KIRK HADİS ŞERHİ

ALTINCI HADİS: DÜNYA SEVGİSİ

Altıncı Hadis: Dünya Sevgisi

 

بالسند المتّصل الي محمّد بن يعقوب، عن محمّد بن يحيي، عن أحمد بن محمّد، عن ابن محبوب، عن عبد الله بن سنان و عبد العزيز العبدي، عن عبد الله بن أبي يعفور، عن أبي عبد الله عليه السّلام قال: مَنْ أصْبَحَ وَأَمْسي وَالدُّنْيا أكْبَرُ هَمه، جَعَلَ اللهُ الفَقْرَ بَيْنَ عَيْنَيْهِ وَ شَتَّتَ أَمْرَهُ وَلَمْ يَنَلْ مِنَ الدُّنيا إلا ما قُسِمَ لَهُ وَ مَنْ أصْبَحَ وَ إَمْسي وَالآخِرَﺓٌ أكْبَرُ هَمّه، جَعَلَ اللهُ الغِني في قَلْبِه وَ جَمَعَ لَهُ أَمْرَهُ.

İbn Ebi Ya’fur, Hazret-i Sadık’ın (a.s) şöyle dediğini naklediyor: “Sabah akşam en büyük derdi dünya olan kişiyi Allah yoksulluğa mahkum eder, işlerini sonuçsuz bırakır ve dünyadan kendisine kısmet olanın dışında hiç bir şeyi ona nasib etmez. Sabah akşam en büyük derdi ahiret olan kişiyi ise Allah gönlü gani, gözü tok kılar ve işlerini düzene koyar.” [1]

 

Şerh

Bil ki ilim ehli, marifet ve ilimleri açısından dünya ve ahiret hakkında bir takım anlamlar ifade edilmiştir ki bunları ilmî kavramlar açısından ele almak, bizce önem taşımamakta ve bu kavramları anlamak, red veya kabul etmek, doğru veya yanlış olduğunu ispat etmek için gayret sarf etmek yolcuyu yolundan alıkoymaktan başka bir işe yaramamaktadır.

Burada asıl önemli olan husus, ahireti taleb eden insanın sakınmak istediği takdirde bilinçli bir şekilde sakınmasını sağlayacak olan kınanmış dünyayı ve kurtuluş yolunu kat ederken kendisine yardımcı olacak şeyleri tanımasıdır. Biz bunu inşallah birkaç bölüm halinde açıklayacağız. Bu yolda ilerlemek için Allah-u Teala’dan başarı niyaz ediyoruz.

 

1. Bölüm: Mevlana Meclisi’nin (r.a) Kınanmış Dünyaya İlişkin Sözlerinin Beyanı

Büyük muhakkik ve eşsiz muhaddis Mevlana Meclisi (r.a) şöyle buyuruyor: “Bil ki, bizim anladığımız kadarıyla ayet ve rivayetler toplamından çıkan sonuca göre kötülenmiş dünya, insanı Allah’a kulluktan, O’nun sevgisinden ve ahireti kazanmasından alıkoyan şeylerin toplamıdır. O halde dünya ve ahiret birbirinin karşısında yer almaktadır. Her ne kadar ticaret, tarım ve sanat gibi şeyler zahiren dünyevi bile olsa, Allah-u Teala’nın rızasına ve O’na yakınlaşmaya sebep olan her şey ahiretten sayılır. Her ne kadar halk bunları dünyevi saysa bile, bunlar aile bireylerinin geçimini sağlamak, Allah’ın buyruğuna uymak, bu kazancını hayırlı işlerde harcamak, muhtaç olanlara yardımda bulunmak, sadaka vermek, insanlara muhtaç olmamak ve benzeri amaçlar taşıyorsa bütün bunlar ahirettendir. Oysa gösteriş ve ikiyüzlülük maksadıyla gerçekleştirilen bidat riyazetler de riyakar ameller her ne kadar züht ve taat gibi görünseler de aslında dünyevidirler. Çünkü bunlar kişiyi Allah’tan uzaklaştırmakta ve O’na yakınlaşmaya yol açmamaktadır. Tıpkı kafir ve muhalif kişilerin amelleri gibi.” [2]

Başka bir araştırmacıdan da şunu nakletmektedir: “Senin dünya ve ahiretin, kalbinin iki halinden ibarettir. Yakın ve ölümden önce olanın adı dünyadır. Bundan sonra gelen ve ölümden sonra olanın adı ise ahiret. O halde ölümden önce senin için lezzet, nasib, şehvet ve tat kaynağı olan her şey, senin dünyan demektir.” [3]

Fakir bendeniz ise şöyle der: Denilebilir ki dünya, değişim ve dönüşüm diyarı olan varlığın aşağı mertebesidir. Ahiret ise bundan, sebat temellilik ve istikrar diyarı olan melekuta ve kendi batınına dönmek demektir. Bu alem her nefs ve şahıs için gerçekleşmektedir. Her varlık için aşağı dünyevi mertebesi olan, zuhur, mülk ve şuhud makamı var olduğu gibi, yüce uhrevi makamı olan batın, melekut ve gaybi bir makamı da mevcuttur. Aşağı dünyevi alem her ne kadar eksik ve de varlık mertebelerinin en sonuncusu olsa da, kutsal nefislerin terbiye beşiği, yüce makamların elde edilme diyarı ve ahiretin tarlası olması bakımından evliya ve ahiret yolunun yolcularına göre en güzel varlıksal görünüm ve en değerli alem ve de en faydalı yurttur. Eğer bu mülkî maddeler, değişimler, doğal ve iradi tözsel hareketler olmasaydı ve Allah-u Teala bu aleme değişimleri hakim kılmamış olsaydı, hiçbir nakıs nefis kendi kemaline, karar ve sebat diyarına ulaşamazdı ve mülk ve melekutta tümel bir noksanlık ortaya çıkardı. Kur’an ile hadislerde bu alemin kınanması aslında tür ve çoğunluk açısından bizzat dünyaya ait değildir, kalbi bir ilgi ile dünyaya yönelmek ve dünyayı sevmek ile ilgilidir.

O halde insanın iki dünyası olduğu anlaşılmaktadır: Biri övülmüş olan, öbürü de yerilmiş olan dünya. Övülmüş olanı, terbiye, tahsil, ticaret, makam ve kemalatı elde etme diyarı olan ve içinde yaşamadan elde edilmesi mümkün olmayan ebedi saadetin elde edildiği yerde bulunmaktır. Nitekim muvahhidlerin velisi ve Mü’minlerin Emiri (a.s), bir şahsın dünyayı kınadığını görünce bir hutbesinde şöyle buyurdu:

“Dünya, ona doğru davranana doğruluk yurdu, ondan bir şey anlayana afiyet yurdu, ondan azık toplayana zenginlik yurdu ve onunla öğüt alana öğüt yurdudur. Dünya, Allah dostlarının secde yeri (mescidi), meleklerinin namazgahı, vahyinin iniş yeri ve dostlarının ticaret yurdudur. Onlar, orda çalışmalarıyla rahmeti elde ettiler, cenneti kazandılar.” [4]

Allah-u Teala’nın “Muttakilerin yurdu ne güzeldir.” [5] sözü de Ayyaşi’nin[6] Hz. Bakır’dan (a.s) rivayet ettiğine göre “dünya” şeklinde tefsir edilmiştir. [7] O halde güzellik ve yüceliğin mazharı ve mutlak şehadet yurdu olan bu mülk alemi bir anlamda kınanmış değildir. Asıl kınanan şey, kişinin sevip bağlandığı ve bütün kalbi ve dışsal fesat ve hataların kaynağı anlamındaki kendi dünyasıdır. Nitekim Kafi’de Hz. Sadık’tan (a.s) şöyle rivayet edilmiştir: “Dünya sevgisi kötülüğün başıdır.” [8] Hakeza Ebi Cafer (a.s) şöyle buyurmuştur:: “Biri önden, diğeri ise arkadan çobansız bir sürüye saldıran iki kurt, daha sürüyü bitiremeden dünya ve makam sevgisi mü’minin dinini yer bitirir.” [9]

O halde kınanan dünya, gönül verilip bağlanılan dünyadır ve kişi ne oranda gönül verip bağlanırsa insan ile yücelik yurdu ve kendisiyle Hak Teala arasındaki perdeler de o oranda artıp kalınlaşır. Bazı Hadis-i şeriflerde “Allah-u Teala’nın nur ve zulmetten yetmiş bin perdesi vardır” [10] diye buyurulmuştur. Bu zulmet perdelerinin dünyaya duyulan ilgi olması mümkündür. İlgi ne kadar fazla olursa, örtüler de o kadar çok olacak, ilgi ne kadar şiddetli olursa, örtü de o kadar kalın ve de yırtılması bir o kadar zor olacaktır.

 

 

 

2. Bölüm: Dünya Sevgisinin Artış Nedenlerine Dair

Bil ki, insan bu tabiat aleminin evladıdır. Bu dünya bu su ve toprağın çocuğu olduğu için, dünya sevgisi daha gelişiminin başlangıcından itibaren kalbine ekilmiştir. Büyüdükçe bu sevgi de gönlümde gelişip serpilir. Allah-u Teala’nın ona lütfettiği şehvet kuvveleri ve lezzet araçları sayesinde, şahsını ve türünü koruması için bu sevgi gün be gün artar. Bu alemi lezzetlerinin mekanı ve ölümü bunlardan mahrum kalmak olarak değerlendirdiği için de filozofların delilleri ve peygamberlerin (a.s) haberleri aracılığıyla ahiret alemine ve ondaki nitelik, hayat ve kemallere inansa kalbi bundan habersiz kalır ve bırakın itminan makamına ulaşmış olmayı, asla kabullenmez bile. Bu yüzden dünyaya duyduğu bu sevgi gittikçe güçlenir.

Ayrıca insanlar fıtraten ebediyen yaşamaya meyilli, yok olmaktan kaçıp nefret eden ve ölmeyi yok olmak sanan bir yapıya sahib olduğu için, bu dünyanın fani ve gelip geçici, öte dünyanın ise baki ve sürekli olduğuna aklen kabul etse bile, asıl önemli olan kalben bunu kabullenmesidir. Bunun en mükemmel aşaması ise itmi’nan derecesidir. Nitekim İbrahim Halilurrahman Hak Teala’dan itminan makamını taleb etmiştir ve de bu makam kendisine verilmiştir. [11] O halde kalpler ya bizim kalplerimiz gibi her ne kadar aklen tasdik ediyorsak bile ahirete iman etmemiştir, ya da itminana sahip değildir. Bu yüzden de bu dünyada ebediyen yaşamak istemekte ve ölümden, yani bu alemden ayrılmaktan kaçmaktadır.

Ama eğer kalpler bu dünya aleminin alemlerin en aşağısı, yokluk, değişim ve dönüşüm alemi, helak ve noksanlık diyarı olduğunu ve ölümden sonraki alemlerin her birinin ebedi, mükemmel, hayat ve huzur diyarı olduğunu kalben idrak edecek olursa, o aleme fıtraten sevgi beslemeye başlar ve dünyadan kaçmaya koyulur. Eğer bu makamdan yukarı çıkar, şuhud ve vicdan makamına erişir ve bu alemin ve ona ilgi duymanın batınî suretini görecek olursa, bu alem onların gözünde sıkıntı diyarına dönüşür, ondan nefret eder, bu karanlık zindandan, zaman ve değişim zincirlerinden/bukağılarından kurtulmaya can atar.

Nitekim velilerin sözlerinde de bu anlama işaret edilmiştir. Ali (a.s) şöyle buyuruyor: “Allah’a yemin olsun ki, Ebu Talib’in oğlu (Ali) bir çocuğun annesinin memesine duyduğu iştiyaktan daha fazla ölüme iştiyak duyar.” [12] Çünkü o yüce insan bu alemin hakikatini velayet gözüyle müşahede etmişti. Bu yüzden de Hak Teala’nın rahmet dergahına yakın olmayı her iki aleme bile değişmezdi Eğer durum bunu gerektiriyor olmasaydı, onların o pak nefsi bu karanlık tabiat ortamında bir an ile durmazdı. Bu kesret, zuhur alemi ve mülkî işlerle meşgul olmak şöyle dursun, melekutî onaylar bile aşıklar ve meczuplar için, düşünmekten bile aciz olduğumuz büyük bir sıkıntı kaynağı olmuştur.

Velilerin inleyip ağlamalarının çoğu, sevgiliden ve kereminden ayrı düşmüş olmaktan kaynaklanmaktadır. Nitekim onlar da bunu dualarında dil getirmişlerdir. [13] Halbuki onlar mülkî ve melekutî herhangi bir ihtiyaca da sahip değillerdi. Tabiat cehenneminden geçmişlerdi. Geçerken de cehennem sönmüş ve alevleri dinmişti. [14] Onlar dünya bağlarından kurtulmuşlardı ve kalpleri tabii hataya sahip değildi. Ama doğal bir lezzet olan tabiat aleminde bulunmanın lezzeti ve mülk alemindeki mecburi lezzetlenmek, her ne kadar sınırlı olsa bile onlar için bir hicap/engel konumundaydı. Nitekim Hz. Resul-i Ekrem’in (s.a.a) şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “ Bazen kalbim bulanıyor ve ben şüphesiz her gün yetmiş defa Allah’tan mağfiret diliyorum. .” [15]

Belki de insanların babası Hz Adem’in hatası da, mülk tedbirine mecburi teveccüh ve buğday ile diğer tabii şeylere duyduğu ihtiyaç idi. Bu da Allah’ın velileri ve meczup kulları için bir hata sayılmaktadır. Ama eğer Hz. Adem o ilahî cezbeyle kalsa ve o mülk alemine girmeseydi, dünya ve ahiretteki bunca rahmet mekanizması ortaya çıkmazdı. Bu makamı bırakalım, bu kadarıyla bile konumuzdan uzaklaşmış olduk.

 

3. Bölüm: Dünyevi Hazların Kalbe Tesiri ve Bunun Fesatlarına Dair

Bil ki nefsin bu alemden aldığı bir haz, kalpte bir etki bırakır. Bu, mülk ve tabiat aleminden etkilenmek ve dünyaya bağlanma sebebidir. Haz ne oranda artarsa, kalbin etkilenmesi ve sevip bağlanması da o oranda fazlalaşır. Sonunda kalp her yönüyle dünyaya ve içindeki süslere bağlanmış olur. Bu da pek çok fesatlara kaynaklık eder. İnsanın bütün hataları, günah ve kötülüklere yönelmesi bu sevgi ve bağlılıktan kaynaklanmaktadır. Nitekim bu durum Kafi’den aktarılan hadiste de yer almıştı.

Hz. Şeyh ve arifimiz Şahabadi’nin (ruhum ona feda olsun) de buyurduğu gibi, bunun en büyük fesadı ise şudur: Eğer dünya sevgisi insanın kalbinin sureti haline gelir ve insan dünyaya şiddetli bir şekilde bağlanırsa, ölüm anında Allah-u Teala’nın onu sevdiğinden ayırdığını ve kendisiyle istekleri arasına ayrılık soktuğunu keşfedince, O’na öfkelenerek dünyadan ayrılmaktadır.

Bu bel kıran sözlerin insanı uyandırması ve kalbini korumaya yöneltmesi gerekir.

Allah etmesin ki insan velinimetine ve hakiki Maliku’l Müluk’una öfkelenmiş olsun. Bu gazap ve düşmanlığın suretinin ne olduğunu Allah-u Teala’dan başkası bilemez.

Hakeza Büyük Şeyh’imiz (gölgesi daimi olsun) babasından naklettiğine göre ömrünün sonunda çocuklarından birini çok sevdiği için büyük bir korkuya kapılmış ve riyazet çekip bu bağlılıktan kurtularak hoşnut bir halde ebedi hayata intikal etmişti. Allah ondan razı olsun.

Kafi’de kendi isnadıyla Talha bin Zeyd’den naklettiğine göre İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Dünyanın durumu deniz suyunun durumuna benzer. Susayan kimse ne kadar çok içse, onu öldürünceye kadar susamışlığını arttırır.” [16]

Dünya sevgisi insanı ebedi helake sürükler ve batınî ve zahirî belaların ve kötülüklerin kaynağı konumundadır.

Hz. Resul-i Ekrem’den (s.a.a) şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Dirhem ve dinar sizden öncekileri öldürdü, sizi de bunlar öldürecektir.” [17]

Gerçi uzak bir ihtimal ve hatta mümkün olmayan bir şeydir ama, insan başka hiç bir günaha düçar olmasa bile dünyaya bağlanıp sevmek bile tek başına bir bela kaynağıdır. Kabir ile berzah aleminin müddet ölçüsü de aslında bu ilgidir. Bu sevgi ve bağlılık ne kadar az olursa, insanın berzah ve mezarı da o kadar aydınlanacak, genişleyecek ve de orada kalma süresi o kadar azalacaktır. Bu nedenle de evliyaullah için kabir alemi bazı rivayetlerde de geçtiği gibi üç günden fazla değildir ve bu üç gün de onların o doğal ilgi ve zatî bağlılıklarından ötürüdür.

Dünya sevgisinin fesatlarından biri de insanı ölümden korkar hale getirmesidir. Dünya sevgisinin ve ona kalbi bağlılığın doğurduğu bu korku, oldukça kınanmış bir şeydir. Bu müminin sıfatlarından biri olan “dönüş korkusu” değildir. Ölümün başlıca zorluğu da bu ilgilerin ortadan kalkma baskısı ve de bizzat ölümün kendisinden korkudur.

Büyük İslam araştırmacısı ve şanı yüce Seyyid Damad eşsiz bir eser olan Kabasat adlı kitabının ilgili bölümünde şöyle buyurmaktadır: “Ölüm seni korkutmasın, çünkü onun acılığı korkusundadır.” [18]

Dünyayı sevmenin büyük fesatlarından biri de insanın şer’î riyazet, ibadet ve menasikten alıkoyması, tabiat yönünü güçlendirmesi ve tabiatın ruha itaat etmeyip ona isyan etmesini sağlaması, insanın azmini gevşetmesi ve iradesini zayıflatmasıdır. Oysa şer’î ibadet ve riyazetlerin büyük sırlarından biri de beden, tabiat güçleri ve mülkî yönün ruha tabi olması, nefsin iradesinin onda hakim hale gelmesi, nefis melekutunun mülke galip olması, irade ettiğinde bedene istediği işi yaptıracak ve istediği işten de alıkoyacak bir şekilde ruhun saltanat, kudret ve nüfus sahibi olması ve istediği işi hiç zorlanmadan yapmasını sağlayacak şekilde beden mülkü ve mülkî/zahirî güçlerin melekuta tabi olmasıdır.

İnsanın işbu zahmetli ibadetler sayesinde azmi bilenir, tabiata galebe çalar ve mülke egemen olur ve eğer irade tam ve mükemmel olur ve azim güçlü ve sağlam olursa beden mülkü, zahirî ve batınî güçlerinin misali, Allah’a isyana yeltenmeyen meleklerin misali gibi olur. Onlara ne buyurursa yerine getirir ve onları hangi şeyden sakındırırsa hiç bir zorluk çekmeden ondan sakınırlar.

İnsanın mülkî güçleri ruha tabi olursa sıkıntı ve zahmetlerin yerini rahatlık alır, mülkün yedi iklimi melekuta teslim olur ve bütün kuvveleri onun hizmetine girer.

Ey aziz şunu bil ki! O alemde azim ve irade çok gereklidir ve çok işe yarar. Cennetlerin en iyisi olan cennet mertebelerinden birinin ölçüsü de irade ve azimdir ve insan güçlü bir irade ve azme sahip olmadıkça o cennete ve o yüksek makama erişemez.

Rivayetlerde yer aldığı üzere cennet ehli makamlarına yerleştiklerinde azameti yüce ilahî mukaddes dergahtan kendilerine bir ferman gelir ve o fermanda şöyle yazılıdır:

“Bu mektup, ebedi ve ölümsüz olandan, ebedi ve ölümsüz olanadır. Ben neye “ol” dersem, o olur. Seni de bu gün neye “ol” dersen olacak bir imkana sahip kıldım.”

Bir bak, bu ne büyük bir makam, saltanat ve ne büyük bir ilahî güçtür ki iradesi Allah’ın iradesinin mazharı olmakta ve yok olana varlık giysisi giydirmektedir! İradenin bu güç ve kudreti bütün cismani cennetlerden daha iyi ve yücedir. Bu fermanın saçma ve uydurma olmadığı gayet açıktır.

İradesi hayvani şehvetlere tabi ve azmi ölü olan kişi bu makama erişemez. Hak Teala’nın işleri boş şeylerden münezzehtir. Bu alemde düzen üzeredir ve de neden ve sonuç esasına dayalıdır. O alemde de durum budur. Ama o alemde belli bir düzen ile sebep ve sonuçlara daha da uygundur. Ahiret aleminin bütün nizamı uyum ve sebeplere dayalıdır. Bu iradenin bu dünyadan temin edilmesi gerekir. Dünya ahiretin tarlası ve bütün cennet nimetleri ve cehennem azaplarının hammaddesidir.

O halde şer’î menasik ve ibadetlerin her biri, kanıt ve hadislerle de uyumlu olduğu üzere cismani cenneti, köşkleri hizmetçi ve hurileri imar eden melekutî ve uhrevi bir surete sahip olmakla birlikte, her ibadet nefsi etkilemekte, nefis iradesini güçlendirmekte ve gücünü kemale erdirmektedir. Bu nedenle de ibadetlerin zor olanları tercihe daha layıktır. Nitekim şöyle buyurulmuştur: “İşlerin en iyisi en zor olanıdır.” [19]

Mesela kış soğuğunda tatlı uykudan vazgeçip geceleri Hak Teala’ya ibadet etmek ruhu bedene egemen kılar ve iradeyi güçlendirir. Bu her ne kadar başlangıçta bir miktar güç olsa da yavaş yavaş kolaylaşır ve bedenin nefse itaati fazlalaşır. Nitekim bu işin ehli olanların hiç zorlanmadan kalkıp ibadet ettiklerini görüyoruz. Eğer bizler tembellik ediyor ve zorlanıyorsak bu, girişimde bulunmamamızdandır. Eğer bir kaç kez buna kalkışırsak zahmetin yerini rahatlığın aldığını göreceğiz. Hatta bunun ehli olanlar yaptıkları amelden bizim dünya lezzetlerinden aldığımız tattan daha fazla tat almaktadırlar ve nefsin teşebbüsüyle bu bir adet haline gelmektedir. “Hayır adettir.”

İbadetlerin pek çok meyvesi vardır. Bir tanesi bizatihi bunların ahiretteki suretleridir ki, bu güzel suretleri dünyada görmek mümkün olmadığı gibi, tasavvur etmek bile mümkün değildir. Ayrıca ibadetler sayesinde nefs, azim ve güce kavuşur. Bunun da pek çok semeresi vardır ki bunlardan birini yukarıda izah etmiştik.

Bir diğeri de kişiyi yavaş yavaş zikir, fikir ve ibadetlere yakınlaştırmasıdır ve bu, insanı mecazdan hakikate yakınlaştırıp Malik’ul Müluk’a kalbi bir ilgi doğurur, gerçek sevgilinin güzelliğine sevgi duyulmasını sağlar, kalbin dünyevi ve uhrevi bağımlılık ve sevgisini azaltır.

Rabbanî cezbe vücuda gelince ve insan bir hal elde edince ibadet, hatırlama ve düşünmenin hakikati ortaya çıkar ve her iki alem gözden düşer. Dostun tecellisi kalpteki şirk tozunu siler, geçer ve Allah’ın böyle bir kula ne tür kerametler bağışlayacağını Allah’tan başka hiç kimse bilemez. Ayrıca azim; şer’î ibadetler, riyazetler ve şehvetlerin terkiyle güçlenir ve insan azim ve irade sahibi olur. Oysa günahlara yönelmek tabiatı üstün kılar ve insanın iradesini zayıflatır. Buna yukarıda kısaca değinmiştik.

 

4. Bölüm: Dünyayı Sevmenin Fesatlarına Dair

Vicdan sahibi herkes bilir ki insan aslî yapısı ve fıtratı gereği tam ve mutlak olan kemale aşıktır ve gönlü mutlak güzel ve her açıdan mükemmel olana yöneliktir ve bu, Allah Tebarek ve Teala’nın insanoğluna bağışladığı ilahî fıtrat nimetlerinden biridir. Bu mutlak sevgiyle mülk ve melekut alemi idare edilir ve mutlak kemale aşık olanların vuslat sebebi temin edilir.

Ama herkes kendi hal ve konumu icabı farklı şeyleri kemal sayar ve gönlü ona yönelir. Ahiret ehli, uhrevi makam ve dereceleri kemal saydığından, gönülleri bunlara yöneliktir. Allah ehli ise Hakk’ın cemalinde kemali ve kemalinde cemali bulmuş ve “Ben yüzümü tamamen, gökleri ve yeri var edene çevirdim” [20] derler.

“Benim için Allah ile öyle bir hal vardır ki…” [21] diye buyururlar. O’na varmanın sevgisi ve O’nun güzelliğinin aşkına sahiptirler. Oysa dünya ehli, kemali dünyevi lezzetlerde sandıklarından ve dünyanın güzelliği gözlerini bürüdüğünden, fıtraten ona yönelmişler, ama her şeye rağmen, fıtrî eğilim ve zatî aşk mutlak kemale yönelik olduğundan, diğer ilgiler ilineksel ve uygulama hatası sayıldığından; mülk ve melekuttan, nefsani kemallerden, dünyevi hazinelerden veya saltanattan elde ettiği her lezzete rağmen açlığı günden güne çoğalır ve aşk ateşi günbegün daha da alevlenir.

Mesela şehvet sahibi bir nefis bu doğrultuda hangi lezzeti tatsa, elinde olmayan bir başkasına yönelir ve iştiyak ateşi daha da tutuşur. Aynı şekilde lider olma sevdasındaki bir nefs de bir yere egemen oldu mu başka bir yerin peşine düşer. Eğer bütün yeryüzünü egemenliği altına alsa, başka gezegenlere uçup onları da sahiplenmek ister. Ama zavallı insan fıtratın başka bir şeyi talep ettiğini bilmez. Fıtrî aşk mutlak sevgiliye aittir. Onlar bilmeseler de bütün tözsel, tabii ve iradi hareketler ve bütün kalbi ve nefsi eğilimler aslında mutlak güzelin güzel cemaline aittir. Bu mirac burakı ve vuslat refrefi olan sevgi, arzu ve aşkı yersiz bir şekilde kullanmakta ve gereksiz yere sınırlı kılmaktadır.

Asıl maksadımızdan uzaklaştık gibi. Maksat şudur ki insan aslında kalben mutlak kemale eğilimli olduğu için, dünyevi her neyi toplasa kalbi bağlılığı artar. Dünya ve içindeki güzelliklerin kemal olduğunu sanınca hırsı artar, aşkı şiddetlenir, dünyaya duyduğu ihtiyaç fazlalaşır, fakirlik ve ihtiyaç onun devamlı nasibi olur. Oysa ahiret ehlinin durumu bunun tamamen tersinedir. Dünyaya ilgileri azalır ve ahirete ilgileri arttıkça bu aleme olan meyilleri ve kalbi ilgileri azalır ve sonunda bu dünyadan müstağni hale gelirler. Kalplerini zenginlik bürür ve dünya ile dünyevi süsleri naçiz bir şey sayarlar. Nitekim Allah ehli olanlar her iki dünyadan da müstağnidirler, biricik ihtiyaçları mutlak gani olandır ve bizzat gani olanın tecellisi, kalplerinin sureti haline gelmiştir. Kutlu olsun onlara.

O halde “Sabah akşam en büyük derdi dünya olan kişiye Allah sürekli yoksulluğu gösterir. Sabah akşam en büyük derdi ahiret olan kişinin ise Allah gönlüne zenginlik koyar” hadis-i şerifi de bu söylediklerimize bir işaret sayılabilir.

Açıkça bilindiği gibi kalbi ahirete yönelen bir kimse, dünyevi işleri ve dünyanın zor sorunlarını basit ve kolay görür, bu dünyayı kaypak ve değişken, geçici ve terbiye diyarı sayar, hiç bir zorluk ve hoşluğuna itibar etmez, ihtiyaçları azalır ve dünyevi işler ile dünya halkına gereksinimi azalır. Öyle bir aşamaya varır ki ihtiyaçsızlaşır, işleri düzene girer, durumunu toparlar, kalbi ve zatî zenginliğe erişir.

O halde bu aleme ne kadar büyüklük ve muhabbet gözüyle bakarsan ve kalbin ona ne kadar ilgi duyarsa, bu sevgi mertebesince ihtiyacı artar, yoksulluk zahirine ve batınına serpilir, işleri birbirine girer, kalbi sarsıntılı, gamlı ve korkulu olur. İşleri arzulanan sonuca erişemez, arzu ve hırsın günden güne artar, gam ve hasret seni çepeçevre kuşatır, gönlünü ümitsizlik ve şaşkınlık kuşatır. Nitekim hadis-i şerifte de bunların bir kısmına işaret buyurulmuştur:

Kafi, kendi senediyle Hafs b. Kurt’tan Ebi Abdillah’ın (a.s) şöyle buyurduğunu nakletmektedir: “Kişi dünyaya ne kadar çok bulaşırsa, ondan ayrıldığında da hasreti o miktarda şiddetli olur.” [22]

İbn-i Ebi Ya’fur, şöyle diyor: “Eba Abdillah’ın (a.s) şöyle buyurduğunu işittim: “Kalbi dünyaya bağlanan kimsenin kalbi üç şeye bağlanır: Bitmeyen gam, erişilmez arzu, gerçekleşmeyen ümit.” [23]

Ama ahiret ehli, Hakk’ın keramet diyarına ne kadar yaklaşırsa kalpleri o oranda itminan dolu ve huzurlu olur, dünya ve içindekilerden o oranda bağımsızlaşır ve onlardan nefret edip kaçar. Eğer Allah-u Teala onlara bir ecel belirlemiş olmasaydı, bu dünyada bir an bile durmazlardı. Nitekim Hz. Mevl’el-Muvahhidin Hz. Ali (a.s) da bunu açıkça ifade etmiştir. [24]

O halde onlar bu alemde ehl-i dünya gibi sıkıntı ve eziyette olmadıkları gibi, ahirette de Hakk’ın rahmet deryasında yüzeceklerdir. Allah bizi ve sizi onlardan kılsın, inşaallah.

O halde ey aziz! Artık bu muhabbet (dünyayı sevme) ve ilginin fesatlarını anladığına ve bu sevginin insanı helake sürüklediğini, insanın imanını elinden aldığını ve insanın dünya ve ahiretini darmadağın ettiğini öğrendiğine göre, hikmet kemerini kuşan, bu dünyaya olan bağımlılığını azaltabildiğin ölçüde azalt, muhabbet bağlarını gevşet ve şu bir kaç günlük ömrü naçiz say. Elem, sıkıntı ve azapla karışık bu nimetleri küçük gör ve Allah-u Teala’dan başarı niyaz et ki sana yardım edip seni bu zorluk ve sıkıntıdan kurtarsın ve gönlünü kendi keramet diyarının munisi kılsın: “Allah’ın katında bulunan ise daha hayırlı ve daha kalıcıdır.” [25]

 

 


[1] Usul- Kafi, c. 2, s. 319, Kitab’ul İman ve’l Kufr, Bab-u Hubb’id-Dünya 15. Hadis

[2] Bihar’ul Envar, c. 70, s. 63, Kitab’ul İman ve’l Küfr, Bab-u hubb-i Dünya ve Zemmiha ve Mir’at’ul Ukul, c. 8, s. 263, Kitab’ul İman ve’l Kufr, bab-u Zemm’id Dünya ve Zuhd Fiha

[3] Mir’at’ul Ukul, c. 10, s. 264, Kitab’ul İman ve’l Kufr, Bab-u Hubb-i Dünya

[4] Nehcu’l-Belağa-i Feyz’ul İslam, s. 1138, 126. Hikmet

[5] Nahl/30.

[6] Ebu Nasr Muhammed b. Mes’ud b. Muhammed b. Ayyaşi Temimi Şia’nın büyük alimlerinden biridir. H. 3. asırda hadis ve rivai tefsirin öncülerinden biridir. Rical sahibi şeyh Keşşi ve oğlu Şeyh Cafer b. Muhammed Ayyaşi de kendisinden hadis nakletmiştir. Bir çok eserleri vardır. Şeyh Tusi, iki yüzden fazla eserinin olduğunu söylemiştir. Başlıca eserleri şunlardır: “Kitab’ut-Tefsir, Kitab’us-Salat, Kitab’ut-Tıb, Kitab-u Me’rifet’in-Nakilin, Kitab’ul Gaybet

[7] İbn-i Miskan, Ebi Cafer’den (a.s) “Muttakilerin yurdu ne güzeldir.” ayeti hakkında “Dünyadır.” diye buyurduğunu nakletmiştir. (Tefsir-i Ayyaşi c. 2, s. 258)

[8] Usul-i Kafi, c. 2, s. 315 Kitabu’l-İman ve’l Küfr, Babu’l Hubb’id-Dünya ve’l Hırs Aleyha, 1. Hadis.”

[9] Usul-i Kafi, c. 2, s. 315, Kitab’ul İman ve’l Kufr, Bab-u Hubbi’d Dünya ve’l Hirsu Aleyha, 2. ve 3. Hadisler

[10] Bihar’ul Envar c. 55,s. 45 Kitab’us Sema ve’l Alem, 5. bab 13. hadisin altında

[11] Bakara/260. ayete işarettir.

[12] Nehc’ül Belağa, 5. Hutbe, s. 48

[13] Emir-el Mü’minin Ali (a.s) Kumeyl adlı duasında şöyle buyurmuştur: “Allahım ve Rabbim! Farz edelim azabına sabrettim ama ayrılığına nasıl sabredeyim!” (Misbah’ul Muteheccid ve Silah’ul Mutaabbid, s. 587 ve Şaban Ayının Orta Gecesinin Amelleri’nde)

[14] Şu hadise işarettir: “Bazı imamlarımıza “Sizden cehenneme uğramayacak yoktur.” (Meryem/71) ayetinin genelliği sorulunca şöyle buyurmuşlardır: “Biz geçince cehennem sönmüş idi.” (İlm’ul Yakin c. 2, s. 971)

[15] Mustedrek’ul Vesail, c. 5, s. 320, Kitab’us Salat, Ebvab’uz Zikr, 22. Bab, 2. Hadis

[16] Usul-i Kafi, c. 2, s. 136, Kitabu’l-İman ve’l Küfr, Bab-u Zemm’id-Dünya Ve’z Züht Fiha, 24. Hadis

[17] Usul-i Kafi, c. 2, s. 316, Kitab’ul İman Ve’l Kufr, Bab-u Hubb’id Dünya ve’l Hırs Aleyha, 6. Hadis

[18] Kabesat, s. 479

[19] Bihar’ul Envar, c. 67, s. 191, Kitab’ul İman ve’l Küfr, 53. Bab, 2. hadisin altında

[20] En’am/79.

[21]el-Erbain, Meclisi, s. 177, 15. hadisin şerhi.

[22] Usul-i Kafi, c. 2, s. 320, Kitab’ul İman ve’l Küfr, Babu’l-Hubb’ud-Dünya, 16. Hadis.

[23] Usul-i Kafi, c. 2, s. 320, Kitab’ul İman ve’l Küfr, Babu’l-Hubb’id-Dünya, 17. Hadis.

[24] Hz. Ali (a.s) Hemmam adlı hutbesinde şöyle buyurmuştur: “Eğer Allah’ın kendilerine kararlaştırdığı mühlet olmasaydı, göz açıp kapayıncaya kadar dahi olsun, sevap şevkinden ve cehennem azabı korkusundan ruhları bedenlerinde durmazdı.”

[25] Kasas/60 ve Şura/36

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı