Sadık veya İmam Bakır’dan) şöyle buyurduğunu nakletmiştir: “Melekler işittiğinden başkasını yazmazlar ve Allah-u Teala şöyle buyurmuştur: “Rabbini gizli ve açık zikret” O halde, bu gizli zikrin Allah katındaki büyüklüğünü O’ndan başka hiç kimse bilemez.” (Usul-i Kafi, c. 2, s. 502, Kitab’ud-Dua, Bab-u Zikrillah Azze ve Celle fi’s-Sır, 4. hadis

[7] Ali b. İbrahim Ebi Abdillah’tan (a.s) şöyle buyurduğunu nakletmiştir: “Gafiller arasında aziz ve celil olan Allah’ı zikreden kimse, düşmanlar arasında savaşan kimse gibidir.” (Usul-i Kafi, c. 2, s. 502, Kitab’ud-Dua, Bab-u Zikrillah Azze ve Celle, fi’l-Gafilin, 1. hadis)

[8] Ahmet b. Muhammed b. Faht Esedi Hilli (756-841) H. 9. asırda yaşamış olan fakih, muhaddis, ibadet eden ve kamil bir arifti. Muhakkık Kerki, İbn-i Ebi Cumhur İhsai ve Şeyh Ali b. Talibi gibi kimseler ondan istifade etmişlerdir. Uddet’ud-Dai, Adab’ud-Dai, Esrar’us-Salat, et-Tehrir, el-Muhteser fi Şerh’il-İrşad, Şerh-u Elfiyye-i Şehit, el-Muhezzeb, el-Bari’ fi Şerh’il-Muhteser’in-Nafi gibi kitapları mevcuttur.

[9] İddetu’d Dai, s. 189

[10] Vesail’uş-Şia, c. 4, s. 1185, Kitab’us-Salat, 7. bab, 4. hadiste bu anlamda hadis nakledilmiştir.

[11] Ta-Ha/126.

[12] Menazil’us-Sairin, s. 15, Kısm’ul-Bedayat, Bab’ut-Tezekkür

[13] Hud/41.

[14] Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Allah yüzlerinize bakmaz; şüphesiz sadece kalplerinize bakar.” (Bihar’ul-Envar, c. 67, s. 248, Kitab’ul-İman ve’l-Kufr, 54. bab, 21. hadis

[15] Usul-i Kafi, c. 2, s. 496-506, Kitab’ud-Dua, Bab-u Men Yecib Min Zikrillah Azze ve Celle, fi Kulli Meclisin, Bab-u Zikrillah Azze ve Celle Kesiren; Vesail’uş-Şia, c. 4, s. 1177-1240, Kitab’us-Salat, Ebvab’uz-Zikr; el-Muheccet’ul-Beyza, c. 2, s. 265-277, Kitab’ul-Ezkar ve’d-Deavat, s. 343-387, Kitab-u Tertib’il-Evrad ve Tefsil-i İhya’il-Leyl

[16] Ra’d/28; Ankebut/45; Hadid/16; Bakara/220 ve Ahzab/41

[17] Usul-i Kafi, c. 2, s. 496, Kitabu’d-Dua, Bab Ma Yecib Min Zikrillahi Fi Külli Meclisin, 1. Hadis.

[18]Usul-i Kafi, c. 2, s. 496, Kitabu’d-Dua, Bab Ma Yecib Min Zikrillahi Fi Külli Meclisin, 3. Hadis. Mezkur ayetler ise Saffat/180-182. ayetlerdir.

[19] Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Kim mükemmel bir tartıyla tartılmak (yani sevaplarının tam ve noksansız olmasını) istiyorsa, son sözü şu olmalıdır: “Senin güçlü olan Rabbin, onların vasıflandırmalarından münezzehtir. Peygamberlere selam olsun. Alemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun.” Bu kendisi için her Müslümandan yana bir iyiliktir.” (Men La Yehzuruh’ul-Fakih, c. 1, s. 213, 46. bab, 7. hadis)

[20] Vesail’uş-Şia, c. 15, s. 585, Kitab’ul ila ve’l Kefarat, Ebvab’ul Kefarat, 37. bab, 1. Hadis

[21] Senedin orta veya sonundan bir reva birden fazla ravisinin zikredilmediği ve ravinin “refeahu” kelimesini açıkça zikrettiği hadistir. (Müt.)

[22] Usul-i Kafi, c. 2, s. 502, Kitabu’d-Dua, Bab-u Zikrillahi Fi’s Sır, 3. Hadis.

[23] Usul-i Kafi, c. 2, s. 501, Kitabu’d-Dua, Bab-u İştiğal bi Zikrillah, 1. Hadis.

[24] Uddet’ud Dai, s. 187.

Yazıyı paylaşın

Scroll to top