KIRK HADİS ŞERHİ

BEŞİNCİ HADİS: HASET

Beşinci Hadis: Haset

 

بالسند المتّصل الي محمّد بن يعقوب عن عليّ بن ابراهيم، عن محمّد بن عيسي، عن يونس، عن داود الرقي، عن أبي عبد الله، – عليه السّلام- قال: قال رسول الله -صلّي الله عليه و آله -: قال الله عزّ و جلّ لموسي بن عمران: يا ابن عمران لا تَحْسُدَنَّ النَّاسَ عَلَي ما اَتَيْتُهُمْ مِنْ فَضْلي ولا تُمَدَّنَّ عَيْنَيْكَ إلي ذلِكَ وَلاتُتْبِعْهُ نَفْسَكَ فَإنَّ الحاسِدَ ساخِطُ لِنِعَمي صادُّ لِقِسْمِيَ الَّذي قَسَمْتُ بَيْنَ عِبادي وَ مَنْ يكُ كذلِكَ فَلَسْتُ مِنهُ وَ لَيْسَ مِنّي.

Davud, Hz. Sadık’ın (a.s) şöyle buyurduğunu naklediyor: Resulullah şöyle buyurmuştur: “Allah (c. c) Musa b. İmran’a şöyle dedi: “Ey İmranoğlu, kendi fazlımdan insanlara verdiğim şey sebebiyle onlara haset etme, gözünü ona dikme ve nefsini onun ardı sıra salma. Zira haset eden kimse aslında benim nimetlerime gazaplanmış ve kullarım arasında yaptığım taksimden hoşnutsuz olmuştur. Böyle olan bir kimse benden değildir ve ben de ondan değilim …” [1]

 

Şerh

Haset, nefsani bir halettir. Bu haletin sahibi, nimet ve kemal diye vehmettiği şeylerin başkalarından alınmasını arzu eder. Kendisi de bir nimete sahip olsun veya olmasın, o nimetin kendisine ulaşmasını istesin veya istemesin hiç fark etmez. Bu, gıptadan başka bir şeydir. Zira gıpta eden kimse, başkasında nimet diye vehmettiği şeyin onda yok oluşunu arzu etmeksizin kendisine de nasip olmasını istemektedir. “Vehmi/kuruntusal kemal ve nimet” dememizin sebebi ise, hased eden kimsenin zevalini arzuladığı o şeyin haddi zatında kemal ve nimet olmasının gerekmediğindendir. Hased eden kimse bazen bizzat eksik ve bayağı olan bir şeyi bile kemal zannetmekte ve de yok oluşunu arzulamaktadır veya o şey haddi zatında insanlığın noksanlığı ve hayvanlığın kemalindendir ve hased eden kimse hayvanlık mertebesinde olduğundan onu kemal bilmekte ve dolayısıyla da yokluğunu istemektedir. Mesela halk arasında bazıları vardır ki, kan dökme ve cinayeti hüner olarak kabullenmekte ve böyle olan bir şahsa da hased etmektedir veya boş konuşmayı kemal zannetmekte ve bu sıfata sahip kimseye haset etmektedir. Öyleyse burada ölçü, o şeyin kemal olduğu kuruntusuna kapılmak ve bir nimet olarak düşünmektir.

Başkalarına bir nimet görüp de -gerçekten de nimet olsun veya olmasın- bunu yokluğunu isteyen kimse hased sahibidir.

Bil ki hased hususunda da, hased edilen, hased eden ve bizzat hased esasınca bazı derece ve kısımları vardır.

Hased edilen kimsenin hali açısından hasede gelince… Aklî kemaller, övülmüş hasletler, menasik, salih ameller ya da mal, evlad, azamet, haşmet vb. Dış meselelerde hased edildiği gibi, kemal olduğu kuruntusuna kapılınca bu şeylerin her birinin karşıtı olan şeyler hususunda da hased edildiği görülür.

Hased eden kimsenin hali açısından hasede gelince… Hased, bilindiği gibi düşmanlık, tekebbür, korku ve sonradan zikredilecek olan birtakım benzeri meseleler yüzünden ortaya çıkmaktadır.

Bizzat hased hali açısına gelince…Denilebilir ki hasedin gerçek taksim ve dereceleri budur, önceden zikredilenler değil. Öyleyse şiddet ve zaaf boyutuyla sebepler açısından farklılık arz eden bir çok mertebeler vardır. Aynı şekilde etkileri itibariyle de farklılık içindedir. Biz de inşaallah bir kaç bölüm halinde hasedin fesatları ve ilacına, mümkün olduğu kadarıyla değinecek, açıklık getirmeye çalışacağız. Tevfik Allah’tandır.

 

1. Bölüm: Hasedin Bazı Sebepleri

Hasedin bir çok sebebi vardır, ama başlıca sebeplerinden biri, insanın kendi nefsini zelil, hor ve aşağılık görmesidir. Nitekim kibirde, tür esasınca bunun aksi söz konusudur. İnsan kendisinin bir kemali olduğunu ve başkalarının da bu kemalden yoksun olduğunu görünce nefsinde bir nevi üstünlük ve yücelik duygusu uyanır ve tekebbürde bulunur. Başkalarını kamil gördüğünde ise bir nevi aşağılık duygusuna kapılır, dış etkenler ile nefsani maslahatlar olmadığı takdirde ise hasedin meydana gelmesine sebep olur. Bazen de bu zilletini başkalarının kendisiyle eşliğinde düşünür. O zaman da kemal ve nimet sahibi kimse kendisi gibi veya kendisinin ardından gelen kimselere karşı hasette bulunur. Dolayısıyla da denebilir ki hased, etkisi başkalarından nimet ve kemalin yok olmasını istemek olan nefsin zillet ve aşağılık duygusuna kapılmasıdır. Allame Meclisi (r.a) gibi bazıları da hasedin sebeplerinin yedi şey olduğunu söylemişlerdir.

1-Adavet: Düşmanlık

2-Taazzuz: Hased edilen kimsenin sahip olduğu nimet ve kemal sebebiyle kendisine tekebbür ettiğini görünce buna dayanamayıp bu nimetin ondan zevalini arzu etmek.

3-Kibir: Hased eden kimsenin, nimet ve kemal sahibi kimseye karşı tekebbürde bulunmayı istemesi ve bunun da sadece o nimetin zevaliyle mümkün olması.

4-Taaccub:Bu büyük nimetin herhangi bir şahsa verildiğini görünce şaşkınlığa düşmek. Nitekim Allah-u Teala önceki ümmetlerin şöyle dediklerini haber veriyor: “Sizler de bizim gibi beşersiniz ancak.” [2] Aynı şekilde, “Bizim gibi beşer olan bu ikisine mi iman edeceğiz.” [3] diyorlardı. Kendileri gibi olan kimsenin risalet ve vahiy sahibi olmasına şaşırıyor ve dolayısıyla da hasette bulunuyorlardı.

5: Havf: Nimet sahibi kimsenin, sahib olduğu kemal ve nimet sebebiyle kendisinin sevimli bulduğu hedefleri hususunda rahatsızlık çıkarmasından korktuğu için o nimetin zevalini istemesi.

6- Riyaset sevgisi: Şahsın riyasette bulunması sadece başkalarının nimette kendisiyle müsavi ve ortak olmamasına bağlıysa böyle bir şahıs kendisi dışında hiç kimsenin mezkûr nimete sahib olmasını istemez.

7-Yaratılış bozukluğu: Hiç kimseyi nimet içinde görmek istemez.” [4]

Ama bu satırların yazarının inancına göre bu sebeplerin çoğu, belki de hepsi aslında insanın aşağılık kompleksine düşmesi ve kendisinin zillet içinde olduğunu düşünmesine dönmektedir. Hasedin direkt sebebi, meşhur görüşün haset tanımı esasınca bundan ibarettir. Ama bizim hasedi mana ederken, bizzat bu haletin hased olduğunu söylememiz ise zikredilen şeyin sıhhatini esirgemek değildir. Velhasıl bu manalar etrafında bahiste bulunmak, bizim maksadımız ve bu kitabın amacı dışındadır.

 

2. Bölüm: Hasedin Bazı Fesatları

Bil ki hased, insanı helak eden kalbi bir hastalıktır ve ondan birçok kalbi hastalıklar, kibir ve her biri insanı tek başına helak edecek konumda olan amellerin fesatları vücuda gelmektedir. Biz de oldukça açık olan bazılarını zikretmeye çalışacağız. Şüphesiz yazarın gözünden de saklı ve örtülü olan bir takım gizli fesatlar da vardır.

Hasedin bizzat fesadına gelince, bu konuda Muaviye b. Veheb’in naklettiği sahih hadiste yer alan, doğru sözlü İmam Sadık’ın (a.s) şöyle buyruğudur: “Dinin afeti, hased, ucb ve övünmektir.” [5]

Muhammed b. Müslim’in naklettiği sahih bir hadiste ise Hz. İmam Bakır (a.s), şöyle buyurmuştur: “Kul hangi sürçme ile gelirse gelsin bağışlanır. (Ama) hased, ateşin odunu yediği gibi imanı yer bitirir.” [6]

Malum olduğu gibi iman, kalbi, azameti yüce Hakk’ın tecellilerine mazhar kılan bir nurdur. Nitekim hadis-i kudside şöyle yer almıştır: “Yer ve göklerim beni almadı. Ama mü’min kulumun kalbi beni aldı.”[7]

Kalbi tüm varlıklardan daha geniş karar kılan bu ilahî nur ve manevi ışık, kalpte bu rezil hasletin bulanıklığından vücuda gelen darlık ve karanlık ile çelişki içindedir. Bu pis sıfat kalbi öylesine sıkar ki etkileri bütün batın ve zahir memleketinde ortaya çıkar. Kalb mahzun ve bitkin, sine tutulmuş ve dar, çehre somurtkan ve asık olur. Bu haller iman nurunu söndürür, insanın kalbini öldürür ve ne kadar kuvvet kazanırsa o kadar iman nuru zayıflar, sönmeye yüz tutar.

Zahir ve batında hased sebebiyle vücuda gelen eserler, mü’minin manevi ve zahirî vasıflarıyla çelişki içindedir Mü’min Allah-u Teala’ya nispeten iyimser ve kulları arasında yaptığı paylaştırmadan ise razı olan kimsedir. Hased eden kimse ise Hakk Teala’ya nispeten gazaplı, O’nun takdirlerine küskün ve yüz çeviren kimsedir. Nitekim hadis-i şerifte de böyle yer almıştır. Mü’min müminlerin kötülüğünü istemez. Onların aziz ve kerim olmasını arzu eder. Hased eden kimse ise bunun tersinedir. Mü’min dünya sevgisinin mağlubu, hasetçi ise dünya sevgisinin şiddetinden bu rezil haslete düçar olmuştur. Mü’minin hiç bir korku ve hüznü yoktur. Hakk Teala ve kıyametten başka hiçbir şeyden çekinmez. Ama hasetçinin hüzün ve korkusu hased ettiği şey etrafında döner dolaşır. Mü’minin alnı açıktır, yüzünden müjde okunur. Hasetçinin ise yüzü asık ve somurtkandır. Mü’min mütevazidir, ama hasetçi birçok zamanlar tekebbür eder. Hased imanın afetidir ve ateşin odunu yediği gibi imanı yer bitirir.

Ahiretteki kurtuluşun sermayesi ve kalplerin hayatı olan imanı insanın elinden alması ve onu iflas etmiş kılması bile bu rezil hasletin çirkinlik ve kötülüğünü göstermeye yeter de artar bile. Hasedin ayrılmaz bir parçası olan büyük fesatlardan biri de Halık’a, hakiki velinimete gazablanmak ve O’nun takdirlerine küsmek ve yüz çevirmektir. Bugün tabiatın zulmani hicapları ve onunla meşguliyet, tüm duyu organlarımızı örtülü, göz ve kulaklarımızı ise kör ve sağır yapmıştır. Ne Maliku’l Müluk’a gazaplı ve küskün olduğumuzu biliyoruz ve ne de bu gazab ve küskünlüğün melekut ve aslî/daimi meskenimizdeki suret ve tecessümünün ne olduğunu biliyoruz. Hz. İmam Sadık’tan (a.s) “Benden yüz çeviren ve bana gazaplı olan kimse benden değildir ve ben de ondan değilim” sözünü işittiğimizde Hakk Teala’nın bizlerden olmadığının ilanının nasıl bir musibet olduğunu ve bunun altında nelerin bulunduğunu bilemiyoruz? Hakk’ın velâyetinden dışarı çıkan ve Erham’ur-Rahim’inin rahmet bayrağı altından dışarı sürülen kimse için hiç mi hiç kurtuluş ümid edilemez. Şefaatçilerin şefaati de ona nasib olmayacaktır: “O’nun izni olmadan Allah katından kim şefaat edebilir.” [8]

Allah’a gazablanan, velayet sığınağından dışarı çıkan ve kendisiyle maliki arasında dostluk bağını koparmış olan kimseye kim şefaat edebilir? Yazıklar ve eyvahlar olsun! Bizzat kendimiz kendi başımıza neler getirdik! Enbiya ve evliya ne kadar feryad edip bizleri uykudan uyandırmak istediyse de biz daha bir gaflet uykusuna daldık ve şekavetimiz gün geçtikçe daha da bir fazlalaştı.

Bu ahlakın fesatlarından biri de ahiret alimlerinin de buyurduğu gibi kabir azabı ve zulmetidir. Zira buyurdukları gibi ruhi baskı ve kalbi bulanıklığı olan bu alçak ve fasid ahlakın berzahi ve kabri suret ve tecessümü, kabir azabı ve zulmetidir. Kabrin darlık ve ferahlığı, göğüs genişliğinin varlık ve yokluğuna bağlıdır. Hz. Sadık’tan (a.s) rivayet edildiğine göre Resulullah bir gün dışarı çıkarak Sa’d’ın teşyi merasimine katıldı. Yetmiş bin melek de onu teşyi etmeye gelmişlerdi. Resulullah (s.a.a) başını semaya kaldırarak şöyle dedi: “Sa’d gibi biri kabir baskısı görür mü?” Ravi İmam’a (a.s) şöyle arz etti: “Fedan olayım, bizlere Sa’d’ın sadece idrardan sakınmadığı nakledilmiştir.” Hazret şöyle buyurdu: “Maazallah! Onun ahlakında sadece bir kötülük vardı, o da ev halkına karşı kötü davranırdı.” [9]

Hased sebebiyle kalpte vücuda gelen darlık, baskı, bulanıklık ve zulmet, fasid ahlakın sadece çok az bir kısmında mevcuttur. Velhasıl bu ahlak sahibi hem dünyada azab görmekte ve düçar bulunmaktadır, hem de kabirde baskı ve zulmet içindedir ve hem de ahirette zavallı ve çaresiz kalacaktır. Bunlar başka bir fasid ahlak ile batıl ve fasid amelin vücuda gelmesine sebep olmadığı takdirde hasedin bizzat sebeb olduğu fesatlardır.

Başka bir fesada sebep olmaması ihtimali ise oldukça azdır. Belki ondan ahlakî ve ameli birçok kötülükler vücuda gelir. Önceden de zikredildiği gibi, bazı yerlerde kibir, gıybet, kovuculuk, sövgü, eziyet ve insanın helak olmasına sebep olan benzeri birçok fesada sebep olmaktadır.

Öyleyse her akıllı insanın himmet kemerini kuşanarak kendisini bu utançtan ve imanını bu yakıcı ateş ve büyük afetten kurtarması gerekir. Kendisini daimi ve ebedi bir azab olan bu alemde, fikri baskı, kalp darlığı, berzah ve kabir zulmetleri ve ilahî gazabdan kurtarması lazımdır. Biraz düşünürse, bunca fesadı olan bir şeyin mutlaka tedavi edilmesi gerektiğini anlar. Üstelik senin bu hasedinin hased edilene de hiç bir zararı yoktur. Senin hasedin sebebiyle ondaki nimet yok olmamaktadır. Belki onun için dünyevi ve uhrevi bir faydası bile vardır. Zira senin onun hasetçisi ve düşmanı olman onun için bir menfaattir. Kendisinin nimetler içinde olduğunu senin ise bundan azab çektiğini görmesi bile kendisi için bir nimet sayılır.

Eğer sen bu ikinci nimetin farkına varsan, o zaman da senin için başka bir azab ve fikir baskısı meydana gelir. Bu azabın da onun için bir nimettir… Demek ki, sen daima gam, baskı ve derd içindesin, o ise nimet, ferah ve genişlik… Ahirette de senin bu hasedinin ona faydası dokunacaktır. Özelikle de işi gıybet, iftira ve benzeri eziyetlere vardırmışsan o zaman senin iyiliklerini ona verirler ve sen de zavallı ve iflas etmiş olursun o ise nimet ve azamet sahibi… Eğer biraz olsun bu hususta tefekkür edecek olursan kendini bu rezil hasletten temizler ve nefsini bu helaketten kurtarırsın.

Zannetme ki bu nefsani rezillikle ve ruhi ahlak asla değişmez, ortadan kalkmaz. Bunlar şeytan ve nefs-i emmarenin sana telkin ettikleri birtakım boş hayallerdir. Onlar seni nefsini ıslahtan ve ahiret yolunun sülûkundan alıkoymaya çalışmaktadır. İnsan bu değişiklikler diyarı ve dönüşüm neşetinde olduğu müddetçe tüm vasıf ve ahlakı değişebilir. Melekeler her ne kadar sağlam ve muhkem de olsalar, bu alemde olduğu müddetçe yok olabilir. Ama şiddet ve zaaf ihtilafı sebebiyle tasfiye ve tezkiyenin zahmeti de farklılık arz etmektedir.

Nefste yeni yeni vücuda geldiği sıralarda az bir zahmet ve riyazetle nefsani bir sıfatı ortadan kaldırmak pekala kolaydır. Bu haliyle yere kök salmamış bir fidana benzemektedir adeta. Ama bu sıfat nefste kökleşir ve nefsin yerleşik melekelerinden biri haline gelirse zevali mümkün olsa da biraz zor ve zahmetlidir. Yaşlanmış ve kökleşmiş bir ağacı sökebilmek biraz zordur. Sen kalb ve ruh fesatlarının kökünü söküp atma fikrinde ne kadar geç hareket edersen, bir o kadar daha fazla zahmet ve riyazet çekmen gerekir.

Ey aziz! İlk olarak zahir ve batın memleketinde ahlakî veya ameli fesadın vücuda gelmesine izin verme. Başlangıçta vücuda gelmesine izin vermemen, girip kökleştikten, tüm vücudunu kapladıktan sonra yok etmeyi ve dışarı çıkarmayı istemenden daha kolaydır. Nitekim düşmanın bir ülkenin veya kalenin içine girmesine engel olmak, düşmanı içeri girip kaleyi aldıktan sonra savurup dışarı çıkarmaktan çok daha kolaydır. Düşman girdikten sonra onu ne kadar geç çıkarmayı düşünürsen zahmetin o kadar artar ve dahili güçler eksilmeye başlar.

Büyük şeyhimiz ve değerli arif Şahabadi (r.a) şöyle buyuruyordu: “Gençlik gücü ve neşat olduğu müddetçe insan ahlakî fesatlara karşı daha iyi kıyam edebilir ve insanlık vazifesini daha iyi yerine getirebilir. Bu kuvvenin elinizden çıkıp ihtiyarlığın gelip çatmasına dek gaflet etmeyin. Zira o zaman muvaffak olmak oldukça zordur. Farzen muvaffak olsanız da ıslah için çok zahmet çekmeniz gerekir. Akıllı bir insan herhangi bir şeyin fesadını görecek olursa eğer ona bulaşmamışsa kesinlikle onun etrafında dönüp dolaşmaz ve kendisini o işe bulaştırmaz. Eğer Allah korusun bulaşmışsa da hemen ıslahına çalışır ve kökleşmesine izin vermez. Eğer kökleşmişse büyük bir zahmet ve meşakkate katlanarak berzahi ve uhrevi meyvesini vermesin diye hemen onu söküp atmaya çalışır.”

Maddi değişim ve dönüşüm neş’eti olan bu alemden, bu fasid ahlak üzere göçecek olursa bu habis ağaç meyve verecek ve onu söküp atma işi de artık elinden gelmez olacaktır. Zira ahiret ve berzah aleminde nefsani ahlaklarından birisinin dahi değişmesi mümkün değildir.

Resulullah (s.a.a) bir hadis-i şerifte şöyle buyuruyor: “Cennet ehli cennete ve cehennem ehli de cehennemde kendi niyetleri vasıtasıyla ebedi olarak kalacaklardır.” [10] Rezil ahlakın bir neticesi olan fasid niyet, menşe ve kaynağı yok olmadığı müddetçe asla yok olmaz.

O alemde melekeler o kadar kuvvetli ve şiddetli bir şekilde zuhur edecektir ki, ya asla zail olmayacak -ki o zaman ebedi olarak cehennemde kalacaklar- ya da zail olsa bile rububi/ilahî asırlar sonunda, o da bir çok sıkıntı ve zorluk ve ateşten sonra olacaktır.

Öyleyse ey akıllı! Dünyevi bir aylık veya bir yıllık cüz’i bir zahmet neticesinde ıslah edilmesi mümkün olan ve aynı zamanda dünyevi ve uhrevi bela ve musibetlere de son verecek olan bu meselenin sonraya kalmasına ve seni helak etmesine izin verme.

 

3. Bölüm: Ahlakî Fesadların Kökleri

Daha önceden de zikredildiği üzere kalb nasibi olan iman, akıl nasibi olan ilimden başka bir şeydir. Tüm ahlakî ve ameli fesatlar, kalbin imansız oluşundan ve aklın, aklî kanıt yoluyla veya enbiyanın haber vermesiyle derk ve idrak ettiği şeyleri kalbe ulaştırmamasından ve kalbin o şeylerden habersiz bulunmasından vücuda gelmektedir.

Filozof, mütekellim ve şeriat ehli olan tüm herkesin kabul ve tasdik ettiği ve hiç kimsenin şek etmediği bir mesele şudur: Kudreti yüce mutlak Hekim’in vücud, kemalat, nimet genişliği, rızık ve mühlet bölüştürmesi gibi hususlarda kudret kalemiyle cereyan eden her şey en iyi program ve en güzel nizamdır ve tam maslahatlarla mutabıktır. Düşünülebilecek nizamların en mükemmelidir. Ama herkes kendine has bir dil ve mesleğine uygun bir terimle bu ilahî latife ve kamil hikmeti beyan etmeye çalışmışlardır.

Arif kimse şöyle der: “Mutlak Cemil’in gölgesi de mutlak cemildir” Filozof ise şöyle der: “Tabiat aleminde varolan düzen, ilmî düzen ile mutabık olduğu gibi noksanlık ve kötülükten de beridir. Vehmedilen cüz’i şeyler, varlıkları layık olduğu kemallere ulaştırmak içindir.” [11] Mütekellim ve şeriat ehli ise şöyle der: “Hekim’in fiilleri hikmet ve salah üzeredir. Beşerin cüz’i ve sınırlı aklı ise ilahî takdirlerdeki tam maslahatları idrakten acizdir.” [12]

Bu mesele herkesin dilinde cereyan etmekte olup ilmî ve aklî kapasitesince hakkında bir delil ikame ettiği meseledir. Ama kil-ü kal (söylenti) haddini aşmadığından ve kalple hal mertebesine ulaşamadığından dolayı itiraz dilleri açık bulunmaktadır ve imandan nasibi olmayanlar da bir dille kendi delilini ve sözünü yalanlamaktadır. Ahlakî fesatlar da bu zemin üzerindedir. Hased eden, başkalarından nimetin zail olmasını arzu eden ve nimet sahibine karşı kalbinde kin besleyen kimse Hakk Teala’nın tam salah üzere bu nimeti o şahsa nasip ettiğini ve bizim idrakimizin bunu derk etmekten aciz olduğuna iman etmediğini bilmelidir. Hakikatte Allah-u Teala’nın adline ve yaptığı bölüştürmenin adilane olduğuna iman etmediğini bilmelidir. Halbuki sen inanç ilkelerinin birinde, Allah’ın adil olduğunu söylüyorsun. Bu lafızdan başka bir şey değildir. Adalete iman ve hased, birbiriyle çelişmektedir. Eğer onu adil biliyorsan, yaptığı bölüştürmeyi de adilane bil. Nitekim mezkur hadis-i şerifte de Allah-u Teala şöyle buyurmuştur: “Hasetçi, kullar arasında yaptığım bölüştürmeden razı değildir ve nimetlerim için de gazaplanmıştır.” Kalp, fıtratı gereği adilane bölüştürme karşısında teslim olmakta, zulüm ve zorbalıktan ise fıtratı gereği kaçmakta, uzaklaşmaktadır. Beşerin zatının derinliklerinde yoğrulmuş olan ilahî fıtrat, adalet sevgisi ve adalet karşısında teslim olmak ile zulümden nefret etmek ve önünde teslim olmamaktadır. Eğer aksine bir şey görecek olursa bunun ön koşullarında bir eksikliğin olduğunu bilmelidir. Eğer nimetlere gazaplı ve bölüştürmeden razı olmayan bir kimse haline gelecek olursa bu Allah’ı adil kabul etmediğinden, hatta Allah korusun zalimce bilmesindendir. Yoksa bu bölüştürmeyi adilce bildiği halde O’ndan yüz çeviriyor değildir. Planın en mükemmel nizamla uyum içinde olduğunu kabul ettiği halde O’na öfkelenmiş değildir.

Eyvahlar olsun ki, imanımız nakıstır ve akl-i bürhani meseleler akıl ve idrak merhalesinden kalp merhalesine ulaşmamıştır. İman; söylemek, işitmek, okumak, ve tartışmak demek değildir. Burada niyetin halis olması gerekir. Allah’ı arayan Allah’ı mutlaka bulacaktır. Marifetleri talep eden de mutlaka O’na ulaşacaktır. “Bu dünyada kalbi kör olan, ahirette de kör ve daha şaşkındır.” [13] “Allah’ın nur vermediği kimsenin nuru olmaz.” [14]

 

4. Bölüm: Hasedin Ameli İlacı

Çok az bir bölümünü zikrettiğimiz ilmî ilacın yanı sıra bu rezalet dolu haset için ameli ilaçlar da söz konusudur. O da, hased ettiğin kimseye zorla da olsa sevgi ve muhabbet izharında bulunman ve kendisine gerekli ilgiyi göstermendir. Bundan maksadın batınî hastalığı tedavi etmek olmalıdır. Nefsin seni ona eziyet etmeye, hakarette bulunmaya, düşmanlık sergilemeye davet ediyor ve sana onun kötülük ve fesatlarını sunuyor, ama sen nefsani arzularının hilafına ona merhamet et, saygı ve sevgi göstermeye çalış. Dilini onu hayırla anmaya zorla. Onun iyiliklerini kendine ve başkalarına arz et. Güzel ve cemil sıfatlarını göz önünde bulundur. Gerçi ilk önceleri bu mesele icbari bir şeydir. Mecazdır ve hakikati yoktur. Ama maksadın nefsin ıslahı olması bu eksiklik ve rezilliğin bertaraf edilmesi olduğundan bilahare hakikate yakınlaşacak, yavaş yavaş icbari olma durumu ortadan kalkacak, nefs tabii haline kavuşacak ve gerçekliğe erişecektir.

En azından nefsine bunun da Allah’ın bir kulu olduğunu ve Allah-u Teala’nın ona lütuf nazarı olduğundan dolayı kendisine nimet verdiğini ve kendi özel ihsanına mahsus kılmış olabileceğini inandırmaya ve anlatmaya çalış. Özellikle de hased edilen bir kimse ilim ve diyanet ehli biriyse ve hasette bu ilim ve diyanet sebebiyle ise, bu iş daha da bir çirkin ve ona düşmanlık etmek daha da bir kötüdür. Nefsine, bunların Allah’ın has kulları olduğu için ilahî tevfike mazhar olduklarını ve büyük nimetlere nail olduklarını anlatmaya çalış. Bu nimetler, insanın bu nimetlerin sahibine karşı daha da bir sevgi ve muhabbet duymasına vesile olmalıdır. İnsan onları muhterem kabullenmeli ve onlara karşı teslimiyet içinde bulunmalıdır. Öyleyse nefsinde teslimiyet ve muhabbet oluşturması gereken şeylerin, bunun aksi şeylere sebep olduğunu görünce, büyük bir şekavete düştüğünü anlamalı ve hemen ilmî ve ameli yollarla ıslah etmeye çalışmalıdır ve bilmelidir ki, muhabbet icad etmek isteyen kimse sonunda mutlaka başarılı olur. Zira muhabbet nuru zulmet ve bulanıklıklara üstün ve galiptir. Allah-u Teala mücahitlere yardımcı olacağını, kendi gizli lütuflarıyla başarı inayet edeceğini vaat etmiştir. “Şüphesiz ki o başarı ve hidayet sahibidir.”

 

5. Bölüm: Ref Hadisinin Beyanı Hakkında

Bil ki bazı hadis-i şeriflerde Resulullah’ın (s.a.a) şöyle buyurduğu yer almıştır: “Ümmetimden dokuz şey kaldırılmıştır. Bunlardan biri de el veya dil ile zahir olmadığı müddetçe hasettir.” [15] Elbette bu ve benzeri hadis-i şerifler insanın kendi nefsinden bu habis ağacı sökme hususunda ciddiyet göstermesine, ruhu ve imanı yakan ateşten ve dinin afeti olan bu hasletten kurtarmaya mani olmamalıdır. Zira bu fasid maddenin, nefse ayak bastığında çeşitli fesatlar üretmemesi, hiç bir eserin vücuda gelmemesi ve insanın imanını mahfuz kalması oldukça az görülmüştür.

Aynı zamanda sahih hadislerde bu sıfatın imanı yiyip bitirdiği, dinin afeti olduğu[16], Allah-u Teala’nın bu hasletin sahibinden beri olduğu, kendisini ondan ve onu da kendisinden uzak saydığı yer almıştır.

Öyleyse insan, bu kadar büyük bir iş ve mühim bir fesad olan bu hasletten gaflet etmemeli ve ref hadisi[17] ile mağrur olmamalıdır.

Öyleyse sen oldukça ciddi ol, onun dallarını koparmaya çalış, ıslah niyetinde ol ve ondan hiç bir eserin zahir olmasına izin verme. O zaman kökleri gevşeyecek, büyüme ve ilerlemeden geri kalacaktır. Eğer ıslah ve riyazet esnasında, birden ölüm gelip çatacak olursa ilahî rahmeti seni kapsayacak, geniş rahmeti ve Resulullah’ın (s.a.a) ruhaniyet bereketiyle bağışlanacaksın. Kötü ahlakın baki kalmış olması muhtemel olan tüm eserlerini rahmani nurla yakacak ve nefsi tertemiz kılacaktır.

Ama Hamza b. Hamran’ın naklettiği hadiste İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: “Şu üç şeyden, nebi de dahil hiç kimse kurtulamamıştır: İnsanları vesveseye düşürmeyi düşünmek, uğursuzluğa inanmak ve hased. Ama mü’min hasedini kullanmaz.” [18] Bu rivayette ya mübalağa edilmiştir ve maksad bu şeylere düçar olanların kesret ve çokluğudur veya bu terkip, iptila kesretinden kinaye olup maksut bizzat cümlenin içeriği değildir. Ya da mecazen hasedin gıptadan daha geniş bir anlam ifade ettiğini ifade etmektedir. Ya da kendi batıl düşüncelerini yaymada kullanan kafirlerden bu nimetlerin zevalini istemeye de hased denmiştir. Aksi takdirde enbiya ve evliya, hakiki hasedden uzak ve beridirler. Ahlakî kötülük ve batınî pisliklere bulaşan bir kalb, ilahî ilham ve vahye nail olmaz. Hak Teala’nın zatî ve sıfatî tecellilerine mazhar olamaz. Öyleyse bu hadis zikredildiği şekilde veya başka bir şekilde tevcih edilmelidir. Ya da ilmî söyleyenine (Ebi Abdillah’a –a. s-) havale edilmelidir. Başta da ve sonda da hamd Allah’a mahsustur.

 

 

 



[1] Usul-i Kafi, c. 2, s. 307, Kitab’ul İman ve’l Kufr, Bab’ul Hased, 6. Hadis

[2] Yasin/15

[3] Mü’minun /47

[4] Bihar’ul Envar, c. 70, s. 240, Kitab’ul İman ve’l Küfr, Bab’ul Hased ve Mir’at’ul Ukul, c. 10, s. 159, Kitab’ul İman ve’l Küfr Bab’ul Hased

[5]Usul-i Kafi, c. 2, s. 307, Kitabu’l-İman ve’l Küfr, Babu’l-Hased, 5. Hadis.

[6] Usul-i Kafi, c. 2, s. 306, Kitabu’l-İman ve’l Küfr, Babu’l-Hased, 1. Hadis.

[7] Bu hadis, az bir farklılıkla Eval’il Leali, c. 4, s. 7, Bihar’ul Envar, c. 55, s. 39, Kitab’us-Semai ve’l Alem, Bab’ul Arş-i ve’l Kursi ve Hemeletiha, el-Muheccet’ul Beyza, c. 5, s. 27, Kitab-u Şerh-i Ecaib’il Kalb ve İhya-u Ulum’id-Din, c. 3, s. 17, Kitab-u Şerh-i Acaib’il Kalb’de yer almıştır.

[8] Bakara/255

[9] Furu-i Kafi, c. 3, s. 236, Kitabu’l-Cenaiz, Babu’l-Mes’ele Fi’l Kabr ve Men Yus’elu ve Men la Yus’el, 6. Hadis,

[10] İmam Sadık (a.s) babalarından onlar da Müminlerin Emiri’nden (a.s) şöyle buyurduğunu nakletmişlerdir: “Resulullah (s.a.a) bir gün mescidinde oturmuştu, Yahudilerden biri yanına geldi ve şöyle dedi: “Eğer Rabbin kimseye zulmetmiyorsa o halde sayılı günler isyan eden bir kulunu nasıl olurda ebedi olarak ateşte tutar.” Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: “Niyeti üzere ateşte ebedi kalır. Zira Allah onun dünyanın sonuna kadar hayatta kalsa bile aziz ve celil olan Allah’a isyan niyeti içinde olduğunu bilmektedir ve de onun niyeti üzere ateşte ebedi olarak tutmaktadır ve bu niyeti amelinden daha kötüdür. Aynı şekilde cennette ebedi kıldığını da dünya da baki kaldığı müddetçe ebedi olarak Allah’a itaat niyeti içinde olduğunu bildiği için cenneti ebedi kılmaktadır. Bunun da niyeti amelinden hayırlıdır. Dolayısıyla niyetler cennet ehlini cennette ve ateş ehlini de ateşte ebedi kılar.” (Et-Tevhid, s. 398-399, Bab’ul Etfal, 14. Hadis)

[11] Esfar-i Erbaa, c. 7, s. 55-105, 3. Sefer, 8. Mevkif, 1 ila 9. Fasıl

[12] Keşf’ul Murad fi Şerh-i Tecrid’il İtikad, s. 234, 3. Maksat, 2. Fasıl

[13] İsra/72

[14] Nur/40

[15] Usul-i Kafi, c. 2, s. 463, Kitab’ul İman ve’l Kufr, Bab-u Ma Rufie Ani’l Ümmet, 2. Hadis

[16] Usul-i Kafi, c. 2, s. 307, Kitab’ul İman ve’l Kufr, Bab’ul Hased, 5. Hadis

[17] Hasedin ümmetten kaldırıldığını bildiren hadis-i şerif (Müt.)

[18] Revzet’ul Kafi, c. 8, s. 108, 86. Hadis ve Vesail’uş Şia, c. 11, s. 293, Kitab’ul Cihad, 55. Bab, 8. Hadis

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı