Kendini Yetiştirmek

İnsanî Değerler

İnsanî Değerler

İnsan iki “ben”e sahiptir: İnsanî “ben”, hayvanî “ben”. İnsanın değeri onun hayvanî “ben”inde değil, insanî “ben”indedir. Hayvanî “ben” asalak olup gerçekte “ben” değildir. İnsan biyolojik açıdan bir hayvan olup hayvanî hayatının gereklerine önem vermesi gerekiyorsa da bu dünyaya hayvan gibi yaşamak için gelmemiştir; bilakis hayvanî boyunu, insanî hayatını mükemmelleştirmek amacıyla bu dünyaya gelmiştir.

İnsan her iki hayatında -hayvanî ve insanî- kendi varlığından kaynaklanan ihtiyaçları vardır. Hayvanî ve nebatî (eğitilen ve gelişen) bir varlık olduğu için suya, yemeğe, eve, elbiseye ve havaya ihtiyacı vardır. Bu ihtiyaçlarını temin etmek için çalışıp çaba harcasın diye açlık, susuzluk, lezzet, zevk ve yeme, içme duygusu, insan neslinin devamı için de cinsel içgüdü ve eş edinme eğilimi insanın özüne yerleştirilmiştir. İnsan kendi hayatının devamına ilgi duyar ve hayatının devam etmesi için hayvanî hayatın gereklerine de bağlı kalmak zorundadır. Yemeği görüp, isteği olduğunu ve acıktığını hissedince, kendi içinden yemek hazırlayıp yemeye koyulur; bir engelle karşılaştığında ise onunla savaşmayı göze alır. Bunun da bir sakıncası yoktur. Çünkü hayatın devamı için çalışmak, yemek ve içmek zorundadır. Bu davranışlar hayvanî bir heves değil de hedefe ulaşma noktasında bir ön hazırlık olmaları boyutuyla İslâm’ın reddetmeyip tavsiye ettiği şeylerdir. Öyleyse eğer birinin tamamen hayvanî hayata eğilimi varsa, hayvanî istek ve eğilimleri için gece gündüz çalışıp çaba harcıyorsa, yaşamaktan hedefi, yemek, içmek, dinlenmek, giyinmek, şehvetini gidermek ve hayvânî içgüdülerini doyurmaksa, dalalete ve sapıklığa düşmüştür. Çünkü melekûtî ruhunun ve insanî aklının hakimiyetini ayaklar altına alarak onları unutulmuşluğa terk etmiştir. Böyle biri insan sayılamaz. O, ancak insan kılığında bir hayvandır. Aklı vardır; ancak öyle bir inzivaya çekilmiştir ki insanî faziletleri ve değerleri yaşayamamaktadır. Gözü ve kulağı vardır; ancak hakikatleri göremez ve duyamaz durumdadır. Kur’ân-ı Kerim böylelerinin hayvan; hatta hayvandan da aşağı olduğunu bildirmiştir. Çünkü hayvanın aklı yoktur, anlamaz ve düşünmez. Böyle bir insanınsa aklı olduğu halde anlamaması onu bu hale getirmiştir.

Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:

Buna rağmen sana icabet etmeyecek olurlarsa, artık bil ki, onlar, gerçekten kendi heva (istek ve tutku)larına uymaktadırlar. Oysa Allah’tan bir kılavuz (doğru yol gösterici) olmaksızın, kendi istek ve tutkularına uyandan daha sapık kimdir? Şüphe yok ki Allah, zulmetmekte olan bir kavme hidayet vermez. [1]

Andolsun, cehennem için cinlerden ve insanlardan çok sayıda kişi yarattık (hazırladık). Kalpleri vardır bununla kavrayıp anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır. [2]

Ve:

Şimdi sen, arzularını ilah edinen ve Allah’ın bir ilim üzere kendisini saptırdığı, kulağına ve kalbine mühür vurduğu ve gözüne de bir perde çektiği kimseyi gördün mü? Artık Allah’tan sonra ona kim hidayet verecektir? Siz yine de öğüt alıp düşünmüyor musunuz? [3]

Melekûtî nefislerini kendi insanî saadet ve kemallerini nefsanî isteklere ve hayvanî hayata feda edenler, insanî nefsi, hayvanî zevklere değişenler, ne kadar da bedbahttırlar ve hüsrandadırlar?!

Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur:

Aldanmış kimse, dünyayla meşgul olan ve ahiret hayatından uzak duran kimsedir. [4]

Ve:

Seni rağbet edilen şeylere sürüklese bile nefsini bütün aşağılıklardan beri kıl; çünkü nefsini aşağılatmana karşılık üstün ve yüce bir şey bulamazsın, kendini zelil etmekle kalırsın. Hiçbir izzet, o zillete feda edilmez. Kendini başkasına kul etme, Allah seni hür yaratmıştır. Şerle elde edilen hayra, hayır denmez; güçlükle ulaşılan kolaylığa kolaylık adı verilmez. [5]

Yine:

Ne kötü alışveriştir dünyayı kendin için para pul görmen ve bundan ibaret bilmen; Allah katında nâil olacağın lütfu ve ihsanı vererek dünyayı alman. [6]

Ancak insan “hayvanî ben”‘iyle özetlenmez, onun bir de “insanî ben”i vardır ve bu itibarla kutsal âlemden gelmiş olan, hayvanî isteklerin dışında bir takım değerleri isteyen soyut ve melekûtî bir cevherdir. İnsan, kendi zatının bâtınına ve melekûtî ruhuna bakacak olur da kendini iyi bir şekilde tanırsa, kudret, keramet, ilim, rahmet, bağış, nur, ihsan, hayır, adalet âleminden ve kısacası kemal âleminden geldiğini, o âlemle uyum içersinde olduğunu ve o âlemle ilişkili olduğunu görür. Burada insan başka bir bakış açısına kavuşup başka bir âlemi müşahede eder, mutlak kemale bakar ve onun değerlerine ilgi duyar; o değerlerden yararlanarak kemal derecelerinde yol almak ve Allah’a yakınlık makamına erişmek için, nefsini, hayvanîliğin alçak mertebesinden yücelere doğru harekete geçirir ve ahlâkî değerlerin yeri işte burada belli olur. Eğer insan, ilim, ihsan, iyilikseverlik, fedakârlık, adalet, bağış, mustaz’afları ve mahrumları savunma, doğruluk, dürüstlük ve emanete riayet gibi değerleri istiyorsa bu, kendini kemal âlemine mensup bir varlık olarak gördüğü ve bu gibi değerleri kendinin yüce insanî “ben”i ile uyumlu bulduğu içindir. İşte bu yüzden onları sever; hatta bu değerlere kavuşmak için hayvanî “ben”ini ve onun eğilimlerini feda etmeye bile hazır olur.

Ahlâkî değer ve faziletler insanın melekûtî ruhunun kemale erişmesi için gerek duyduğu, ihtiyaçlarıyla uyumunu idrak ettiği ve “onları yapmam gerekir” dediği birtakım rûhânî ve manevî kemâllerden ibarettir. “Ahlâkî gerek”ler nefsin yüceliğinden ve asaletinden kaynaklanmakta olup, zatın ve ruhanî kemâlin zirvesine erişmek içindir. İnsan, “hak yolunda fedakârlık etmem gerek” dediği zaman, “fedakârlık, benim zatımın yücelmesi ve mükemmelleşmesi için gereklidir ve ben bu yüce makama ulaşmalıyım” demek istemektedir. İnsanların manevî kemâle erişmelerinin yolu ve vesilesi birdir. Herkes değerleri ve değer olmayan şeyleri tanımakta eşit yaratılmıştır.

İnsan, kendinin pâk ve kemâli seven fıtratına müracaat edecek olur da nefsanî istek ve hevese yer vermeden düşünürse ahlâkî değerleri ve ahlâkî açıdan değer olmayan şeyleri bulabilir. Normalde bütün insanlar bu özelliğe sahiptirler. Eğer bazı insanlar böyle kutlu bir idrakten yoksun iseler bu, nefsî istek ve heveslerle hayvanî eğilimleri onların akıllarının nurunu söndürdüğü ve kendileri nefis meydanının rakipsiz kahramanı oldukları içindir. Kur’ân-ı Kerim de fazilet ve fazilet olmayan alçalışları insanların fıtrî özellikleri olarak tanımlamakta ve şöyle buyurmaktadır:

Nefse ve ona bir düzen içinde biçim verene, sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (and olsun). Onu arındırıp temizleyen gerçekten felah bulmuştur (kurtuluşa ermiştir.) Ve onu (isyanla, günahla, bozulmalarla) örtüp saran da elbette yıkıma uğramıştır. [7]

Peygamberler, insanların fıtratını uyandırmak ve onların bilinçsiz ahlâkî şuurlarını bilinçli şuura dönüştürmek için gelmişlerdir. Peygamberler marifete, fazilete ve manevî değerlere dikkat çekmek, onlardan yararlanmak, kemâl derecelerini katetmek, Allah’a yakınlık makamına erişme yolunda insanlara yardımcı olmak, insanları insaniyetin yüce makamına, yüksek insanî değerleri koruma ve ihya etmenin gerekliliğine teşvik için gönderilmişlerdir. Peygamberler insanlara şu önemli noktayı hatırlatmak için geldiler: “Siz hayvan değil, makamı meleklerden de üstün olan insansınız. Dünyevî şeyler ve hayvanî tezahürler sizin yüce melekûtî makamınıza yakışmaz, kendinizi onlara satmayın!”

İmam Seccad’a (Zeyn’u-l Abidin) (a.s), “Halkın en üstünü ve en şereflisi kimdir?” diye sorduklarında, “Dünyayı kendi nefsinin şeref ve değeri olarak görmeyen kimsedir.” şeklinde cevap verdiler. [8]

İnsan kendi insanî kişiliğini tanıma yoluyla insanî “ben” boyutu kuvvetlendirirse, ahlâkî değerler kendisinde canlanır, bu vesileyle rezalet ve alçaklıkları alt eder. İşte bu hal, insanın insanî değerleri terk edip değersiz şeylerin peşine gitmesine müsaade etmez. Örneğin doğruluğu bırakıp yalana baş vurmasına, emanete riayeti bırakıp, emanete hıyanet etmesine, izzet-i nefsi bırakıp kendini zillete düşürmesine, ihsanı bırakıp halkı incitmeye kalkışmasına v.s. müsaade etmez.

Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor:

Her kim kendi nefsine değer verirse nefsanî eğilimler onun gözünde alçalıp düşer. [9]

Peygamberler, insanların kendi varlıklarının cevherini anlamaları, kendilerinin Allah ile olan irtibatlarının farkına varmaları, her şeylerini âlemlerin rabbinin rızasını kazanma ve ona yakınlık (kurb) makamına ulaşma yolunda harcamaları; yemelerinin, içmelerinin, uyumalarının, bakmalarının, konuşmalarının, çalışmalarının, ölümlerinin ve yaşamlarının hep ahlâk ve kutsiyet üzere olması için sürekli onların fıtratlarını uyandırmaya çalışıyorlardı. İnsan Allah’ın kulu olduğu zaman onun rızasını kazanmaktan başka hedef gütmez; bu durumda yaptığı her şey ibadet olur.

De ki: Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, ölümüm dirilişim, âlemlerin Rabbi olan Allah içindir. [10]

Dolayısıyla kendini tanıma İslâm’da özel bir değer taşımaktadır.

Hz. Ali (a.s) buyurmuştur ki:

Kendi nefsini tanıma, tanıyışların en kârlısıdır. [11]

Her kim kendi nefsini tanımışsa yaptıkları değer kazanır. [12]

Kendini tanımaktan maksat, şahsın kimlik kartında yazılanları bilmesi değildir. Bilakis, onun varlık âleminde insanın gerçek makamının farkına varması, topraktan yaratılmış bir hayvan olmayıp ilâhî ruhtan bir parça olduğunu, Allah’ın halifesi ve emanetçisi olma liyakatine sahip olduğunu bilmesidir. O, sonsuz kemale doğru seyr-ü sülûk edip yükselmesi için bilinçli, özgür ve özel yaratılışıyla kendini yetiştirme, eğitme sorumluluğunu yüklenmiş melekûtî bir varlıktır. Böyle bir marifet ve tanıma sonucunda kendi içinde şeref ve üstünlük hissi duyarak, kendi varlığının kutluluğunu anlar ve ahlâkî faziletler onun için anlam kazanır.

Ümitsizlikten, inzivadan, boşluk ve monotonluktan kurtulur. Onun için hayat, belli bir amaca yönelik olan hayat, kutlu bir anlam kazanır.

 

[1]- Kasas/50.

[2]- Araf/179.

[3]- Casiye/23.

[4]- Gurer’ul-Hikem

[5]- Nech’u-l Belaga, (Subhi Salih) s.41, 31. Mektup.

[6]- Nehc’ül-Belâğa, 32. hutbe.

[7]- Şems/7-10.

[8]- Tuhef’u-l Ukul, s.285.

[9]- Nehc’ül-Belâğa, hikmetli sözler 449.

[10]- Enam/162.

[11]- Gurer’ul-Hikem, s.768.

[12]- Gurer’ul-Hikem, s.628.

Etiketler

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı