FAHREDDİN RAZİMÜFESSİRLER-MUHADDİSLERÜNLÜ MÜFESSİRLER

Fahreddin er-Razi – Fatiha Suresi Tefsiri

[toggle style=”closed” title=”FATİHA SURESİNİN İSİMLERİ”]

FATİHA SÛRESİNİN İSİMLERİ

“Bu sûrenin birçok ismi vardır. İsimlerin çokluğu da müsemmanın (isim sahibi varlığın) şerefine delâlet etmektedir”[1]

 

1) Fatihatu’l-Kitab

Mushaftar, talim ve namazda kıraat bu sûre ile başladığı için, “Fâtihatü’l-Kitâb” (Kitabın başlangıcı, girişi) diye isimlendirilmiştir Veya hamd, ileride de anlatılacağı gibi, her sözün başı olduğu için, bu sûre, bu isimle isimlendirilmiştir. Yahut da, semadan (bütün olarak) inen ilk sûre oiduğu için, ona bu ismin verildiği söy­lenmiştir[2]

 

2) Suretu’l-Hamd (Hamd Suresi)

Sûreye bu adın verilmesinin sebebi, başında “hamd” sözünün bulunmasıdır. [3]

 

3) Ümmü’l-Kur’an (Kur’ân’ın Anası, Aslı)

Bu ismin verilmesinin birçok sebebi vardır:

Birincisi: Bir şeyin anası, o şeyin aslı demektir. Bütün Kur’ân’ın maksadıdört hususu zihinlere yerleştirmek-. tir. İlâlıyât (Cenâb-ı Hakk’ın zatı ve sıfatları ile ilgili konular), me’âd (ahiretle ilgili konular), nübüvvet (Peygam­berlik müessesesi ile ilgili konular) ve Kaza ile Kaderin Allah Teâlâ’ya ait olduğu­nu bildirmektir Buna göre. Hakk Teâlâ’nın ayeti ilâ-hiyyâta; kaza ve kaderiyle olduğunu isbata;” ayeti de hem kazâ ve kaderin varlığına, hem de nübüvvetle ilgili meselelere delâlet eder. Bu konuların izahı derinlemesine ileride gelecektir. Kur’ân’ın en büyük gayesi, bu dört gaye olduğu ve Fatiha Sûresi de bu dört gayeyi ihtiva ettiği için, “Ümmü’l-Kur’an” lakabı ile lakablandırılmıştır.

 

Bu ismin verilmesinin ikinci sebebi: İlâhî kitabların tamamı üç gayeye yönel­miştir: Ya lisanla Allah Teâlâ’yı medh-ü sena, ya Allah’a hizmet ve ibadetle meş­gul olmak veya mükâşefe ve müşahedeyi istemektir. Buna göre, ayetlerinin Trepsi, Allah Teâlâ’yı medh-ü senadır Afi ayeti, Hakk Teâlâ’ya hizmet ve kullukla meşgul olmayı ifade eder. Ancak Cenab-ı Hak, önce (Sadece Sana ibadet ederiz) sözüyle başla­mıştır ki bu. kulluk hususunda çalışıp gayret göstermek gerektiğine işarettir. Bun­dan sonra (Sadece Senden yardım isteriz) buyurdu ki, bu da, kulun kendi güçsüzlüğünü, zilletini, yoksulluğunu ve her şeyinde Allah’a başvurduğu­nu itiraf etmesine işarettir. ayetine gelince, bu da, mükâşefe, müşahede ve her türlü hidayeti istemeyi ifade eder.

 

Bu sûreye Ümmü’l-Kur’an ve Ümmü’l-Kitab diye isim verilmesinin üçüncü se­bebi şudur: Bütün ilimlerin gayesi ya rubûbiyyetin izzetini veya kulluğun zilletini tanımaktır. Buna göre ayetleri, Cenâb-ı Hakk’ın, bütün dünya ve ahiret hallerine hükümran olan ilâh olduğuna delâlet eder. Sonra, Cenâb-ı Hakk’ın den, sûrenin sonuna kadar olan ayetleri de kulluğun zilletine delâlet eder Zira bu ayetler, kulun görünen amel­lerinden ve batını mükâşefelerinden her hangi bir şeyin, ancak Allah’ın yardımı ve hidayetiyle tamamlanabileceğine delâlet eder.

 

Dördüncü sebeb: İnsanların ilimleri, ya Allah’ın zâtını, sıfatlarını ve fiillerini bil­meye yöneliktir, ki bu usûl ilmîdir; ya Allah’ın hükümlerini ve yüklediği mükellefi­yetleri bilmeye yöneliktir ki, bu da furû ilmidir; veya insanın batınî temizleme, ru­hanî nurların ve ilâhî mükâşefelerin ortaya çıkmasına yönelik ilimdir. Kur’ân’ın mak­sadı, bu üç çeşit ilmi açıklamaktır. Fatiha Sûresi de, bu üç gayeyi en mükemmel şekilde ihtiva etmektedir. Buna göre, ayeti usul ilmine işaret etmektedir. Çün­kü Allah’ın varlığına delâlet eden, mahlûkatın varlığıdır, sözü ise, O: nun varlığını bilmenin ancak, O’nun âlemlerin Rabbi olduğunu bilmekle müm­kün olduğuna işaret yerine geçmektedir. sözü ise, O’nun hamde müs-tehak olduğuna işarettir. Allah Teâlâ. hamde, ancak bütün mümkinâta kadir ol­duğu ve bütün malûmatı bildiğinde müstehak olur Sonra Allah Teâlâ kendisini, rahmetinin sonsuzluğu ile vasfetmiştır ki, bu da O’nun Rahman ve Rahîm olma­sıdır. Yine O, kendisini kudretinin mükemmelliği ile vasfetmiştir ki, bu da, [ O Allah) din gününün mâlikidir. ] ayetiyle ifade edilen hu­sustur. Çünkü o ahiret gününde, Cenâb-ı Hakk, zulme uğramış kimselerin işlerini ihma! etmez, aksine haklarını zalimlerden tastamam alır. İşte burada Allah’ın zat ve sıfatlarını bilme hususundaki söz tamamlanmış olur ki, bu usul ilmidir. Cenâb-ı Hakk, bundan sonra furû ilmini beyan etmeye geçer. Bu ilim de, Allah’a hizmet ve kullukla meşgul olmaktır ki, bu da (Sadece Sana ibadet ede­riz) ayetinde ifade edilen husustur. Sonra Allah Teali furû ilmini bir kere daha usul ilmiyle karıştırmıştır. Bu da şudur: Kulluk vazifelerini yerine getirmek ancak Allah’ın yardımı ile tamamlanır: ayetinde ifade edildiği gibi…) Daha sonra, Cenâb-ı Hakk, keşfin derecelerini açıklamaya başlamıştır. Çok olmalarına rağmen bu dereceler, üç kısımda ele alınır:

 

Birincisi, hidayet nurunun kalbte meydana gelmesidir dosdoğru yoluna hidayet et) ayetinde kastedilen budur.

 

İkincisi, İlâhî cazibesi ve kudsî celâliyle kendilerine nimet verdiği kimselerden tertemiz seçkin kullarının mertebelerinin kula tecellî etmesidir. Öyle ki bu kulların kutsi ruhları, cilalanmış aynalar gibi olur da birinden diğerine manevî ışıklar yan­sır Bu Cenâb-ı Hakk’ın (Kendilerine nimet verdiklerinin yo­luna ilet) ayetinin ifade ettiği manadır.

 

Üçüncüsü: Bu ruhların, şehvet kirlerinden korunmuş ve muhafaza edilmiş ol­malarıdır ki, (Kendilerine gazab edilmiş olanların yoluna değil) ayeti bunu ifade’ eder. Onlar şüphe günahlarından da korunmuşlardır. (Sapıtanlarm yoluna da değil) ayeti de bunu ifade eder. Böylece bu sûrenin, gayelerin en şereflisi olan bu yüce sırları ihtiva ettiği ortaya çıkar. Bun­dan ötürü, nasıl ki beyin bütün duyuların ve menfaatlerin merkezi olduğu için (Başın aslı) diye isimlendiriliyorsa, Fatiha Sûresi de “Ümmü’l-Kitab” ola­rak isimlendirilmiştir.

 

Beşinci sebeb: Sa’lebî, Ebu’l-Kâsım b. Hubeyb’den; O da Ebû Bekr el-Kaffâl’den; O da Ebû Bekr b. Dureyd’den, onun şöyle dediğini duymuştur.Arapların lisanın­da “el-Ümm” kelimesi, askerin diktiği sancak manasına gelir.” Nitekim bu mana­da olmak üzere, Kays b, el-Hutaym şöyie demiştir:

 

“Bayrağımızı diktik de düşmanlarımız darmadağınık oldular. Birbirine tutkun bir topluluk iken, hastalıklı kimselere dönüverdiler.”

 

Bu manada olmak üzere, Fatiha Sûresi, “Ümmü’l-Kur’ân” diye isimlendirilmiş­tir. Çünkü, nasıl askerlerin sığınağı sancakları ise, ehl-i imanın sığınağı da bu sû­redir. Araplar toprağa da “Ümrn”(ana) demişlerdir. Çünkü, mahlukat, yaşarken de öldükten sonra da ona dönerler ve çünkü, bir kimse bir şeye yöneldiği za­man i\r& jvi «i»  (filan kimse falancaya yöneldi) denilir. [4]

 

4) Seb’ül-Mesani (Çok Tekrarlanan Yedi Ayet)        

Cenâb-ı Allah:” “Andolsun ki, biz sana Sebu’l-Mesânî’yi verdik.” (Hicr, 87) buyurmuştur Fatiha Sûresi’nin bu şekilde isimlendirilmesinin bir- çok sebebi vardır

Birincisi: Bu sûre, ikişerlidir. Yarısı, kulun Rabbini medh-ü senâsıdır, yarısı da Rabb Teâlâ’nın kuluna ih­sanıdır. (Mesânî kelimesinde ikişer ikişer ve iki kısımlı manası da vardır.)

İkincisi: Fatiha, “mesânî” diye isimlendirilmiştir Çünkünamazın her rekatında tekrarlanır.

Üçüncüsü: Fatiha, “mesânî” diye isimlendirilmiştir, çünkü o, diğer semavî ki­taplarda yoktur Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:

“Canım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, ne Tevrat’ta ne İncil’de, ne Zebur’da, ne de Furkân’da bu sûre gibisi indirilmedi. Bu sûre (Hicr 87 ayetindeki) es-Seb’ul-mesânî ve Kuran-ı Azimdir.”[5]

Dördüncüsü: Fatiha, “mesânî” diye isimlendirilmiştir. Çünkü, yedi ayetten mey­dana gelmektedir. Her ayetinin okunması, Kur’ân’ın yedide birinin okunmasına denktir. Binâenaleyh, Fatiha Sûresi’ni okuyan kimseye Kur’ân’ın tamamını oku­muş olan kimsenin sevabı verilir.

Beşincisi: Bu sûrenin ayet sayısı, yedidir. Cehennemin kapıları da yedidir. Kim bu sûreyi okumaya başlarsa, bu yedi kapı ona kapanır. Bunun delili şudur: Riva­yet edildiğine göre, Hz. Cebraîl Peygamber Efendimize şöyle demişti; Yâ Mu­hammedi Ümmetine, Cenâb-ı Hakk’m azab edeceğinden korkardım. Ne zaman ki, Fatiha Sûresi nazil oldu, bu korkum kayboldu. Bunun üzerine Hz. Peygamber, niçin Ya Cibrîl? diye sordu. Cebraîl de, çünkü Cenâb-ı Hakk, “Şüphesiz onların hepsine va’doiunan yerdir cehennem. Onun yedi kapısı ve, o kapılardan her birinin ayrılmış bir nasibi vardır.” (Her. 43-44) buyurmuştur. Fâtiha’nın ayetleri yedidir. Kim bu ayetleri okur­sa, bunlardan herbiri, cehennem kapılarından birini tutar. Böylece ümmetin ora­dan zarar görmeden geçer

Altıncısı: Fatiha, “Mesânî” diye adlandırıldı. Çünkü bu sûre namazda okunur ve başka bir sûre ile (zamm-ı sure ile) ikilenir

Yedincisi: Fatiha, “Mesânî” diye adlandırıldı. Zira bu sûre Allah Teâlâ’ya bir medh-ü senadır.

Sekizincisi: Fatiha, “Mesânî” diye adlandırıldı. Zira, Hakk Teâlâ bu sûreyi iki defa indirdi. Hıcr Süresindeki (Hicr 87) ayetini tefsir ederken, bu­nunla ilgili meseleleri ge/ıiş geniş izah ettik, Sufyan b. Uyeyne, Fatiha Sûresi’ni bu isimle anardı. [6]

 

5) el-Vafiye (Tam Olan)

Salebi şöyle demiştir: Vafıyenın manası, bölünmeyi kabul etmeyendir. Görmez misin Kur’an’ın bütün sûrelerinin yarısını bir rekatta, diğer yarısını da ikinci rekat­ta okusan, kesinlikle caiz olur Halbuki bu sûrenin aynı şekilde bölünmesi caiz değildir. [7]

 

6) el-Kafiye (Kafi Olan, Yeten)

Fatiha Sûresi, bu isimle adlandırılmıştır. Zira bu sure, başka sûrelerin yerini tutar, ama başkaları bunun yerini tutamaz. Mahmûd b, Rebî’, Ubade b. Sâmit (r.a.)’dan yeten) ismidir. Peygamberiz (s.a.s.)’in şöyle buyurduğunu rivayet et-miştir: “Ümm-ül Kur’an (olan Fatiha), diğer sûrelerin yerini tutar. Fakat diğer sûreler onun yerini tutmaz.” [8]

 

7) el-Esas (Temel, Esas)

Fâtiha’ya “esâs” ismi verilmesinde bazı hususlar vardır:

Birincisi: Bu sûre, Kur’ân-ı Kerîm sûrelerinin ilkidir. Bu sebeble sanki bir temel gibidir.

İkincisi: Bu sûre, yukarıda izah ettiğimiz gibi, gayele­rin en şereflisini ihtiva eder. Ki bu da bir temel sayılır.

Üçüncüsü: İmandan sonra ibadetlerin en yücesi namazdır Bu sûre de, hem na­maz hem iman hususunda, ancak kendisiyle imanın ve namazın tamamlanaca­ğı şeyleri ihtiva etmektedir. [9]

 

8) eş-Şifa       

Ebu Sa’îd el-Hudrî(r.a.)’dan rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.s.)şöyle buyurmuştur: “”Fatiha Sûresi, her türlü zehire karşı şifa (ilâç) tır.[10] Sahabeden bazıları, bayılmış bir adama rastladılar da birisi bu sûreyi adamın kulağına okudu. Bunun üzerine adam iyi­leşti. Sahabe bu hadiseyi Resûlullah (s.a.s.)’a anlatınca, O da: Ümmul-Kur’ân’dır ve O her türiü hastalığa şifadır.[11] buyurdu.

 

Ben diyorum ki: Hastalıkların rûrtf olanı vardır, bedenî olanj vardır Bunun delili şudur: Allah Teâlâ küfrü hastalık diye adlandırıp “Onların kalblerinde hastalık vardır” (Bakara, 10) buyurmuştur. Bu sûre, usul, furû’ ve mukâşefe bilgilerini ihtiva etmektedir. Bu sûre, gerçekte bu üç bilgi makamında şifanın mey­dana gelmesine sebebtir. [12]

 

9) es-Salat (Namaz)

Çünkü Hz.Peygamber (s.a.s.),Cenâb-ı Allah’ın şöyle buyurduğunu söylemiştir: “Salâtı, Benimle kulum arasında ikiye paylaştırdım.”[13] Buradaki “Salât” kelimesinden maksad Fatiha Sûresi’dir. [14]

 

10)  es-Sual (İstek, Taleb)

 Hz. Peygamber (s.a.s.)’in, Hakk Teâlâ’dan naklettiğine göre, Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Beni zikretmesi, Benden bir şey istemesine engel olan kimseye, isteyen­lere verdiğimin en iyisini veririm.[15] Halil İbrâhîm (a.s.) da böyle yaptı. Çünkü şöyle demişti:

 

“(O Rabb)ki beni yaratan ve bana hidayet edendir. Bana yedirip içiren O’dur. Has­talandığım zaman bana şifa veren O’dur. Beni öldürecek, sonra beni diriltecek olan O’dur. Ceza gününde kusurlarımı affedeceğini umduğum da O’dur. Rabbim, bana hüküm ihsan et ve beni sâlihler (zümresine) kat.” (Şuârâ, 78-83) Fatiha Sûresi’nde de Çenâb-ı Hakk’a medh-ü sena ile başlanılmıştır ki bu, den kadar olan ayetlerdir. Daha sonra ubûdiyyet zikredilmiştir ki bu da ayetidir. Daha sonra da hidayeti istemekle, sûre son bulmuş­tur’ki, bur gayetinde ifade edilendir. Bu durum, gayelerin en mükemmelinin, dinde hidayete ermek olduğuna ve marifet cennetinin, na’îm cen­netinden daha hayırlı olduğuna delâlet eder. Çünkü Allah Teâlâ burada sûreyi, … (Bize hidayet et…) diye bitirmiş, (Bizi cennetle rızıklandır.) dememiştir. [16]

 

11) Suretü’ş-Şükür (Şükür sûresi)       

 Çünkü bu sûre, Allah’a, fazlından, kereminden ve ih­sanından dolayı hamd-ü sena etmektir. [17]

 

12) Suretu’d-Dua (Dua Sûresi)

Çünkü bu sûre, (bir dua olan) ” ayetini ihtiva etmektedir Fatiha Sûresinin isimleri konusunda sözün hepsi budur. Allah en iyi bilir. [18]

[/toggle]

[toggle style=”closed” title=”FATİHA SURESİNİN FAZİLETLERİ”]

Fatiha Suresinin Faziletleri

Sûrenin Nüzul Keyfiyeti

Bu sûrenin nüzûlu hakkında âlimler üç görüş zikretmişlerdir:

 

Birinci görüş: Bu sûre mekkîdır. Salebi, senedi ile, Hz. Ali’nin şöy|e dedlğinj rivayet etmiştir. “Fatiha sû­resi, Arşın altındaki hazinelerden inmiştir.” Sa’lebî bu­nun peşi sıra. âlimlerin çoğunun bu görüşte olduğunu söylemiştir. Yine Sa’lebî, senedi ile. Anu b. Şurahbil’ia şöyle dedeni rivayet etmiştir. “Kur’ârVdan ilk nazil olan Fatiha Sûresı’dir.” Bu böyledir, çünkü {vahyin başlangıcında) Hz. Peygam­ber (s.as.), Hz- Hatîce (r.a.)(ye gizlice şöyle dedi: “Bana bir şeyin karışmasından (yani aklıma bir hale! gelmesinden) endişeleniyorum.” Bunun üzerine, Hz. Hati­ce, “O nedir?” dedi. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle dedi: “Yalnız kaldığımda, “oku” diye bir ses duyuyorum.” Sonra Hz. Peygamber Varaka b. Nevfei’e gitti ve bu du­rumu ondan sordu da, O, Peygamber (s.a.s.)’e şöyle dedi: “Sana ses geldiğinde dur.’ Böylece Cebrail (a.s.), Hz. Resûl’e geldi ve Sa’lebî, senedi ile birlikte, Ebu Sâlih’den, O’nun da İbn Abbas (r.a.)dan rivayet ettiğine göre, İbn Abbas (ra.) şöyle demiştir: Hz. Peygamber (s.a.s.) kalktı ve hemen dedi. Bunun üzerine Kureyşlıler, “Allah ağ­zını kırsın” dediler.

 

İkinci görüş: Bu sûre. Medîne’de nazil olmuştur. Sa’lebî senedi iıe birlikte, Mücâhıd’den, şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Fatiha Sûresi, Medîne’de nazil oldu.”

 

El-Hüseyin b. El-Fadl şöyle demiştir: “Her âlimin bir hatası olur. Bu da Mücâhidin hatasıdır Zira âlimler bu görüşün aksini söylemiştir.” Buna iki şey delâlet eder, Birincisi, Hicr Sûresi, ittifakla Mekkîdir. Fatiha Sûresi’ni gösteren ayeti de Hicr Sûresi’ndedir. (Ayet, 87). Bu da gösterir ki, Allah Teâlâ, Pey-gamberımız (s.a.s.)’e bu sûreyi Hicr Sûresi’nden önce vermiştir. İkincisi: Hz. Pey­gamber (s.a.s.)’in, Fatiha Sûresi olmaksızın, Mekke’de on küsur sene kaldığını söy­lemek doğruluktan uzak bir görüştür,

 

Üçüncü görüş: Bazı âlimler, bu sûrenin bir kere Mekke’de, bir kere de Medî-ne’de nazil olduğunu söylemişlerdir. Buna göre Fatiha Sûresi hem Mekkî, hem de Medenîdir. Bundan dolayı Cenâb-ı Allah, onu “Mesânî” diye isimlendirmiştir. Çünkü, bu sûreyi iki defa indirmiştir. Bu durum da ancak bu sûrenin ne kadar şerefli olduğunu gösterir. [19]

 

Sûrenin Fazileti

Bu sûrenin faziletini açıklamak hususundadır. Ebû Sa’ id el-Hudrî (r.a.)’den, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in şöyle buyurduğu rivayet, edilmiştir:

 

“Fatiha Sûresi her türlü zeh­re karşı şifa (ilaç)tır.[20] Huzeyfe b. el-Yemânî (r.a.)’den, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmişti

 

“Bir kavme Cenâb-ı Hakk, kesinkes hükmedilmiş azabım gönderir. Ancak, onla­rın çocuklarından birisi mektepte “elhamdülillah! rabbi’İ-âlemîn” diye okuyunca, Allah Teâlâ bunu duyar. Bu sebeble onlardan azabını kırk yıl kaldırır.” Hz. Hüseyin (r.a.)’den şöyle dediği rivayet edilmiştir:

 

“Cenab-( Hak. göJcfen yüzdört kitap indirdi. Bunların yüzünün bilgisini, Tevrat, İncil, Zebur ve Furkân’a koydu. Sonra bu dört kitabın taşıdığı ilimleri Furkâna (Kur­ana); Furkân’ın ilimlerini, Mufassal sûrelere;[21] Mufassal sûrelerin ilimlerini Fâtiha’ya koydu. Kim Fatiha Sûresi’nin tefsirini bilirse, Allah’ın indirdiği bütün kitap­ların tefsirini bilmiş olur. Kim Fatiha Sûresini okursa, sanki Tevrat, İncil, Zebur ve Furkân’ın tamâmını okumuş gibi olur.”

 

Bunun sebebi şudur: İlâhî kitapların hepsinin gayesi, usûl, furû ve mükâşefe ilmidir. Bu sûrenin de, bu üç ilmin tamamını ihtiva ettiğini yukarda izah etmiştik. Bu yüce ve şerefli gaye, bu sûrede bulunduğu için. sanki, bütün ilâhî gayelerin tamamını ihtiva ediyor gibi olmuştur. [22]

 

Üçüncü Mesele       

Âlimler, bu sûrede elifbanın yedi harfinin bulunmadığını söylemişlerdir. Bu harfler şunlardır: ” Bunun sebebi, bu yedi harfin, Al­lah Teâlâ’nın azabını hissettirir olmasıdır. Mesela, se helak ve yok olmaya de­lâlet eder. Nitekim Allah Teâlâ: ” “Bu gün bir kere hefâk (olmayı, çağırmayın, birçok defalar helak (olduk diye) çağırın.” (Furkân, 14) buyurmuştur. Cim harfi, cehennem kelimesinin ilk harfidir. Cenâb-ı Allah,”Onların hepsine va’dolunan yer cehennemdir.” (Hicr. 43) ve “Andolsun ki Biz İnsanlar ve cinlerin çoğunu ce-hennem için’yarattık.” {Arat 179) buyurur Hâ harfini de getirmedi, çünkü bu harf. hızyi (rüsvay olmayı) hissettirir. Allah Teâlâ: “Allah o günde. Peygamberini ve Onunla birlikte iman edenleri rüsvay etmez.”(Tah-nm 8) ve de Fatiha Sûresı’n-de yoktur. Çünkü bu iki harf, zafîr ve şehîk kelimelerinin ilk harfleri­ndir Cenâb-ı Allah. “(O şakiler) için cehennemde (çok fecî bir) nefes alıp verme vardır.” (Hûd. 106) buyurmuştur, Aynı şekilde Ze harfi, zakkuma da delâlet eder. Cenâb-ı Allah şöyle buyurur:

 

Zakkum ağacı günahkârın yemeğidir.” {Duhân 43-44} Şin harfi de şekâvete delâlet eder. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “fa­kı olanlara gelince onlar cehennemdedirler.” (Hûd. 106). harfi de Fatihada yoktur. Çünkü Cenâb-ı Allah şöyle buyurmuştur. “Haydi (cehennemin) üç kola (ayrılmış duman) gölgesine gidin. O gölge, gölge-lendirici de değildir, onları alevden de korumaz.” (Murselât 30-31) Yine bu harf çılgın ateş) kelimesine de delâlet eder O, “Fakat ne mümkün. Çünkü o (cehennem) halis ateştir, bedenin bütün uç uzuvlarını sö­küp koparır.” (Meânc. 15-16) buyurmuştur. harfi,de bu sureden düşürülmüştür. Çünkü bu da firaka delâlet eder. Allah Teâlâ’ “O gün onlar darmadağmık olurlar.” (Rûm 14) ve Allah’a karsı yalan düzmeyin. Sonra azab İle sizin kökünüzü kurutur. Allaha kar­şı yalan uyduran (herkes) muhakkak hüsrana uğramıştır.” (Tâhâ. 61) buyurmuştur.

 

Eğer, “hiçbir harf yoktur ki. bir azab türü ifade eden kelimede geçmemiş ol­sun; o halde bu sizin zikrettiklerinizde ne fayda vardır?” derlerse biz deriz ki, bunun şu faydası vardır: Cenâb-ı Hakk cehennemin sıfatı hakkında,” “Cehennemin yedi kapısı vardır Onlardan her kapının be­lirli bir payı vardır.” (Hicr, 44) buyurmuştur. Bu sûreyi okuyup ona iman ederek ha­kikatlerini öğrenen kimsenin cehennemdeki yedi dereceden emin olacağına dikkat çekmek için, azaba delalet eden lâfızların ilk harfleri olan yedi harfi. Cenâb-ı Al­lah düşürmüştür. Allah en iyi bilendir. [23]

 

Fatihadan Çıkarılan Aklî Sırlar      

Birinci Mesele

Cenâb-ı Hakk deyince, sanki bir soru soran şöyle diyor: sözü, iki şeyden haber veriyor Birincisi, Allah’ın varlığı; ikincisi, O’nun hamde lâyık ol­ması. Allah’ın varlığının ve O’nun hamde lâyık olduğunun delili nedir öyleyse? Bu iki sual tevcih olununca, Aliahu Teâlâ bu iki suale cevap olacak şeyi zikrede­rek, birinci suale” ikinci suâle sözleri ile cevap verdi.

 

Birinci cevabın izahına gelince, bunda birçok hususlar vardır.

 

Birinci husus: Bir şeyin varlığını bilmemiz, ya zarurî ya da nazarî olur. Allah’ın varlığını bilmenin zarurî olduğunu söylemek caiz değildir. Zira biz, zorunlu ola­rak, Allah’ın varlığını zarurî bir tarzda tanımadığımızı biliyoruz. Geriye, Cenâb-ı Hakk’ı teorik olarak bilmek kalıyor. Nazarî bilgi de, ancak bir delil ile elde edilir. Halbuki Allah’ın varlığına, bu mahsusat âleminde bulunan göklerin, yerlerin, dağ­ların, denizlerin, madenlerin, bitkilerin ve hayvanların onları idare eden bir Mü­debbire, onları yoktan var eden bir Mucide, onları terbiye eden Mürebbîye ve onların hayatını devam ettiren bir Zata muhtaç olmalarından başka bir delil yok­tur Bundan dolayı Cenâb-ı Allah’ın jıiplij sözü, Kadir ve Hakîm bir ilahın varlığına delâlet eden, bir delile işaret olur.

 

Burada birçok nükte vardır.

 

Birinci nükte: lâfzı, Allah’dan başka her şeye işaret etmektedir. O halde. Cenâb-ı Hakk’ın sözü, Allah’ın dışındaki her şeyin, O’na muhtaç olduğuna ve var olması hususunda Allah Teâlâ’nın yaratmasına, varlığını devam ettirmesinde ise O’nun ibkâsma ihtiyacı olduğuna işarettir. O halde sözü, her bölünme kabul etmeyen nesnenin ve her cevher-i ferd (atomjun ve her bir maksadın hakîm, kadîr ve kadîm bir ilâhın varlığına kesin bir delil ve açık bir hüccettir. Nitekim HakkTeâlâ: Hiç bir şey yoktur ki, hamdiyle Allah’ı teşbih etmesin. Fakat siz onların teşbihlerini anlayamazsınız.” (isrâ, 44)

 

İkinci nükte: Cenâb-ı Hakk’ın, buyurmayıp da, buyurmuş olmasıdır. Bunun sebebi şudur: Ulema, sonradan meyda­na gelen varlıkların, meydana geldikleri sırada, bir yaratıcıya, bir Muhdise muh­taç olduğunda mutabıktırlar Ancak, bu mevcudun varlığını sürdürdüğü sürece, bu varlığı devam ettiren bir şeye muhtaç olup olmadığı hususunda ihtilâf etmiş­lerdir Bazıları: “Bir şey, varlığını sürdürmek için her hangi bir sebebe muhtaç değildir” diye iddia etmişlerdir. Halbuki Rabb, o şey varlığını sürdürdüğü müd­detçe, onun halini düzelten ve onun devamını sağlayan kimsedir Buna göre, ” sözü, bütün âlemlerin, varlığını idame hususunda Kendisine muh-taç’olduklarına bir dikkat çekmedir. Burada maksad, âlemlerin meydana geldiği sırada, bir yaratıcıya muhtaç olduğu hususunun üzerinde ittifak bulunan bir iş; âlemlerin, varlığını sürdürdükleri sırada, bunları bir terbiye edene ve varlıklarının devamını sağlayan birisine muhtaç olduğu hususunun ise, ihtilaflı bir konu oldu­ğunu belirtmektir. Böylece, Cenâb-ı Hakk, Allah’tan başka her şeyin, meydana gelmesinde, ve varlığını idame ettirmesinde, kendisinden müstağni olamıyacak-larına dikkat çekmek için, sözünü özellikle zikretmiştir.

 

Üçüncü nükte: Bu sûre diye adlandırılmıştır O halde, bu sûrenin bir temel ve kaynak; bunun dışındaki sûrelerin ise, bundan kaynaklanan arklar gibi olması gerekir O halde Cenâb-ı Hakk’ın, sözü, kendinden başka her varlığın, O’nun ulûhiyyetine delil olduğuna dair bir uyarmadır. Allah bunlar­dan sonra başka dört sûreyi de, sözüyle başlatmıştır ki, bu sûrelerin ilki En’âm Sûresi’dir. Bu sûreye “Gök­leri ve yeri yaratan: karanlıkları ve aydınlığı (nuru) var eden Allah’a hamdolsun.”

 

(Enam. 1) diyerek başlamıştır. Burada zikredilen sözünün ifade ettikle­rinden bir kısımdır Çünkü “âlem” lâfzı, Allah’tan başka her şeyi içme alır. Bu ayetten bahsedilen “gökler”, “yer”, “nur” ve “karanlıklar” da, Allah’ın dışında var olan şeylerden bazılarıdır. O halde En’âm Sûresi’nin başında zikredilenler, âdeta Fati­ha Sûresi’nin başında zikredilenlerin bir parçasıdır. Ve yine, En’âm Sûresi’nin ba­şında zikredilen husus, Cenâb-ı Hakk’ın gökleri ve yerleri yaratmış olmasıdır. Fa­tiha Sûresinin başında zikredilen husus ise, O’nun âlemlerin Rabbi olmasıdır Âle­m/n varlığın devam ettirmesi hususunda, Cenâb-ı Hakkin ibkâstna muhtaç olduğu sabit olunca, âlemin meydana gelmesi hususunda, onu meydana getirecek bir varlığa haydi haydi muhtaç olması gerektiğini açıklamıştık. Ama, âlemin mey­dana gelmesinde bir “muhdis”e ihtiyacı olmasından, varlığını idamesi hususun­da bir ibkâ ediciye muhtaç olması da gerekmez. Bu sebeple, şu iki izah tarzın­dan En’âm Sûresi’nin başında zikredilmiş hususların, Fatiha Sûresi’nin evvelinde zikredilen kısımların yerini tutan bir kısım olduğu ortaya çıkmıştır.

 

Hamd ile başlayan ikinci sûre, Kehf Suresi’dir. Cenâb-ı Hakk şöyle buyurarak, Sûreye başlar: “Kuluna Kitab’ı indirmiş olan Allah’a hamdolsun.” (Kehf, 1) Bu ayetten maksad, ruhları bilgiler aracılığıyla terbiye etmektir. Çünkü, Allah’ın kuluna indirdiği kitap, keşiflerin ve müşahedelerin mey­dana gelmesine sebeptir. Buna göre, bu ayet sadece ruh terbiyesine işaret et­miş olur. Fatiha Sûresi’nin başında demesi de, bütün âlemler hak­kında umumî bir terbiyeye işarettir. Bu umumî terbiyeye, meleklerin, insanların, cinlerin ve şeytanların ruhî terbiyeleriyle göklerde ve yerterde meydana ge\en mad­dî terbiye de dahil olur. O halde, Kehf Sûresi’nin evvelinde bahsedilen şeyin, Fa­tiha Sûresi’nin başında zikredilen şeyler nev’inden olduğu anlaşılmıştır

 

Hamd ile başlayan üçüncü sûre, Sebe’ Sûresi’dir. Bu sûre şöyle başlamakta ken­disine ait olduğu Allah’a hamdoisun.” (Sebe. 1) Cenâb-ı Hakk, En’âm Sûresi’nin ba­şında, yer ve göklerin kendisine ait olduğunu; Sebe Sûresi’nin başında ise, gök­lerde ve yerde bulunan şeylerin kendisine ait olduğunu açıklamıştır. Bu da, O1 nun    sözünün kapsadığı konulardan bir kısmıdır nun sözünün kapsadığı konulardan bir kısmıdır.

 

Hamd ile başlayan dördüncü sûre, Fâtır Sûresi’dir. Bu sûre şöyle başlamakta­dır: “Hamd, gökleri ve yeri yaratan Allah’a mahsus­tur.” (Fâtır. i) En’âm Sûresi’nin başında bahsedilen, Allah’ın göklerin ve yerin yara­tıcısı olmasıdır. “Yaratmak” ise (halk), takdir etmektir. Bu sûrenin başında bahse­dilen ise O’nun gökleri ve yeri yoktan var ederek, onların zatlarını yaratan olması­dır (fatr). Bu ise, birinciden başkadır Ancak Fâtır Sûresi de, Cenâb-ı Hakk’ın sözünün kapsamına giren kısımlardan bir kısımdır Sonra Cenâb-ı Hakk, En’âm Sûresi’nde, kendisinin göklerin ve yerin yaratıcısı olduğunu zikredince, karanlıkların ve nurun yaratıcısı olduğunu da söyledi: Fâtır Sûresi’nde ise, kendisinin göklerin ve yerin yaratıcısı olduğunu bildirdiğinde me­lekleri de elçiler olarak yarattığını açıkladı. Buna göre, En’âm Sûresi’nde gök­lerin ve yerin yaratılmasından sonra, karanlıklar ve nurların yaratıldığını; Fâtır Sû­resi’nde ise, Cenâb-ı Allah’ın göklerin ve yerin yaratıcısı olduğu zikredildikten sonra, ruhanî varlıkların yaratılmış olduğu zikredildi. İşte bütün bunlar, hayranlık uyandı­ran birtakım sırlar ve yüce birtakım inceliklerdir. Şu kadar var ki, bunlar da hepsi Cenâb-ı Hakk’ın sözünde zikredilmiş olan, en büyük okyanusun ihtiva ettiği türlerin yerine geçmektedir. Bu da, sözünün, ka­dîm bir ilâhın varlığına delil olmak üzere zikredildiğine dikkat çekmektedir.

 

İkinci husus: sözü, bir ilâhın varlığına delâlet ettiği gibi, bunun ya­nında da, O ilâhın zatının bir mekândan, o mekânda yer tutmaktan ve bir cihette bulunmaktan münezzeh olduğuna delâlet eden delilleri de, içine almaktadır. Zi­ra, “âlemin” lâfzının, Cenâb-ı Hakk’tan başka her varlığı kapsadığını izah etmiş­tik. Zaman ve mekân kavramları da, Allah’ın dışındaki varlıklara dahildir. Buna göre mekân, boşluktan, âlândan re sürüp giden boşluktan; zaman ise, kendisi sebebiyle önceliğin ve sonralığm meydana geldiği müddetten ibarettir. O halde, sözü, Cenâb-ı Hakk’ın zamanın ve mekânın da Rabbi, onların yara­tıcısı’ve onların yoktan var edicisi olduğuna delâlet eder. Sonra Hâlık’ın varlığının yaratılmışların varlığından kesinlikle önce olduğu bilinen bir gerçektir. İş böyle olunca O’nun zatı da, fezanın, boşluğun ve alanın meydana gelmesinden önce olup, cihet ile mekândan münezzehtir. Şayet O’nun zatı, fezanın meydana gel­mesinden sonra, fezanın cüzlerinden birinde meydana gelmiş olsaydı, o zaman O’nun zatının hakikati değişmiş olurdu ki, bu imkânsızdır O halde, sö­zü, bu manada olmak üzere, Cenâb-ı Hakk’ın zatının mekân ve cihetten münez­zeh olduğuna delâlet eder.

 

Üçüncü husus: sözü, Allah’ın zatının hıristiyanlar ve Panteistlerin dediği gibi, bir mahalle hululden ve hulule nisbet edilmekten münezzeh olduğu­na delâlet eder. Çünkü O, âlemlerin Rabbi olunca, kendinden başka her şeyin yaratıcısı olur. Yaratıcı, yaratılmışlardan öncedir. O halde, O’nun zatı, her mahal­den önce olur. Bu sebeple, O’nun zatı bütün mahallerden müstağnidir. Mahallin var olmasından sonra, O’nun bir mahalle muhtaç olması doğru olmaktan uzaktır.

 

Dördüncü husus: Bu ayet, âlemin ilâhının mûcib-i bi’z-zât (zatı icabı yapan) ol­madığına, tam aksine, O’nun fâıl-i muhtar (yani dilediği şekilde iradesiyle iş ya­pan) olduğuna delâlet eder. Bunun delili ise şudur: Mûcib-i bi’z-zât olan, fiillerin­den herhangi birine karşılık hamde, senaya ve yüceltmeye hak kazanmaz. Gör­müyor musun? İnsan ateşin sıcaklığından veya buzun soğukluğundan faydalan­dığında,ateşi de buzu da medhü sena etmez. Çünkü, ısıtma konusunda ateşin, soğutma hususundaysa buzun tesiri, kendi gücü ve ihtiyarıyla değildir. Tam aksi­ne, tabiatlarının gereğidir. Cenâb-ı Hakk’ın, övülmeyi ve senayı hak ettiğine hük­medilince, O’nun kendi ihtiyariyle fail olan bir varlık olduğu anlaşılır. Allah’ın, “Fâil-i Muhtar” olduğunu anladık; çünkü, Fâil-i muhtar zatı gereği mûcib olsaydı, bütün eserler ve malûmatlar bu Müessir ve Mûcıb’in devamıyla devam etmiş olur ve bu eser ve malûmatlarda bir değişikliğin meydana gelmesi imkânsız olurdu. Hal­buki, değişikliğin meydana geldiğini müşahede ettiğimizde, bu değişikliği yapan müessirin ihtiyariyle bir kadir olup. mûcib-ı bı’z-zat olmadığını anlamış oluruz. Durum böyle olunca da, şüphesiz olarak Allah’ın hamde müstehak olduğu ortaya çıkar

 

Beşinci husus: Cenâb-ı Hakk, âlemi kulların maslahatlarına ve menfaatlerine uygun olarak yaratınca, gökler ve yerler âleminde bu muhkem ve tam yerli yerin­de yapmak işi, apaçık görülür oldu. Bu muhkem ve sağlam işi yapan zatın, âlim olması gerekir. Bu söylediklerimizle sözü, bir ilâhın varlığına; O’nun mekândan ve mekânda yer tutmaktan münezzeh; bir mahalle hulul etmekten berî; kudretinin nihayetsiz; ilminin sonsuz ve hikmetinin de doruk noktasında olduğu­na delâlet ettiği ortaya çıkmış olur.

 

İkinci sual şudur: Farzet ki, Kadir bir ilâhın var olduğuna dair kesin hüküm verdik. Ne diye O’nun, hamde ve senaya müstehak olduğunu söylüyorsunuz?

 

Bunun cevabı, Cenâb-ı Hakk’ın sözüdür. Bu cevabın, izahı da şöyledir: Kulun dünyadaki durumu, iki halden uzak değildir. Ya o, selâ­met ve saadet içinde olur veya kederler, sıkıntılar ve fakru zaruret içinde bulunur. Eğer esenlik ve mutluluk içinde olursa, bu mutluluk ve saadetin sebepleri, an­cak O’nun yaratması, meydana getirmesi ve icad etmesiyle olur Böylece Cenâb-ı Allah, Rahman ve Rahîm olur. Eğer belâ ve sıkıntılar içinde olursa, bu durumda belâlar ve bu kötülükler ya kullardan veya Allah’tan olmuş olur. Eğer kullardan ise, Allah Teâlâ din gününde zalimlerden, mazlumların hakkını ve intikamını ala­cağını vadetmiştir. Eğer bunlar Allah’tan ise, Allah Teâlâ dünyada kullarına indir­diği her sıkıntı ve kötülüğe karşılık bol mükâfaat ve lütufta bulunacağını vadet­miştir. Durum böyle olunca, Allah’ın sınırsız hamd-ü senaya müstehak olduğu ke­sinkes anlaşılır Zikrettiğimiz bu açıklamayla Cenâb-ı Allah’ın sözünün, aklen, kendisinden daha üstün ve mükemmel bir sözün bulunması mümkün olmayacak şekilde, dizilmiş olduğu anlaşılmış olur.

 

Cenâb-ı Hakk, Rubûbiyet konusunda muteber sıfatları saymayı bitirince, bu­nun peşinden ubûdiyyet (kulluk) konusunda muteber olan açıklamayı getirdi. İn­san ruh ve bedenden meydana gelmiştir. Bedenin gayesi, ruh için faydalı olan şeyleri elde etme hususunda, ruhun bir âleti olmaktır. Bedenin durumlarının en üstünü, devamlı ruhanî saadetleri kazanmaya dair ruha yardım edecek amelleri yapmış olmasıdır. Bu ameller de, bedenin Ma’bûdu tazime ve O’na hizmete gö­türecek işleri yapmasıdır. Bu ameller ibadetlerdir. O halde kulun bu dünyada en güzel hâli, bu ibadetlere devam etmesidir, işte bu insanın mutluluk derecelerinin ilkidir, JiSâfl sozu ile kastedilen de budur. Kul bu mertebede bir süre devam ederse o’vakit” ona, gayb âleminin nurlarından bırşeyler tecelli eder. Halbuki o, yalnız başına bu ibadet ve taatlan yerine getiremez. Bilâkis Allah Teâlâ, onu mu­vaffak kılmadığı, yardım etmediği ve korumadığı sürece, bu ibadet ve taatlerden her hangi birini yapması mümkün değildir, Bu makam, kemâlatta orta dereceyi işgal eder, sözünden kastedilen de budur. Kul bu makamı geçince, hidayetin ancak Allah Teâlâ tarafından meydana geldiğini ve mukâşefe ile tecellî nurlarının da sadece Allah’ın hidayet etmesiyle hasıl olduğunu anlar sözünden murad ise budur. Burada da birçok nükteler vardır:

 

Birinci nükte; İnanç ve amellerde izlenecek gerçek yol sırât-ı müstakimdir. İnançlar hususunda sırât-ı müstakîmın gerçek yol olmasına gelince bunu bir­kaç yönden açıklayabiliriz:

 

Birincisi: Tenzih akidesine iyice dalan kimse, ta’tîle ve sıfatları nefyetmeye ka­dar gitmişlerdir. İsbat cihetinde ileri gidip Allah Teâlâ’ya her sıfatı vermeye kalkı­şanlar, teşbihe ve Hakk Teâlâya cisimlik ve mekân isbat etme çıkmazına düş­müşlerdir, îsbat ve nefy. doğruya götürmeyen iki aşırı uçtur. Sırât-ı müstakîm ise teşbih ve ta’tilden uzak olan bir iman yoludur.

 

ikincisi: Kulun bütün fiillerinin kulun kendisinden olduğunu söyleyen kimse ka­derciliğe (i’tizâle): kulun, fiilinde her hangi bir rolü ve tesiri yoktur diyen kimse de cebre düşmüştür ki, bunlar doğruya götürmeyen iki yanlış yoldur. Sırât-ı müs­takîm ise her şeyin Allah’ın hükmü ile olduğuna inanarak fiilin kula ait olduğunu kabul etmektir. Ameller konusuna gelince biz deriz ki: Kim şehevî işler hususun­da aşırılığa düşerse ahlâksızlığa düşer. Şehevî işleri tamamen terkeden kimse ise donuklaşır (hiç bir şeye arzu duymaz.) Sırât-ı müstakîm ise, her ikisinin ortası-dır ki, bu da iffettir. Yine kızgınlıkta (gazabta) çok aşırı giden, hiddete düşer. Kız­gınlık göstermemekte aşırı giden ise korkuya düşer. Sırât-ı müstakîm ise bu iki aşırılığın ortasıdır ki, o da şecaattir

 

İkinci nükte: Cenâb-ı Hakk, sırât-ı müstakimi, iki sıfatla nitelendirmiştir. Bunlar­dan biri müsbet. diğeri selbî (olumsuz)dur. Müsbet olana gelince, bu yolun, Al­lah’ın kendilerine nimetler vermiş olduğu peygamberlerin sıddîklarm, şehîdlerin ve salih kulların yolu olmasıdır. Selbî cihete gelince, bu yolun, Allah’ın gazabını hakedecek kadar şehevî fiilleri işleyerek davranış güçlen bozulan kimseler ile; gerçek inançlardan ve kesin bilgilerden sapacak kadar tefekkür kaabiliyetleri fe­sada uğrayan kimselerin yolu olmamasıdır.

 

Üçüncü nükte: Bazıları dediği zaman, sırf bununla yetinmeyip, de söylemiş olduğunu; bunun ise mürîdin, hi­dayet ve mukâşefe makamlarına, ancak kendisini dosdoğru yola iletecek ve sa­pıklıklar ile hataların dolu olduğu yerlerden uzaklaştıracak bir şeyhe intisab et­mesiyle ulaşabileceğine delâlet ettiğini ileri sürmüşlerdir. Çünkü demişlerdir man-lükatın pek çoğu noksandır. Akılları hakkı dosdoğru idrak edip de doğruyu yan­lıştan ayıramaz. O halde noksan olan varlığın, kâmil varlığa uyması gerekir. Böy­lece bu noksan olan kimsenin aklı. kâmil olanın aklının nuruyla güçlensin de, ne­ticede saadet derecelerine ve kemâlat basamaklarına ulaşsın.

 

Anlattığımız şeylerden, bu sûrenin, “Bana verdiğiniz ahdi yerine getirin ki. Ben de size karşı olan ahdimde durayım.” (Bakara, 40) aye­tinde zikredilen ubudiyet ve rubûbiyet ahdine dair bilinmesi gereken her şeyin izahını eksiksiz ihtiva ettiği ortaya çıkar. [24]

 

İkinci Mesele

Bu sûrenin ihtiva ettiği nüktelerin diğer bir kısmının anlatılmasına dairdir

 

Bu âlemin durumu, hayır ile serden, sevilen ve sevilmeyen şeylerden meydana gelmiş bir karışımdır. Bu manalar şüphesiz bu âlemde görülmektedir Ancak biz denz şer her ne jse de hay|r daha çok; hasta|jk çok ise de sıhhat ondan daha fazla; aç||k çok ise de, tokluk ondan daha çoktur. Durum böyle olun­ca, kendi nefsinin hallerini gözden geçiren her akıllı insan, nefsinin daima deği­şiklikler ve hâlden hâle geçişler içinde olduğunu müşahede eder. Sonra bu de­ğişikliklerde baskın çıkanın, esenlik, huzur, güzellik ve rahatlık olduğunu görür Bunu bildiğinde deriz ki. yokluğundan sonra bir şeyin meydana gelmesini neti­ce veren bu değişiklikler, kadir bir ilâhın varlığına delâlet ederler. Bu değişiklik­lerde galib gelenin rahatlık ve hayır olması, bu ilâhın rahîm, ihsan sahibi ve ke­rîm olduğuna delâlet eder.

 

Bu değişikliklerin ilâhın varlığına delâlet etmesini şöyle açıklayabiliriz: Fıtrat-ı selîme, yokken var olan her şeyin bir sebebi olması gerektiğine şehâdet etmek­tedir. Bunun için biz, yok iken bir evin yapıldığını duyduğumuzda, akl-ı selîmin, bu binanın yapılmasını üstlenmiş bir ustanın olması gerektiğine şehadette bu­lunduğunu görürüz. Bir insan bu konuda bizi şüpheye düşürmeye çalışsa bile, şüpheye düşmeyiz. Binâenaleyh bu değişen hallerin yaratıcısının da kadir olma­sı gerekir. Çünkü bu ilâh, mûcib-i bi’z-zât olsaydı bu eserin bu ilâhla hep devam etmesi gerekirdi. Eserin, yokken meydana gelmiş olması, Müessir ve Kadir bir varlığa delâlet eder. Bu değişikliklerin, Müessir olan zatın merhametli, ihsan sa­hibi olduğuna delâlet etmesine gelince, bu değişikliklerde baskın olanın rahat­lık, iyilik, güzellik ve esenlik olduğunu açıklamıştık. İşlerinin çoğu rahatlık, iyilik, huzur ve esenlik olan kimseye. Cenâb-ı Hakk merhamet etmiş ve lütufta bulun­muş olur. Böyle olan zat ise, övülmeye müstehak olur. Bu durumlar, herkesin ma­lûmu ve her akıllının aklında olunca. Allah’ı övmenin gerekçesi de her akıllı kim­senin aklında olur. İşte bu sebeple, kullarına nasıl hamdedeceklerini öğretti de,”riamd, ancak Allah’a mahsustur” dedi.

 

Cenâb-ı Ailah, bu makama dikkat çekince, birinciden daha yüce ve daha üs­tün diğer bir makama da dikkatlerimizi çekmiş ve sanki şöyle buyurmuştur: Ken­disine hamdetmekle meşgul olduğun o ilâhın, sadece senin ilâhın olduğuna iti-kad etmen doğru olmaz. Aksine o. bütün âlemlerin ilâhıdır. Çünkü, sende fakir­lik, başkasına muhtaç olma. sonradan mümkün bir varlık olman hasebiyle, nefsinin bir ilâha muhtaç olduğuna hükmedersin. Bu manalar bütün âlemde vardır Çünkü bu âlem hareket ve sükûnların ve her türlü değişikliklerin yeridir O halde işleri düzene koyan bir ilâha muhtaç olmanın sebebi bu âlemde de vardır Se-bebde ortaklık meydana gelince, müsebbebte (neticede) de ortaklığın meydana gelmesi vacip olur. İşte bu husus, Allah’ın, bütün mahlûkâtın işlerini düzene ko­yan, yerlerin ve göklerin ilâhı, âlemlerin de Rabbı olmasını gerektirir. Böyle bir mana ortaya çıkıp yerleşince, büyüklüğüne rağmen bu âlemi, Arşı, Kürsî’yi. gök­leri ve yıldızları yaratmaya güç yetiren varlığın, bu sayılan şeyleri yok etmeye de Kadir olduğu ve onlara muhtaç olmadığı ortaya çıkar. Bu güç yetiren, helak eden ve başkasına muhtaç olmayan varlığa, son derece saygı ve tazim gösterilmesi gerekir. Bu durumda kul şöyle düşünür: “Son derece zelil ve kıymetsiz olduğu­ma göre, bu yüce varlığa yaklaşmam ve her hangi bir yolla O’na ulaşmam nasıl mümkün olur?” İşte bu durumda, bu derde uygun ilâcın yerini tutacak şeyi Allah Teâlâ, ona hatırlatarak, sanki şöyle der: Ey zayıf kulum, her ne kadar Ben, kudre­ti, heybeti, ve ulûhiyeti büyük olan bir zat isem de, aynı zamanda rahmeti büyük Rahman ve Rahîm; din gününün yegane sahibi Allahım. Bu dünyada yaşadığın müddetçe seni, rahmetimin kısımlarından ve nimetlerimin her çeşidinden mah­rum bırakmam. Öldüğünde de din gününün sahibi benim, hiç bir amelini karşılık­sız bırakmam. Eğer hayır yapmışsan, tek bir hayrına sonsuz hayırlarla karşılık veririm. Eğer günah işlemiş isen, günahını bağışlamak, lütufta bulunmak ve onu örtmekte karşılık veririm.

 

Bu yolla, Cenâb-ı Allah, rubûbiyyetın durumunu ortaya koyduktan sonra kuluna üç şeyi emretmiştir.

 

Birincisi, şeriat makamıdır ki bu, kulun zahirî amellere devam etmesinden iba­rettir. Bu, Allah Teâlâ’nın  ayetinde ifade ettiği husustur.

 

İkincisi, tarikat makamıdır ki bu da, kulun görülen âlemden gayb âlemine yol­culuğudur. Bu durumda olan kul. görülen âlemin, âdeta görülmeyen (gayb) âle­minin emrine verilmiş olduğunu görür ve bu zahirî amellerden herhangi bir şe­yin, görülmeyen âleme götürecek bir yardım olmadan, kendisi için kolay olmayacağını anlar Bu, Allah Teâlâ’nır ayetinde ifade ettiği husustur.

 

Üçüncüsü: Kul, görülen bu âlemin, tamamen terkedilmiş olduğunu, bütün iş­lerin sadece Cenâb-ı Hakka âit olduğunu müşahede eder. İşte bu esnada da .’der. Hem sonra burada bir incelik daha vardır. O da şudur Tek bir ruh, “bir gayeyi elde etmek için bir araya gelmiş bir ruhlar topluluğundan kuvvetçe daha zayıftır. Bu durumda kul, sadece kendi ruhunun bu maksadı elde etmeye yetmeyeceğini anlar da, ruhunu, ilâhî nurları ve ruhanî mükâşefeleri elde etmeye yönelmiş olan tertemiz pak ruhlar zümresine dahil eder. Ruhu, bu züm­reye katılıp onların safında yer alınca, arzusu daha güçlü, istidadı daha mükemmel olur. İşte o zaman, yalnız başına elde edemeyeceğşeyleri, bu manevî züm­re içerisinde elde eder. Bu sebeble O, der.

 

Cenâb-ı Allah, tertemiz ve pak olan bu ruhlarla bir araya gelmenin, kuvvet ve ısti’dâdı artırdığını açıkladıktan sonra, kötü ruhlu kimselerle bir araya gelmenin de pişmanlığa, zarara, terkedilmişliğe ve umduğunu elde edememeye yol açtı­ğını beyan etmiştir. Bundan dolayı O, fastkları kastederek İ kâfirleri kastederek de demiştir.

 

sözünün delâlet ettiği şeriat, sözünün delâlet ettiği ta­rikat ve sözünün delâlet ettiği hakikat dereceleri tamamlana­rak, bu üç makam kâmil olup; daha sonra kötülük ve bedbahtlık erbabından uzak­laşması ve ruhî saflığa ermiş kimselerle birleşmesi sebebiyle mutluluk meydana gelince beşerî yükselmeler, insanî kemâller tam olur. [25]

 

Üçüncü Mesele       

Bu sûrenin ihtiva eniği nüktelerin bir diğer kısmının anlatılmasına dairdir. İnsan, iyi ve hoş şeyleri elde etme, istenmeyen ve korkulan şeyleri giderme arzusu içinde yaratılmıştır. Hem

 

sonra bu âlem, sebebler âlemidir. İyi ve hoş şeyleri insan|n e|de edebl|mesi  ancak be|jr|j gebeblere bağlıû|arak mümküp Q|ur Yjne be|âJan ye kQrku|an şey|er|ı ancak belirli sebeblere yapışarak savması mümkün olur. Faydalı olan şeyi elde etmek, zararlı olan şeyi defetmek, bizzat istenen; bu âlemin durumlarının araştırılmasının, hayırlı şeylerin elde edilmesinin ve kötü olan şeylerin de def edilmesinin, ancak bu âlemin belli sebeblerine sarılmak suretiyle mümkün olduğuna, sonra aklen sevilen şeye ulaşmanın, ancak güzel bir vasıta ile mümkün olduğuna delâlet edince, bu mana bu görülen sebeplere karşı aşırı bir sevginin meydana gelmesine yol açar İnsan, bu iyi ve hoş şeylere ulaşması­nın ancak sultana, vezirine, yardımcılarına hizmet ettiğinde mümkün olacağını anladığı zaman, kalbi şiddetli bir sevgi ve büyük bir iştiyakla bu şeylere bağlanır. Sonra hikmet ilimlerinde, fiillerin çok olması, kökleşen meleke ve meziyetlerin mey­dana gelmesine sebep olduğu, ayrıca başkasına benzeme duygusunun insan tabiatında ağır bastığı hususu yer almaktadır.

 

Birinci hususu, şöyle izah edebiliriz: Uzun müddet bir zenaata ve sanat dalına devam eden kimsede, bu sanat ve zenaat kök salarak güçlü bir meleke hâlini alır. Bu sanata ve zenaata devam etmesine göre, bu meleke de güçlenir ve kök salar. İkincisinin izahı ise şudur: İnsan, kötü kimselerle oturup kalktığında, tabiatı kötülüğe yönelir, çünkü ruhlar, başkalarını taklit etme sevgisiyle yaratılmışlardır. Bunu iyice kavradığında biz deriz ki, dünya hallerini araştırmanın, faydaları te­min ve zararları da defetmeyi mümkün kılan bu zahirî sebeplere kalbin bağlan­masına sebeb olduğunu açıklamıştık. Ve, insan bu sebeplere ne kadar çok sarılırsa, kalbinde de bunlara meyi ve istek o derece kökleşir ve güç kazanır. Yine, dünyaya bağlananların çoğu, bu vasıfla nitelenmişler ve bu duruma devam et­mişlerdir. Nefislerin başkalarını taklitten hoşlanacak şekilde yaratılmış olduğunu da, beyan etmiştik. Bu da, bu durumun insan ruhunda kökleşmiş olmasını ge­rektirir. Anlattığımız delillerle, dünya sevgisini icap ettiren sebeplerin ve bu se­beplere bağlanmadaki tutkunun, gerçekten çok yoğun ve çok güçlü olduğu or­taya çıkmıştır.

 

Sonra biz deriz ki, insana kendisini dosdoğru yola iletecek ilâhî bir hidayet ulaş­tığında, onun kalbine bu sebepler hakkında şifa verici, tam bir tefekkür duygusu düşer de, o zaman şöyle der: Bu âleme hükümran olan şu sultan, kendi üstün kudreti ve mükemmel hikmeti ile mi, dünyaya Hükümran oldu, yoksa böyle olma­dı mı? Birincisi geçersizdir, çünkü bu sultan, bazen insanların en acizi ve en akıl­sızı olur. Bu durumda, ona, bu emirliğin ve liderliğin, kendi kuvvetiyle meydana gelmediği ve kendi hikmetinden ötürü, onun için hazırlanmadığı, emirlik ve riya­setin, ancak bir taksimatçının taksimi ve hükmü gen çevrilemeyen, kazası reddolunamayan Hakîm ve Alîm olan birinin hükmetmesıyle meydana geldiği anlaşılır.

 

Sonra, bu kıyas türüne birinci kıyası kuvvetlendiren diğer birçok kıyas nevileri de eklenir. Böylece, bu mukâşefe meydana geldiğinde, onun kalbi zahirî sebep­lerden kopar, her türlü iş ve arzusunda, sebepleri yaratan Müsebbibe, bütün ka­pıları açan bir Fettâh’a başvurmaya yönelir. Sonra, bu kıyaslar birbirini izleyip de bu mukâşefeler peşpeşe gelince, insan öyle bir noktaya gelir ki, kendisine her ne zaman bir iyilik ve fayda ulaşırsa, “şu faydalı”; kendisine her hangi bir şer ve kötülük gelince, “bu da zararlıdır” der. Böylece, her hangi bir şeyden ötürü, Al­lah’tan başka hiç kimseye hamdetmez, herhangi bir şeyi isteme hususunda da kalbi sadece Allah’a teveccüh eder, Bu sebeple hamd ve senanın hepsi Allah’a yapılma olur da, kul der.

 

Adı geçen istidlal, kula bu âlemin bütün hallerinin, sadece Cenâb-ı Hakk’ın takdiriyle intizam içine girdiğini kula gösterir. Sonra kul, bu küçük âlemden bü­yük âleme yükselir de, bu büyük âlemin hallerinin de, ancak Allah’ın takoıriyle düzene girdiğini anlar. İşte bu husus, O’nun S^ÜlŞu “Alemlerin Rabbi” sö­zünün ifade ettiği durumdur. Sonra kul, bu yüce âlemin halleri hususunda tefek­kür eder de, böylece âlemlerin durumlarının en muhkem niteliğe, en doğru terti­be, en yüce kemâle ve en güzel metoda göre tanzim edilmiş olduğunu müşahe­de eder; böylece her zerrenin Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin, lütfunun ve ihsanının tamlığını dile getirdiğini görür. İşte bu esnada der. Buna göre de kula, bu dünyada faydasına olan bütün şeylerin, sadece Allah’ın merhameti, faz­lı ve insanıyla hazırlanmış olduğu görülür. Sonra, kulun kalbi, öldükten sonra hâ­linin nasıl olacağı sorusuna takılır da. kendisine sanki şöyle denilmiş olur: “Din gününün sahibi, kendisini “Rahman” ve “Rahîm” diye tanıdığın zattan başka, kimse değildir” Böylece, kulun göğsü genişler ve kalbi huzur duyar da, dünya ve ahiret işlerini iyileştirmeyi tekeffül edenin, sadece Allah olduğunu bilir. Bu du­rumda, kişi Allah’tan başkasına olan iltifatlarını sona erdirerek, kalbi O’ndan baş­kasıyla olan ilgilerini keser. Sonra kulun kalbi bu emîr ve vezirine bağlandığında, kalbi her ikisinin hizmetiyle iştigal eder. Bu hizmeti bitirdikten sonra, işleri başar­ma hususunda, bu ikisinden yardım talebinde bulunarak, onlardan iyilik ister. Bu emîr ve vezir ile ilgisi kesildiğinde emîr ve vezirinin hizmetiyle meşgul olmaktan­sa, Ma’bûdunun hizmetiyle meşgul olmasının daha evlâ olduğunu anlar İşte o zaman, ‘Ancak sana ibadet ederiz” der. Buna göre mâna şudur: Ben bundan önce, Sen’den başkasına ibadet ediyordum, ama şimdiyse, Sen’den başkasına ibadet etmiyorum. İşlerini başarma hususunda emîr ve vezirinden yardım iste-mesindense, gayelerini gerçekleştirme hususunda Hakk olan Allah’dan yardım talep etmesinin daha isabetli olduğunu anlayarak, böylece, “Ancak senden yar­dım isteriz” der Bunun manası şudur: Bundan önce, Sen’den başkasından yar­dım talebinde bulunuyordum. Ama şu anda, Sen’in dışında hiç kimseden yar­dım istemiyorum. Sona erme ve son bulma çukurunun kenarında olan o mal ve makamı emîr ve vezirinden istemektense, göğün ve yerin Rabbinden hidayet ve ma’rifeti istemenin daha evlâ olduğunu anlar da, böylece efe  “Bizi Sırât-ı Müstakîme hidayet et” der

 

Sonra, insanlar iki gurupturlar: Birincisi, Allah’tan başka hiç kimseye ibadet et­meyen, sadece Ondan yardım isteyen, bütün maksat ve gayelerinin gerçekleşti­rilmesini, sadece O’ndan isteyenlerdir. İkinci gurup, insanlara hizmet edip, onlar­dan yardım isteyen ve hayrı onlardan umanlardır. Bu durumda şüphesiz kul, şöyle der: Ey Allah’ım! Beni birinci guruba koy ki, onlar kendilerine Rabbanî nurların ve NuranîCelâlınla nimetler verdiğin kimselerdir. Beni, ikinci gurubun içinde bu­lundurma. Bu guruptakiler, kendilerine gazab olunmuş ve sapıtmış kimselerdir. Çünkü bu guruba tâbi olmak, ancak ziyan ve yokluğu ifade eder, Nitekim Cenâb-ı Hakk, Hz. İbrâhîm’den naklederek, şöyle der:

 

“{Ey babacığım), işitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir fayda vermeyen şeylere niçin tapıyorsun.” (Meryem, 42). Allah, en iyi bilendir. [26]

 

Fatiha Sûresinden Çıkarılan Fıkhî Meseleler       

Birinci Mesele

Ulemanın çoğu, namazda kıraatin farz olduğunda ittifak etmişlerdir. el-Asamm ve el-Hasen b. Salih’den ise, kıraatin farz olmadığı nakledilmiştir. Fatiha Sûresi’nın okunmasının farz olduğuna dair zikrettiğimiz bütün delillerimiz, mutlak kıraatte bulunmanın farz olduğuna delâlet eder. Biz burada, birçok hususu da ilâve edeceğiz.

 

Birinci husus: Cenâb-ı Hakk şöyle buyurmuştur:

 

“Güneşin zevalinden gecenin karanlığına kadar namaz kıl Sabah namazını da eda et.” (isrâ. 78)

 

Buradaki dan maksat, kıraattir. Buna göre ayetteki takdir şöyledir: Burdaki emrin zahirî, vücûb (farz) ifade eder.

 

İkinci husus: Ebu’d-Derdâdan rivayet edildiğ-ne göre, bir adam Hz, Peygam­ber (s.a.s.)’e sordu da, şöyle dedi:

 

“Namazda Kur’ân okunur mu° Bunun üzerine Hz. Peygamber (sa.s.): “Evet”, de­di. Bunun üzerine, soru soran kimse: “Farz oldu”, dedi. Hz. Peygamber (sj.v.) de, o adamın, “farz oldu” sözünü onayladı.”

 

Üçüncü husus: Abdullah b. Mesüd’dan, Hz. Peygamber’e şöyle sorulduğu ri­vayet edilmiştir: “Namazda Kuran okunur mu?” Bunun üzerine, Hz. Peygamber (sa.v.): “Namaz, kıraatsiz olur mu?” buyurdu Bu iki haberi, Şeyh Ebû Hamid el-lsferayinî’nin Ta-lîk’ından naklettim.

 

El-Esam’ın delili, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in şu hadisidir: “Benim nasıl namaz kıldığımı görüyorsanız, o şekilde namaz kıhnız.[27] Hz. Pey­gamber (s.a.s.) namazı bu hadîste “görülen” şeylerden saymıştır. Halbuki kıraat (okuyuş) görülmez. 0 halde kıraatin namazdan hariç olması gerekir. Buna ceva­bımız şudur: (Gördü) fiili iki mefûl alınca, “bilmek” manasına gelir. [28]

 

İkinci Mesele       

Merhum İmam Şâfıî(ra), “Namazda F-âtihaSûresi’ni okumak farzdır. Okuyabilen kimse namazda Fatihadan bir harf bile terkederse namazı sahih olmaz.” de­miştir. Ekserî âlimlerin görüşü de böyledir İmam Ebû Hanîfe ise, namazda Fatiha Sûresi’ni okumanın farz olmadığını söylemiştir.[29]

 

Bizim, Fatihayı namazda okumanın farz olduğu hususunda birçok delilimiz var.

 

Birinci delil: Hz. Peygamber (s.a.s.) ömrü boyunca namazda Fatiha Sûresi’ni hep okumuştur. Buna göre, okumanın bize farz olması gerekir. Zira Cenâb-ı Hakk. “O (Peygambere) uyunuz.” (Araf, 185} ve (Pey­gamberin emrinden uzaklaşıp gidenler çekinsinler.” (Nûr 63)ve Bana uyun ki Allah sizi sevsin.” (Ai-i imrân. 31) buyurmuştur. Ebu Hanfte’ye şaşa­rım, abdestte başa meshetmenin farz olduğuna haber-ı vâhıd ile delil getirmiş. Bu delili de Muğıre b. Şube (ra.)’nin Hz. Peygamber (s.a.s.)’ın, bir topluluğun çöp­lüğüne gelip bevlettığini ve daha sonra abdest aldığını, başını ve mestlerim mes-hediğini rivayet etmesidir. İmam Ebû Hanîfe, Hz. Peygamber (sas.)’in, başına mes-hetmış olması hususunda bu haber-i vâhıdı delil getirdi de sonra meshin bu mik­tarını namazın sahih olması için şart kıldı. Halbuki burada âlimler, Hz. Peygam­ber (s.a.s.)’ın. ömrü boyunca Fatiha Sûresi’ni namazda hep okumuş olması husu­sunu tevatür yoluyla nakletmışlerdir. Hem sonra Ebû Hanîfe, “Namazın sıhhati, Fatiha Sûresı’nı okumaya bağlı değildir” dedi. Bu, şaşılacak bir hükümdür.

 

İkinci delil: Cenâb-ı Allah’ın “Namazı hakkıyla k’lmız.” (Bakara, 43 vb)ayetıdır. ‘”Salât” (Namaz) lâfzı, müfred vema’rıfe(elif-lâmlı)dir. Bunun manası ise, önceden bir şey olmasıdır. Halbuki müslümanlarca,  “saiât” lâfzından, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in yapmış olduğu amellerden başka, önceden bilinen bir tarafı yoktur. Durum böyle olunca, Allah Teâlâ’nın ayeti, “Hz. Pey­gamberin kıldığı namazı kılın” manasına gelir Hz. Peygamber (s.a.s.’in kıldığı na­maz ise, Fâtiha’yı ihtiva eden namazdır. Buna göre, Cenâb-ı Allah’ın ayeti, namazda Fatiha Sûresi’nin okunmasına da bir emir olur. Emrin zahiri ise vucûbtur (Farz oluşu gösterir). Sonra bu “Salât” lâfzı, Kur’ân’da yüzden fazla yer­de geçmiştir. O halde, Fatiha Sûresi’nin namazda okunmasının farz olduğuna, bu, kesin delil olmuş olur.

 

Üçüncü delil: Hulefâ-i Râşidîn, hayatları boyunca bu süreyi namazlarında hep okumuşlardır Yine buna, Buhârî ve Müslim’de, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in, Hz. Ebû Bekr’in ve Hz. Ömer (r.a.)’in, Kur’ân okumaya, ile başlamış ol­duklarının rivayet edilmesi delildir. Bunun böyle olduğu sabit olunca, namazda Fâtiha’yı okumanın bize farz olması gerekir, çünkü Hz. Peygamber (s.a.s.):

 

“Benim ve benden sonra Hulefâ-i Râşidin in sünnetine yapışın[30]. ve “Benden sonra Ebû Bekr ve Ömer’e tabî olun[31]. buyurmuştur. -Yine Allah ondan razı olsun-

 

Ebû Hanîfe’ye şaşıyorum, O, firarda olan birisinin boş sayılması meselesinde, Ab-durrahman ve Abdullah b. Zubeyr (r.a.)’den aksine rivayet nakdelimiş olmasına rağmen. Sadece Osman (r.a.)’dan gelen haberi delil kabul etmiştir. Halbuki Kur-ân’ın ayeti de böyle birisinin vâris olamayacağını gösteriyor. O halde, Ebû Hanîfe niçin o meselede yaptığına uygun olarak, bütün sahabenin ameline ve Fatiha1 nın namazda okunmasının farz olduğu hususundaki ittifaka tâbi olmamıştır. Hal­buki bu hüküm, Kur’ân’a, haberlere (hadislere) ve akla uygun olandır.

 

Dördüncü delil: Ümmet. Fatiha Sûresi’nin namazda okunmasının farz olup ol­madığı hususunda ihtilâf etmişlerdir. Fakat, bununla amel etmek, yani namazda okunması hususunda müttefiktirler. Çünkü, dünyanın doğusundan batısına ka­dar, bütün müslümanlann, namazda Fatiha Sûresini okuduklarını biliyorsun. Böyle olduğu için biz deriz ki, namaz kılıp da Fâtiha’yı okumayan kimse, müminlerin yolunu bırakıp, şu ayetin kapsamına girmiş olur: müminlerin yolundan başkasına uyup giderse, Biz onu döndüğü o yola döndürür, kendisini cehenneme yaslarız. Orası, ne kötü bir varış yeridir.” (Nisa, 115). Eğer onlar; “Fâîiha’nın namazda okunmasının farz olma­dığına inanan kimselerin, onu, farz olduğuna inanarak değil de, mendûb oldu­ğuna inanarak okurlar; bu sebeple Fâtiha’nın namazda okunmasının farz olduğuna dair bir icmâ yoktur” derlerse biz de deriz ki, uzuvların amelleri kalbin amel­lerinden farklıdır. Halbuki biz. herkesin Fâtiha’yı okuduğunu açıklamıştık. Kim Fatiha Sûresi okumazsa, namazın kılınması hususunda müminlerin yolunu ter-ketmiş olarak, bu ayetin tehdidine muhatap olur. Bu kadar delil bize yeter. Farz olduğuna inanma hususunda ittifak olduğuna dair her hangi bir delil getirmemi­ze gerek yoktur

 

Beşinci delil: Meşhur bir hadistir ki, bu da Cenâb-ı Hakk’ın şu kudsî hadisidir:

 

“Namazı benimle kulum arasında iki parçaya ayırdım. Kut, de­diği zaman, AUahu Teâiâ da “Kulum bana hamdetti der.Ilh…[32] Bu hadisten şu şekilde delil çıkarabiliriz: Allah, her namazın, Kendisiyle kulun arasında iki par­çaya ayrıldığına hükmetmiş, sonca bu taksimin, ancak bu sûrenin ayetleri sebe­biyle olduğunu açıklamıştır. Biz de deriz ki, namaz bu ikiye bölünmüş şekilden hiç hâli kalmaz. Bu ikili taksim de, ancak bu sûre sebebiyle husule gelmiştir. Lâ­zımın lâzımı gereklidir. O halde, bu sûrenin namazın lâzımlarından olması gere­kir. Bu lüzum da, ancak, namazda Fatihayı okumak namazın sahih olmasının şartıdır, dediğimizde meydana gelmiş olur.

 

Altıncı delil: Hz. Peygamber (s.a.s.)’in şu sözüdür: Fâtiha’sız namaz olmaz.[33]

 

Hanefîler, bu hadisin izahında şunları söylemişlerdir: “Bu hadiste, olumsuzluk ifade eden edat, namaz kelimesinin başına gelmiştir (yani, namaz asla yoktur, asla olmaz.) Halbuki böyle anlamak imkânsızdır. O halde bu hadisi, namazın hü­kümlerinden birisine hamletmek gerekir. Bunu, namazın sahih olmasına hamlet­mek, kemâline hamletmekten daha evlâ değildir (yani, namaz tam olmamış olur; yoksa namaz sahih olmuştur)”

 

Buna birçok yönden cevap veririz. Birincisi: Bazı rivayetlerde de, “Fatiha Sûresi’ni okumayan kimsenin namazı olmamtştır[34] şeklinde varid olmuştur. Bu rivayete göre olumsuzluk edatı (mana bakımından) “namaz” lâfzına dahil olmamış, ancak namaz kılanın namazının olmayacağını ifade etmiştir. Adamın namazının olması, onun namazdan istifade etmiş ve na­mazdan sorumlu tutulmaktan kurtulmuş olmasından ibarettir. Bu açıklamaya gö­re de nefyin zahirini, sözün zahirine hamletmek mümkün olur.

 

İkincisi: Bir kimse, Fâtiha’yı okumanın namazın mahiyyetinin cüzlerinden bir cüz olduğuna inanırsa, Fâtiha’yı okumadığı zaman namazın mahiyyeti tahakkuk etmemiş olur. Çünkü, mahiyyetin, cüzlerinden bir cüzünün bulunmaması halin­de, onun meydana gelmesi imkânsız olur. Bunun böyle olduğu sabit olunca, on­ların nefy edatını, namazın müsemmasının, başına getirmeleri, ancak Fâtiha’nın namazın bir cüzü olmadığı kesinlik kazanınca doğru olur. Bu, meselenin başlan­gıcıdır. Bizim sözümüze göre, bu nefy ifade eden lâfzı, zahirine hamletmenin müm­kün olduğu sabit olur.

 

Üçüncüsü: Farzet ki, bu lâfzı zahirine hamletmek mümkün değildir. Ancak on­lar, hakikatle amel etmek imkânsız olduğunda ve hakîkatin , birisi daha yakın di­ğeri de daha uzak olan, iki mecazı olduğunda, lâfzı en yakın mecaza hamletme­nin şart olduğunda ittifak etmişlerdir. Bunun böyle olduğu sabit olunca, biz deriz ki: Yok olanla sahih olmayan var arasındaki benzerlik, yok olanla, sahih olup da ancak kâmil olmayan var arasındaki benzerlikten daha tamdır. O halde, lâfzı sıhhatin yokluğuna, yani namazın olmadığına hamletmek evlâ olur.

 

Dördüncüsü: Lâfzı sıhhatin yokluğuna hamletmek, bir kaç bakımdan daha uy­gundur. Birinci vecih: Aslolan, bir şeyi olduğu üzere bırakmaktır İkinci vecih: Ha-ramlık tarafı, daha ağır basar. Üçüncüsü: İhtiyatlı olan, namazın olmadığıdır.

 

Yedinci delil: Ebû Hureyre’den rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.s.), şöyle buyurmuştur: “İçinde Fa­tiha Sûresi’nin okunmadığı her namaz, noksandır, tam değildir.'[35] Hanefîler, noksan demektir; bu ise, namazın caiz olmadığını göstermez, dediler biz de deriz ki, tam aksine bu, namazın caiz olmadığına delâlet eder. Zira, na­mazla mükellef tutulmak bunda vardır. Var olanda aslolan, onun devam etmesi­dir Biz bu kaideye, namazı tam bir şekilde yapma hususunda muhalefet ettik. Ama, namazı noksan olarak kıldığımızda ise, bu husustaki mükellefiyetimizden kurtulmuş olmamamız gerekir. Bizim bu görüşümüzü, şu husus da güçlendir­mektedir: Ebû Hanîfe’ye göre, bayram günü oruç tutmak sahihtir. Ne var ki, bir kimse bayram günü Ramazan ayından kalan orucun kazasını tutsa, sahih olmaz. Çünkü, ona farz olan tam bir oruçtur. Halbuki, bayram gününde tutulan oruçsa, noksandır. Bu sebeple, bu kaza orucunun, bu kimsenin farz olan borcunu dü­şürmemesi gerekir. Bunun böyle olduğu anlaşılınca biz deriz ki, Ebû Hanîfe bu sözünü, burada niye söylemiyor?

 

Sekizinci delil: Şeyh Ebû Hâmid el-lsferayinî Talik’inde İbn Münzır’den, O’nun da senediyle Ebû Hureyre (ra.)’de rivayet ettiği hadise göre, Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “İçinde Fatiha Sûresi okunmayan namaz, yetersizdir.”[36]

 

Dokuzuncu delil: Rifâe b. Mâlikin rivayet ettiğine göre, bir adam mescide g-rip namaz kılmıştı. Namazını bitirerek namazla ilgili haberi Rifâe adama anlatın­ca, adam şöyle dedi: “Ey Allah’ın Resulü! Bana namazı öğret!” Bunun üzerine Hz. Peygamber: “Kıbleye döndüğünde tekbir al ve Fâtiha’yı oku” der. Bu hadisten elde edilen delil şudur: Bu bir emirdir. Emir ise, vücûb (farz) ifade eder. Ve yine adam, bana namazı öğret, demiştir. O halde, Hz. Peygamber’ın ona anlattığı her şeyin, namazın bir parçası olması ge­rekir. Fâtiha’yı okumasını da ona anlattığına göre, Fâtiha’yı namazda okumanın, namazın cüzlerinden bir cüz olması gerekir.

 

Onuncu delil: Hz. Peygamberin şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

 

“Dikkat! Size, benzerinin ne Tevrat’ta, ne incil’de ve ne de Zebur’da olmadığı bir sûreyi haber vereyim mi?” Onlar, evet, dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber: “Namazınızda neyi okuyorsunuz?” dedi. Onlar da, deyince, Hz. Peygamber, “İpte o sûre, odur ftan/, Fâf/ha Süresidir)” buyurdu.[37] Bu hadis­ten elde edilen delil şudur: Hz. Peygamber/’Namazlannızda neyi okuyorsunuz?” dediğinde onlar demişlerdir. Onların deyişleri, bu süresiz hiç bir kimsenin namaz’kılmadığının sahabe arasında meşhur olduğunu gösterir. İş­te bu husus, sahabece bilinen bir icmâ teşkil ediyordu.

 

Onbirinci delil: Cenâb-ı Hakkın “Kur’ân’dan kolayınıza ge­leni, okuyunuz.” (Müzzemmıi. 20) sözünü delil getirmektir Delilin izahı şöyledir: Cenâb-ı Hakk’ın sözü emirdir. Emir, vücûb (farz) ifade eder. O halde bu, Kur’ân’dan kolay olanı okumanın farz olmasını gerektirir. Biz deriz ki, “Kur’ân’dan kolay olan”la Cenâb-ı Allah’ın maksadı, ya Fatiha Sûresi’dir, ya başkaları veyahut-ta Fatiha ile başkaları arasında muhayyerliktir. Birincisi, bizzat Fâtiha’nın farz ol­masını gerektirir ki, zaten elde edilmek istenen netice de budur. İkincisi, Fatiha Sûresi’nden başka sûrenin okunmasının bize farz olmasını gerektirir ki, bu icmâ ile batıldır Üçüncüsü, mükellefin Fatihayla, onun dışındaki sûreler arasında mu­hayyer olmasını gerektirir ki, bu da icmâ ile batıldır. Çünkü ümmet, Fâtıha’nın okun­masının, onun dışındakîlerinin okunmasından evlâ olduğunda ittifak etmişlerdir. Ebû Hanîfe (r.a.) de, Fatiha okunmadan kılınan namazın noksan olduğunu kabul etmişti. Noksan ile tam arasında muhayyerlik ise, caiz değildir.

 

Cenâb-ı Hakk, Fâtiha’yı okumayı, Kur’ân’dan kolay olanı okumak olarak adlandırdı. Çünkü bu sûre, mükellef bütün mü si uman I arın ezberindedir. O halde, herkes için kolaydır Diğer sûrelere gelince, bazen ezberlenmiş olur, bazen ez­berlenmemiş. Böyle olunca da, herkes için kolay olmuş olmaz.

 

Onikinci delil: Namazla ilgili emir, sabittir, Sabit olanda aslolan ise devamlılık­tır. Zaten, Fâtiha’nın okunmasını ihtiva eden namazı Fatiha ile okuduğumuzda, bu kaideye muhalefet etmiş oluruz, {Çünkü, namaz denince akla Fatiha, Fatiha denince de akla namaz gelir) Zira, haberler Fatiha Sûresinin diğer sûrelerden üstün olduğuna delâlet eder. Bir de müslümanlar, bu sûreyle kılınan namazın, bu sûre okunmadan kılınan namazdan daha mükemmel olduğu hususunda mu­tabıktırlar. O halde bu sûre okunmadığı zaman da. aslı üzere kalması vacip olur. (Yine, namaz namazdır)

 

Onüçüncü delil: Fâtıha’yı okumak, kesinlikle sorumluluktan kurtulmayı göste­rir. O halde, Fâîıha’yı okumak, en ihtiyatlı yol olur. Öyleyse, hem aklî hem de naklî bakımdan Fatihanın okunmasının farz olduğuna hükmetmek gerekir. Naklî delil, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in şu sözüdür: “Şüpheli olan­dan, şüpheli olmayana geç'[38] Aklî delile gelince, o da şudur: Bu, nefsten kor­kunun zararını gidermeyi ifade eder. Nefsten zararı gıdermekse. şarttır. Eğer on­lar. “Biz Fâtıha’yı okumanın farz olduğuna inanırsak, bu hususta hata etmemiz ihtimali ortaya çıkar Böylece, korku var demektir” derlerse, biz deriz ki, farz oldu­ğuna inanmak muhtemel olan korkuyu doğurur. Farz olduğuna inanmamak da, inanmak gibi, muhtemel korkuyu doğurur. O halde, her ıkı zarar da birbirine te­kabül etmiş olur. Amel hususunda Fâtiha’yı okumak, korkuyu gerektirmez. Ama, okumamaksa korkuyu ifade eder. O halde, ihtiyatlı olanın onu okumak olduğu ortaya çıkar

 

Ondördüncü delil: Şayet Fâtıha’sız veya Fatihayla namaz kılmak caiz olsaydı, Fatihayla namaz kılmak evlâ olmazdı. Çünkü Fatiha okumaya devam, diğer sû­releri terketmeyı gerektirir Bu ise caiz değildir Ne var ki ulema, bu sûreyle na­maz kılmanın evlâ olduğu hususunda ıcmâ etmişlerdir. O halde bu süresiz na­maz kılmanın caiz olmadığı ortaya çıkar

 

Onbeşinci delil: Bizler rükûya varma ve secde etmeyi başkalarıyla değiştirme­nin caiz olmadığında ittifak ettik. O halde. Fatihayı okumanın da, Fâtiha’dan baş­kasını okumakla değişmenin caiz olmaması gerekir. Burada ortak illet, ihtiyat olana nayet etmektir.

 

Onaltıncı delili: Aslolan teklifin devamıdır. Buna göre, Fatiha okunmaksızın na­maz kılmaya hükmetmek, sorumluluktan çıkmayı gerektirir. Bu husus, ya nas ile, ya da kıyas ile bilinir. Birincisi batıldır, çünkü tutundukları delilin -ki bu, Cenâb-ı Hakk’ın “Kar’an’dan kolayınıza geleni okuyun.” (Müzzemmıi, 20) sözüdür- bizim delilimiz olduğunu açıklamıştık. Kıyasa gelince, bu da geçersizdir. Çünkü namazlarda, “taabbudî hususlar” (sebebi bilinemeyen) ağır basar. Bu gibi konularda kıyası bırakmak farz olur.

 

Onyedinci delil: Hz. Peygamber (s.a.s.)’in ömür boyu Fâtiha’yı okumaya de­vam ettiği sabit olunca, bu durumda Fatiha Sûresi’nden başkasını okumak bidat ve Hz. Peygambereıttibâyı terketmek olur ki, bu haramdır. Çünkü Hz. Peygam­ber (s.a.s.): “Tâbi olun, bidat çıkarmayın.[39]”ve yine “Yolların en güzeli Hz. Muhammed’in yoludur. İş­lerin en şerlisi ise, sonradan bidat olarak ihdas edilenlerdir.[40]” buyurmuştur.

 

Onsekizinci delil: Fâtiha’yla ve Fâtiha’sız namaz kılmak, ya fazilette eşit veya Fâtıha’yla namaz kılmak efdaldir. Birincisi, icmâ ile batıldır. Zira, Hz. Peygamber (s.a.s.), namazlarında Fâtiha’yı okumaya devam etmişlerdir. Geriye ikinci husus kalır. Bu durumda biz deriz ki, Fâtiha’sız namaz kılmak, her hangi bir zorlayıcı sebep olmaksızın, ilâve olan fazileti elden kaçırmayı gerektirir O halde, bu cihete gitmemek gerekir, Çünkü bu, örfte hoş karşılanmayan bir şeydir. Öyleyse bu, şe-riatte de çirkin olur.

 

Ebû Hantfe, Kur’ân ve haberle ıhticac etmiştir Kur’ân’dan delili, Cenâb-ı Hakk’ın, “Kur’ân’dan kolayınıza geleni okuyun.” (Müzzemmıi, 20) ayeti­dir, Habere gelince Ebû Osman en-Nehdi’nin Ebû Hureyre (r.a.)’den nakletmiş olduğu haberdir ki, Ebû Hureyre şöyle demiştir: “Hz. Peygamber (s.a.s.) bana, dışarı çıkıp, velev ki Fâtiha’yla olsun Kur’ân okumaksızın namazın olmayacağını duyurmamı emretti.”

 

Birincisine cevabımız şudur: Biz, bu ayetin bizim görüşümüze delâlet eden de­lillerin en güçlülerinden olduğunu açıklamıştık. Çünkü, “Kur’ân’dan kolayınıza ge­leni okuyunuz” ayeti bir emirdir. Emirse, vücub ifade eder. Bu ise Kur andan ko­lay olanı okumanın farz olmasını gerektirir. Biz deriz ki, Cenâb-ı Hakk’ın, “Kur: ân’dan kolay olandan” maksadı, onun ya Fatiha, ya Fâtıha’dan başkası veya Fati­ha ile Fâtiha’dan başkası arasında muhayyer bırakmasıdır. Birincisi, bizzat Fâtı-ha’nın kendisinin farz olmasını gerektirir ki, bizim zaten elde etmek istediğimiz de budur. İkincisi, Fâtıha’dan başka bir sûrenin okunmasının vâcib olmasını ge­rektirir ki, bu da icmâ ile batıldır. Üçüncüsü, mükellefin Fâtiha’yla Fâtiha’dan baş­kasını okuma arasında muhayyer bırakılmış olmasını gerektirir ki, bu da icmâ ile batıldır. Çünkü ümmet, Fâtiha’nm okunmasının Fâtiha’dan başka sûrelerin okun­masından evtâ olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Ebû Hanîfe de Fatiha okunmadan kılınan namazın noksan olduğunu kabul etmiştir. Noksanla tam olan ara­sında muhayyer bırakmak caiz olmaz.

 

Cenâb-ı Hakk bu sûreyi okumayı, “Kur’ân’dan kolay olanı okumak” olarak be­yan etti. Çünkü bu sûre, bütün müslümanların ezbere bildiği bir sûredir O halde herkes için kolaydır. Diğer sûrelerin ise bazıları ezberlenmiş bazıları ezberlenme-miştir. O halde herkes için okumak kolay değildir.

 

İkincisine de şu şekilde cevap veririz: Bu hadis Ebû Hureyre (ra)’den rivayet edilen diğer bir hadisle çatışır Çünkü o, şöyle demiştir: “Hz. Peygamber (s.a.s.) bana, dışarı çıkıp, Fatiha Sûresi okumadan namazın olmayacağını duyurmamı emretmiştir.” Ve yine şöyle demek niçin caiz olmasın: Hz. Peygamber (s.a.s.)’in “ve-levki Fâtiha’y’a olsun Kur’ân okumaksızın namaz olmaz” sözünden maksad, ki­şinin sadece Fâtiha’yı okuması halinde namazının sahih olacağıdır. Tearuz sabit olunca, tercih bize kalır. Çünkü tercih en ihtiyatlı ve efdal olanıdır. Allah en iyi bilendir. [41]

 

Üçüncü Mesele      

Ebû Hanîfe ve arkadaşlarının hükmü, Fâtiha’nın okunmasının farz olmadığı şeklinde olunca, şüphesiz onlar namazda ne kadar Kur’ân okunacağı meselesin­de ihtilâf etmişlerdir Ebû Hanîfe, ayetleri gibi tek bir ayet okuduğunda, bunun yeteceğini; Ebû Yusuf ile Muhammed ise, üç kısa ayet veya “Deyn âyeti” (Bakara, 282) gibi bir uzun ayet okuması gerekti­ğini söylemişlerdir. [42]

 

Dördüncü Mesele

İmam Şafii (r.a.), besmelenin. Fatiha Sûresi’nın başından bir ayet olduğunu ve Fatiha ile birlikte okunması­nın farz olduğunu söylemiştir. İmam Mâlik ve el-Evzâi (r.a.) ise, Nemi Sûresi’ndeki hariç, sûrelerin başındaki besmelelerin Kur’ân’dan olmadığını, Ramazan ayında (Teravih namazı) dışında, besmelenin namazda ne gizliden ne de açıktan okunamayacağını söylemişlerdir. Çünkü onlar besmeleyi teravih namazında okurlar. Ebû Ha niteye gelince, o bu hususu açıkça izah et­memiştir, ancak besmelenin gizli okunacağını söylemiş, fakat onun, Fatiha Sûre-sı’nin ilk ayeti olup olmadığım belirtmemiştir Ya’lâ, Muhammed İbn Hasan’a bes­meleyi sordum. O: “Kur’ân’ın iki kapağı arasında olan herşey Kur’ân’dır” dedi. Ben de: “O halde niye besmeleyi gizli okuyorsun?” dedim, ama bana cevap vermedi” dedi. Kerhî de. “İlk mezhep âlimlerimizin bu konuda tam tamına ne dediklerini bilemiyorum. Ancak, onların, besmeleyi gizli okumayı emretmiş olma­ları, besmelenin, Fâtiha’dan bir ayet olmadığını gösterir” demiştir Hanefî fakîhle-rinden bazısı: “Ebû Hanîfe ile talebeleri bu meseleye girmekten kaçınmışlardır.

 

Çünkü, onlar, besmelenin Kur’ân’dan olup olmadığını isbata kalkışma, önemli bir iştir. Bu sebeple, bu konuda evlâ olan susmaktır” demişlerdir.

 

Bu konu üç meseleyi ihtiva etmektedir.

 

Birincisi: Bu mesele ictihadî bir mesele midir ki, bu konuda delillerin zahiri ve âhâd haberlerle istidlalde bulunmak caiz olsun? Yoksa bu, ictihadî meselelerden olmayıp katı olarak belirtilmiş meselelerden midir?

 

İkincisi: Bunun ictihadî meselelerden olduğunu farzedersek, bu konudaki gerçek nedir?

 

Üçüncüsü: Besmelenin açıktan ya da gizliden okunması hususudur. Biz bu üç meseleyi ele alacağız. [43]

 

Besmelenin Kur’ân’dan Olup Olmadığı     

Besmelenin Kur’ân’dan olup olmadığı kat’î olarak belirtilmiş meselelerden olmadığını anlatmak hususunda Kâdî Ebû Bekr, bunun kesin olarak belirtilmiş me- selelerden olduğunu; bu meselede hata etmenin, küfre nisbet edilme derecesine götürmese de, en azından fasıklığa nisbet edilme derecesine götürdüğünü söylemiştir Bu görüşüne O, şöyle delil getirmiştir:”Şayetbesmele Kur’ândan olsaydı, bunu ya tevatür yoluyla ya âhâd haberler yoluyla bilirdik Tevatür yoluyla bilinmesi geçersizdir. Çünkü besmele­nin Kur’ân’dan olduğu tevatür yoluyla sabit olsaydı, bu hususta zarurî bilgi hasıl olurdu. Eğer böyle olsaydı, bunda ümmet içinde ihtilaf meydana gelmesi imkân­sız olurdu. İkinci ihtimal de geçersizdir. Çünkü haber-i vâhid zan ifade eder. Eğer biz, haber-i vahidi, bir şeyin Kur’ân’dan olduğunu ısbatta, yol olarak benimsemiş olsaydık Kur’ân kesin bir hüccet olmaktan çıkar, o da zannî olurdu. Eğer bu caiz olsaydı. Râfı-zîlerin Kur’ân hakkındaki, ilâveler yapılıp bazı yerlerinin eksiltıidığı, onda tahrif ve tağ-yîrlenn bulunduğu şeklindeki iddiaları da geçerli olurdu, ki, bu da Islâmı kökten yok-eder”

 

Gazali, Kâdî Ebû Bekr’e muhalefet ederek şöyle demiştir: “Besmelenin Kur­andan olmadığı eğer tevatürle sabit olursa, ihtilaf olmaması lâzım. Bu, âhâd ha­berlerle sabit olursa, o zaman Kur’ân zannî olur.” Sonra Gazâlî, kendi görüşüne karşı bir soru sorarak, “Eğer bir kimse; “Bu Kur andan değildir” ifadesi ademdir. Bu ademi isbat için de nakle ihtiyaç yoktur. Zira asıl olan ademdir (yani Kur’ân dan olmamasıdır.) Fakat, “Bu Kur an’dır” sözümüz müsbet bir ifadedir. Dolayısıy­la bu hususu isbât etmek için nakle ihtiyaç vardır” derse ona şöyle cevab veri­riz.” der. Bu, her ne kadar adem ise de, besmelenin Kur’ân yazısı ile yazılmış olması onun Kur’ân’dan olduğu zannını uyandırmaktadır. Binâenaleyh burada bes­melenin Kurandan olmadığına, ancak ayrı bir delil ile hükmetmemiz mümkün olur. Bu durumda, biraz önce zikredilen, besmelenin “Kur’ân’dan olup olmadığı­nı bilmenin yolu ya tevatür veya âhâd haberlerledir” şeklindeki taksime tekrar dönmüş oluruz ki, böylece Kâdî ebû Bekrin söylediği sözün, aynı derecede kendi aleyhine de olduğu sabit olur İşte bu konuda söylenecek en son söz budur.

 

Bu konuda benim görüşüm şudur: Mütevâtir nakil, besmelenin, Allah Teâlâ1 nın indirmiş olduğu bir söz olarak ve mushafta onun Kur’ân yazısı ile mevcut bu­lunması ile sabittir. Buna göre, bizim, “Besmele Kur’ân’dandtr veya Kur’ân’dan de­ğildir.” sözlerimizin hiç bir faydası yoktur. Ancak ne var ki besmele ile ilgili bazı Şer’î hükümler ortaya çıkmıştır. Bu hükümler de Kur’ân’ın özelliklerindendir. Me­selâ; besmeleyi namazda okumak farz mıdır değil midir; cünübün besmeleyi oku­ması caiz midir değil midir; abdesti olmayanın ona dokunması caiz midir değil midir? gibi. Bu hükümlerin ıctihadî birer hüküm olduğu bilinmektedir.

 

“Besmele Kur’ân’dan mıdır?” sözümüzün neticesi bu hükümlerin varlığına ve­ya yokluğuna dayanınca ve bu hükümlerin varlığının veya yokluğunun sabit ol­ması birer içtihadı husus olunca, bu konunun ictihadî olup kesin olarak belirtil­memiş bir mesele olduğu ortaya çıkar. Kâdî ebû Bekrin işi bu kadar büyütmesi kendiliğinden düşer. [44]

 

Besmelenin Kur’ân’dan Ve Fâtiha’dan Bir Ayet Olup Olmadığı      

Medîne ve Basra kıraat âlimleri ile Küfe fâkîhlerı besmelenin Fâtiha’dan olmadığını; Mekke ve Küfe kıraat âlimleri ile Hicaz fakîhlerinin ekserisi, besmelenin Fâtiha’dan bir ayet olduğunu söylemişlerdir. Bu ikinci göruS  lbnu ‘”Mübarek ve Sutyân Sevrı n.n de görüşüdür.

 

Birçok delil de bu görüşün doğruluğuna delâlet et­mektedir:

 

Birinci delil: imâm-ı Şafiî (r.a), Müslim’den, O’nun da İbnü Cüreye’den, O’nun da İbnu Ebî Müleyke’den, bunun da Ümmü Seleme (r.a.)den  rivayet ettiği hadise göre, Hz. Peygamber (as), Fatiha Sûresi’ni okudu, besmeleyi bir ayet, bir ayet, bir ayet, ‘i bir ayet, i bir ayet, ıbirayetve yi bir ayet saydı. Bu açık bir nasti.

 

İkinci delil: Sa’îd el-Makberî’nın, babasından, O’nun da Ebû Hureyre(r.a.)’den rivayet ettiği hadise göre. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Fatiha sûresi yedi ayettir. Bunların ilki besme­ledir.”

 

Üçüncü delil: Sa’lebi’nin tefsirinde, senediyle, Ebû Bureyde’den, Onun da ba­basından  rivayet ettiği  hadise  göre.   Hz,   Peygamber  (s.as.)  şöyle demiştir:

 

“Sana, Süleyman b. Davud(a.s.)dan sonra benden başka hiç kimseye inmemiş olan bir ayeti haber vereyim mî? Ben de “Evet”dedim. Oda bunun üzerine: “Namaza başladığında, Kur’ân okumaya ne ile başlıyorsun?” dedi. Ben de: “Besmele ile” dedim O da: “İşte O odur” buyurdu. Bu hadis, besmelenin Kur: ândan olduğuna delâlet ediyor.

 

Dördüncü delil: Sa’lebî’nin. senediyle Ca’fer b. Muhammed’den, O’nun da ba­basından, babasının da Câbir b. Abdullah (r.a.)’den rivayet ettiği hadise göre Hz. Peygamber (s.a.s.), Câbir’e:

 

“Namazı kıldığında ne diyorsun? dedi. diyorum” dedi. Bu­nun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.): de.” dedi.

 

Yine Sa’lebî’nin, senediyle, Ümmü Seleme (r.ah)’dan rivayet ettiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.s.), Fâtiha’yı  diyerek okurdu.

 

Yine O, senediyle, Ali b. EbîTalib (k.v.)’den rivayet ettiği hadise göre, Hz. Ali, namazda Fatiha Sûresi’ne başladığında besmeleyi okurdu. Daha sonra da “Kim besmeleyi okumayı terkederse namazı eksik kılmış olur” derdi.

 

Yine Sa’lebî’nin, senedi ile, Sa’îd b. Cübeyr’den, O’nun da İbn Abbas (r.a.)’dan, Andolsun ki sana es-Seb’ul-Mesânî’yi verdik ” {Hicr, 87} ayeti hakkında rivayet ettiğine göre, İbn Abbas (r.a.), es-Seb’ul-Mesânî’nin Fatiha Sû­resi olduğunu söylemiştir. İbn Abbas’a, “Yedinci ayeti nerededir?” diye soruldu­ğunda, O, demiştir.

 

Yine Sa’lebî’nin, senediyle, Ebu Hureyre (r.a.)’den, O’nun da Hz. Peygamber (s.a.s.)’den rivayetine göre, Resûtullah {s.a.s.) şöyle buyurmuştur.

 

“Ümmü’l-Kur’ân (Fâtiha’yı) okuduğunuz zaman besmeleyi terketmeyiniz. Çünkü o da, Fâtiha’nın ayetlerinden biridir.”

 

Yine Sa’lebî’nin, senediyle, Ebû Hureyre (r.a.)’den rivayet ettiği hadise göre, Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:

 

“Allah Teâlâ şöyle buyurur: Namazı kulum ile Benim aramda ikiye taksim ettim. Kul,  dediğinde, Allah Teâlâ, “Kulum Beni yüceltti” der Kul, dediğinde,  Allah (c.c),   “Kulum Bana  hamdetti” der.  Kul, dediğinde, Allah Teâlâ, “kulum Beni övdü” der. Kul, diğinde Cenâb-ı Hakk, “Kulum işlerini Bana havale etti” der. Kul, dediğinde, Cenab-ı Allah,  “Bu benimle kulum arasında (ortaktır)” der. Kul, dediğinde, Cenâb-ı Hakk, “Bu kulumundur ve kuluma istediği verilecektir ” buyurur.”

 

Yine Sa’lebî’nin. Ebû Hureyre (r.a.)’den,senedi ile rivayet ettiği haberde O şöyle der:

 

Mescid’de Hz. Peygamber (sas.) ile beraberdim. Hz. Peygamber (s.a.s.) ashabı ile sohbet ediyordu. Tam o sırada namaz kılmak isteyen birisi girdi, namaza baş­ladı ve eûzüyü okudu. Sonra da (besmele okumadan)” de­di. Hz. Peygamber (s.a.s.) bunu duydu da. adama:

 

“Ey Adam! Namazım kestin. Besmelenin Fâtiha’dan olduğunu bilmiyor musun? Besmeleyi terkeden, Fâtiha’dan bir ayet terketmiş, Fâtiha’dan bir ayet terkeden ise namazını kesmiş olur. Zira Fâtiha’sız namaz sahih olmaz. O halde kim, Fatiha? dan bir ayet terkederse namazı batı! olur” demiştir.

 

Sa’lebî’nin Talha b. Ubeydultah (r.a.)dan, senediyle rivayet ettiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle demiştir:  “Kim besmeleyi terkederse, Allah’ın kitabından bir ayet bırakmış olur.”

 

Bu hadislerin tamamını Merhum Allâme Ebû İshâk es-Sa’lebi’nin tefsîrinden aktardım.

 

Beşinci delil: Fâtiha’nın başında besmeleyi okumak farzdır. Durum böyle olunca besmelenin Fâtiha’dan bir ayet olması gerekir Fâtiha’dan önce besmeleyi oku­manın farz olmasının delili, ayetidir. Bu ayetteki nin başın­daki harfinin zâıd olduğunu söylemek caiz değildir. Çünkü Cenâb-t Hakk m kelâmında aslolan, herbir harfin mutlaka bir faydası (manası) olmasıdır. Bu harf de bir mana ifade edince, ayetin takdiri: (Rabbinin ismi ile baş­layarak oku ) şeklinde olur. Buradaki “oku” emri vücûb (farziyyeti) ifade eder. Bu vucûb. namazdaki kıraatin dışında her hangi bir yerde yoktur. Öyle ise, nassı mu­attal olmaktan (amel edilmemekten) korumak için besmelenin namazdaki kıraat­le okunmasının farz olduğunu söylemek gerekmiştir.

 

Altıncı delil: Besmele, Kuran hattı ile yazılmıştır. Kur’ân’dan olmayan her şey ise Kur’ân hattı ile yazılmamıştır Görmüyor musun ki Sahabe, sûre isimlerinin Mus-hafa yazılmasına engel olmuş, her on ve beş ayetten sonra işaretler konulmasını menetmişlerdir Bütün bunlardan maksatları, Kur’ân’dan olmayanın Kur’ân’a ka­rışmasına engel olmaktır. Şayet besmele Kur’ân’dan olmasaydı, Sahabe onu Kur’ân hattı ile yazmazlardı. Besmelenin Kur’ân hattıyla yazılması hususunda ittifak et­tiklerine göre. Besmelenin Kur’ân’dan olduğunu anlarız.

 

Yedinci delil: Müslümanlar, Kur’ân’tn ıkı kapağı arasında olan her şeyin Allah m kelâmı olduğu hususunda icmâ etmişlerdir. Besmele de Kur’ân’ın iki kapağı arasında vardır O halde besmelenin de Allah’ın kelâmı olduğunu kabul etmek gerekir. İşte bu sebebten ötürü, Ya’lâ’nın, bu sözü Muhammed İbn Hasan’a söy­lediğinde. Onun, her hangi bir şey söylemediğini yukarıda anlatmıştık.

 

Ebû Bekr er-Râzî’nin görüşü, besmelenin Kur’ân’dan olduğu ancak Fatiha Sû-resi’nden bir ayet olmadığı, besmelenin ındınlışmden maksadın sûrelerin arasını ayırmak olduğu şeklindedir. Son iki delil Ebû Bekr er-Râzî’nin sözünün aksini ifa­de etmez.

 

Sekizinci delil edi ayet olduğunda mutac -tırlar. Ancak Şafiî (r.a.) şöyle demiştir: sözü bir ayet, ” sözü de bir ayettir.” Ama, Ebû Hanî-fe (rahmetullahi aleyh) şöyte demiştir: “Besmele, Fâtiha’dan bir ayet değildir. Fa­kat, bir ayet, de diğer bir ayet­tir” Ebû Hanîfe’nın bu sözünün zayıf olduğunu ve tercihe şayan olmadığını müsta­kil bir başlık altında izah edeceğiz. O zaman geriye kalan tek ihtimal, besmeleyi Fâtiha’dan tam bir ayet saymaktır. Çünkü böyle kabul etmedikçe, ayet sayısı, yedi olmaz.

 

Dokuzuncu delil: Besmeleyi Fâtiha’nın başında okumanın vâcib olduğunu söy-lememizdir. Buna göre, besmele’nin Fâtiha’dan bir ayet sayılması gerekir. Şu bi­rinci sözün iza’hı sudur: Ebû Hanîfe, besmeleyi okumanın, (terkinden) daha fazi­letli olduğunu kabul ediyor. Böyle olunca ve Hz. Peygamber (s.a.s.)’in besmeleyi Fâtiha’nın başında okuduğu belli olunca, üenâb-ı Hakk’ın “(O Peygam­bere) uyunuz.” (Araf. 158) ayetinden dolayı, besmeleyi okumanın bize de farz ol­ması gerekir. Besmeleyi burada okumanın farz olduğu sabit olunca, besmelenin Fâtiha’dan olması da kesinlik kazanmış olur Zira bu iki hükmü birbirinden ayıran yoktur.

 

Onuncu delil: Hz. Peygamber (s.a.s.)’ın şu sözüdür;””Besmele ile başlanılmayan her önemli iş güdüktür (veya) kesiktir.[45] İmandan sonra amellerin en büyüğü namazdır. Buna göre, namazda besmeleyi okumadan Fâtiha’yı okumak, namazın güdük olmasını gerektirir. Ha­disteki a’jŞn lâfzı, son derece noksanlık ve kusuru ifâde eder. ZiraCenâb-ı Hakk, bu kelimeyi, Hz. Peygamber (s.a.s.)’e düşman olan kâfiri kınamak için söylemiş ve “Sana buğzeden (yok mu? İşte asıl) zürriyetsiz olan O’dur.” (Kev­ser. 3) buyurmuştur Buna göre, besmele okunmadan kılınan namazın son dere­ce nöKsan ve Vusulü eden herkes namazın fasıd olacağına hüküm verir Bu da besmelenin Fâtiha’dan olduğuna ve okunmasının farzıyyetıne delildir.

 

Onbirinci delil: nz. Peygamber (s.a.s.) Ubeyy b. Ka’b’e (r.a.) “Allah’ın kitabındaki ayetlerin en büyüğü hangisidir?” dediğinde, O, doğrulamıştır. Bu hadisten şu şekilde delil çıkarabiliriz: Bu söz, besmelenin ayet olduğunu gösterir Besmelenin “ayetinde tam bir ayet olmayıp, bir ayetin parçası olduğu bilinen bir husustur. O halde besmele­nin, bu ayetin haricinde tam bir ayet olması gerekir. Bu şekilde hüküm veren her­kes, besmelenin Fatiha Sûresi’nin evvelinde bir tam ayet olduğunu söylemiştir.

 

Onikinci delil: Muâviye (r.a.), Medîne’ye gelip halka, açıktan okunması gere­ken bir namaz kıldırmış ve bu namazda Fâtiha’yı besmelesiz okumuştu. Namazı­nı bitirince, Muhacir ve Ensâr her taraftan, “Unuttun mu yoksa. Kur’âna başlar­ken besmele hani?” diye seslendiler. Bunun üzerine o, namazı yeniden kıldırdı ve besmeleyi deokudu.Bu haber Sahabe (r.a.)’nin,besmelenin Kur’ânve Fatiha dan olup açıktan okunmasının evlâ olduğunda icmâ ettiklerini gösterir.

 

Onüçüncü delil: Diğer Peygamberler (s.a.s.) hayırlı bir işe başladıklarında, bes­mele ile başlarlardı. O halde bunun Peygamberimiz Hz. Muhamrrted (s.a.s.)’e de farz olması gerekir. Peygamberimiz (s.a.s.) hakkında bu farziyyet söz konusu olun­ca bizim hakkımızda da söz konusu olur. Besmelenin hakkımızda farz olduğu sabit olunca, Fatiha Sûresi’nden bir ayet olduğu hususu ortaya çıkar. Bu söz dizi­sindeki birinci mukaddimenin delili şudur: Hz. Nûh (a.s.), gemiye binerken

 

“Binin (gemiye). Onun akıp gitmesi de durması da Allah’ın adıyladir” (Hûd. 41) demiş; Hz. Süleyman (a.s.), Belkîs’e mektup yazdığı zaman, mektubun başına besmeleyi yazmıştır. Eğer Onlar (Hanefîler) ayeti, Hz. Süleyman (a.s.)’ın, Allah’ın isminden önce ken­di ismini söylediğine delâlet ediyor” derlerse, biz de deriz ki: Böyle olduğunu dü­şünmekten Allah’a sığınırız. Çünkü o kuş (Hüdhüd), Hz, Süleyman (a.s.)’ın mek­tubunu getirip, Belkîs’in önüne koymuştur. Belkis, hiç kimsenin giremeyeceği bir evde idi. Çünkü o evi birçok muhafız ve asker koruyordu. Bu sebebten Belkis, bu mektubu getirenin o kuş olduğunu anladı. Daha önce de Süleyman (a.s.)’ın ismini duymuştu. Mektubu alınca, o kendi kendine “Bu Süleyman’dan (geliyor)” dedi. Mektubu açınca, başında besmeleyi gördü de “Ve bu mektub besmeleyle başlıyor’ dedi. İşte bu sebeple, peygamberlerin (s.a.s.) her hangi bir hayırlı işe baş­ladıklarında besmeleyi anarak başladıkları ortaya çıkmıştır.

 

Sözdeki ikinci mukaddime, bu husus diğer peygamberler hakkında sabit olun­ca, bizim Peygamberimiz (a.s.)’a da bunun farz olması gerekir şeklinde idi. Bu­nun delili şudur: “Bunlar, Allah’ın kendilerine hi­dayet ettiği kimselerdir. Öyleyse, onların hidayetlerine uy.” (Enam, 90) ayetidir.

 

Bu, Peygamber (s.a.s.) hakkında sabit olunca, Cenâb-ı Hakk’ın “Ona tâbi olun” ayetinden ötürü de, bunun bize de farz olması gerekir. Besmeleyi oku­manın bize farz olduğu sabit olunca, besmelenin Fâtiha’dan bir ayet olduğu da sabit olur. Bu iki hükmü birbirinden ayıran yoktur.

 

Ondördüncü delil: Cenab-ı Hakk’ın varlığı diğer varlıklardan öncedir. Çünkü Allah, Kadîm ve Hâlık’dır. O’ndan başkası ise, sonradan otma ve mahlûktur. Yaratıcı olan Kadîm’ın, yaratılmıştan önce olması gerekir. Allah Teâlâ’nın, kendisirde” başkalarından önce olduğu sabit olunca, uygun aklî bir hükümle, O’nun ziknnr başkalarının zikrinden önce olması gerekir. Zikirdeki bu öncelik, ancak “be le”nm okunmasının diğer zikir ve okuyuşlardan önce olmasıyla elde edilir. EL çeliğin farz olduğuna hükmetmek aklen güzel olunca, bunun dinen de muteber olması gerekir. Zira Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Müslümanların güzel gördüğü ve uygun bulduğu herşey Allah katında da güzeldir'[46] Besmeleyi okumanın farz olduğu sabit olunca onun Fatiha’dan bir ayet olması da sabit olur. Çünkü, bu iki hükmün birbirinden ayrıldığını hiç kimse söylememiştir.

 

Onbeşinci delil: Nemi Sûresi’nde geçen besmele, şüphesiz Kur’ân’dandır. Sonra bu besmeleyi Kur’ân hattıyla tekrar edilmiş olarak görüyoruz. O halde, onun Kur­andan olması gerekir Nitekim Cenâb-ı Hakk’ın “Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?” (Rahman, 13) ve “Yazıklar olsun, o vakit, yalanlayanlara” (Mürseiât, 15) ayetlerini Kur’ân’da aynf Kat ve aynı şe­kilde tekrar etmiş olarak gördüğümüzde, diyoruz ki, bütün bunlar Kur’ân’dandır.

 

Onaltıncı delil: Hz. Peygamber (s.a.s.)’in, İslâm’ın ilk yıllarında, besmeleyi Kureyş hattı ile, şeklinde yazdığı rivayet edilmiştir. Ne zaman ki, “(Hûd. 41) ayeti nazil oldu. Hz. Peygamber besmele­yi diye yazdı. Daha sonra Cenâb-t Hakk’ın, ayeti nazil olunca, Hz. Peygamber, şeklinde yazdı.

 

Neml Sûresı’ndeki (Neml 30) aveti inince de tıpkı bu ayetteki gibi yazdı. Buradaki delâlet ciheti şöyledir: Besmelenin cüzlerinin hepsi Kur’ân’dandır. Keza tamamı da Kur’ân’dandır. Ayrıca, o, Kur’ân’da yer almıştır (ya­zılmıştır), Binâenaleyh onun Kur’ân’dan olduğuna kesinkes hükmetmek gerekir. Çünkü, şu kadar çok gerekçenin bulunması ve çok bılınmesiyle beraber, onu Kur: ân’dan çıkarmak caiz olsaydı, Kur’âmn diğer ayetlerini de Kur’ân’dan saymamak aynı şekilde caiz olurdu ki, bu da Kurana dil uzatmaya sebep olurdu.

 

Onyedinci delil: Cenâb-ı Hakk’ın, besmeleyi Hz. Muhammed (s.a.s.)’e indirdi­ği ve O’na besmeleyi Kur’ân  hattıyla yazmayı emrettiğinin tevatürle sabit olduğu­nu izah etmiştik. Ve yine, ihtilâfın neticesinin besmelenin Kur’ân’dan olup olma­ması hususunda olduğunu, bunun da, meselâ besmeleyi okumak vâcib midir’? Cünup kimse onu okuyabilir mi ve abdestsız kimse ona dokunabilir mı? gibi, hu­susî hükümlere yönelik olduğunu açıklamıştık. Biz deriz ki, bu hükümlerin varlığı, en ihtiyatiı yoldur. O halde, ihtiyata yönelmek gerekir, çünkü Hz. Peygamber (s.a.s.) “Sana şüphe vereni bırak da, şüphe vermeyene geç.”[47] buyurmuştur.

 

Besmelenin Fatihadan bir ayet olmadığına dair Hanelilerin delilleri: Besmele­nin, Fatihadan bir ayet olduğu görüşünü kabul etmeyenler de çeşitli deliller ileri sürmüşlerdir. Şöyle ki:

 

Birinci delil: Muhalifler Ebû Hureyre’nin rivayetine tutunmuşlardır ki, buna gö­re Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: Allahu Teâlâ^öyle der: “Namazı, kulumla benim aramda ikiye taksim ettim Kul, dediğinde, Al­lah kulum beni övdü, der. Kul, dediğinde, Allah, kulum beni med-hetti der. Kül, dediğinde, Allah, kulum beni uiuladı, der. Kul, dediğinde, Cenâb-ı Hakk, bu benimle kulum arasındadır”, der.[48] Bu haberlelki yönlü istidlalde bulunulmuştur. Birinci istidlal şekli şudur: Hz. Peygamber (s.a.s.), bu hadiste besmeleyi zikretmemiştir. Şayet besmele, Fâ-tiha’dan bir ayet olsaydı, Hz. Peygamber bunu dile getirirdi. İkinci istidlal şekli ise şudur: Cenâb-ı Hakk, hadiste geçen salâtı, kendisiyle kulu arasında ikiye taksim ettiğini buyurmuştur. Burdaki “salât” lâfzından murad. Fatiha Sûresi’dir. Bu yarıya bölme işi, “besmele, Fâtiha’dan bir ayet değildir” dediğimizde, ancak elde edil­miş olur. Çünkü Fatiha, yedi ayettir Buna göre, Fatiha Sûresi’nde üç buçuk aye­tin-ki bu da başlavıp de sona erer-Allah’a; üç buçuğu­nun da -ki bunlar den başlayıp sûrenin sonuna kadar olan ayetlerdir-kula ait olması gerekir’Besmeleyi Fâtiha’dan bir ayet saydığımızda, Allah’a ait olanın dört buçuk; kula ait olanın ise, iki buçuk olması gerekir, Halbuki bu, mezkûr iki eşit parçayı ortadan kaldırır.

 

İkinci delil: Hz. Aişe (r.a), Hz. Peygamber (s.a.s.)’in, namaza başlarken tekbir ve ayetini okuyarak başladığını rivayet etr ııştır. Ki bu da, bes­melenin Fatiha Sûresinden bir ayet olmadığına bir delildir.

 

Üçüncü delil: Şayet Cenâb-ı Hakk’ın, sözü bu sûreden bir ayet olsaydı, yine Cenâb-ı Hakk’ın sözünde, tekrarın olması gerekirdi ki, bu da delile aykırıdır

 

Muhaliflerin birinci delillerine birçok yönden cevap veririz:

 

Birinci husus: İmam   Ebû İshak es-Sa’lebî’nin, senediyle Hz. Peygamber (s.a.s.)’den rivayet ettiği haberde, Hz. Peygamberin besmeleyi, Fatiha Sûresi’n-den tam bir ayet olarak addettiğini nakletmiştik. İki rivayet çatışınca, tercih yap­mak bize aittir. Çünkü, isbat eden rivayeti, nefyeden rivayete tercih etmek gerekir[49]

 

ikinci husus: Ebu Davûd es-Sahtıyanî’nin en-Nahaî’den, O’nun da Mâlik’den, onun da el-Alâ b. Abdirrahman’dan, onun da babasından, babasının da Ebû Hu-reyre (r.a.)’den rivayet ettiği bir hadise göre, Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: dediğinde, Cenâb-ı Hakk, kulum beni uluiadı; bu benimle kulum arasında olan bir şeydir.” Sen bunu iyice kavradığında biz deriz ki, Cenâb-ı Hakk’ın sözü, taksim hususundadır. Bu ise. Ancak ayetinden önce ve sonra üçer ayet olduğunda mümkündür. Şayet, bes­melenin Fatiha Sûresi’nden olduğunu kabul edersek, bundan önce üç ayet bu­lunmuş olur ki, bu durumda bu haber, bu bakımdan bizim lehimize delil olur.

 

Üçüncü husus: Nısf yanı “yarı” lâfzı, ayetlerin sayısındaki yarıya muhtemil ol­duğu gibi, mana bakımından da yarıya ihtimali vardır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.), “Ferâiz ilmi, ilimlerin yansıdır” buyurmuş, ferâiz ilmi­ni, ölülerin durumundan bahsetmesi bakımından, “yan” diye adlandırmıştır Çünkü ölümle hayat, birbirini tamamlayan iki yarımdır Şureyh de: “İnsanların yansı kız­gınken, ben sabahladım” demiş, onların bir kısmının hoşnut, bir kısmının da öf­keli olması bakımından, bunu “yarı” olarak isimlendirmiştir.

 

Dördüncü husus: Bizim, besmelenin Fâtiha’dan bir ayet olması hususundaki delillerimiz açıktır Halbuki onların, tutundukları haberden maksat, besmelenin Fâtiha’dan olup olmadığı hususunu izah değildir. Bu haberin maksadı, başka bir şeyi beyandır O halde, bizim delilimiz daha açık ve daha güçlüdür

 

Beşinci husus: Bizim görüşümüzün, ihtiyata en yakın olduğunu da açıklamıştık. Muhaliflerin ikinci delillerine de, İmâm Şafiî’nin söylemiş olduöu şu sözle ce­vap veririz: Şafiî şöyle buyurmuştur; Belki de, Hz. Âişe Fâtiha’nın ismi olarak kullanmıştır Nitekim “Falanca, “Hamd, gökleri yaratan Allah’a mahsustur.” {Enam. 1) sûresini okuduğunda, ‘yi okudu.” denilir İşte burada da durum aynıdır. Bunun cevabının tamamı, daha sonra Enes’in haberi olarak gelecektir

 

Üçüncü delillerine cevabımız da şudur: Te’kit etmek için, Kur’ân’da tekrarlar çoktur Cenâb-ı Hakk’ın Rahman ve Rahîm olmasını te’kit etmek, yapılacak şeyin en önemlısidir Allah en iyi bilendir. [50]

 

Fatiha Sûresinin Ayetlerinin Sayısı        

Bazı rivayetlerde, Hasan-ı Basrî’nin, bu sûrenin ayetlerinin sekiz tane olduğunu söylediğine şahid oldum. Ancak, âlimlerin çoğunun müttefik olduğu meşhur rjvayette ise bu sûrenin ayet sayısı yedidir İşte buna karşılık Allah Teâlâ’nın  “Andolsun ki biz sana es-Sebu’l-Mesânî’yi (yedi tekrar edilen ayeti) verdik.” (Mfcr, 87) ayetini de “Fatiha Sûresi” diye tefsir etmişlerdir Bunun böyle olduğu sabit olunca, biz deriz ki, “Besmele Fatihamdan bir ayettir” diyenler, Cenâb-ı Hakk’ın sözünü tek bir ayet kabul etmiş­lerdir. Ebû Hanîfe’ye gelince, o, besmeleyi Fatiha Sûresi’nden bir ayet saymayın­ca. sözünü bir ayet, sözünü de ikinci bir ayet kabul etmiştir. Bu hususu iyice kavradığında biz deriz ki İmâm-ı Şafiî’nin söylediği daha evlâdır. Birçok şey buna delâlet eder.

 

Birincisi: ayetinin sonu, daha önce geçen ayetlerin so­nuna benzemiyor. Halbuki âyet sonlarında benzerliği gözetmek lâzım Ztra biz Kur’ân ayetlerinin sonunun, birbirine yakın veya birbirine benzef öimak üzere, iki türlü olduğunu görüyoruz. Birbirine yakın olan Kaf Sûresi’ndeki gibidir, birbiri­ne benzer olan da Kamer Sûresi’ndekı gibidir. Cenâb-ı Allah’ın  zü, ayet sonu olarak, bu iki kısımdan değildir O haide, buradaki ayetin sonu kabul etmek mümkün değildir.

 

İkincisi: sözünü, ayetin başlangıcı kabul ettiğimizde, aye­tin evvelini £ lâfzı kabul etmiş oluruz. Bu j-t lâfzı da ya kendinden önceki kısmın sıfatı, veya kendinden öncekinden istisna edilen bir kelimedir. Mevsûfuyla beraber zikredilen sıfat, tek bir şey gibidir. Tıpkı, müstesna minh ile beraber müs­tesna da, bunun gibi, tek bir cümieymiş gibi kabul edilirler. Aralarına bir fasıla sokmak, delilin aksine bir-hareket tarzı olur. Ama Cenâb-ı Hakk’ın sûrenin sonuna kadar, tek bir ayet olarak kabul ettiğimizde, sı­fatla birlikte mevsûfu; “müstesna minh” ile birlikte “müstesnâ”yı tek bir söz ve tek bir ayet kılmış oluruz. Bu ise, delil olmaya en yakın olandır.

 

Üçüncüsü: “Mübdelun mjnh (kendisinden bedel tutulan kelime) mahzuf hük­mündedir. Buna göre ayetinin takdiri, olur. An­cak, kendilerine Cenâb-ı Hakk’tn in’âm ettiği kimselerin yoluna iletilmeyi taleb et­mek, sadece ıkı şartın tahakkukuyla caiz olur. Bu şartlardan birincisi, kendisine in’âm edilmiş olanın, gazab edilmiş olmaması, ikincisi ise, kendisine in’âm edil­miş olanın sapıtmış olmamasıdır. Biz bu şartı kabu! etmediğimizde, “ayetiyle ıhtıdâ talebi caiz olmaz. Bunun de-lıli şu ayettir: “Allah’ın nimetini, küfür ile değişti­renleri görmedin m;?”(ibrâhîm. 28jBu, Cenab-ı Allah’ın, onlara nimet verdiğine fakat onlar neticede gazaba uğrayanlar ve sapıtanlar haline geldiklerinden, onlara tâ­bi olmanın caiz olmadığına delâlet eder. Böylece de, Cenâb-ı Hakk’ın ifadesini, yine Allah’ın ifadesinden ayırmanın uy­gun olmadığı, tam aksine bu ıkı ifadenin toplamının tek bir kelâm olduğu ortaya çıkmış olur. Bu sebeble de, bu iki ifadenin tek bir ayet olduğuna hükmetmek ge­rekir. Eğer muhalifler; “Cenâb-ı Hakk’ın sözü tek bir ayet; sözü, mana cihetiyle kendinden öncekine bağlı olup, müstakil bir ayet olma’makla birlikte, ikinci bir ayet değil midir?” derlerse, biz deriz ki, bu iki husus arasındaki fark şudur:

 

sözü,  sözü olmadan da tam bir sözdür. O hal-de, yalnız” sözünün tam bir ayet olması imkânsız değildir. Hal­buki, öbürü JDunun gibi değildir. Zira, beyan ettiğimiz gibi, yalnız başına ” afizû  tam   bir  kelam  olmayıp, aksine buna  sözü ilâve edilmediği sürece, O’nun Atsözü doğru olmaz. Böylece, ikisi arasındaki fark ortaya çıkmış olur.[51]

 

Sekizinci Mesele

Mezheb âlimlerimizden bir kısmı, besmelenin diğer sû relerin evvelinden bir ayet olup olmadığı hususunda, Şâfıî (r.a.)’a ait iki görüş rivayet etmişlerdir. Şafiî ulema­sına gelince, diğer sûrelerin başındaki besmelenin de Kur’ân olduğu hususunda ittifak etmişler ve bu husustaki sözü ikiye ayırarak, her sûrenin başındaki besme­le yalnız başına olarak mı tam bir ayettir yoksa besmele, kendisinden sonra ge­len kısımla beraber olarak mı bir ayet teşkil etmektedir? demişlerdir.

 

Bir kısım hanefîler de. bu meselede Şafiî’nin icmâya muhalefet ettiğini söyle­mişlerdir. Zira, Şafiî’den önce hiç kimse diğer sûrelerin başındaki besmelenin ayet olduğunu söylememiştir. Bizim delilimiz şudur: Besmele, her sûrenin başında Kur! ân hattıyla yazılmıştır. O halde, besmelenin Kur’ân olması gerekir. Muhalifler, Ebû Hureyre’nin rivayet ettiği hadisle ihticâc etmişlerdir. Bu hadise göre, Hz. Peygamber (s.a.s.). Mülk Sûresi’nin otuz ayet, Kevser Sûresı’nin ise üç ayet olduğunu söy­lemiştir. Sonra Ashab.Du ayetlerin besmelesiz tamamlandığında ittifak etmişler­dir. O halde, besmelenin bu sûrelerden bir ayet olmaması gerekir,

 

Bu hususa cevap olarak biz. besmele kendisinden sonraki ayetle birlikte bir ayettir, dediğimizde bu müşkül ortadan kalkmış olur.

 

Eğer muhalifler: Besmelenin. Fâtiha’nın evvelinden tam bir ayet olduğunu iti­raf ettiniz. O halde, diğer sûrelerden ayetin bir kısmı olduğuna hükmetmeniz na­sıl mümkün olyr derlerse biz deriz ki: Bu tuhaf değildir, olabilir. Cenâb-ı Hakk’ın, sözünün tam bir ayet, sonra Dualarının sonu ise. hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur, demeleridir.” (Yûnus, 10) sözünün toplamının bir ayet olduğunu görmez misin? Burada da du­rum aynıdtr. Bunun gibi, Kevser Sûresi de üç ayettir. Yani bu sûrenin hususiyyeti, üç ayet olmaktır. Besmele ise. bütün sûreler arasında, müşterek olan bir şey gibi­dir Böylece, bu sual de sakıt olur. [52]

 

Dokuzuncu Mesele       

Ahmed b. Hanbel’den rivayet edildiğine göre o, besmelenin Fâtiha’dan bir ayet olduğunu söylemiş, ancak besmeleyi her rekâtte gizli okumuştur. Şafiî’ye gelin­ce, O da besmelenin Fatiha Sûresi’nden bir ayet olduğunu söylemiş ve onu açık­ça okumuştur. Ebû Hanîfe de, besmelenin Fâtiha’dan bir ayet olmadığını söyle­miş, ancak her rekâtte besmeleyi açıktan okumayarak, gizli okumuştur. Biz deriz ki, besmeleyi açıktan okumak sünnettir. Sunun bir çok delili bulunmaktadır.

 

Birinci delil: Besmelenin Fâtiha’dan bir ayet olduğunu delilleriyle göstermiştik. Bunun böyle olduğu sabit olunca, biz deriz ki, “istikra” {etraflı araştırma) tek bir sûrenin ya tamamıyla gizli okunmasına veya tamamıyla açık okunmasına delâlet eder. Bir sûrenin, bir kısmının gizli, bir kısmının da açık okunmasına gelince bu, hiç bir sûrede yoktur. Bu sabit olunca, cehrî kıraatlerde, besmeleyi açıktan oku­mak meşru olur.

 

İkinci delil: Hiç şüphe yok ki, sözü, Cenâb-ı Allah’ı öv­mek ve O’nu tazimle zikretmektir. Bundan dolayı, bunu açıkça söylemenin meş­ru olması gerekir.ZiraCenâb-ıHakk, Allah’ı, ba­balarınızı andığınız gibi, hatta ondan da kuvvetli bir tarzda anınız.” (Bakara, 200) buyurmuştur. Malûmdur ki insan babasıyla övünüp, bundan kaçınmazsa baba­sının ismini açıkça anar, ve bu işte çok ileri gider. Fakat, babasının adını gizler veya sessizce söylerse, bu, babasının ismini açıkça söylemekten çekindiğini gös­terir. Babasıyla iftihar eden kimse onun ismini açıkça söylemek konusunda mü­balâğa edince, Allahı açıkça zikretmenin, amel cihetinden daha evlâ olması ge­rekir. Çünkü Cenâb-ı Allah, Cahiliye devrinde) atalarınızı (böbürlenerek) andığınız gibi, hatta daha kuvvetli bir anışla Allah’ı anın. (Bakara, 200) buyurmuştur.

 

Üçüncü delil: Allah’ı açıktan zikretmek, inkâr edenin, inkârına bakılmaksızın, bu zikrin iftihar edilecek bir şey olduğunu gösterir. Aklen bunun güzel göründü­ğünde şüphe yoktur. Ser’an da bu böyledir. Zira Hz. Peygamber (s.a.s.) ” “Müslümanların güzel gördüğü her şey Allah katında da güzeldir.[53] Şu husus da görüşümüzü güçlendirir: Gizlemek ve saklamak, ancak ayıplı ve noksan şeye mahsustur. İşte bu ayıbın ortaya çıkmaması için in­san onu gizler ve saklar. Övünmenin, üstünlüğün ve iftiharın çeşitlerinin en bü­yüğünü ifade eden şeyi, gizlemek aklen nasıl uygun olur? Kulun, tazim maksa­dıyla Allah’ı zikretmesinden daha üstün ve mükemmel bir iftihar vesilesi olamıya-cağı malûmdur Zira Hz. Peygamber (s.a.s.)

 

“Müjdeler olsun o kimseye ki dili Allah’ın zikri ile ıslanmış olarak ölmüştür[54]. Hz. Ali (k.v.) de şöyle derdi: “Ey kendisinin zikri zikredenler için bir şeref olan varlık.” Bu gibi şeyleri gizlemeye gayret göstermek akıllı olan insana nasıl yakışır? Bu sebeble, Hz, Ali (r.a.)’ın mezhebi­nin, bütün namazlarda besmeleyi açıktan okumak olduğu nakledilmiştir. Ben de derim ki bu delil, muhaliflerin sözleriyle silinip gitmeyecek kadar, bence, güçlü ve sağlamdır

 

Dördüncü delil: Senedi ile Şafiî (r.a.) şunu rivayet etmiştir: Muâviye (ra.) Medî-ne’ye geldi ve halka namaz kıldırdı, besmeleyi okumadı. Rükû ve secdeye gider­ken de tekbir almadı. Selâm verince Muhacir ve Ensar ona şöyle seslendiler: “Ey Muâviye, namazımızı çaldın, besmele nerede? Rükû ve secdeye giderken tekbir nerede?” Sonra, Muâviye {r.a.), besmele ve tekbirlerle birlikte namazı yeniden kıldırdı. İmâm-ı Şafiî (r.a.) şöyle buyurmuştur: Şüphesiz Muâviye güçlü ve salta­natlı bir hükümdardı. Şayet besmeleyi açıktan okumak, Muhacir ve Ensar’a gö­re, yerleşmiş bir iş olmasaydı, Muâviye’nin besmeleyi terketmesi sebebiyle, onlar bu hâli yadırgadıklarını ortaya koyamazlardı.

 

Beşinci delil: Beyhakî es-Sünenü’l-Kebir’inde, Ebû Hureyre (r.a.)’dan rivayet ettiği hadiste o şöyle demiştir: “Hz. Peygamber (s.a.s.) namazlarında besmeleyi açıktan okurdu.” Sonra Beyhakî, Ömer b. Hattab, Ibn Abbas, Ibn Ömer ve İbn Zübeyr (r.anh)’den de besmeleyi açıktan okuduklarını rivayet etmiştir.

 

Ali b. Ebî Talib (r.a.)’a gelince, onun besmeleyi açıktan okuduğu tevatürle sabit olmuştur. Kim dinî hususunda Hz. Ali’ye uyarsa o kimse doğruyu bulmuş olur. Bunun delili ise Hz. Peygamber (s.a.s.)’in şu sözüdür,”Ey AUahım, AH nerede dönüp dolaşırsa, hakkı da onunla birlikte dönderip dolaştir.[55]

 

Altıncı delil: sözü, takdir edilmesi gereken bir fiile taalluk eder. Buna göre takdir şöyle olabilir: ”  her han­gi birşey takdir edilebilir. Şüphe yok ki bu besmeleyi duymak, Allah’ın koruması­nın haricinde, O’na isyan etmekten alıkoyacak bir güç ve Allah’ın yardımı olmak­sızın, Allah’a itaata güç-kuvvet bulmanın imkânı olmadığına dair aklı uyarır. Yine Allah’ın zikri ile başlamadıkça hiç bir hayır ve bereketin tam olamayacağına aklın dikkatini çeker. Bütün ibadet vetaatlardan maksadın, akılda bu tür manaların mey­dana gelmesi olduğu malûmdur. Bu kelimeyi (besmeleyi) dinlemek, bu yüce ha­yırları ve üstün bereketleri ifade edince, besmeleyi söyleyen kimse Cenâb-ı Al­lah’ın ” insanlar için çı­karılmış en hayırlı bir ümmehiniz. İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeye ça­lışırsınız,” (Ai ı imrân. 110) ayetinin şümulüne girmiş olur. Çünkü besmeleyi açıktan okuması sebebiyle, okuyan kimse emri bi’l-ma’rûf kısımlarından en güzel olanını yapmıştır ki, bu da kişinin bütün benliği ile Allah’a yönelip, bütün hayır işlerde Allah’ın yardımını istemesidir. Hâl böyle olunca akıllı olan kimsenin, “Besmeleyi açıktan okumak bidattir” demesi nasıl yakışık alır.

 

Muhalif olan, birçok husus ve delil ilen sürmüştür. Şöyle ki:

 

Birinci delil: Buhârî’nin senedi ile birlikte, Enes b. Mâlik (r.a.)’dan rivayet ettiği hadise göre O şöyle demiştir: “Hz. Peygamber (s.a.s.lEbû Bekr.Örnerve Os­man’ın arkalarında namaz kıldım. Hepsi ile okumaya başlı­yorlardı” Müslim de bu haberi Sahîh’inde rivayet etmiştir. Ancak Müslim’in riva­yetinde: “… onlar besmeleyi söylemiyorlardı” ibaresi de vardır Başka bir riva­yette ise “… onlardan her hangi birinin besmeleyi (namazda, Fâtiha’nın başın­da) okuyanını duymadım” ilâvesi; dördüncü bir rivayette ise”…. onlardan hiç bi­ri besmeleyi açıktan okumamıştır” ifadesi yer almıştır.

 

İkinci delil: Abdullah b. Mugaffel’in rivayet etmiş olduğu hadistir. O şöyle de­miştir: Babam, benim (namazda) besmeleyi okuduğumu duydu da şöyle dedi; “Evlâdım! İslâm’da bidatlardan sakın. Hz. Peygamber (a.s.)’m, Ebû Bekr’in. Ömer’­in ve Osman’ın arkalarında namaz kıldım, bunların hepsi” diye okumaya başlarlardı. O halde namaz kıldığında başla.” Ben de derim ki, Enes ile İbn Mugaffei, besmelenin zikredilmemesini üç halifeye tahsis etmişler, Hz. Alı (r.a.)’yi anmamışlardır Bu da herkesin, Hz. Ali (r.a.)’ın besmeleyi açıktan okuduğuna mutabık olduğuna delâlet eder.

 

Üçüncü delil: Cenâb-ı Allah’ın” “Rabbinize yalvara yakara, gizlice dua edin.” (Araf, 55), “Rabbini içinden yalvara-rak ve korkarak an” (Araf, 205) ayetleridir. Besmele Allah’ı zikretmektir, öyle ise bu­nun da gizli okunması gerekir. Bu fakîhlerin, ilk iki söze dayanarak çıkardıkları bir delildir.

 

Enes (ra.)’dan gelen habere birçok yönden cevab veririz:

 

Birincisi; İmam Ebû Hâmid el-lsferâyınî bu konuda Enes (ra.)’dan altı rivayette bulunmuştur. Hanefîler ise Enes (r.a.)’dan üç rivayet nakletmişlerdir. Birinci rivayet O’nun “Resûlullah(s.a.s.)’ın, Ebû Bekr’in, Ömer’in ve Osman’ın arkalarında namaz kıldım. Onlar namaza”ile başlıyorlardı.” sözüdür.

 

İkinci rivayet, O’nun “Onlar besmeleyi okumuyorlardı” sözüdür.

 

Üçüncü rivayet ise, Enes (r.a.)’ın “.. Onlardan hiç birinin besmeleyi okudukları­nı duymadım” sözüdür Bu üç rivayet Hanefîlerin görüşünü desteklemekte, Enes (r.a.)’dan rivayet edilen diğer üç haber ise onların görüşüne ters düşmektedir. Bunlardan birinci rivayet, daha önce zikrettiğimiz şu haberdir: Enes (r.a.) şöyle demiştir: “Muâviye namazda besmeleyi terkedince, Muhacir ve Ensâr bunu ya­dırgadılar.” Bu rivayetin, besmeleyi namazda açıktan okumanın, sahabe arasın­da tevatür derecesine varmış bir iş olduğuna delâlet ettiğini açıklamıştık.

 

İkinci rivayet: Ebu Kılâbe’nin, Enes(r.a.)’dan rivayet ettiğine göre, Hz. Peygam­ber (a.s.), Hz. Ebû Bekr, Hz. Ömer (r.a.) besmeleyi açıktan okurlardı. Üçüncü ri­vayet, Enes (r.a.)’a, besmeleyi açıktan veya gizli okumak hususunda sorulduğun­da O, “Ben bu meseleyi bilmiyorum” demesidir Böylece bu mesele hususunda, Enes (r.a.)’dan gelen rivayetlerde belirsizliğin çoğalmış ve hadislerin birbiri ile ça­tışmış olduğu ortaya çıkar. Bundan dolayı diğer delillere başvurmak gerekir. Yine bu rivayetlerde başka bir töhmet vardır. O da şudur: Hz. Alı, besmeleyi açıktan okuma hususunda çok hassas idi. İdare Emevîlere geçince onlar, Hz. Ali’nin iz­lerini silme hususunda ileri giderek besmeleyi açıkça okumayı menetme husu­sunda aşırı davranmışlardır İşte bu sebeble, belki de Enes (r.a.) onlardan çekin­miş ve bu husustaki sözleri tutarsız olmuştur. Biz her hangi bir şeyde şüphe et­sek de, Enes (r.a.) ve İbn Mugaffel ile, ömür boyu açıktan okumaya devam eden Hz. Ali’nin sözü arasında bir tearuz meydana geldiğinde, Hz. Ali (ra.)’ın sözüne yapışmanın evlâ olduğunda asla şüphe etmeyiz. Bu meselede kesin cevap işte budur.

 

Sonra biz deriz ki: Farzet ki, sizin delilleriniz ile bizimkiler arasında bir tearuz meydana geldi. Bu durumda tercih bizden yanadır, Bunun birçok yönden izahı vardır.

 

Birincisi: Sizin haberlerinizin râvîlen Enes ve İbn Mugaffel (r.ahm)’dir. Bizim gö­rüşümüzün râvilen ise Ali b. EbîTâlib, İbn Abbas, İbn Ömer ve Ebû Hureyre (r.ahm) dir. Bunlar ise hem ilim bakımından, hem de Hz. Peygamber (s.a.s.)’a yakınlık bakımından, Enes ve İbn Mugaffel (r.ahm)’dan daha üstündürler.

 

İkincisi: Ebû Hanîfe’nin mezhebine göre, haber-i vâhid, kıyasın aksine ise ka­bul olunmaz. İşte bu sebeble Ebû Hanîfe, Peygamber (a.s.)’ın lâfzı olmasına rağ­men musarrât hadisini[56], “kıyasa muhaliftir” diyerek kabul etmemiştir. Bunun böyle olduğu sabit olunca, deriz ki: Apaçık aklın, besmelenin açıktan okunma­sının gizli okunmasından evlâ olduğunu ıtade ettiğini açıklamıştık. Daha hangi sebeble Enes ve (İbn Mugaffel’in sözü bu bedihî ve açık olan izaha tercih edilir.

 

Üçüncüsü: Hz. Peygamber (s.a.s.)’ın, (namazda) büyükleri küçüklere; âlim olan­ları olmayanlara; asîl olanları bedevilere takdim ettiği zarurî olarak bilinen bir husus­tur. O halde, Hz. Ali, İbn Abbas ve İbn Ömer (r.ahm)’ün, ilim, şeref ve mertebele­rinin Enes ve İbn Mugaffel’den daha üstün olduklarında şüphe edilmez. Hz Ali. İbn Abbas ve İbn Ömer’in, Hz. Peygamber (s.a.s.)’a namazda yakınlıkları; Enes ve İbn Mugaffel (r.ahm)’ün ise ondan uzaklıkları zann-ı gâlib ile bilinen bir husus­tur. Yine Hz. Peygamber (s.a.s.), Cenâb-ı Allah’ın İ^SfciZ&İİ!^* “Na­mazında açıktan okuma, çok gizli de okuma” (isrâ, 110) ayetine uyarak açıktan oku­ma hususunda mübalağa etmezdi. Bunun gibi, insan da Kur’ân okumaya başla­dığında, hafif bir sesle başlar, sonra sesini tedrîcen artırır, işte bu husus, Hz. Ali, İbn Abbas, İbn Ömer ve Ebû Hureyre (r.ahm)ün, Hz. Peygamber (s.a.s.)dan bes­meleyi açıkça okuduğunu duymuş olmaları; Enes ve İbn Mugaffel’in ise bunu duyamamış olmalarında apaçık bir sebebtir.

 

Dördüncüsü: Şafiî şöyle demiştir: Belki de Enes b. Mâlik’in “Hz. Peygamber (s.a.s.) namaza ile başlıyordu.” sözünden maksadı, Hz. Pey­gamber (s.a.s.)’ın, kVaat hususunda bu süreyi diğer sûrelerden önce okuduğu­dur. Buna göre den maksad, Fatiha Sûresi’nin tamamıdır. Böy­lece Enes (r.a.) sözünü, bu sûrenin ismi olarak zikretmiştir.

 

Beşincisi: İbn Mugaffel’in hadîsindeki “besmeleyi açıktan okumama”dan mak­sad, sesi yükseltmede mübalağa etmemektir. Nitekim Cenâb-ı Allah “Namazda açıktan okuma, çok gizli de okuma ” (isrâ. 110) buyurmuştur.

 

Altıncısı: Açıktan okumak sübût, gizli okumak ise adem ifade eden bir durum­dur İsbat eden rivayet ise nefyedene tercih edilir (Yani bir şeyin varlığına ait riva­yet, olmadığını gösterene tercih edilir.

 

Yedincisi: Aklî deliller de bizim görüşümüze uygundur. Ali b. Ebî Tâlib (r.a.)’ın ameli bizimle beraberdir. Kim Hz. Ali’yi dininde iman edinirse, dini ve nefsi husu­sunda sapasağlam bir kulpa yapışmış olur. Cenâb-ı Allah’ın “Rabbini, içinden, yalvararak ve korkarak an ” (Araf, 205) sözüne tutunmaya gelince, bizim buna cevabımız şudur: Biz bunun mücerred zikir için olduğunu kabul ediyoruz. Besmeleye gelince, bundan maksad, ibadet ve tevazu niyetiyle Allah’ın kelâmını okumaktır. Dolayısıyla onu açıktan söylemek evlâdır. [57]

 

Besmele İle İlgili Tâlî Konular       

Besmeleyle ilgili ikinci derecedeki konular hakkındadır. Bunlar çoktur.

Birincisi: Şi’â şöyle demiştir: İster açıktan okunan ister gizliden okunan namazlarda olsun, sünnet olan, besmeleyi açıktan okumaktır. Fakîhlerin çoğu bu hususta, Şi’a’ya muhaliftirler.

 

İkincisi: Besmelenin, sûrelerin başından bir ayet olmadığını söyleyenler, onun mushafta her sûrenin başında yazılmış olmasının sebebi konusunda ihtilâfa düş­müşlerdir. Bu konuda iki görüş vardır:

 

Birinci görüş: Sûrelerin başındaki besmeleler Kur’ân’dan değildir. Bu görüş sahibleri de iki guruptur. Bir kısmı, besmelenin, sûre aralarını ayırmak için yazıldığı­nı söyler. Bu sûreleri ayırma işi şu anda bilindiğinden, besmeleyi koymaya ihtiyaç yoktur. Buna göre, şayet besmele yazılmamış olsaydı da olurdu. Diğer kısmı ise, besmeleyi Mushaf’ta sûre aralarında yazmanın vâcıtTolup terketmenın caiz ola­mayacağını söylemişlerdir.

 

İkinci görüş: Bu besmeleler Kur’ân’dandır. Cenâb-ı Allah onları inzal etmiştir Fakat besmele müstakil bir ayet olup, peşinden gelen sûrenin bir ayeti değildir. Bu görüşü savunanlar da iki guruba ayrılırlar. Bir kısmı, Cenâb-ı Allah’ın besme­leyi, her sûrenin başında aynı şekilde indirdiğini söylerken; diğer bir kısmı, aksi­ne, Cenab-ı Allah’ın besmeleyi bir defa indirdiğini ve her sûrenin başına konul­masını emrettiğini söylemiştir. Cenâb-ı Allah’ın besmeleyi indirdiğine ve onun Kur-ân’dan olduğuna delâlet eden Ümmü Seleme (rah) rivayet edilen haberdir ki, buna göre Hz. Peygamber (s.a.s.) besmeleyi bir fasıla ayeti saymıştır, ibrahim b. Yezîd’den rivayet edildiğine göre, O, “Amr b. Dînar’a, el-Fadİü’r-Rahkâşî’nin, bes­melenin Kur’ân’dan olmadığını iddia ettiğim” söylediğini, Amr b. Dinar: “Sübhâ-nallah, bu adam ne kadar cüretkâr. Sa’îd b. Cübeyr’ın şöyle dediğini duydum: -İbn-i Abbasi şöyle derken duydum- Hz. Peygamber (s.a.s.). kendisine besmele indirildiği zaman, vahyedilen o sûrenin sona erdiğini ve başka bir sûrenin başla­dığını anlıyordu” dedi. Abdullah b. Mübarek’ten rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: “Kim besmeleyi terkederse, yüzonüç ayet terketmiş olur.” Buna benzer haberler İbn Ömer ve Ebû Hureyre (r.ahm)’den de rivayet edilmiştir

 

Üçüncüsü: Besmelenin Fâtıha’dan bir ayet olduğunu. Fâtiha’nın ise namazda okunmasının vâcıb olduğunu kabul edenlerdir ki bunlar, besmelenin okunması­nın gerekli olduğunu söyleyenlerdir. Besmelenin okunmasının gerekli olmadığını söyleyenlere gelince, bunlar da ihtilâf etmişlerdir. Ebû Hanîfe, ona tâbi olanlar, el-Hasen b. Salih b. Cinnî, Süfyân es-Sevrî, İbn Ebî Leylâ besmeleyi gizlice okur­lardı. İmâm Mâlik ise şöyle demiştir: Farz namazlarda, ne açıktan ne de gizlice besmeleyi okumak doğru olmaz. Nafilelerde ise. kişi besmeleyi isterse okur, is­terse terkeder.

 

Dördüncüsü: Şafiî’nin mezhebi, besmelenin butun rekâtlarda okunmasının farz olduğunu gerektirir Ebû Hanîfe’ye gelince, bu hususta Ondan iki rivayet vardır. Ya’lâ’nın Ebû Yûsuf’tan, Onun da Ebû Hanıfeden rivayet ettiğine göre. Ebü Ha­nîfe besmeleyi her rekâtta Fâtıha’dan önce okurdu şeklindedir. Ebû Yûsuf. İmam Muhammed. el-Hasen b. Zıyâd. bu üçünün Ebû Hanîleden rivayet ettiklerine göre. Ebû Hanîfe. şöyle derdi Bir kimse besmeleyi, okuya başlarken ilk rekâtta okuduğu zaman, o kimseye namazını bitirinceye kadar, aynı namazda besmeleyi oku­ması gerekmez. Ama her sûreyle birlikte okursa, güzel olur.

 

Beşincisi: Ebû Hanîfe’nin sözünün zahirine göre, besmeleyi Fâtiha’nın evve­linde okuyan, diğer sûrelerin evvellerinde tekrarlamaz. Şafiî’ye göre ise, besme­leyi her sûrenin evvelinde tekrar etmek evlâdır; çünkü Hz. Peygamber (s.a.s.), “Besmele ile başlanılmayan her önemli is, neticesizdir (verimsizdir)”.[58]

 

Altıncısı: Ulema, hayızlının ve cünübün besmeleyi okumasının caiz olup ol­madığı hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bize göre sahih olan, caiz olmadığıdır.

 

Yedincisi: Ulema, abdest alırken besmele çekmenin “mendûb” (yapılmasıyla mükâfat alınan, yapılmaması herhangi bir cezayı gerektirmeyen) olduğunda ic-mâ etmişlerdir. Ulemanın umumu ise, bunun farz olmadığında ittifak etmişlerdir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s.), “Allah’ın sana emrettiği gi­bi, abdest al!” buyurmuştur. Besmele çekmek ise, abdest ayetinde zikredilme-miştir. Zahirîler (dinî nasların zahirine göre hareket edenler) ise, besmele çekme­nin vâcib olduğunu, besmeleyi kasten veya unutarak terkeden kimsenin namazı­nın sahih olmadığını söylemişlerdir. İshâk da, besmeleyi kasten terkeden kimse­nin namazının caiz olmayacağını, unutarak terkeden kimsenin ise, namazının caiz olacağını söylemiştir.

 

 Sekizincisi: Besmelesiz kesilen etten yemenin hükmü:

 

Kesilirken besmele çekilmemiş hayvanın yenilmesinin helâl olup olmadığı hu­susudur Mesele, gayet açıktır. Çünkü Cenâb-ı Hakk O halde onlar ayakta durarak boğazlanırlarken, üzerlerine Allah’ın ismini anın.” (Hacc. 36) ve “Özerlerine Allah’ın ismi anılmayan şeyler­den yemeyiniz” (Erfâm, 121) buyurmuştur.

 

Dokuzuncusu: Ulema, kişinin, “bismillah” demeden her hangi bir işe başla­mamasının müstehab olduğunda ittifak etmişlerdir Meselâ uyuduğunda bismil­lah; kalktığında bismillah; ibâdete niyetlendiğinde bismillah; eve girdiğinde bis­millah; evden çıktığında bismillah; yiyip içerken, alıp verirken bismililâh.. der. Ebe­nin çocuğu annesinden alırken besmele çekmesi müstehabtır. İşte bu, çocuğun dünya hallerinden ilkidir. Öldüğünde, kabre sokulduğunda bismillah denilir ki, bu da onun dünya hallerinin sonuncusudur. Kabirden kalktığında bismillah der, mah­şer meydanında toplandığında bismillah der; böylece de cehennem,  bismillah  demesinin  bereketiyle, o kimseden uzaklaşır. [59]

 

Tercüme, Kur’ân Metninin Yerini Tutabilir Mı?      

Şafiî, Kur’ân’ı okuyabilen veya okuyamıyan kimseler için, Kur’ân’ın tercümesinin, namazının sahih olabilmesi için kâfi gelmiyeceğinı söylemiştir. Ebû Hanîfe ise, önçeleri Kur’ân’ın tercümesinin, Kur’ân okumaya gücü yeten ve yetmeyenler için kâfî gelebileceğini söylemiştir.

 

İmâmeyn ise, okuyamayan için yeterli; okuyabilen içinse, yeterli olamıyacağını söy­lemişlerdir. Bu meselede Ebû Hanîfe’nin bu ilk kavli, cidden tuhaftır. Bu sebeble, el-Fakîh Ebû’l-Leys es-Semarkandî ile, Ebû Zeyd ed-Debûsî, Ebû Hanîfe’nin bu görüşünden vazgeçtiğini söylemişlerdir.

 

Bizim, bu hususta birçok delil ve hüccetlerimiz vardır

 

Birinci hüccet: Hz. Peygamber (s.a.s.), Allah tarafından Arabça bir lâfızla indi­rilen J<ur’ân ile namazlarını kıldı ve ömür boyu buna devam etti. Cenâb-ı Hakk’ın “Ona tâbi olunuz” (A’râf, 152) ayetinden ötürü, Peygamber (s.a.s.)’e farz olanın bize de farz olması gerekir. Şaşıyorum, Ebû Hanîfe Hz. Peygamber’in bir kere nâsıyesıne meshetmiş olmasıyla, alın miktarı meshin, abdestin sıhhati hu­susunda şart olduğuna delil getiriyor da, ömür boyu Arabça ile Kur’ân okumaya devam etmiş olmasına iltifat etmiyor!

 

İkinci hüccet: Hulefâyı Râşidîn (r.a.), Arabça Kur’ân’la namaz kıldılar. Bunun bize de farz olması gerekir. Zira Hz. Peygamber (s.a.s.), “Benden sonrakilere, yani Ebû Bekir ve Ömer’e uyunuz.”[60]”Benim ve benden sonraki râşid halîfelerimin sünnetine sarılın. Sünnetimi, azı dişlerinizle sımsıkı ısırın[61] buyurmuştur.

 

Üçüncü hüccet: Hz. Peygamber ve bütün sahabe, namazlarında şu Arabça Kur’ân’dan başkasını okumamışlardır O halde, bunun bize de farz olması gere­kir Zira Hz. Peygamber (s.a.s.): “Ümmetim, yetmiş küsur fırkaya ayrılacaktır Birisi hariç, bunların hepsi cehen­nemdedir. Ey Allah’ın Resulü, kimdir onlar? denildiğinde de, benim ve Ashabı­mın üzerinde olduğu (yolda hareket edenlerdir)[62] buyurmuştur. Bu hadisten elde edilen delil şudur: Hz. Peygamber ve bütün Ashabı, namazda şu Arabça Kur’ân’la okunması hususunda ittifak etmişlerdi. Buna göre Farsça ile okuyan kim­senin cehennemlerden olması gerekir.

 

Dördüncü hüccet: Bütün İslâm memleketlerinin halkı, namazda Kur’ân’ın, Al­lah’ın indirdiği gibi okunması hususunda tamamiyie mutabıktırlar Kim bu yoldan dönerse, Cenâb-ı Hakk’ın, “(Ve her kim) müminlerin yolun­dan başkasına tâbi olursa onu, döndüğü sapıklıkta bırakırız…” (Nisa, 115) ayetinin hükmüne girmiş olur.

 

Beşinci hüccet: Mükellef, namazında Kur’ân’ı okumakla emredilmiştir. Farsça ile Kur’ân okuyan kimse, Kur’ân okumuş olmaz. Böylece de, emrin gereğini yeri­ne getirmiş oimaz. İnsan* Qkumakla emrolunmuştur deyişimiz, Cenâb-ı Hakk’ın, “Kur’ân’dan kolayınıza geleni okuyunuz.” (Müzzem-mii. 20) kavliyle, Hz. Peygamberin bir bedevîye, “Sonra Kur’ân’dan kolayına geleni oku.[63] demiş olmasından ötürüdür. Biz, Farsça ola­rak tertip edilmiş bir kelâmın Kur’ân olmadığını söyledik. Bunun bir çok sebebi vardır

 

Birincisi: Cenâb-ı Hakk, “Muhakkak ki O Kur’ân, Âlemlerin Rabbi’nin indirmesidir. O’nu kalbine, korku­tuculardan olasın diye, apaçık Arapça bir dil ile Cibril indirmiştir” (Şuârâ, 192-195) buyurmuştur.

 

İkincisi: Cenâb-ı Hakk’ın, “Biz, gönderdiğimiz her peygamberi kendi kavminin diliyle gönderdik” (ibrahim, 4} ayetidir.

 

Üçüncüsü: “Eğer biz onu yabana dilden bir Kur’ân yapsaydık….”(Fussiiet, 44) ayetidir, kelimesi, “başkası bulunmadığı için, bir şeyin yokluğunu ifade eder.” Bu da, Cenâb-ı Hakk’ın, Kur’ân’ı, yabancı dilden bir Kur: ân yapmadığını gösterir Buna göre şöyle demek gerekir; Yabancı olan hiç bir şey, Kur’ân değildir.

 

Dördüncüsü: “De kî: İnsanlar ve cinler, bu Kur’ân’ın bir benzerini meydana getirmek üzere bir araya gelseler, birbirlerine yardımcı bile olsalar, onun bir benzerini getiremezler”

 

(isra. 88) ayetidir Buna göre Farsça düzenlenmiş bu kelâm, ya Arabça kelâmın aynı veya misli veyahutta ne onun aynıdır, ne de onun mislidir denilebilir. Birinci­sinin geçersiz olduğu zarurî olarak bilinir İkincisi de, batıldır. Zira, meselâ Farsça tanzim edilen bu kelâm, bu Arabça kelâmın misli olsaydı, Farsça kelâmı tertip eden kimse Kur’ân’ın mislini getirmiş olurdu ki, bu da Cenâb-ı Hakk’ı “O’nun mislini getiremezler” (İsra, 88) sözünde yalanlamayı gerektirirdi. Farsça dü­zenlenen bu kelâmın, Kur’ân’ın ne aynı ve ne de misli olmadığı ortaya çıkınca, bu Farsça kelâmı okuyan kimsenin Kur’âm okumamış olduğu ortaya çıkar Elde edilmek istenen netice de, zaten budur. Buna göre de, mükellefin Kur’ân oku­makla emrolunduğu, takat bunu yerine getirmediği, böylece de sorumluluğun ondan sakıt olmadığı anlaşılmış olur.

 

Altıncı hüccet: İbnuİ-Münzir’in Ebû Hureyre’den rivayet etmiş olduğu hadistir. Bu hadise göre Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Kendisinde Fatiha Sûresi okunmayan namaz, kifayet efmez.[64] Biz deriz ki, Farsça tertip edilmiş bu kelimelerin, Ebû Hanîfe ya, Kur’ân olduğu­nu veya olmadığını söyleyecektir. Birincisi, büyük bir cehalet ve icmâı terketmek-tir. Bunu birkaç yönden izah edebiliriz.

 

Birincisi: Hiç bir akıllı kimsenin, ne aklen ne de dînen”Dostlar cennettedir” sözünün Kur’ân olduğunu söylemesi caiz değildir.

 

İkincisi: Kur’ân’ın tercümesine güç vetirenin, Kur’ân’ın ilk şekline benzer olan bir Kur’ân getirmiş olması gerekir ki, bu da batıldır.

 

Yedinci delil: Abdullah b. Ebî Evfâ’nın rivayet ettiğine göre bir adam: Ey Alla-hın elçisi, ben Kur’ân’ı, namazda okumaya uygun olacak kadar, ezberleyem i yo­rum, dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.) o adama, “Subhânellâhi ve’I-hamdu lillâhi… ilh, de” dedi. Bu hadisten elde ettiğimiz delil şudur: Arapça Kur1 ân okumaktan aciz olduğu zaman, namazda yetecek miktarı sorunca, Hz. Pey­gamber (s.a.s.)’in ona tesbîhi emretmiş olmasıdır Bu da, mükellefe demesinin, ona yetebileceğini söyleyen kimsenin görüşünü çürütür.

 

Sekizinci delil: İncil’in başının olduğu söylenir ki, buda “Bismillâhirrahmânirrahîrrfin tercümesinin aynıdır. Şayet Kur’ân’ın tercümesi, bizzat Kur’ân’ın kendisi olsaydı, o zaman hıristiyanlar “Bu Kur’ân’ı sen bizzat İncil’in ken­disinden aldın.” derlerdi. Halbuki, bunu hiç kimse söylemediğine göre, Kur’ân1 in tercümesinin Kur’ân olmadığını anlamış oluruz.

 

Dokuzuncu delil: Cenâb-ı Hakk’ın, “Şimdi içinizden birisini bu gümüş para ile şehre gönderin de baksın’onun hangi yiyeceği temiz ise, ondan size bir rızık getirsin” (Kehf, 19) aye­tini, Farsça’ya tercüme ettiğimizde, bu tercüme şöyle olur: Bu kelâmın hem lâfzan, hem manen in­sanların sö2ü cinsinden olduğu malûmdur. O halde, bununla namazın caiz ol­maması gerekir. Zira Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Şu bizim namazlarımızda, insan kelâmından herhangi bir şeyi konuşmak uygun değildir[65]). Bu ayetin tercümesiyle namaz geçerli ol­mayınca, diğer ayetlerin tercümesiyle de geçerli olmaz. Zira, bu iki durum araanda bir fark olduğunu söyleyen hiç kimse yoktur. Ve yine “Daima ayı  bu delil, Cenâb-ı Hakk’ın ayıplayan, devamlı lâf taşıyan, hiç durmadan hayırdan men eden, aşın zalim ve çok günahkâr, kaba ve haşin, bütün bunlardan sonra da kulağı kesik!” (Kalem, 10-13) ayetlerinin tercüme­sinde de geçerlidir. Zira, bu tercüme hem lâfız, hem de mana bakımından insan­ların sözü cinsinden bir sövme (kınama) olmaz.

 

Yine böylece, Cenâb-ı Hakk’ın “Bizim için Rabbine dua et de, yeryüzünün bitirdiği şeylerden, sebze ve salatalık çıkar­sın…” (Bakara, 6i) ayetinin tercümesi hem lâfız hem de mana bakımından, insan­ların sözleri cinsinden olur. Bu da, bu ayeti şu lâfızlarla okuduğumuzdan başka olur. Çünkü bu ayet, mu’ciz terkibiyle, bedî nazmıyla insanların sözlerinden ayrı­lır Muarızlarımıza şaşıyorum; onlar, bir kimse teşehhüdün sonunda insanların söz­leri cinsinden olan bir duâ okusa, namazı fasit olur, diyorlar, sonra da kalkıp, ter­cümesi hem lâfız, hem de mana bakımından insanların sözlerinin aynı olmasına rağmen, şu ayetlerin tercümesiyle namaz sahih olur diyorlar!

 

Onuncu delil: Hz. Peygamber (s.a.s.)’in “Kur’ân yedi harf üzerine indirilmiştir. Bunlar hepsi şifa ve yeterlidir.[66] hadisi­dir. Şayet her dile göre Kur’ân’ın tercümesi Kur’ân olsaydı, Kur’ân’ın yedi harften daha fazla harf üzerine indirilmiş olması gerekirdi. Çünkü, onların mezhebince, her dilde başlı başına bir Kur’ân meydana gelmiş olur. Bu durumda da Kur’ân’ın harflerini yediye hasretmek doğru olmaz.

 

Onbirinci delil: Ebû Hanîfe’ye göre, namaz ayetlerin tümüyle sahîh olur. Tev-rat’da, Allah’a senayı, ahiret işlerini yücelten, dünya işlerini çirkin gösteren, Kur: ân’daki ayetlere mutabık birçok ayet vardır. Muarızın bu görüşüne göre, namaz İncil ve Tevrat’ı okumayla; Zeyd ve insan kelimeleri okumak suretiyle sahih olur. Buna göre, bir kimse dünyaya gelse, yüz sene yaşasa, Kur’ân’dan her hangi bir şey okumayıp, aksine Zeyd ve insan diye okumaya devam etse, o kimse Allah’a itaatkâr olarak mulâkî olur. Böyle bir sözün müslümanların dinine yakışmayacağı zarurî olarak bilinmektedir.

 

Onikinci delil: Fâtiha’nın tercümesi ancak şu şekilde söylememizle olur: “Se­na, âlemlerin Rabbî, muhtaçların Rahmân’ı, din gününe kadir Allah’a aittir. Sen ma’budsun, sen yardım istenensin. Bizi eht-i irfanın yoluna hidayet et, hızlan ehli­nin (rüsvay olanların) yoluna değil.” Fâtiha’nın tercümesinin ancak bu kadar veya ouna yakın bir şekilde yapılabildiği sabit olunca, ancak bu kadar miktarın kendi­sinde meydana geldiği şeyin hitabe olacağı malûmdur, O halde bu kadar hita-oetnin tamamım okumakla, namazın sahih olduğunu söylemekle gerekir. Bu geersız olunca, böyle bir hükmün fasit olacağını anlamış oluruz.

 

Onüçüncü delil: Şayet bu caiz olsaydı, Hz. Peygamber (s.a.s.) Selmânul-Farisî’ye Kur’ân ı Farsça okumasına ve onunla namaz kılmasına; Suheyb’e Rum­ca okumasına, Bilâl’e de Habeşçe okumasına müsaade ederdi. Şayet bu iş uy­gun görülmüş olsaydı, insanlar arasında caiz olduğu hususu yayılırdı, böylece de bu yol, bilhassa dilciler arasında, revaç bulurdu. Zira bu onlardan, Arapça öğrenme hususundaki yorgunluklarına son verir ve her kavmin kendi hususî li­sanıyla bir Kur’ân’ın meydana gelmesinden ötürü, bunlar için büyük bir iftihar vesilesi ortaya çıkmış olurdu. Böyle bir şeye cevaz vermenin ise, Kur’ân’ın tama­mıyla ortadan kalkmasına götüreceği malûmdur ki, buna da hiç bir müslüman taraftar olamaz.

 

Ondördüncü delil: Farsça kıraat ile namaz caiz olsaydı, Arapça okumayla caiz olmazdı. Halbuki, bu caiz, öteki caiz değildir Aralarındaki mülâzemetin izahını şöyle yaparız: Arapça her hangi bir şey anlamayan Farslı, kesinlikle Kur’ân’dan hiç bir şey anlamaz. Ama, Kur’ân’ı Farsça okuduğunda, manayı anlar, okudu-ğundaki maksadı kavrar ve Ondaki Allah’a övgüyü, ahirete teşviki ve dünyaya fazla rağbet etmemeyi öğrenir. Namaz kılmaktaki en yüce maksadın da., bu tür manaları elde etmek olduğu malûmdur. Zira Cenâb-ı Hakk “Be­ni anmak için, namaz kıl.” (Taha. 14) ve “Kur’ân’ı tefekkür etmiyorlar mı, yoksa kaiblerine kilit mi vurulmuş” (Muhammed. 24) bu­yurmuştur. Böylece, tercümeyi okumanın bu büyük faydaları ifade ettiğini, hal­buki Arapça lâfızlarla Kur’ân okumanın ise, bu tür faydaların ortaya çıkmasına mâni olduğu sabit olur. Şayet sıhhat bakımından Farsça Kur’ân okumak, Arapça Kur’ân okumanın yerini tutsaydı; sonra Farsça Kur’ân okumak bu büyük faydala­rı ifade ediyor, Arapça Kur’ân okumaksa bu faydalan temin etmiyor olsaydı o za­man Arapça Kur’ân okumanın haram kılınmış olması gerekirdi. Durum böyle ol­madığına göre, Farsça Kur’ân okumanın caiz olmadığını anlamış oluruz.

 

Onbeşinci delil: Namazla ilgili emrin devamını gerektiren şey (muktezî), bulu­nur. Farıksa, zahirdir. Muktezî’ye gelince, bu teklif sabit olduğu içindir Sabit olan­da aslolan da, onun bekasıdır Farika gelince; Arapça Kur’ân manası arzu edildi­ği için okunduğu gibi, lâfzından ötürü okunması da talep edilir Bu iki bakımdan böyledir.

 

Birincisi: Kur’ân’ın icâzı fesahatındedır. Fesahati ise, lâfzındadır

 

İkincisi: Namazın sahih olmasının, Kur’ân’ın lâfzını okumaya bağlı olması, bu lâfızların ezberlenmesini gerektirir. İnsanların büyük çoğunluğu tarafından ezber­lenmiş olması, her zaman, Kur’ân’ın tahrif edilmekten korunmuş olarak kalmasını gerektirir. Bu da, Cenâb-ı Hakk’ın ” “Muhakkak ki, Kuram Biz indirdik. O’nun koruyucusu da Biziz,” (Hıcr. 9) ayetiyle va’dettiğı şeyin gerçekleşmesini gerektirir. Ama namazın sıhhati, şu Arapça nazmı okumaya dayanmtyor dediğimizde, bu maksada halel gelir. O halde, “muktezî” nin var oIduğu, “fârık”ın ise açtk, zahir olduğu sabit olur.

 

Muhalifimiz, kendi mezhebinin doğruluğuna, kendisinin Kur’ân okumakla em-rolunduğunu, Kur’ân’ın tercümesini okumanınsa, Kur’ân okumak olduğunu söy­leyerek, delil getirdi. Buna birçok husus delâlet etmektedir:

 

Birincisi: Abdullah b. Mes’ûd’un, bir adama Kur’ân öğrettiği ve ”Muhakkak ki, Zakkum ağacı, çok günahkâr olamn ye­meğidir” (Duhân, 43-44) ayetim okuduğu; adam yabancı olduğu için, ” yerine ” (yetimin yiyeceği) deyip durduğu, bunun üzerine Abdullah b. Mesûd ona, hayır böyle değil, hiç olmazsa”de! dediği rivayet edi­lir. Sonra Abdullah b. Mesûd dedi ki: “Kur’ân’da ” aUp ” yerine ” koymak hata değildir. Rahmet ayetini, azab ayeti yerine koymak hatadır.”

 

İkincisi: Cenâb-ı Hakk’ın ” “”Şüphesiz o Kur’ân, daha evvelki­lerin kitaplarında vardır” (Şuarâ, 196) ayetidir. Böylece Cenâb-ı Hakk, Kur’ân’ın, ev­velkilerin kitabında olduğunu bildirmiştir. Yine Allah Teâlâ ” Şüphesiz bunlar evvelki sahifelerde, İbrahim il’e Musa’nın sabi­telerinde de vardır.” {A’tâ, 18-19) buyurmuştur. Sonra Kur’ân’ın evvelkilerin kitabla-rında Arapça lâfızla olmadığına; İbranice ve Süryanice olduğuna ittifak ettik.

 

Üçüncüsü: ” “Sizi uyarmam için bu Kur’ân bana vahyolundu” (Enam. 19) ayetidir. Sonra yabancılar Arapça lâfzı anlamazlar. Ancak bu manalar onlara kendi lisanlarıyla anlatıldığında anlarlar. Bununla birlikte Cenâb-ı Hakk, ayette ona Kur’ân ismini vermiştir. Böylece, Farsça tertip edilen nazmın Kurân olduğu ortaya çıkar

 

Birinciye şöyle cevap veririz: Bu kimselerin durumları, cidden şaşırtıcıdır. 7’ira İbn Mesûd’dan, inşaallah “(Eğer Allah dilerse), ben müminim” dediği rivayet f3dil-miştir. İbn Mesûd’dan nakledildiği kadar, Hanefî mezhebine yardım hususunda, hiç bir şarabîden haber nakledilmemıştir. Sonra Hanefîler, buna hiç iltifat, etme­mişler, tam aksine, “Ben inşaallah (Allah dilerse) müminim” diyen kimsenin, di­ninde şüphe ettiğim, şüphe edenınse mümin olamıyacağım” söylemişlerdir. Eğer İbn Mesûd’un sözü hüccetse, O’nun sözünü bu meselede niye kabul etmemiş­lerdir? Eğer O hüccet değilse, bu meselede niye O’na güvenildi? Yemin ederim ki, bu çelişkiler çok şaşırtıcıdır. Yine İbn Mesûd’dan, Muavvizeteyn ve Fatiha Sû-resı’ni kendi mushafma yazmadığı nakledilmiştir. İbn Mesûd hakkında iyi şeyler düşünerek, şöyle demek vâcıb olur: O, bu görüşlerinden dönmüştür Cenâb-ı Hakk’ın ayetini delil olarak ileri sürmelerine gelince, bunun ma­nası, “Şu kıssalar, evvelkilerin kıtablarında da mevcuttu1″” demektir. Yine, ayetini deli! olarak öne sürmelerine gelince, bunun manası, “sizi Kur’ân’ın mana­sıyla sakındırmam için” olur. Zikrettiğimiz susturucu deliller sebebiyle, birazcık mecaza başvurmak caizdir. [67]

 

İmama Tâbi Olanın Kıraati.       

Şafii kavl-i cedidinde (en son görüşünde), “İmam Kur’ân’ı ister açıktan ister gizli okusun, imama uyan kimseye kıraat farz olur” demiştir. O, kavl-i kadîminde (eski mezhebinde) ise, “imam gizli okuduğunda, uyana kıraat farz olur, açıktan okuduğunda farz olmaz.” de­miştir ki bu İmâm Mâlik, İbn Mübarek ve Ahmed b. Hanbel’in görüşüdür. Ebû Hanîfe de, “İmamın arkasında Kur’ân okumak her durumda mekruhtur” demiş. Bizim birçok delillerimiz vardır:

 

Birinci delil: Cenâb-ı Allah’ın “Kur’ân’dan kolayınıza gele­ni okuyunuz.” (Müzzemmiı, 20) ayetidir. Ayetteki bu emir, tek başına namaz kılana olduğu gibi, İmama uyana da şamildir.

 

İkinci delil: Hz. Peygamber (s.a.s.) namazlarından Kur’ân okurdu. Cenâb-ı Allah’ın “O (Peygambere) uyunuz” (A’raf. 158) ayetinden dolayı, namazda aynı şe­kilde Kur’ân okumak bize de farzdır. Ancak şöyle denilebilir: “Kişinin imama uy­muş olması Kur’ân okumasına mânidir Fakat bu bir çelişkidir.”

 

Üçüncü delil: Cenâb-ı Hakk’ın ” “Namazı dosdoğru kılınız.” (Ba­kara. 43) ayetinin, Hz. Peygamber (s.a.s.)’ın namazda yaptığı fiillerin hepsini ifade eden bir emir olduğunu izah etmiştik. Fâtiha’yı namazda okumak da bu fiillerden biridir. O halde, Allah Teâlâ’nın ayetine, Fâtiha’yı okumak da girer.

 

Dördüncü delil: Hz. Peygamber (a.s.)”Fâtihâsız, na­maz sahih olmaz “[68] hadisidir. Bundan nasıl delil çıkarıldığı hususu daha önce geçmişti. Eğer muhalifler, “Bu hadis, yalnız başına namaz kılan kimseyle alâkalı­dır. Zira, Câbir (r.a.), Hz. Peygamber (s.a.s.)’ın şöyle dediğini rivayet etmiştir:

 

“Kim bir namaz kılar da o namazda Fatihayı okumazsa, imama uymuş olma hâli müstesna, namaz kılmış olmaz[69] derlerse, biz deriz ki, bu hadisin zayıf olduğu söylenmiştir.

 

Beşinci delil: Hz. Peygamber (s.a.s.)’ın, namazla ilgili işleri kendisine öğrettiği bedevî’ye şöyle demiştir: “Sonra Kur’ân’dan bildiğin ko­layına gelen şeyleri oku “[70]. Bu hadis, tek başına namaz kılana da jmama da şamildir.

 

Altıncı delil: Ebu İsâ et-Tirmizî, Sahîh’inde, senedi ile birlikte Mahmud b. Re-bı’den, O’nun da Ubâde b. Sâmit (r.a.)’dan rivayet ettiği hadise göre: Hz. Pey­gamber (s.a.s.), sabah namazında Kur’ân okudu ama güçlükle okudu. Namazı bi­tirince ” “Bana ne oluyor ki, sizi uyduğunuz imamın arkasında Kur’ân okuduğunuzu görüyorum.” Sahabe de “Evet Vallahi” dedi. Bu­nun üzerine O: “Fatiha hariç, böyle yap­mayınız. Çünkü Fâtiha’yı okumayan kimsenin namazı olmaz” dedi. Tirmizi, “Bu hasen bir hadistir” dedi.

 

Yedinci defil: İmam Malik, Muvatta’ında, ‘Alâ b. Abdurrahman’dan rivayet etti­ği hadise göre, ‘Alâ, Hişam’ın mevlası Ebu’s-Sâib’in şöyl6 dediğini duymuştur: Ebû Hureyre (r.a.)’ın şöyle dediğini duydum: Hz. Peygamber (sas.) buyurdu ki: ” “Kim bir namaz kılar da namazın­da Fâtiha’yı okumazsa o namaz noksandır, tam değildir.” Bunun üzerine Ebu’s-Sâib, ‘Ey Ebû Hureyre, ben bazan imama uyuyorum ” dediğinde, O şöyle dedi: “Ey Fârisî, Fâtiha’yı içinden oku.” Bu haberden iki delil çıkartılır. Birincisi, Kur’ân okumadan imama uyan kimsenin namazı, muanzlarımızca noksan görülmemek­tedir. Halbuki bu, hadisin aksinedir, İkincisi, burada. Ebu’s-Sâib, Ebû Hureyre (r.a.)’a, “İmama uyan kimseye Kur’ân okuması farz mıdır?” manasında soru sor­muştur. O da vacib olduğunu söylemiştir. Bu da bizim görüşümüzü kuvvetlendirir.

 

Sekizinci delil: Ebû Hureyre (r.a.), Hz. Peygamber (s.a.s.)’in şöyle dediğini riva­yet etmiştir: “Allah Teâlâ, “Nama­zı Benimle kulum arasında ikiye böldüm” der.”[71] Cenâb-ı Allah, bu bölmenin, namazın gereklerinden olduğunu ve bu ikiye bölmenin de ancak kıraatle mey­dana geleceğim beyân etti. O halde Fâtiha’yı okumadan, namazın levazımından olması farz oldu. Bu ikiye bölme, hem tek başına namaz kılanın, hem de imama uyanın namazı için geçerlidir.

 

Dokuzuncu delil: Dârekutnî, senedi ile, Ubâde b. Sâmit (r.a.)’dan, O’nun şöyle dediğini rivayet etmiştir: Hz. Peygamber   (s.a.s.),  kıraatin cehren okunduğu bir namazlkıldırdı. Namazını bitirince, mübarek yüzünü bize çevirdi ve şöyle dedi: Ben açıktan okuduğumda siz de okuyor musunuz?” Bir kısmımız: “Biz bunu yapıyoruz” dedi. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.s.):

 

“Ben de diyorum ki, bana ne oluyor da Kur’ân’la çekişip duruyorum (güçlükle okuyorum). Fatiha müstesna, ben cehren Kur’ân okuduğumda siz birşey okuma-yıp (beni dinleyiniz). Çünkü Fâtiha’yı okumayan kimsenin namazı sahih olmaz “buyurmuştur.

 

Onuncu delil: Kur’ân okumanın büyük sevabı olduğunu gösteren birçok ha­dis vardır. Bu da, tek başına namaz kılanı da, imama uyanı da içine alır. O halde, namazda imama uyan kimsenin, Fâtiha’yı okumasının büyük sevabı icâb ettirdiğı ortaya çıkar Bu görüşte olan herkes, Fatihayı namazda okumanın farz oldu­ğunu söylemiştir.

 

Onbirinci delil: Ebû Hanîfes -Allah ondan razı olsun- “İmama uyan kimsenin. Kür’ân okumasının namazını bozmadığına kail olmuştur.

 

Bize göre ise, kişinin imam arkasında Kur’ân okumaması namazını bozar. Böy­lece, Kur’ân okumanın daha ihtiyatlı olduğu ortaya çıkar. O halde, Kur’ân oku­mak namazın farzlarından olur. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s.): “Sana şüphe veren şeyi bırak, şüphe vermeyen şeye[72] buyurmuştur.

 

Onikinci delil: İmama, uyan kimsenin, imamın kıraatini duymadığı zaman Kur­an okumaması, muatte I kalmasını gerektirir O halde Kur’ân okuma hâlinin, oku­mama hâlinden dahf ı üstün olması gerekir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s.). “Amellerin en üstünü Kur’ân okumaktır” buyurmuş­tur. Kur’ân okumanın, susmaktan daha üstün olduğu ortaya çıkınca, namazda Kur’ân okumanın far olduğuna hükmetmek gerekir. Zira bu ikisinin birbirinden ayrıldığını söyleyen c jlmamıştır.

 

Onüçüncü delil: İr nama uymak, Kur’ân okumaya mâni olsaydı, imama uymak haram olurdu. Zira,   Kur’ân okumak büyük bir ibadettir. Şerefli bir ibadete mâni

 

olmak haramdır Bı ,na göre. imama uymanın haram olması gerekirdi. Böyle ol­madığına göre im? ima uymanın okumaya mâni olmadığını anlamış oluruz.

 

Ebû Hanîfe kenr di görüşüne Kur’ân ve hadisten delil getirmiştir. Kur’ân’dan de­lili şudur:” “Kur’ân okunduğu zaman ona kulak verin ve susun.” (Araf’2C 4) Bu ayetin tefsirinde, bunun Hanefîlerin görüşlerine delil ol­madığını uzun uz an açıkladık. Bu husus oradan mütalâa edilsin. Onun hadisten deliline gelince, t u konuda Hanefîler birçok haber zikretmişlerdir. Ailame Ahmed el-Beyhâki bu h? ıberlerin zayıf olduğunu açıklamıştır. Sonra biz deriz ki: Farzet ki bu haberler doğrudur Fakat bir konudaki haberler çok olur ve birbiriyle tena­kuz arzederse te ircihte bulunmak gerekir. Birçok bakımdan tercih bizden yanadır.

 

Birincisi: Bizi m görüşümüz, Kur’ân okuma ile meşgul olmayı gerektirir. Kur’ân okumak da ibe .deflerin en büyüklerindendir. Onların görüşleri ise, boş durmayı ve Allah’ın zikr ini söylememeyi gerektirir. Şüphe yok ki bizim görüşümüz daha evlâdır

 

ikincisi: Biz im görüşümüz en ihtiyatlı olandır.

 

Üçüncüsü: Bizim görüşümüz, namazın bütün cüzlerinin tâat ve güzel zikirler­le dolu olmas anı gerektirir Hanefîlerin görüşü ise, bu vaktin, tâat ve zikirden boş olmasını gen ektirir. [73]

 

Onüçüncü Mesele       

Şafiî (r.a.), her rekatta Fâtiha’yı okumanın farz olduğunu, tek bir rekatta dahi Fatihayı okumayı terkeden kim­senin namazının batıl olduğunu söylemiştir. Şeyh Ebû Hâmıd el-İsferayınî, bu görüşün, Sahabe arasında ittifak edilen ve kendisine Ebû Bekr, Ömer. Ali ve İbn Mesûd’un da (r.a.) iştirak ettikleri bir görüş olduğunu söy­lemiştir

 

Bu mesele hakkındaki görüşlerin altı tane olduğunu bilesin. Bunlardan birin­cisi: el-Asamm ve İbn Aliyye’nin görüşüdür ki, buna göre Kur’ân okumak farz de­ğildir.

 

İkincisi: el-Hasen el-Basrî ve el-Hasen b. Salih b. Cinnî’nin görüşüdür. Bu gö­rüşe göre, Kur’ân okumak tek bir rekâtta farzdır. Zira, Hz. Peygamber (s.a.s.), “Fâtiha’sız namaz olmaz” buyurmuştur. Olumsuzdan ya­pılan istisna olumlu olur. Namazda Fâtiha’yı okumak bir kere olduğuna göre, is­tisnanın hükmü ile namazın sahih olduğuna hükmetmek gerekir.

 

Üçüncüsü: Ebû Hanîfe’nin görüşüdür. Bu görüşe göre, ilk iki rekâtta Kur’ân okumak farzdır. Son iki rekâtta ise, kişi muhayyerdir. Dilerse okur. dilerse tesbi-hatta bulunur, dilerse de sükût eder. el-İstihbâb adlı kitapta, belirlemeksizin, her hangi iki rekâtta Kur’ân okumanın farz olduğu zikredilmiştir.

 

Dördüncüsü: İbnu’s-Sabbağ, “Kitâbu’ş-Şâmir’de, Süfyân’ın şöyle dediğini nak-letmiştir: İlk iki rekâtta Kur’ân okumak farz, son iki rekâtta okumak mekruhtur.

 

Beşincisi: İmâm Mâlik’in görüşüdür. Bu görüşe göre, rekâtların çoğunda Kur; ân okumak farzdır, hepsinde okumak farz değildir. Buna göre, eğer namaz dört rekâtlı ise, üç rekâtında Kur’ân okumak yeter. Eğer akşam namazı ise, ıkı rekâtın­da Kur’ân okumak kâfidir. Sabah namazı ise, her ikisinde de Kur’ân okumak farzdır.

 

Altıncısı: Bu Şafiî’nin görüşüdür. Bu görüşe göre, bütün rekâtlarda Kur’ân oku­mak farzdır.

 

Şafiî’nin görüşünün doğruluğuna birçok husus delâlet etmektedir.

 

Birinci husus: Hz. Peygamber (s.a.s.), bütün rekâtlarda Kur’ân okurdu. Cenâb-ı Hakk’ın ” “Ona tâbi olun ” {Araf, 158) ayetinden dolayı, aynı şeyin bize de farz olması gerekir.

 

İkinci husus: Kendisine namaz kılmayı öğrettiği bedevîye Hz. Peygamber, Fâ­tiha’yı okumasını emretmiştir. Bunu müteakiben de ona, her rekâtta böyle yap, demiştir. Emir vücûb ifâde eder, eğer muhalifler Hz. Peygamberin “Her rekâtta böyle yap” sözünün, sözlere değil de fiillere râci olduğunu söylerlerse, biz deriz ki, söylemek de dilin fitlidir. Bu da fiiller sınıfına dahildir

 

Üçüncü husus: Allâme Ebû Nasr b. es-Sabbâğ, “Kitâbu’ş-Şâmil”de Ebu Saîd el-Hudrî’den şöyle dediğini nakletmiştir: Hz. Peygamber (s.a.s.) farz olsun veya nafile olsun, her rekâtta Fâtiha’yı okumamızı bize emretti.

 

Dördüncü husus: Bütün rekâtlarda Kur’ân okumak en ihtiyatlı olan harekettir. O halde Kur’ân okumanın farz olduğuna hükmetmek gerekir.

 

Beşinci husus: Mükellef, namaz kılmakla em rolü nm ustur. Var olan bir şeyde aslolan ise, o şeyin devam etmesidir. Böylece, şu kılınan namazın mükemmelli­ğinden ötürü, her rekâtta Ku/ kn okunduğu zaman mesuliyetten kurtulunabile-ceğine hükmettik. Bütününde kıraat olmazsa, sorumluluktan kurtulmuş olunmaz.

 

Muhalifimiz, Hz. Âişe’den rivayet edilen hadisle ihticâc etmiştir. Bu hadise gö­re Hz. Aişe şöyle buyurmuştur: Namaz aslında iki rekât olarak farz kılınmıştı. Bu asıl, sefer halinde olduğu gibi bırakıldı, mukîmlik durumundaysa buna ilâve ya­pıldı. Bunun böyle olduğu sabit olunca, biz deriz ki, ilk iki rekât asıl, son iki rekât da ona tâbidir.Tâbi olma konusunda iş, kolaylığa dayanır. Bu manadan dolayı, ilâve olunan rekâtlarda zamm-ı sûre okunmaz ve cehren kıraat edilmez. Bu gö­rüşe cevabımız şudur: Bizim delillerimiz daha çok ve daha güçlü; mezhebimiz de daha ihtiyatlıdır. Onun için, bizim görüşümüz tercih edilmiştir. [74]

 

Ondördüncü Mesele

Fâtiha’yı okumanın namazın şartlarından bir şart olduğu sabit olunca, bundan bir takım meseleler ortaya çık­mıştır.

 

Birincisi: Bir kimsenin kasdî olarak, Fâtiha’nın tamamını veya bir harfini terket-mesi durumunda namazının batıl olduğunu beyan etmiştik. Ama sehven Fatiha1 yi okumayı terkeden kimseye gelince Şafiî, eski fetvasında onun namazının fasit olmadığını söylemiştir. İmâm Şafiî, bu görüşüne Ebû Seleme b. Abdirrahman’ın rivayet ettiği hadisi delil getirmiştir. Ebû Seleme şöyle demiştir: Ömer b. el-Hattab (r.a.) bize akşam namazını kıldırdı da, Kur’ân okumadı. Namaz bitince O’na: “Kur­an okumadın!” dendi. O da bunun üzerine, rükûumuz, sücûdumuz nasıl oldu? diye sorunca, onlar da hep bir ağızdan, “güzel güzel!” dediler. “O halde ziyanı yok” dedi. Şafiî şöyle demiştir: Bu olay birçok sahabenin huzurunda cereyan edin­ce, icmâ olur. Şafiî, kavl-i cedîdinde (yeni fetva) bu görüşünden vaz geçmiş ve namazının fasit olduğunu söylemiştir. Çünkü zikredilen deliller, Fâtiha’nın hem bi­lerek hem de unutarak okunmaması hususuna şâmildir. Sonra Şafiî (r.a.), Hz. Ömer’in bu hadisesine iki bakımdan cevap vermiştir. Birincisi: eş-Şa’bî, Hz. Ömer (r.a.)’in bu namazını iade ettiğini söylemiştir. İkincisi: Belki de Hz. Ömer mutlak kıraati değil de, cehren (açıktan) okumayı terketmiştir. Şafiî, Hz. Ömer hakkında­ki kanaatimiz bu ikinci durumdur.

 

İkincisi: Kıraatta tertîbe riâyet etmek farzdır. Bir kimse bir sûrenin son yarısını önce okusa, sonra da ilk yarısını okusa, sûrenin ilk yarısı hesaplanır da, son yarı­sı hesaba katılmaz,

 

Üçüncüsü: Fâtiha’nın tamamını okuyamayan kimse, ya ondan bir kısmını ez­berler, veya hiç ezberlemez. Bir kısmını ezberleyen kimse, bu ayetleri okur ve bu­nunla birlikte, kolayına gelecek şekilde altı ayet okur. Fâtiha’dan hiç bir şey ez-berlemeyene gelince, durum şöyledir: Eğer Kur’ân’dan herhangi bir şey ezber-lemişse, Cenâb-ı Hakk’ın “Kur’ân’dan kolayınıza geleni oku­yunuz.” (Muzzemmii, 20) ayetinden dolayı, bu ezberindeki kısmı okuması gerekir Kur’ân’dan her hangi bir şey ezberlememişse, bu durumda onun tahmîd, tehlîl ve tekbîr kabîlinden zikirde buJunması gerekir.

 

Ebû Hanîfe ise, böyie bir kimseye hiçbir şeyin gerekmiyeceğini söylemiştir. Şa­fiî’nin delili, Rifâe b. Mâlikin Hz. Peygamber (s.a.s.)’den naklettiği hadistir. Buna göre Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:

 

“Sizden biriniz namaz kumaya kalktığında, Allah’ın kendisine emrettiği gibi ab-dest alsın. Sonra tekbîr alsın; Kur’ân’dan bildiği bir şey varsa okusun. Eğer Kur-ândan bir ezberi yoksa, Allah’a hamdetsin ve O’nu yüceltsin.” Burada geriye tek bir kısım kalmıştır ki, o da şudur: Ne Fatihayı, ne Kur’ân’dan her hangi bir şeyi ve ne de Arapça zikirlerden birini ezbere bilmeyen kimsenin durumu. Bana gö­re, böyle birisine Hz, Peygamber (s.a.s.)’in “Ben si­ze herhangi bir şeyi emrettiğimde, gücünüzün yettiği kadarını yapın[75] sözüne sarılarak, gücünün yettiği herhangi bir dille zikretmesi emrolunur. [76]

 

Onbeşinci Mesele

Bazı eski kitaplarda İbn Mesûd’un. Fatiha sûresini ve Muavvizeteyn sûrelerinin Kur’ân’dan olduğunu inkâr et­tiği nakledilmiştir. Bu son derece çetin bir meseledir.

 

Çünkü biz, şayet “Fatiha Süresi’nın Kur’ân’dan olduğuna sahabe zamanında mü-tevâtır nakil vardır” dersek, bu durumda İbn Mes’ûd (r.a.) bunu bilirdi. O halde, O’nun bunu kabul etmemesi, küfrünü veya aklının eksik olmasını gerektirir. Eğer, “Bu manada olmak üzere, mütevâtir bir nakil sahabe zamanında yoktur” der­sek, bu. Kur’ân’ın naklinin aslında tevatürle olmadığını söylemiş olmayı ifade eder Bu da Kur’ân’ı yakînî (kesin) bir delil olmaktan çıkarır. Zann-ı galibime göre, bu görüşü İbn Mesud’dan nakletmek, yalan ve asılsız bir nakildir. Ancak bunu söy­leyerek bu müşkilden kurtulabiliriz. Fatiha Sûresi’nden çıkan fıkhî meseleler hakkında söylenecek söz bunlardır. Allah, doğruya iletendir. [77]

[/toggle]

[toggle style=”closed” title=”FATİHA SURESİNİN TEFSİRİ”]

FATİHA SURESİNİN TEFSİRİ       

 “Elhamdulillah” Ayetinin Tefsiri

 Bu fasıl  ayetinin tefsiri hakkındadır ve bunun birçok yönü vardır:

 

Birinci fayda: Burada aynı manaya gelen üç lafız vardır: Hamd, medh ve şü­kür Biz diyoruz ki: Hamd ile medh arasında birçok fark vardır.

 

Birinci fark: Medh, canlı cansız her şeye yapılır. Görmez misin? Gayet güzel bir inci veya yakut gören kimse onu metheder. Ama ona hamdetmesi imkânsız­dır. Buna göre medhetmek. hamdetmekten daha umumîdir.

 

İkinci fark: Medh, iyilik yapmadan bazan önce, bazan sonra olabilir. Hamd ise, sadece ihsan (iyilikten) sonra olur.

 

Üçüncü fark: Medh, bazan yasaklanmış olur. Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle bu­yurmuştur: Meddahların (övücülerin) yüzlerine toprak saçın.[78]

 

Hamde   gelince,   bu   mutlak  olarak  emredilmiştir.   Peygamberimiz (s.a.s.)

 

“İnsanlara hamdetmeyen (teşekkür etmeyen), Allah’a hamdetmemiş olur[79] buyurmuştur.

 

Dördüncü fark: Medh, fazilet çeşitlerinden birine has olduğuna delâlet eden sözden ibarettir. Hamde gelince bu da, onun belli bir fazilete has olduğuna delâ­let eden sözdür. Bu belli fazilet de, nimet verme ve iyilikte bulunma faziletidir Söy­lediklerimizle medhın hamdden daha umumî olduğu ortaya çıkmıştır.

 

Hamd ile şükür arasındaki farka gelince; hamd, nimetin sana veya başkasına ulaşmasını içme alır. Şükr ise, sadece sana ulaşan nimetlere mahsustur.

 

Bu hususu anladığında biz deriz ki medhin, canlı ve cansız bütün varlıklar için, Allah’a ve Allah’dan başkası için olabileceğini daha önce söylemiştik. Bir kimse “Medh Allah’a mahsustur.” dediğinde, bu söz, Allah’ın fâil-i muhtar olduğunu gös­termez, ama “Hamd Allah’a mahsustur” dediğinde, bu Cenâb-ı Allah’ın fâil-i muh­tar olduğunu gösterir. Buna göre Cenâb-ı Allah’ın ” ” ayeti, bu sözü söy­leyenin, Âlemin İlâhı’nın filozofların dediği gibi, zatı gereği mûcıb (mûcib-ı bi’z-zât) olmadığım, tam aksine O’nun fâil-i muhtar olduğunu ikrar ettiğini gösterir. Yi­ne Hakk Teâlâ’nın ” ” sözü, ” sözünden daha üstündür Çün­kü ” sözü, O’ndan südûr eden ve başkasına ulaşan her nimet sebe­biyle, Allah’ı bir övmedir. Ama ” sözü ise, sadece bu sözü söyleyene ulaşan nimete karşılık Allah’a yapılan bir övgü olur. Birincisinin daha üstün oldu­ğunda şüphe yoktur. Zira, denilmek istenen şudur: Sanki kul, “Bana ister ver, is­ter verme, senin nimetlerin bütün âlemlere ulaşıyor Sen, en büyük hamde lâyıksın” der. Zayıf bir görüşe göre, hamd Allah (cc.)’ın defettiği belalara karşılık, şükr ise, verdiği nimetlere karşılık yapılır.

 

Şayet; “Bir şeyi vermedeki nimet, belâları giderme nimetinden daha büyüktür. O halde, “Büyük olan niçin terkedilip az olan ifade edildi?” denirse, biz deriz ki, bunun birkaç izahı vardır.

 

Birincisi: Sanki kul, “iki nimetten değersiz olana şükrediyorum. Değerli olana nasıl şükrederim, sen bir düşün!” demiş olur.

 

İkincisi: Gelecek belâları defetmek sonsuzdur. Nimet vermek ise sonludur. Önce, sonsuz olan belaları gidermeye teşekkür etmek daha evlâ olur.

 

Üçüncüsü: Zararı defetmek, menfaat! celbetmekten daha mühimdir. Bu se-beble mühim olanı takdim etmiştir.

 

İkinci fayda: Cenâb-ı Hakk. (Allah’a hamdederım) buyurmayıp, (Hamd Allah’a mahsustur) buyurmuştur. Bu ikinci ifade, birçok bakımdan daha üstündür

 

Birincisi: Eğer Allah Teâlâ, ” deseydi, bu, bunu söyleyenin hamdetmeye kadir olduğunu gösterirdi. Ama  deyince, bu, Cenâb-ı Hakk’ın, hamdedenlerin O’na hamdetmesinden ve şükredenlerin O’na şükretmesinden önce de hamde lâyık olduğunu gösterir. Bu sebeble kullar, Hakk Teâlâ’ya ister hamdetsinler, ister etmesinler, ister şükretsinler, ister şükretmesinler, Cenâb-ı Hakk, kendi kadîm hamdi ve kelâmı ile ezelden ebede kadar mahmûd {hamdedilmiş)tur.

 

İkincisi: Bizim,” sözümüzün manası şudur: Hamd-ü sena Allah Teâ-lâ’nın hakkı ve mülküdür. Muhakkak ki Cenâb-ı Hakk, kullarına olan sonsuz ni­met ve lütuflan sebebiyle hamde lâyık ve müstehak olan yegâne varlıktır

 

Binâenaleyh bizim ” ” sözümüzün manası, buna göre şudur, hamd, Allah’ın zatından dolayı müstehak olduğu bir haktır. Şayet Allah, bunun yerine “demiş olsaydı, bu ifade O’nun zatından dolayı hamde müstehak oldu­ğuna delâlet etmezdi. Şurası bilinen bir gerçektir ki, Allah’ın hamde müstehak olduğuna delâlet eden lâfız, Cenâb-ı Allah’ı öven tek bir şahıs gösteren ” (Ben övüyorum) lâfzından daha üstündür.

 

Üçüncüsü: Şayet Cenâb-ı Allah ” ân demiş olsaydı, kendine lâyık olma­yan bir hamd ile kendini övmüş olurdu. ” dediği zaman, insan sanki “Ben kimim ki O’nu öveyim. O, hamdedenlerin hepsinin hamdi ile övülmüştür.” demiş olur. Bu şuna benzer: Şayet sana, “Falancanın senin üzerinde bir hakkı var mıdır?” denilse, sen de “Evet.” desen, onu övmüş olursun. Fakat zayıf bir şekilde, . Cevap olarak, “Benim değil, bütün insanlar üzerinde hakkı vardır.” der isen, o takdirde onu en mükemmel bir şekilde övmüş olursun.

 

Dördüncüsü: Hamd, kalbin bir sıfatı olmaktan ibarettir. Bu da, övülen varlığın, üstün, nimet veren, tazım ve ihtirama layık olduğuna inanma sıfatıdır. Bunun için insan kalbi Allah’ın azametine yakışan ta’zimin anlamından habersiz olduğu hal­de, “iîiı Juiİ” derse, yalancı olmuş olur. Çünkü o, hakikatte böyle olmadığı hal­de, hamdedici olduğunu söylemiştir Ama kul, bu tazimin manasından ister haberli ister habersiz olsun, ” dediği zaman doğru söylemiş olur. Çünkü bunun manası, hamdin, Allah Teâlâ’nın hakkı ve mülkü olduğudur. Bu ise, kul, tazim ve ihtiram duygusuyla ister dolu olsun ister olmasın, daima böyledir. Böyle­ce”sözünün ” sözünden daha evvelâ olduğu ortaya çıkmış olur.

 

Bunun bir benzeri de ” dememizdir. Bu söze, sözümüzün aksine, yalan girmez. Çünkü kul,” (Şehadet ediyorum ki…) sözünde bazan yalancı olabilir. Bunun için, Cenâb-ı Hakk, münafıkları yalanlarken,

 

“Allah Teâlâ şehâdet eder ki, o münafıklar yalancılardır.” (Mûnâfikûn, 1) buyur­muştur. Bu incelikten dolayı ezanda,  denilmesi emredilmiş ve ezan ile bitirilmiştir.

 

Üçüncü fayda: deki, Allah lafzının başındaki (harf-i cer olan) “lâm” bir çok manayı ihtiva eder.

 

Birincisi: ” (Çul âta aittir) ifadesinde olduğu gibi, âidiyyet manası taşıyan tahsisi (has olmayı) gösterir.

 

İkincisi: Mülk ifade eder.(ev Zeyd’indir) sözündeki gibi…

 

Üçüncüsü: “(ülke sultanındır) sözünde olduğu gibi kudret ve hâ­kimiyet ifade eder.”deki “lâm” harfi bu üç mananın hepsini ihtiva eder. Eğer sen, “Lâm”t, âidiyyet ifade eden tahsis anlamında alırsan, malûmdur ki, ih­sanının ve lütfunun çokluğu, azametinin yüceliği sebebi ile, hamd sadece Allah’a aittir ve O’na yakışır; mülk manasına alırsan, yine malûmdur ki, Allah Teâlâ her şeyin mâlikidir. Bu sebeble de. kendi hamdi ile meşgul oldukları halde de onların maliki olması gerekmiştir.

 

Eğer, “lârrfı, kudret ve hâkimiyet manasına alırsan, Allah Teâlâ zaten böyledir. Çünkü O, zatı gereği vâcıb (vâcibu’l-vücûd)’tir. O’nun dışındaki varlıklar ise. zâtla­rı gereği mümkün varlıklardır. Zatı gereği vâcib olan, zatı gereği mümkün olana hükümrandır. O halde ” , Hamd, ancak O’na lâyıktır; Hamd, O’nun mül­kü ve milkidir; O, her şeye hükümran, her şeye hâkimdir” manasına gelir.

 

Dördüncü fayda:” sözü sekiz harftir. Cennetin kapıları da sekiz tane­dir. Her kim, tam bir kalb temizliği ile bu sekiz harflik cümleyi söylerse, cennetin sekiz kapısından da girmeye hak kazanmış olur.

 

Beşinci fayda:” ” kelimesi, başında harf-i tarif olan müfred bir lâfızdır Bu harf-i tarif hakkında iki görüş vardır.

 

Birincisi: Eğer, kendisinden önce, geçmiş bilinen bir isim var ise, mana ona hamledilir. Aksi halde, sözü kapalılıktan korumak için, bu lâm’ın “istiğrak” mana­sına olduğu söylenilir.

 

İkincisi: Buradaki harf-i tarif, umum ifade etmez. Ancak o, sadece mahiyet ve hakikati gösterir. Bunu anladığın zaman deriz ki, birinci görüşü benimsersek, ” “Hamd-ü senaya sebeb olabilecek her şey Allah’a aittir. O’nun hakkı ve mülküdür” manasına gelir. O zaman, Allah Teâlâ’dan başka hiç bir şeyin, hamde ve övgüye müstehak olmadığını söylemek gerekir. Eğer ikinci görüşü benimser­sek bunun manası, “Hamdın mahiyeti, Cenâb-ı Allah’ın hakkı ve mülküdür” şek­linde olur. Bu da, bu mahiyetin fertlerinden her hangi birinin Allah’tan başkası için olmasını nefyeder. O halde bu iki görüşe göre de,” s°zu. hamdin, Allah’tan başkası için olmadığını ifade eder.

 

Eğer, “Nimet veren, kendisine nimet verilenden; hoca, öğrenciden ve âdil hü­kümdar da halkından gelecek hamde müstehak değil midir? Nitekim Hz. Pey­gamber (sas) “İnsanlarahamdetmeyen (teşekkür et­meyen), Allah’a da hamdetmemiş olur[80] buyurmuştur, denilirse deriz ki; nimet vermek suretiyle başkasına in’âm eden herkes bilmelidir ki, gerçek nimet veren Allah Teâladır. Çünkü, şayet Cenâb-ı Hakk, başkasına ın’âmda bulunan kimse­nin kalbinde bu temayülü yaratmamış olsaydı, o kişi ikramda bulunmaya yönel-mezdi; şayet Allah Teâlâ, bu nimeti yaratmasa, nimet veren kimseyi bu nimete mâlik kılmasaydı ve kendisine nimet verilen kimseye de bu nimetten istifade im­kanı vermeseydi, bu nimetten faydalan itam azdı İşte bu sebeble, gerçek nimet verenin sadece Allah Teâlâ olduğu ortaya çıkar.

 

Altıncı fayda: ” sözü, Allah’tan başka, hamde lâyık hiç kimsenin ol­madığına delâlet ettiği gibi, akıl da buna delâlet etmektedir. Bunu birkaç yönden izah ederiz.

 

Birincisi: Şayet Allah Teâlâ, nimet veren kimsenin kalbinde, nimet verme duy­gusunu yaratmamış olsaydı, o kimse nimet vermezdi. Öyleyse, gerçekte nimet veren, bu duyguyu yaratan Allah Teâlâ’dır.

 

İkincisi: Başkasına nimet veren herkes, buna ister mükâfaat. ister övgü, ister bir hakkı elde etmek, isterse nefsini cimrilik ahlâkından kurtarmak için olsun, bir karşılık ister. Yaptığına bir karşılık isteyen kimse ise, ın’amda bulunmamış olur Bi­nâenaleyh gerçekte hamde müstehak olamaz. Cenâb-ı Hakk ise zatı gereği kâ­mildir. Zatı gereği kâmil olan, kemâl istemez. Çünkü elde edilmişi elde etmek im­kânsızdır. Öyleyse O’nun ikram ve bağışları sırf cömertlik ve katıksız ihsandır. Bu sebeble de O. hamde müstehaktır. Böylece hamde ancak Allah Teâlâ’nın müste­hak olduğu ortaya çıkar

 

Üçüncüsü: Her nimet, varlığı mümkün olan mevcudat zümresindendir. Her var­lığı mümkün otan ise, ister doğrudan, ister dolaylı olsun, Hakk Teâlâ’ntn yaratma-sıyla var olur. Bu da her nimetin Allah’tan olduğu neticesini verir. Cenâb-ı Hakk: “Sizde olan her nimet Allah’tandır” (Nahi. 53) ayeti de bu manayı teyid etmektedir. Hamdin manası, ancak ın’âma karşılık bir övgü ve senadır, in’âm, ancak Allah Teâlâ’dan olduğuna göre. AllatYdan başka hamde müs­tehak olan hiç bir varlığın olmadığını kesin olarak söylemek gerekir

 

Dördüncüsü: Nimet, şu üç husus bir arada bulunduğu zaman tam olur:

 

a-) Nimetin bir menfaat olması. Bir şeyden faydalanma, faydalanan varlığın canlı ve idrak edici {his edici) olmasına bağlıdır. O şeyin canlı ve idrâk edici olması ise. ancak Allah’ın yaratmasıyla mümkün olur.

 

b-) Menfaat, ancak zarar ve keder şaibesinden uzak olduğu zaman tam bir mmet qlur. Menfaatleri, zarar şaibesinden uzak tutmak ise. ancak Allah Teâlâ ta­rafından gerçekleştirilebilir.

 

c-) Menfaat, kesintiye uğrama korkusundan emin olunduğu zaman, tam bir nimet olur. Bu da ancak Allah Teâlâ tarafından temin edilir. Bunun böyle olduğu sabit olunca, tam nimetin ancak Allahdan olacağı; binâenaleyh tam hamde de ancak Allah’ın müstehak olduğu anlaşılır Bu deliller ile ” sözünün doğ­ruluğu kesinlik kazanır

 

Yedinci fayda: Hamdın, nimet verdiği ve lütufkâr olduğu için bir başkasını med-hetmekten ibaret olduğunu görmüştün. İnsan, kendisine nimetin uzaklaştığını his­setmezse ve duymazsa, onun, harnd ve şükür ile mükellef tutulması imkânsız olur. Bunu anladığın zaman deriz ki, insanın Allah Teâlâ’ya hamdetmekten ve şükret­mekten, gerçek manada, aciz olması gerekir. Buna birçok şey delâlet eder.

 

Birincisi: Allah Teâlâ’mn insana olan nimetleri, insan aklının vâkıf olamayacağı kadar çoktur. Nitekim Cenâb-ı Hakk, “Allah’ın nimetle­rini saymaya kalksanız sayamazsınız.” (Nahi. 18) buyurmuştur. İnsanın Allah’ın ni­metlerine vâkıf olması imkânsız olunca, bu nimetlere lâyık bir hamde, şükre ve sena’ya muktedir olamayacağı da ortaya çıkar.

 

İkincisi: İnsanın, Allah’a karşı hamd ve şükrü eda edebilmesi, ancak Allah’ın onu buna muktedir kıldığında mümkün olur Allah Teâlâ, onun kalbinde hamd ve şükre yönelik bir duygu yarattığında ve önündeki bütün engel ve manialar kalktığında, bunların hepsi Allah’ın birer irîâmı olur. Buna göre, kulun, Allah’ın şükrünü edâ edebilmesi, ancak Allah Teâlâ’mn ona vereceği büyük bir mmet sa­yesinde mümkün olabilir. Bu nimetler de ayrıca şükrü gerektirir. Bu duruma göre kulun, şükür ve hamdı edâ edebilmesi, sonsuza kadar tekrarladığı zaman müm­kün olur. Bu ise imkânsızdır. İmkânsıza dayanan şey de imkânsızdır. Öyleyse in­sanın, O’na lâyık olacak şekilde Allah’a hamd ve şükretmesi imkânsızdır

 

Üçüncüsü: Hamd ve şükrün manası, kulun sadece diliyle demesi değildir. Tam aksine, bunun manası, kendisine nimet verilen kimsenin, nimet ve­renin kemâl, celâl sıfatları ile mevsûl olduğunu bitmesidir İnsanın aklına gelen hertürlü kemâl ve celâl sıfatlarından, Allah’ın kemâli ve celâli daha büyük ve da­ha yücedir. Bu böyle olunca, insanın Allah’a lâyıkı veçhile hamdetmesi, şükret­mesi ve sena etmesi imkânsız olur.

 

Dördüncüsü; Cenâb-ı Hakk’a hamd ve şükürle meşgul olmak demek, kendi­sine nimet verilen kimsenin, bu nimetin geldiği zata, şükür ve hamd ile karşılık vermesidir. Bu da birkaç yönden, kolay kolay olacak bir iş değildir.

 

a-) Allah’ın nimetleri sınırsız derecede çoktur. Bu nimetlere sadece bu tek inanç ve tek lâfızla karşılık vermek son derece zordur.

 

b-) Cenâb-ı Allah’a hamd ve şükretmesınin Allah’ın nimetlerine karşılık olaca­ğına inanan kimse şirk koşmuş olur. Buda Vâsıtî’nın “Şükür, şirktir” sözünden kas­tettiği manadır,

 

c-) İnsan, zatında, sıfatlarında ve bütün durumlarında Allah’ın nimetlerine muhtaçtır Halbuki Cenâb-ı Hakk, şükredenlerin şükrüne ve hamdedenlerin hamdine muhtaç değildir. O halde, bu şükür ve hamd ile Allah’ın nimetlerine karşılık ver­miş olmak nasıl mümkün otur? Böylece, şu saydığımız sebebierden ötürü, kulun lâyıkı veçhile Allah Teâlâ’ya hamd ve şükürden âciz olduğu ortaya çıkar. İşte bu incelikten dolayı Cenâb-ı Allah,  sözünün yerine, ” (Allah’a hamdediniz) dememiştir. Çünkü O “Allaha hamdedinrz” demiş olsaydı, insanla­ra güçlerinin yetmeyeceği bir mükellefiyet vermiş olurdu. Ama,” deyin­ce bunun manası, tam hamd, O’nun hakkı ve mülküdür. İnsanlar, ister yerine ge-tirebilsinler ister getiremesinler, bu böyledir.

 

Dâvûd (a.s.)’un şöyle dediği nakledilir: “Yâ Rabbi, Sana nasıl şükretmiş olu­rum ki! Benim Sana şükrüm de, ancak Senin nimet vermenle tamamlanır. Bu ni­met de beni bu şükre muvaffak kılmandır.” Bunun üzerine Hakk Teâlâ şöyle nıdâ etti: “Bana şükretmekten âciz olduğunu anladığına göre, takatin ve gücüne gö­re şükretmiş oldun.”

 

Sekizinci fayda: Hz. Peygamber (s.a.s.)’den şöyle dediği rivayet edilmiştir:

 

“Allah Teâlâ, kuluna bir nimet verdiğinde, kulu ” der. de bunun üzeri­ne Allah Teâlâ şöyle buyurur: Kuluma bakınız. Ben, ona kıymetsiz bir şey verdim de o. Bana değer biçilmez bir şey verdi.” Bu hadisin izahı şudur: Cenâb-ı Hakk, kuluna nimet verdiğinde, bu, o açken onu doyurması, susuzken ona su nasıp etmesi, çıplakken onu giydirmesi gibi alışıla gelmiş şeylerden bindir. Ama kul ” dediğinde bunun manası: Hamdedenlerden birisinin yaptığı her hamd Allah’a mahsustur ve hamdedenlerden birisinin yapmadığı fakat aklen yapılması gereken her hamd de Allah’a mahsustur.

 

Arş’ın ve Kursî’nın meleklerinin, gök tabakalarında bulunanların, Hz. Âdem (a.s.)’den Hz. Muhammed (s.a.s.)’a kadar olan bütün peygamberlerin, velîlerin, âlimlerin, bütün mahlûkatın ve cennet ehlinin,

 

“Bunların oradaki duaları “Ya Allah. Seni tesbîh ederiz” sözüdür. Orada (bir­birlerine sağlık temennileri ve iltifatları) “selâm” (demeleridir.) Dualarının sonu da “elhamdülillahirabbilâlemin’dir.” (Yûnus. ıo) diyecekleri bu vakte kadar yaptık­ları bütün hamdler. bu hamde dahildir. Sonra bu hamdler sınırlıdır. Kulların ebedî olarak ve mütemadiyen yapacakları hamdler ise sınırsızdır. İşte bu sınırsız övgü­lerin tamamı, kulun sözünün içinde bulunmaktadır, işte bu sebebten ötürü, Cenâb-ı Allah hadîs-i kutsisinde: “Kuluma bakınız. Ben ona kıy­metsiz tek bir nimet vçrdim de o, Bana. sonsuz ve sınırsız şükürde bulundu ” de­miştir.

 

Burada diğer bir incelik daha vardır. O da şudur: Bu dünyada Cenâb-ı Hakk; m kuluna verdiği nimetler sonludur Halbuki kulun, ” sözü, sınırsız bir hamdi ifade eder. Sınırsız olandan sınırlı olan çıkarıldığında, geriye kalan yine sınırsız olur. Bu sebeble sanki Cenâb-ı Hakk şöyle demiştir: “Ey kulum, sana ve­rilen nimete karşılık dediğinde, bundan ötürü geriye sonsuz taatlar kalır. Bu nedenle o taatlara sınırsız nimetlerle karşılık vermek gerekir” İşte buna binaen kul. ebedî bir mükâfaata ve sonsuz bir hayra hak kazanmış olur. O halde, kulun ” demesinin, sonu olmayan mutlulukları ve sınırsız iyilikleri ge­rektirdiği ortaya çıkar.

 

Dokuzuncu fayda: Şüphesiz var olmak, yok olmaktan hayırlıdır. Bunun delili, her canlı varlığın kendisinin yokluğunu istememesidir. Şayet var olmak yok ol­maktan hayırlı olmasaydı bu böyle olmazdı. Bunun böyie olduğu sabit olunca deriz ki, Allah Teâlâ’dan başka her şeyin var olması, Allah’ın onu yaratması ve ona lütuf ile ihsanda bulunmasıyla olur. Daha önce var olmanın bir nimet olduğu sabit olmuştu. Yine sabit olmuştur ki ruhlar, bedenler, ulvi ve süflî alemlerdeki bütün mevcudat üzerinde Allah’ın nimeti, rahmeti ve ihsanı vardır Nimet, rahmet ve ihsan ise. hamd ve şükrü gerektirir. Öyleyse kul, dediği zaman, onun maksadı, kendisine ulaşan nimetlere hamdetmek olmayıp, aksine, Cenâb-ı Allah’tan gelen bütün nimetlere karşılık Allah’a hamdetmektır. Çünkü daha önce Allah’ın nimetinin, Allah’tan başka her şeye ulaştığını açıklamıştık. Kul, dediği zaman, buna göre. onun manası, “Yarattığı her mahlûka ve nur zulmet, sükûn, hareket. Arş, Kursî. Cm, İnsan. zat. sıfat, cisim, araz gibi ebediyete kadar ve sonsuza kadar var edeceği her sonradan olma varlığa vereceği nimetinden dolayı Allah’a hamdolsun” demektir. Yine bu sözün manası, kulun, “Bu nimetle­rin hepsinin Senin hakkın ve mülkün olduğuna, bunlarda hiç kimsenin Sana bir ortaklığı ve hak iddiası olmadığına şehadet ederim” demesıdır.

 

Onuncu fayda: Bir kimse. ‘Tesbîh, hamdden ileridir Çünkü  denilir, Burada ise önce hamd gelmiştir. Bunun sebebi nedir?” derse, şöyle ce­vap verilir: Allah’a hamdetmek zımnî bir delâletle, tesbîhe de delâlet eder. Çünkü tesbîh, Allah’ın zatı ve sıfatlarında hertürlü noksanlıklardan ve kusurlardan mü­nezzeh olduğuna delâlet eder. Hamd ise, bu sıfatın bulunmasıyla birlikte. O’nun, kullarına ihsan sahibi, nimetler veren, onlara acıyan biri olduğuna da delâlet eder Bundan dolayı tesbîh. Allah’ın kâmil olduğunu; hamd ise Onun tam olmanın da üstünde olduğunu gösterir. İşte bu sebeble başlamak daha evlâ­dır Bu husus hikmet kanunlarından elde edilmiştir. Usul kânunlarına uygun olan izahımız ise şöyledir: Allah Teâlâ. ancak kullarının ihtiyaç çeşitlerini bilebılmesi için bütün malûmattan haberdar olması halinde; kendisine muhtaç oldukları şeyleri meydana getirebilmesi için, her şeye kadir olması halinde ve kendisi de hertürlü ihtiyaçtan müstağnî olması şartıyla kullarına ihsan edebilir. Çünkü böyle olmazsa. kendi ihtiyacını gidermekle meşgul olması, O’nu kulun ihtiyacını gidermek­ten alıkor. Öyleyse şu ortaya çıkıyor ki: Allah’ın ihsan sahibi olması, ancak, O’nun herturlü noksanlık ve kusurlardan münezzeh olmasıyla tamamlanır. Böylece sözü ile başlamanın, sözü ile başlamaktan daha üstün ol­duğu anlaşılmış olur.

 

Onbirinci fayda: sözü, hem mazî, hem müstakbele (geçmiş ve ge­leceğe) taalluk eder. Geçmiş ile ilgisine gelince; hamd, Önceden verilmiş nimet­lere bir şükür olarak yapılır. Gelecek ile ilgisine gelince. Cenâb-ı Hakk’ın;

 

“Andolsun ki eğer şükrederseniz, Ben de size olan nimetimi artırırım ” (ibrâhîm. 7) sözünün de gösterdiği gibi, hamdin, gelecekte nimetin devamlı yenilenmesini gerektırmesıdır. Akıl da buna delâlet eder. Şöyle ki geçmiş nimetler hizmete ve taate koşmaya sevkeder. Kut, şükür ile meşgul olduğu zaman aklına ve kalbine, Allah m nimetlerinin, muhabbetinin ve marifetinin kapıları açılır Bu da nimetlerin en büyüğüdür. Bu manadan dolayı. ” sözü. geçmişle ilgisi sebebiyle, sa­na cehennem kapılarını kapatır; gelecekle ilgisi sebebiyle de, cennet kapılarını açar Öyleyse sözünün geçmişle alâkalı tesiri. Allah’a ulaşmaktan bizi engelleyen kapıları kapamak; gelecekle alâkalı tesiri de, Marifetullah’ın kapılarını açmaktır Allah’ın azametinin dereceleri sonsuz olduğu için, kul için Allah’ı tanı­manın (marıfetullahın) basamakları da sonsuz olur. Bunun yegâne anahtarı sözümüzdür Bu sebeblede “Hamd” sûresi “Fatiha” sûresi diye isim­lendirilmiştir

 

Onikinci fayda: ” lafzı çok şerefli ve yüce bir kelimedir. Ancak yerin­de kullanmak gerekir Aksı halde elde edilmek istenene ulaşılmaz.

 

es-Serıyyü’s-Sakatî’ye “Taatı nasıl yapmak gerekir”” denildi de O; “Bir kere elhamdülillah” dediğim için, otuz yıldır. Allah’a istiğfar ediyorum” dedi.

 

Ona; “Bu nasıl iş?” denilince, şu cevabı verdi: “Bağdad’da bir yangın çıkmıştı. Birçok dükkan ve ev yandı. Bana, dükkânımın yanmadığt haber verilince demiştim. Bunun manası, bütün dükkânlar yanarken, dükkânımın yan­mamış olmasına sevinmemdı. Halbuki din kardeşliği ve insaniyet bu hale sevin­mememi gerektiriyordu, işte bundan dolayı, bu hamdim sebebiyle otuz senedir istiğfar ediyorum. Bu sebeble. hamd. her ne kadar kıymeti yüce bir kelime ise de. onu yerinde söylemek gerekir.” Sonra Allah’ın kuluna nimetleri çoktur. Ancak bu nimetler ilk taksime göre ıkı kısımda mütalâa edilir: Dünya ve din nimetleri… Dm nimetleri birçok bakımdan dünya nimetlerinden daha üstündür. Bizim sözümüz, şerefli ve yüce bir kelimedir. Bu sebeble. insana, bu kelime­nin kadrim yüce tutarak dünya nimetleri mukabilinde zikretmemesi, fakat ancak dinî nimetlere ulaştığı zaman zikretmesi gerekir. Sonra,dinî nimetlerde, azanın ve kalblerin işleri olmak üzere, iki kısımdır. İkinci kısım daha şereflidir. Dünyevi nimetler de iki kısımdır Bazen, nimete nimet olması bakımından itibar edilir, ba­zen de nimet verenin bağışı olması bakımından itibar edilir. İkinci kısım daha üs­tündür. İşte bütün bunlar gözönünde bulundurulması gereken makamlardır ki, sözümüzü zikretmek, hamd sebebine tâyık ve yerine de uygun olsun.

 

Onüçüncü fayda: Atamız Hz. Âdem’in söylediği ilk söz, sözüdür. Cen­netliklerin söylediği son söz de, sözüdür. Birincisi şöyle olmuştur: Ruh Hz. Ademin göbeğine ulaşınca, aksırdı da, dedi. İkincisi ise, Cenâb-ı Hakk’ın ” “Cennetliklerin en son duaları, Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur, demeleridir” (Yûnus. 10) sözüdür. Buna göre, bu âlemin başlangıcı ve sona erişi de, Hamd’e dayanır. O halde, amel­lerinin evvelinin ve sonunun bu kelimeyle birlikte olması için, çalış. Çünkü, insan küçük âlemdir. Bu küçük âlemin hallerinin büyük âlemin hallerine uygun olması gerekir

 

Ondördüncü fayda: İnsanlardan bir kısmı, sözünün takdirinin olduğunu söylerler Bu, bana göre zayıftır. Çünkü mukaddes kelâ­ma, sözün doğru olması için başvurulur. Bu takdirde, sözün bozuk olmasını icab ettirir. Birçok şey. buna delâlet etmektedir.

 

Birincisi: ” sözü hamdın Allah’ın mülkü ve hakkı olduğunu haber ver­mektir Bu manada sözü tam bir kelamdır. O halde, bunun başına bir şey takdir etmeye ihtiyaç yoktur

 

İkincisi: sözü, insanlar kendisine hamdetsinler etmesinler, Cenabı Hakk’ın zatı ve fiilleri bakımından hamde müstehak olduğuna delâlet eder Çün­kü, zâtı gereği olan şey, başkası sebebiyle olandan daha üstün ve daha yücedir

 

Üçüncüsü: Ulema, günlük hayattaki bir meseleden bahsederek şöyle dediler: Babanın, evlâdına şöyle şöyle yap! demesi doğru olmaz. Çünkü, çocuğun ba­basının sözünü tutmayıp da, böylece günah işlemesi olabilir Tam aksine baba, şöyle şöyle yapılması gerekir, der Eğer çocuk iyi bir evlâd ise, bu sözü tutar ve babasına itaat etmiş olur. Eğer yaramaz ise, çocuk yapmayacağını sözle belirt­memiş olur. Bu sebeble de. günahı az olur. Burada da böyledir. Allahu Teâlâ, dedi. böylece itaatakâr olan Allah’a hamdeder; asî olursa, günahı da­ha az olur

 

Onbeşinci fayda: Cebriye ve Kaderiye (Mutezile) de, sözünden de­lil getirmeye teşebbüs etmişlerdir. Cebriye mensupları, sözüyle bir­çok bakımdan ıhtıcâc etmişlerdir

 

Birincisi: Fiili, daha şerefli ve mükemmel olan; kendisinden sudur eden nimet de en üstün ve en kıymetli olan kimse hamde daha mustehaktır. Yaratılmışların en şereflisinin iman olduğunda şüphe yoktur.

 

Eğer iman, kulun fiili olsaydı, kulun hamde müstehak olması, Cenâb-ı Hakkın hamde müstehak olmasından daha üstün ve daha yüce olurdu. Böyle olmadığı­na göre, imanın kulun yaratmasıyla değil, Allah’ın yaratmasıyla meydana geldiğini anlarız.

 

İkincisi: Ümmet,” sözlerinin iman nimetine karşılık söylendiği husu­sunda ittifak etmişlerdir. Şayet iman, Allah’ın değil de kulun fiili olsaydı, insanların iman nimetine karşılık “demeleri batıl olurdu. Çünkü yapmadığı bir işe karşılık kişiye hamdetmek, Cenâb-ı Hakk’ın “Yapmadık­ları şey sebebiyle de, övülmeyi arzu ediyorlar” (Âl i imrân. 188) ayetinden ötürü, ba­tıl ve çirkin bir iştir.

 

Üçüncüsü: sözünün zahirinin bütün hamdlerin Cenâb-ı Allah’a ait olduğuna ve Allah’tan başka hiç bir kimseye kesinlikle hamdedılmeyeceğme de­lâlet ettiğini delilleriyle göstermiştik. Buna göre, bütün nimetlerin Allah’dan olma­sı durumunda, bütün hamdler de O’na ait olur. İman, nimetlerin en üstünüdür. O halde imanın Allah tarafından yaratılmış olması gerekir

 

Dördüncüsü: kendi kendini methetmektir. Halbuki kendi kendini met­hetmek, insanlar arasında hoş karşılanmaz. Cenâb-ı Hakk, kitabına kendisine met­hederek başlayınca, bu, O’nun durumunun, insanların durumuna benzemediği­ne; insanlar tarafından çirkin görülen şeyin Allah tarafından güzel görüldüğüne delâlet eder. Bu da, Allah’ın fiillerinin mahlûkatın fiilleriyle mukayese edilmekten münezzeh olduğuna delâlet eder. Bazı şeyler kullardan olunca çirkin görülür, ama bu aynı şeyler Allah’dan olunca çirkin görülmez. Bu da, Mutezile’nin prensiplerini tamamıyle yıkar.

 

Beşincisi: Mutezıle’ye göre Allah’ın fiillerinin güzel (hasen) olması ve bu fiillerin güzelliğe ilâve olarak başka bir sıfatı daha olması gerekir. Aksi takdirde Allah’ın fiilleri, anlamsız olur. Bu ise, Allah için düşünülemez. Cenâb-ı Hakk’ın fiillerindeki hasen vasfına ilâve olan sıfatın, ya “vâcib” olması veya tafaddul (lütuf) nevinden bir şey olması gerekir. Vâcıb olmasına gelince, bu mükâfatı ve karşılığı mükellef­lere ulaştırmak kabilinden olandır. Tafaddul nevinden olması durumuna gelince, bu da, meselâ Cenâb-ı Hakk’ın lütfederek vermesi gereken miktarın üzerinde ver­mesidir Buna karşı biz deriz ki, bu Cenâb-ı Hakk’ın hamde müstehak olması hu­susunu zedeler ve sözümüzün doğruluğunu yok eder. Bunu şöyle di­yerek izah edebiliriz: Görevleri yerine getirmek, hamde müstehak olmayı göstermez. Görmez misin? ki, bir başkasına bir dinar borcu olan kimse onu ödediğin­de övülmeye müstehak olmaz

 

Eğer, Cenâb-ı Allah’ın bir şeyi yapması vâcib oisaydt, o ful. Allah’ı zemmolun-maktan kurtarır, ancak hamde müstehak olmasını gerektirmezdi. Tafaddul fiiline gelince, muhalife göre bu, fazla hamdetmeyı gerektirir. Zira, O’ndan bu fiil sudur etmemiş olsaydı, onun için bu hamd meydana gelmiş olmazdı. Durum böyle olun­ca da, Allah zatı gereği noksan ve başkasıyla tamamlanmış olurdu. Bu da Cenâb-ı Hakkın hamde ve medhe müstehak olmasına mâni olur.

 

Altıncısı: sözü Allah’ın övülmüş olduğuna delâlet eder Buna göre biz deriz ki, Cenâb-ı Hakk’ın hamde ve medhe müstehak olması ya O’nun zatın­dan dolayı sabit olan bir iş olmuş olur veya zâtından ötürü sabit olmayan bir iş olur. Eğer birincisi olursa, onun fiillerinden her hangi bir şeyin, Cenâb-ı Hakk’ın medhe müstehak olmasını gerektirmesi imkânsız olur. Çünkü zatından ötürü var olan bir şeyin, başkasından ötürü var olması imkânsız olur. Yine Allah’ın fiillerin­den herhangi bir şeyin, O’nun zemme müstehak olmasını ıcab ettirmesi imkân­sız olur. Çünkü zatı gereği var olan bir şeyin, başkası sebebiyle ortadan kalkması imkânsızdır. Durum böyle olunca, Hakk Teâlâ hakkında, O’na herhangi birşeyin vâcib (gerekli) olması uygun düşmez. O halde, kullarına karşılık ya da mükâfaat vermesi, Allah’a vâcib olamaz. Bu da. Mutezile’nin esaslarını altüst eder. İkinci kısma gelince ki, bu da, Cenâb-ı Hakk’ın hamde lâyık olmasının zatı gereği ol­mamasıdır, biz deriz ki, bu durumda O’nun, zâtı bakımından noksan olması ve başkasıyla tamamlanmış olması gerekir ki, Allah hakkında bunu düşünmek im­kânsızdır. Mutezileye gelince, onlar şöyle demişlerdir: Allah’a hamdetmek, an­cak şöyle dediğimizde tamam olmuş olur: Mutlak manada hamde müstehak olan, fiillerinde çirkinlik, hükümlerinde zulüm ve haksızlık olmayandır. Bize göre, Allah böyledir. Bu sebeble O, en yüce hamd ve övgülere müstehaktır. Cebriye mezhe­binde ise, hiç bir çirkin fiil yoktur ki, o, Allah’ın fiili olmasın; hiç bir zulüm yoktur ki, o, Allah’ın hükmü olmasın, hiç bir abes iş yoktur ki, o, Allah’ın işi olmasın… Zira, Cenâb-ı Hakk kâfirde küfrü yaratır, sonra ona azab eder. Bir karşılık vermek­sizin, hayvanların canını yakar. Bu duruma göre O’nun hamde müstehak olduğu nasıl düşünülebilir? Ve yine, Allah olması bakımından hak kazandığı hamde, ya kuidan veya kendisinden ötürü hak kazanır. Eğer.birincisi olursa, kulun fiiline ka­dir olması gerekir ki, bu da Cebrîliği ibtaleder. Eğer ikincisi olursa, bunun mana­sı, Allah’a, kendi kendini medhetmesı vâcibtır demek olur ki. bu da batıldır. İşte bunun için Cebriye demek ancak bizim görüşümüze göre doğrudur dediler.

 

Onaltıncı fayda: Ulema şükrün vücûbunun aklî veya naklî delille sabit olduğu hususunda ihtilâf etmiştir Şükretmenin naklî delille vacib olduğunu söyleyenler, Cenâb-ı Hakk’ın şu ayetlerini delil getirmişlerdir:

 

“Biz, bir peygamber göndermedikçe, azab edici değiliz.”(İsrâ 15)  Müjdeleyici ve uyarıcılar olmak üzere peygamberler gönderdik. Ki böylece, peygamberlerden sonra insanların Allah’a karsı bir bahaneleri olmasın!” (Nısâ. 165).

 

Yine ulemadan, bu şükrün mutlak olarak din gelmezden önce de, geldikten sonra da vacib olduğunu söyleyenler vardır. Bunun delili ise, Cenâb-ı Hakk’ın sözüdür. Bunun birçok bakımdan izahı vardır.

 

Birincisi: sözü mutlak olarak bu hamdın, Allahu Teâlâ’nın hakkı ve mülkü olduğuna delâlet eder. Bu da, din gelmezden önce bu hakkın var olduğu­nu gösterir.

 

İkincisi: Cenâb-ı Allah buyurmuştur. Usûl-i fıkıhta, uygun bir vasfa göre tertip edilen hükmün, bu hükmün o vasıfla muallel olduğuna delâ­let ettiği hususu yer almaktadır. Burada da Allah Teâlâ, hamdı kendi nefsine isbat etmiş ve kendisini âlemlerin Rabbi, onlara acıyan ve onları bağışlayan; kıyamet­te onların işlerinin yegâne sahibi olarak nitelendirmiştir. Bu da hamde müstehak olmanın ancak, Cenâb-ı Hakk’ın onları terbiye edici olması ve onlara merhamet edip bağışlamasıyla mümkün olacağını gösterir. Durum böyle olunca, Allah’ın hamde müstehak olması, ister peygamber gelmezden önce olsun ister sonra ol­sun, her zaman yapılabileceğini gösterir

 

Onyedinci fayda: Hamdin hakikatini ve mahiyetini araştırmamız gerekir. Diyo­ruz ki, Allah’a hamdetmek bizim, sözümüzden ibaret değildir. Çünkü dememiz, hamdin varlığından haber vermedir. Bir şeyden haber ver­mek ise. kendisinden haber verilen varlıktan ayrı bir şeydir. Öyleyse, Ailah’a hamdetmenm, bizim sözümüzden başka olması gerekir. İşte diyoruz ki, nimet verene hamdetmek, nimeî veren olması sebebiyle ona tazimi ifade eden hertürlü fiilden ibarettir. Bu fiil ya kalbin fiili olur, ya lisanın fiili, yahut da uzuvların fiili olur. Kalbin fiiline gelince, bu, kalbin, bu fiilinde Allah’ın kemâl ve celâl sıfatla­rıyla nitelenmiş olduğuna inanmasıdır. Lisanın fiiline gelince bu da, Allah’ın ke­mâl sıfatlarıyla mevsûf olduğunu gösteren lâfızları zıkretmesidir. Uzuvların fiiline gelince, bunlar, uzuvların, nimet veren varlığın kemâl ve celâl sıfatları ile mevsûf olduğunu gösteren fiilleri yapmasıdır. İşte hamdden murad bütün bunlardır

 

İlim ehli, bu konuda iki guruba ayrılmışlardır

 

Birinci gurup, Allah’ın, kullarına, kendisine hamdetmelerinı emretmesinin caiz olmadığını söyleyenlerdir. Bunlar, birçok bakımdan görüşlerine delil getirmişlerdir.

 

Birincisi: Bu hamd, ya kullara ulaşan nimete karşılık yapılmıştır, ya böyle bir nimete karşılık olmaksızın meydana gelmiştir Birinci ihtimal yanlıştır. Çünkü bu,-Allah Teâlâ’nın, kullardan, inamına mukabil bir karşılık ve mükâfaat istemiş olma­sı manasına gelir ki, bu mükemmel manada cömert olmaya zarar verir. Çünkü kerim olan kimse, bir nimet verdiği zaman, buna bir karşılık istemez. İkinci ihti­male gelince bu. ortada hiç bir şey yokken başkasını yormaktır ki, bu da zulüm olur.

 

İkincisi: “Hamd ile meşgul olmak, hamd edem yorar ve hamd edilene de bir faydası yoktur Çünkü hamdedılen zatı gereği kâmil bir varlıktır. Zatı gereği kâmil olan bir varlığın ise, başkası ile kemâle ermesi imkânsızdır. Binâenaleyh bu hamd işi ile meşgul olmak boşuna ve zarannadır. Bu sebebten ötürü meşru sayılma­ması gerekir” dediler.

 

Üçüncüsü: İcâbın manası, “eğer kişi işlemezse cezayı hak eder” demektir Buna göre, Allah’a hamdetmenin vâcib kılınmasının manası, O’nun, “‘eğer sen bu hamd ile meşgul olmazsan, seni cezalandırırım” demesidir. “Bu hamdın, Allah’a hiç bir faydası yoktur” sözünün manası ise. “Bu işte I uç kimsenin elde edeceği bir fay­da yoktur, ama sen onu şayet terkedersen, seni ebediyyen cezalandırırım” de­mektir ki, bu da hakîm ve kerîm olan bir varlığa yakışmaz.

 

İkinci gurub, “Allah’a hamdle meşgul olmak, birçok bakımdan edebsizliktir” demişlerdir.

 

Birincisi: Allah’a hamd etmek, Allah’ın ihsanlarına bu azıcık şükür ile karşılık vermek demektir.

 

İkincisi: Şükür ile meşgul olmak ancak bu nimetler kalbte hatırlanmaya devam edildiği zaman gerçekleşir. Kalbin nimetleri hatırlamakla meşgul olması ise onu, nimet vereni takmakla uğraşmaktan alıkor.

 

Üçüncüsü: Kulun, nimet bulduğu zaman Allah’a övgüde bulunması, onun bu nimeti elde ettiği için Allah’a hamd-ü senada bulunduğunu gösterir. Bu da onun, ibadet, hamd ve senadan maksadının bu nimetleri elde etmek olduğunu göste­rir. Bu adamın, hakikatte ma’bûdu ve maksûdu ancak bu nimet ve menfaattir Bu da düşük bir makamdır. En iyisini Allah bilir. [81]

 

Rabbü’l-Âlemin’in Tefsiri       

Bu fasıl sözünün izahı hakkındadır. Burada birçok faydalar vardır.

 

Birinci fayda: Var olan ya zatı gereği vâcıb olur. veya zatı gereği mümkün olur. Zatı gereği vâcib olan ise, sadece Cenâb-ı Hakk’dır Zatı gereği mümkün olan da, Allah’ın dışındaki her şeydir ki, bu da “âlem” dediğimiz şeydir Çünkü kelâm-cılar şöyle demişlerdir: Âlem, Allah’dan başka her varlıktır. Bu kısmı âlem diye isimlendirmenin sebebi, Allah’tan başka her şeyin varlığının Allah’ın varlığına de­lâlet etmiş olmasıdır. İşte bu sebebten ötürü Allah’tan başka her varlık, âlem diye adlandırılmıştır. Bu hususu iyice kavradığında biz deriz ki, Allah’tan başka her şey ya uzayda yer tutandır, ya uzayda yer tutanın bir sıfatıdır veya ne uzayda yer tutandır, ne de yer tutmuş olanın bir sıfatıdır. Bu da üç kısımdır.

 

Birinci kısım: Uzayda yer kaplayandır. Uzayda yer kaplayan, ya bölünmeyi ka­bul edici olur veya olmaz. Eğer bölünmeyi kabul edici olursa, bu cisimdir. Eğer böyle olmazsa, bu da atomdur. Cisme gelince, o ya “ulvî” (gök cisimlerinden), ya da “süflî” (yer cisimlerinden) olur. Ulvî cisimlere gelince, bunlar gezegenler ve yıldızlardır Bu iki kısımdan başka, din ile sabit olmuş başka şeyler de vardır: Arş, Kürsî, Sidreti’l-müntehâ, Levh, Kalem ve Cennet gibi…

 

Yer cisimlerine gelince, bunlar ya basit olur, ya da mürekkeb… Basit olanları, dört unsurdur (enâsır-ı erbaa).

 

Birincisi, çölleri, dağlan ve mamur ülkeleri ile, yer yüzüdür.

 

İkincisi, su küresidir ki, bunu da okyanuslarla, yer yüzünün dörtte birini teşkil eden kara parçala­rındaki mevcut denizler ve sayısını ancak Allah’ın bileceği vadiler (nehir yatakla­rı) teşkil eder.

 

Üçüncüsü, hava küresidir.

 

Dördüncüsü, ateş küresidir. Mürekkeb cisimlere gelince, bunlar bitkiler, ma­denler ve muhtelif kısım ve farklı çeşitleriyle, hayvanlardır.

 

İkinci kısım: Uzayda yer kaplayan varlıklara sıfat olan “mümkün” şeylerdir. Bun­lar arazlardır, Kelâmcıiar. arazın kırka yakın nevini zikretmişlerdir.

 

Üçüncü kısım: Üçüncü kısma gelince, bu ne uzayda yer kaplayan, ne de uzay­da yer kaplamayan varlığa sıfat olan “mümkün” şeydir. Bunlar da ruhlardır. Ruh­lar, ya süflîdir, ya da ulvîdir.

 

Süflî ruhlar, ya hayırlı ruhlardır, ki bunlar cinlerin iyi olanlarıdır, veya kötü ve pis ruhlardır, Bunlar da, inatçı şeytan îaifesıdir.

 

Ulvî ruhlarsa, ya cisimlerle beraber bulunur, ki bunlar gök cisimlerinin ruhları­dır veya cisimlerle beraber bulunmazlar. Bunlar ise, temiz ve mukaddes ruhlar olan meleklerdir. İşte bu. âlemdeki varlıkların taksimatına bir işarettir. Her insan bu kısımları açıklamak için bir milyon cilt kilap yazsa, bunların en alt seviyesine dahi ulaşamaz Ancak şu kadar var ki. zatt gereği varlığı zorunlu olanın bir tek olduğu sabit olunca, O’nun dışındaki bütün varlıkların da, zatları gereği “mümkün” oldukları kesinlik kazanır. Bunun için de bu varlıklar, var olmak için. zatı gereği vâcıb olan varlığın yaratmasına muhtaç olurlar. Aynı şekilde, mümkin olan varlı­ğın da. var olduğu sürece, onu ibkâ edecek bir varlıktan müstağni olamıyacağı da sajDit olmuş olur Allahu Teâlâ. yokluktan varlığa çıkarmış olması sebebiyle âlem­lerin Rabbıdır. Yine O, âlemlerin var olmaya devam ettiği, ve istikrarını sürdürdü­ğü sürece, âlemleri ayakta tutması sebebiyle de âlemlerin Rabbidir. Bunu anla­dığın zaman sözünün tefsirine dair çok az bir şeyi keşfetmiş olursun. Bu üç kısmın hallerini kim daha çok kavrarsa,” sözünün tef­sirine de daha çok vâktf olmuş olur.

 

ikinci fayda: İki türlü terbiye eden vardır

 

Birincisi: Üzerinden kazanç sağlamak için bir şeyi terbiye eden. İkincisi: Terbiye edilen kazanç sağlasın diye onu yetiştiren.

 

Bütün mahlûkatın yaptığı terbiye birinci kısma dahildir. Çünkü insanlar, başka­larını, onların üzerinden, ya mükâfaat ya övgü cinsinden bir kazanç elde etmek için başkasını yetiştirirler.

 

İkinci kısım terbiye eden ise sadece Cenâb-ı Allah’tır. Nitekim Cenâb-ı Allah bir hadis-i kutsî’de şöyle buyurmuştur:

 

“Ben, Benden kazanç sağlayasmız diye sizi yarattım, yoksa sizin üzerinizden kazanç sağlayayım diye değil” Bu demektir ki Cenâb-ı Hakk hem terbiye ediyor hem de ihsanda bulunuyor. O’nun terbiye etmesi ve ihsanı, başka eğiticilerin ter­biye ve ihsanına benzemez.

 

Allah’ın terbiye etmesi, O’nun dışındaki varlıkların terbiyesinden farklıdır Bu­nu birçok yönden izah edebiliriz:

 

Birincisi: Hak Teâlâ’nın kullarını, kendisi için değil, kullar için terbiye ettiğini; O’nun dışındakilerin ise hem kendileri için hem başkaları için terbiye etmeye uğ­raştıklarını açıklamıştık.

 

İkincisi: Allah’ın dışındakiler terbiye ettikleri zaman, bu terbiye nısbetinde hazi­ne ve mallarından noksanîaşma olur. Halbuki Cenâb-ı Allah noksanlık ve zarara uğramaktan münezzehtir. Nitekim O “Hiç bir şey hâriç olmamak üzere her şeyin hazineleri bizim yanımızdadır. Biz onları malum bir miktar dışında indirmeyiz.” (Hicr. 21) buyurmuştur.

 

Üçüncüsü: Cenâb-ı Hakk’ın dışında ihsanda bulunan kimselere, fakır ısrar et­tiğinde, ona kızar ve onu mahrum eder, istediğini de vermez. Halbuki Allah Teâlâ böyle değildir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) “Cenâb-ı Hakk, duasında ısrar edenleri sever” buyurmuştur.[82]

 

Dördüncüsü: Cenâb-ı Allah’ın dışında, ihsanda bulunanlardan, ihsan etmeleri istenmediği müddetçe kimseye bir şey vermezler. Ama O, istemeden de verir Görmez misin ki O, annenin rahminde daha bir cenin ve aklı olmayan bir cahil iken seni terbiye etmiştir. Sen O’ndan istemesini beceremediğin halde de seni korumuş; sen O’ndan istemediğin, aklının ve hidayetinin olmadığı zamanda da sana ihsanda bulunmuştur.

 

Beşincisi: Cenâb-ı Allah’ın dışında ihsanda bulunanların ihsanları, fakır olma­ları, orada olmamaları veya ölmeleri hallerinde sona erer. O’nun ihsanı ise kesinlikle sona ermez.

 

Altıncısı: Allah’ın dışında, ihsanda bulunanların ihsanları umumî olmaz, belli bir topluluğa has olur. Ama Cenâb-ı Hakk’ın terbiyesi ve ihsanı herkese ulaşır. Nitekim Cenâb-ı Allah; “Benim rahmetim ise her şeyi kuşatmıştır” (Araf, 156) buyurmuştur. Böylece O: nun âlemlerin Rabbı olduğu ve bütün mahlûkata ihsanda bulunduğu ortaya çık­mış olur. İşte bu sebeble Cenâb-ı Hakk kendisi hakkında; “Bütün hamöier Alemlerin Rabbi (sahibi ve terbiye edicisi, malikî ve İhsan edip geliştiricisi) Allah’a aittir” buyurmuştur.

 

Üçüncü fayda: Dünyada, övülen, medholunan ve tazim edilen zat, dört se-bebten dolayı övülür, medhedilir ve tazim edilir:

 

1. Ya, O, sana lütufta bulunmasa da, zatında kâmil, sıfatlarında da bütün nok­sanlık ve kusurlardan münezzeh olduğu için…

 2.  Ya, sana ihsanda bulunup nimet verdiği için…

 3.  Ya, sen gelecekte ihsanının sana ulaşacağını umduğun için…

 4.  Veya hükümranlığının tam olmasından, kudretinden ve kahrından korktu­ğun için…

 

İşte bunlar tazimi gerektiren sebeplerdir Sanki Cenâb-ı Allah şöyle buyurmuştur: “Zatî kemâlimi tazim edenlerden iseniz Bana hamdediniz. Çünkü Ben âlemlerin ihâhıyım.” İşte bu da Cenâb-ı Allah’ın ” sözündeki bir maksaddır. “Eğer ihsanda bulunmamı tazım edenlerden iseniz bilin ki, ben âlemlerin Rabbiyim. Eğer istikbalde bir şeyler umduğunuz için tazimde bulunuyorsanız, bilin ki Ben Rahman ve Rahfm’im. Korktuğunuz için tazim ediyorsanız, bilin ki, Ben din gü­nünün yegâne sahibiyim.”

 

Dördüncü fayda: Cenâb-ı Allah’ın kulunu terbiye şekilleri çoktur ve sınırsızdır.

 

Buna dair birkaç misal verelim:

 

Birinci misâl: Babanın sulbünden nutfe damlası ana rahmine düştüğünde, bir düşün, nasıl o nutfe ilk önce rahme tutunmuş bir damla kan, sonra bir et parçası olur, daha sonra bu et parçasından, kemikler, kıkırdaklar, sinirler, kasların kirişle­ri, atar ve toplar damarlar gibi çok çeşitli organlar çıkar. Daha sonra da bunlar birbirlerine bağlanarak bir araya gelirler. Sonra bunların her birinde özel bir kuv­vet hasıl olur: Böylece de gözde görme, kulakta işitme ve dilde de konuşma kuv­veti meydana gelir Kemikle işittiren, yağ ile gördüren, et ile konuşturan Cenâb-ı Allah’ı teşbih ederiz. İnsan bedenini konu alan anatomi kitapları çok yaygındır Bütün bunlar, Allah’ın kulunu nasıl terbiye ettiğini gösterir.

 

İkinci misâl: Bir tek tane yere düşüp de ona toprağın nemi bulaştığı zaman, o şişer, her tarafı şiştiği halde sadece onun en üstü ve en altı yarılır En üstteki yarığa gelince, bitkinin ucu buradan çıkar. Alttaki yarıktan ise bitkinin toprağa dalan kökleri çıkar Bunlar sanki bitkinin damarları gibidir. Bitkinin üst ucuna gelince, yükseldikten sonra bunun bir gövdesi (veya sapı) meydana gelir. Sonra bu göv­deden birçok dallar ayrılır Daha sonra bu dallar üzerinde, nur parçacıkları gibi çiçekler görülür. Bundan sonra meyveler ortaya çıkar. Bu meyvelerin de sertlik ve yumuşaklık bakımından birbirinden farklı kısımları meydana gelir. Bunlar mey­venin kabuğu, içi ve yağlarıdır. Bitkinin toprağa dalan köklerine gelince, bu da­marların bir ucu da bitkinin en uç kısımlarına kadar gider. Bu uçlar, yumuşaklık bakımından, dizilmiş su tanecikleri gibidirler. Son derece yumuşak olmalarına rağ­men bu uçlar sert ve kayalık yerlere bile nüfuz edebilirler. Cenâb-ı Allah, bu uçla­ra topraktaki kendisine faydasi olan tün bu işlerdeki hikmet kulun kendisine ihtiyaç duyduğu gıda, katık, meyve, içe­cek şeyler ve ilâçlar kabilinden olan varlıkları meydana getirmektir Nitekim Cenâb-ı Allah: “Hakikaten Biz, o (yağmur) suyunu bol bol döktük, sonra toprağı iyiden iyi yar­dık. Bu suretle onda tane(ler) bitirdik, üzümler, yoncalar, zeytinler, hurmalıklar, sık ve bol ağaçlı (diğer) bahçeler, meyveler, mera(lar) bitirdik. (Bütün bunları Biz) hem size. hem davarlarınıza faide olarak (yarattık.)” (Abese 25-32)

 

Üçüncü misâl Cenâb-ı Hakk. gezegenleri ve yıldızları, kulların istifadesine bi­rer vesile olacak şekilde yaratmıştır Meselâ, geceyi rahatlık ve sükûnete bir vesi­le olmak üzere, gündüzü de kazanç teminine ve yeryüzünde gezip dolaşmaya bir vesile olmak üzere yaratmıştır.

 

“Güneşi ziyalı, ayı nurlu yapan, yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için, o aya muhtelif menziller tayin eden O Allah’tır. Allah, bunları (boş yere değil) hak ile yarattı.” (Yûnus 5)            

 

“O. karanın ve denizin karanlıkları içinde kendileriyle yollarınızı doğrultmanız (bulmanız) için. sîzin faidenize yıldızlan yaratandır.” (Enam 97)

 

Cenâb-ı Allah’ın şu ayetini okuyun:

 

“Biz yeri bir beşik, dağları kazıklar yapmadık mı?Sizi çift çift yarattık, uykunu­zu dinlenme yaptık; geceyi örtü kıldık; gündüzü maişet vakti yaptık. Üstünüze sağlam sağlam yedi (gök) bina ettik. Ona parıl parıl parıldayan bir kandil astık. O sıkıcı mengenelerden (bulutlardan) de sarıl şarıl su indirdik. Onunla tane, ne­bat ve sarmaş dolaş bahçeler çıkaralım diye.” (Nebe 616)

 

Madenlerin, bitkiler hayvanların dikkat çekici hallerini ve Rahman Allah’ın insanı yaratışındakı hı-;netınin belirtilerini iyice bir düşündüğün zaman, senin akl-ı selimin Allah’ın terbiye tme şekillerinin pekçok olduğuna ve O’nun rahmetinin heryerde apaçık izlerinin görüldüğüne hükmedecektir. İşte o zaman Allah’ın ” sözünün sırlar deryasından bir katre sana tecelli edecektir.

 

Beşinci fayda: Cenâb-ı Hakk, hamdi kendi nefsine nisbet ederek, önce dedi, sonra diyerek kendisini âiemlere nisbet etti. Bu şu demektir: “Ben hamdi seviyorum, bu sebebie onu. Benim mülküm olduğu için onu kendime nisbet ettim. Sonra Kendimi zikrettiğim zaman, bunun peşinden Kendimi âlemlerin Rabbi olarak tanıttım.” Bir kimse bir zatı, bir tek sıfat ile tanıtır­sa, o, sıfatların en güzelini ve en mükemmelini söylemeye gayret eder. Bu, Allah1 in, âlemlerin Rabbi oluşunun, O’nun en mükemmel sıfatı olduğuna delâlet eder. Bu böyledir. Çünkü derecelerin en mükemmeli, tam ve tamın da üstünde olmak­tır. Öyleyse bizim, dememiz), O’nun zatı gereği, zatında ve zatı ile “vâcib-ül-vucûd” olduğunu göstermektedir ki, işte bu tam olmadır.” sözünün manası ise, O’nun dışındaki her şeyin varlığının, Allah’ın terbiyesinden, ihsanın­dan ve cömertliğinden neşet ettiğidir ki, bu da “tam”ın da üstünde olmak” ibaresiyle kastedilen şeydir.

 

Altıncı fayda: Cenâb-ı Hakk; Ey İnsan! Senden başka kullara da sâhibdir. Nite­kim Rabbinın ordularını ancak O (Allah) bilir.” (Müddessır. 32) buyrulmuştur

 

Halbuki senin O’ndan başka Rabbın yoktur. Hem sonra O, sanki senden baş­ka hiç bir kulu yokmuş gibi seni terbiye eder (bakıp, büyütür, besler) Sen ise, sanki O’ndan başka bir Rabbin varmış gibi O’na hizmet ediyorsun. Allah’ın bu terbiyesi, ne güzel bir terbiyedir. Allah Teâlâ seni, gündüz, bir karşılık beklemek­sizin belâlardan; gece, yine bir karşılık beklemeksizin her türlü korkudan muha­faza etmiyor mu?

 

Nöbetçiler her gece hükümdarı beklerler. Acaba onu. zararlı böceklerin sok­malarına karşı, başına birçok belânın gelivermesine karşı koruyabilir mi? Hak Teâlâ’ya gelince O, onu, o gecenin başında çok çeşitli haramlara, yasaklara ve çir­kin fiillere dalıverip gittikten sonra, her türlü musibet ve korkuya karşı koruyup bekliyor. Bu ne büyük ve ne güzel bir terbiye! Yine, Hz. Peygamber {s.a.s.)’in;  “Ademoğlu Allah’ın binasıdır. Allah’ın binasını yıkan mel’ûndur” demesi de, bu terbiyeyi göstermez mi? İşte bu manadan dolayı Cenâb-ı Allah “De ki: Allah’ın geceleyin, gündüzün (gelebilecek azabına karşı) Rahman olan Allah’tan sizi kim koruyabilir?” (Enbiya, 42) buyurmuştur. Bu, ancak gücü sonsuz olan Melik, hükümran kudreti olan tek, kalbleri ve gö­nülleri evirip çeviren ve vicdanlarda saklı gizli olanlara muttali olan Allah’tır.

 

Yedinci fayda: Kaderiye (Mutezile) şöyle söyledi: “Eğer Allah onlara  ihsanda bulunuyor ve sıkıntılarını gideriyor ise ancak o zaman âlemlerin Rabbi ve terbiye edicisi olur Ama kâfirde küfrü yaratıp, sonra bundan dolayı ona azab ederse; imanı emredip onu imandan alıkorsa, o zaman, O, Rabb ve mürebbî değil, aksi­ne zarar veren ve eziyet eden olmuş olurdu.”

 

Cebriye ise şöyle dedi: “Şayet nimet O’ndan südûr eder ve lütuflar da O’nun rahmetinden feyezan ederse, Allah bir Rabb ve terbiye edici olur. İman nimetle­rin en büyüğü ve en kıymetlisi olduğuna göre, onun Allah tarafından meydana getirilmesi, O, âlemlerin Rabbi olduğu için ve onlara, onlarda imanı yaratmak suretiyle ihsanda bulunduğu içindir.”

 

Sekizinci fayda: Allah’ın isimlerinin tefsirinde birçok şekilde açıkladığımız gibi, “Allah” ismi, “Rabb” isminden daha üstündür. Sonra, dua eden kimse çoğu işle­rinde “Ya Rabb” “Ya Rabb” diyerek dua eder Bunun sebebi, yine Allah’ın isimle­rinin tefsin sırasında zikrettiğimiz hususlar ve nüktelerdir ki, onları burada tekrar­lamayacağız. [83]

 

Er-Rahmani’r-Rahim’in Tefsiri       

Bu fasılin tefsin hususundadır. Bu konuda birçok faydalar vardır.

 

Birinci fayda: “Rahman”, kullardan bir benzerinin çıkması tasavvur olunama­yan nimetler veren demektir. “Rahim” ise, kullardan da benzerinin çıkması düşünülebilen şeylerle nimet veren demektir

 

İbrahim b. Edhem’in şöyle dediği hikaye edilmiştir; “Bir yere misafir oldum. Derken sofra getirildi. Birden bir karga sofraya konup çöreği kapıp kaçtı. Hayret­le onun halini izlemeye başladım, O, bir tepeye kondu. Birden iki eli bağlı bir adamı farkettim. Karga çöreği o adamın yüzüne bıraktı.

 

Zinnûni Mısrî’ntn şöyle dediği rivayet edilmiştir; “Evde bulunuyordum. Birden kalbimde bir velvele koptu. Öyle ki, kendime hakim olamaz hale geldim. Bunun üzerine evden çıktım ve Nil kenarına vardım. Birden koşmakta olan kuvvetli bir akrep gördüm ve hemen onu izlemeye koyuldum. Sonra akrep nehrin tam kıyısı­na varınca, orada tam kenarda durmakta olan bir kurbağa gördüm. Birden ak­rep kurbağanın üstüne atlayınca kurbağa yüzmeye ve gitmeye başladı. Bunun üzerine bir kayığa binerek, kurbağayı takıp etmeye başladım. Kurmağa Nil’in karşı kenarına ulaşmıştı. Kıyıya varınca akrep kurbağanın sırtından indi ve koşmağa başladı; ben de takıp ettim. Birden, ağacın altında uyumakta olan bir genç gör­düm; bir de, ona doğru gelmekte olan bir yılan…Yılan bu gence yaklaşınca, ak rep de yılana yetişmişti; birden, akrep yılanın üstüne atladı ve yılanı soktu. Yılan da akrebi sokmuştu. Bunun üzerine her ikisi de ölmüş, o adam da onlardan kurtulmuştu.”

 

Anlaşıldığına göre, bir karga yavrusu yumurtasının kabuğunu kırarak çıktığı za­man, hiç bir tüyü olmadığı için, nerdeyse bir et parçasına benziyormuş. Bu se-beble ana karga ondan kaçıyor ve terbiyesiyle de meşgul olmuyormuş. Sonra, bir et parçasına benzediği için, yavrunun başına sinekler üşüşüyormuş. Sinekler yavrunun yanına vardığı zaman, sinekleri yutar ve onunla beslenir. Bu durum, güçlenınceye, tüyleri büyüyünceye ve tüyleri altında eti gizlenınceye kadar de­vam eder. O zaman annesi ona döner. Bu sebeble Arapların duasında şu ifade geçmektedir: “Ey, karga yavrusunu yuvasında besleyen Allah’ım.”  Bu misallerle, Allah’ın lütfunun umumî, ihsanının yaygın ve rahmetinin geniş olduğu ortaya çıkmış olur.

 

Hadiseler iki kısımdır. Rahmet olmadığı halde rahmet sanılan, fakat hakikatte bir azap ve belâ olan hadiseler ve, hakikatte bir lütuf, ihsan ve rahmet olduğu halde, bir azap ve ceza olduğu sanılan hadiseler.

 

Birinci kısma şu misali verebiliriz: Baba çocuğunu, ihmal edip, dilediğini yapacak şekilde, onu terbiye etmez, öğrenmeye teşvik etmezse… İşte bu durum, gö­rünürde bir merhamet, hakikatte ise bir cezadır.

 

İkinci kısmın misali ise; çocuğunu okula hapsedip, onu tahsil yapmaya zorla­yan baba gibidir. Bu zahirde bir ceza sanılsa da, hakikatte bir rahmet ve merhamettir.

 

İnsan da böyledir. Bir insanın elinde kangren hastalığı olsa… Bu adamın eli kesilse, bu, görünüşte bir azap, gerçekte ise bir rahmet ve acımadır Bundan do­layı aklı az olanlar, işlerin zahirine aldanırlar, gerçek akıllılar ise, İşın aslına ve hikmete bakarlar.

 

Bunu iyice anladığında, âlemde bulunan çile, belâ, elem ve bütün meşakkat­ler, her ne kadar görünürde böyle olsalar da gerçekte onların bir hikmet ve rah­met olduğunu anlarsın. Bunun özü, hikmet konusunda söylenen şu sözdür: Kü­çücük bir serden dolayı, çok hayırları terketmek, büyük serdir. Buna göre, teklif­lerden maksadın, ruhları bedene ait ilgilerden temizlemek olduğunu anlarsın. Ni­tekim Cenâb-ı Hakk:  

“Eğer iyilik ederseniz, kendinize iyilik etmiş olursunuz” (isrâ, 7) buyurmuştur.  Ateşin yaratılmasından maksat, kötü olanları iyilerin amellerine çevirmek ve o kötüleri dünyadan, ahıret yurduna çekmektir Nitekim Cenâb-ı Hakk, “Allah’a kaçınız.” (Zariyat. 50) buyurmuştur.

 

Bu konunun en açık misali. Hz. Mûsâ ve Hızır (a.s.)’ın kıssasıdır. Çünkü Hz. Mûsâ hadiselerin zahirine göre hüküm veriyor, böylece de Hızır (a.s.)’ın gemiyi delmesini, çocuğu öldürmesini, yıkılmak üzere olan duvarı onarmasını yadırgı­yordu. Hızır (a.s.) ise, hükümleri hakikatlerine ve iç yüzlerine bina ediyor ve şöyle diyordu:

 

“Gemiye gelince: Denizde iş yapan yoksullarındı. Ben onu kusurlu yapmak is­tedim ki, onların arkasında her sağlam gemiyi, zorla alan bir hükümdar vardı. Çocuğa gelince, onun anası da babası da iman etmiş kimselerdi. Bunun için onla­rı bir azgınlık ve kâfirliğin bürümesinden endişe ettik de, diledik ki, bunun yerine Rableri kendilerine temizlikçe daha hayırlı ve merhametçe daha yakınını versin. Duvara gelince, bu o şehirdeki iki yetim çocuğun idi. Altında da, onlara ait bir hazine vardı. Babaları iyi bir adamdı. Bundan dolayı Rabbin diledi ki, ikisi de bu­luğ çağlarına ersinler de definelerini çıkarsınlar. Bu Rabbinden bir merhamettir” (Kehf. 79-82).

 

Bu kıssayla, olayların hakikatine vâkıf olan Hâkimin, işini zahire değil de haki­katlere bina ettiği anlaşılmış oluyor. Tabiatının hoşlanmadığı, aklının nefret ettiği bir şeyi gördüğünde, onun altında nice gizli sırlar, erişilmez nice yerli yerinde hü­kümler olduğunu ve O’nun hikmetinin ve rahmetinin bunu gerektirdiğini iyi bile­sin! İşte o zaman, O’nun ”  sözünün sır deryasından bir iz, sana tecelli eder.

 

İkinci fayda: “Rahman” lâfzı, Allah’a has bir isimdir ismi ise, hem O’na hem de başka varlıklara verilebilir. Eğer, “buna göre in ifade ettiği mana daha büyüktür; o halde büyük olanı zikrettikten sonra, küçük olanı niye zikretmiştir?” denilirse, buna cevabımız şudur:

 

Çünkü büyük olandan, önemsiz ve basit şey istenmez. Anlatıldığına göre, birisi bir büyüğün yanına giderek, “ufak bir şeyden ötürü sana geldim” demiş. O da bunun üzerine, “önemsiz şeyler İçin önemsiz bir adam ara!” diye cevap vermiştir.

 

Buna göre, Cenâb-ı Hakk sanki şöyle demiş olur: Şayet Rahman lâfzını zikret­mekle yetinseydım. benden utanır ve benden basit isteklerde bulunman imkân­sız olurdu. Ancak sen benim “Rahman” olduğumu bildiğin için, benden büyük şeyler istersin; ama ben aynı zamanda ı’Rahîm”ım1 o halde benden ayakkabının bağım ve tencerenin tuzunu da iste!”. Nitekim Cenâb-ı Hakk, Hz. Musa’ya şöyle demiştir: “Ey Mûsâ, benden tencerenin tuzunu ve koyununun yemini bile iste!”

 

Üçüncü fayda: Cenâb-ı Hakk. kendisini Rahman ve Rahîm olarak niteledi. Sonra O, Hz. Meryem’e,        “Bizden bir rahmet olarak… Ve, iş bitirildi.” (Meryem 21) diyerek, tek bir rahmet verdi, İşte bu tek rahmet de, kâfirlerin ve tacirlerin onu ayıplamalarından kurtul­masına sebep oldu. Sonra biz Allah’ı her gün otuzdört kerre, Rahman ve Rahîm olarak vasfediyoruz. Bu böyledir, çünkü namazlar onyedi rekâttır.[84] O Rahman ve Rahîm lâfzı, besmelede ve Fâtiha’da olmak üzere, her rekâtta ikişer kere tekrar edilir. Tek bir rahmetin zikri, Hz. Meryem’in kötülüklerden kurtulmasına sebep olun­ca, ömür boyu bu kadar çok rahmeti zikretmek, müslümaniarın cehennemden, rezîl rüsvay olmaktan ve helak olmaktan kurtuluşlarına sebep olmaz mı?

 

Dördüncü fayda: Allah Teâlâ Rahmân’dtr. Çünkü o, kulun takat getiremiyeceği şeyleri yaratır. O, Rahîm’dir, çünkü O, kulun benzerine güç yetiremiyeceği şeyi yapar. Bu sebeple sanki Cenâb-ı Hakk şöyle demiştir: Ben, Rahmanım; çünkü sen bana atılmış bir meni teslim ettin, ben de onu sana güzel bir biçimde teslim ediyorum. Nitekim O, “Sizi şekillendirdi ve şekillerimizi ne de güzel yaptı” (Ğafır 64) buyurmuştur. Ben Rahîm’im, çünkü sen bana eksik taât getirdin, Ben de sana halis bir cennet verdim.

 

Beşinci fayda: Anlatıldığına göre bir genç, ölmek üzere iken, kelime-i şehâdet getiremedi. Bunun üzerine, yanında bulunanlar Hz. Peygamber’e gelerek, duru­mu O’na haber verdiler. Resûlullah (s.a.s.) da kalkip, bu gencin yanına gelerek ona, kelıme-i şehâdeti telkin etmeye başladı. O genç hareket ediyor, sağa-so!a dönüyor, ama bir türlü dilini kımıldatamıyor Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle sormaya başladı: “Bu namaz kılmaz, oruç tutmaz ve zekât vermez miydi?” Ora­da bulunanlar, “Hayır Ya Resûlallah, bunların hepsini yapardı” dediler. Hz. Pey­gamber “Ebeveynine asî olur muydu?” diye sorunca, “evet, asî olurdu” dediler. Hz. Peygamber (s.a.s.), “o halde annesini getirin bakalım” dedi. Bunun üzerine, yaşlı ve gözleri şaşı olan, bir kadıncağız geldi. Hz. Peygamber (s.a.s.), “Onu, af­fetmez misin? Keşke affetsen” deyince, kadın, “hayır, onu affetmeyeceğim, çün­kü o beni tokatlayarak, gözlerimi bu hale getirdi” dedi. Bunun üzerine Hz. Pey­gamber, “odun ve ateş getirin.” dedi. Kadıncağız, “ateşi ne yapacaksın?” deyin­ce de, Hz. Peygamber {s.a.s.). “onu, sana yaptığının karşılığı olarak, gözünün önünde yakacağım” diye cevap verdi. Bunun üzerine kadın, “affettim, affettim!” dedi. “Ateş için mi onu dokuz ay taşıdım; ateş için mi onu iki sene emzirdim! Ne­rede annelik merhameti?” Bunun üzerine, delikanlının dili çözüldü ve kelime-i şehadet getirdi. “Şehâdet ederim ki, Allah’dan başka ilâh yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed O’nun kulu ve elçisîdir!”

 

Buradaki incelik şudur: Bu kadın Rahmâne olmadığı halde, sadece Rahîme-dir (bu vasıf onda bulunur).Rahmetin bu kadarcığıyla, kadın oğlunun ateşte ya­kılmasına müsaade etmedi. O halde, kullarına yardım ettiği haide, kendisine karşı işledikleri suçlardan zarar görmeyen Rahman ve Rahîm olan zât, yaklaşık yetmiş yıl kelime-i şehâdeti söylemeye devam eden kimsenin ateşte yanmasına nasıl müsaade eder?

 

Altıncı fayda: Hz. Peygamber (s.a.s.)’in, rebâiyyesi (köpek dişi iie öndişler ara­sındaki diş) kırıldığı zaman şöyle dediği meşhurdur: “Allah’ım kavmimi hidayete erdir; çünkü onlar bilmiyorlar” Bundan, Hz. Pey-gamber’in kıyamet günü, “Benim ümmetim, benim ümmetim!” diyeceği anlaşıl­mış olur. Bu da, hem dünya hem de ahiret hususunda O’ndan sudur etmiş bü­yük bir lütuftur. Bu lütuf ve ihsan, Hz. Peygamber bir rahmet olduğu için onda meydana gelmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hakk, “Biz seni, ancak âlemlere rahmet olsun diye yolladık.” (Enbiya. 107) buyurmuş­tur. Tek bir rahmetin tesiri, bu dereceye varırsa, Rahman ve Rahîm olan zâtın ke­remi ya nasıl olur? Ve yine Hz. Peygamberin şöyle dediği rivayet edilir:

 

“Ey Allah’ım, ümmetimin hesabını benim önümde gör”. Sonra, Hz. Peygam­ber (s.a.s.), iki dirhem borçlu olarak öldüğü ve ilk (iftira) atmak sebebiyle Hz. Aişe’nin evinden çıkmasına sebep olduğu için, bir ölünün cenaze namazını kıl­maktan kaçındı. İşte bunun üzerine Cenab-ı Hak, sanki ona şöyle demiştir: Senin tek bir merhametin vardır bu da;

 

“Seni, ancak âlemlere rahmet olarak yolladık ” {Enbiya. 107) sözüdür. Tek bir mer­hamet, mahlûkat âlemini ıslâh etmeye kâfi gelmez. Beni, kulumla başbaşa bırak. Beni ümmetinle başbaşa bırak. Çünkü ben Rahman ve Rahîm’im, benim rah­metimin sonu yoktur. Onların günanları ise, mahdut ve sayılıdır. Sınırsız olanın yanında, sınırlı ve mahdut olan yok olur. Bütün mahlûkatın günahlarının benim rahmet deryamda yok olacağında şüphe yoktur. Zira ben Rahman ve Rahîm’imdir.

 

Yedinci fayda: Kaderiye (Mutezile), “Ateşte yakmak ve devamlı azab etmek için mahlûkatı yaratan kimse, nasıl Rahman ve Rahîm olur; kâfirde küfrü yaratıp ve bundan dolayı ona azabeden kimse, nasıl Rahman ve Rahîm olur?; İman etmeyi emredip, sonra ona mâni olan kimse nasıl Rahman ve Rahîm olur? Bu böyle ol­maz” demişlerdir.

 

Cebriyye ise. ‘Nimet ve rahmet nevilerinin en büyüğü Allah’a imandır. Eğer iman Allah tarafından değil de kul tarafından yaratılmış olsaydı, Rahman ve Rahîm isim­lerinin kula verilmesi, Allah’a verilmesinden daha uygun olurdu” demiştir. Allah en iyi bilendir. [85]

 

 

“Mâliki Yevmi’d-din” Sözünün Tefsiri        

Bunda birçok faydalar vardır.

 

Birinci fayda:  sözünün anlamı, diriliş ve ceza gününün sahibi demektir. Bunun izahı şudur: Kötülük yapanla iyilik yapanın, itaatkârla asînin, uyan­la uymayanın birbirinden ayırt edilmesi gerekir. Bu da, ancak Cenâb-ı Allah’ın: “Kötülük yapanları yaptıklarına karşılık cezalandırmak ve iyilik yapanları da en iyi mükâfatla mükâfatlandırmak îçın”.(Necm. 31).

 

“Yoksa biz iman edip de güzel amel işleyenleri, yer yüzünü bozguna verenler gibi mi tutacağız? Yahut müttakileri, günahkârlar gibi mi tutacağız?” {Sad. 28) ve “Kıyamet gelecektir. Nerdeyse Ben, her nefis yaptığının karşılığını görmesi için, onu gizliyorum ” (Tâhâ. 15) ayetlerinde ifade ettiği gibi, ancak ceza gününde ta­hakkuk edecektir. Zâlimi mazluma musallat edip de, sonra mazlumun hakkını za­limden almayan, ya aczinden, ya cehaletinden veya bu zulme razı olmasından do­layı böyle yapmaktadır. Bu üç sıfat da, Cenâb-ı Allah için düşünülemez. Bundan dolayı, Cenâb-t Allah’ın zalimlerden mazlumların intikamını alması gerekir. Bu in­tikam dünyada alınmazsa, bu dünyadan sonra ahirette alınması gerekir. İşte “Din gününün yegâne sahibi” (Fatiha. 4) ve “Kim zerre ağırlığınca bir hayır yaparsa, onun karşılığını görecek; kim de zerre miktarı kötülük işlerse, onun da karşılığını görecektir” (Zıizâi. 7) ayetleriyle kaste­dilen budur.

 

Rivayet edildiğine göre, kıyamet günü bir adam getirilir. Bu adam kendi du­rumlarına bakar da, hiç bir iyiliğinin olmadığını görür. Tam o esnada, “ey falanca, yaptığın amele karşılık, gir cennete!” diye bir ses gelir. Adam, “Ya Rabbî, ben ne yaptım ki!” der. Cenâb-ı Allah buyurur ki; “Falanca gece sen uyurken, bir ta­rafından bir tarafına döndüğünde, o esnada Allah! demiştin. Sonra, o anda sana uyku baskın çıktı da, sen bunu unuttun. Bana gelince, beni uyku ve uyuklama tutmaz. Onun için, ben onu unutmadım.”

 

Yine bir adam getirilir. İyilikleri ile kötülükleri tartılır Ama, iyilikleri hafif gelir Der­ken adama bir kart gelir. Kart teraziye konulunca, terazinin iyilik kefesi ağır basar. Bir de ne görsün, o kartta kelime-i şehâdet var. Ke!ime-i şehâdet karşısında hiç bir şey ağır olamaz.

 

Mükellefiyetler iki kısımdır: Allah’ın haklan ve kulların hakları.. Allah’ın hakları­nın esası hoşgörüdür. Çünkü Cenâb-ı Hakk, âlemlerde müstağnidir. Kulların hak­larına gelince, işte esas bunlardan kaçınmak lâzım.

 

Rivayet edildiğine göre, Ebû Hanîfe (radıyallahu anh)’in bir mecusîde malı vardı, onu istemek için mecusînın evine gitti. Evin kapısına gelince, ayakkabısına bir pislik bulaştı. Bunun üzerine ayakkabısını silkeleyince, pislik mecusînın evinin du­varına bulaştı. Şaşıran Ebu Hanîfe, şöyle dedi: Eğer bunu böyle bıraksam, me-cusînin evinin duvarının çirkin görünmesine sebeb olacağım. Yok. oradan pisliği kazısam, duvarın toprağı dökülecek.. Derken kapıyı çaldı; bir cariye çıkınca da, cariyeye şöyle dedi: Efendine “Ebû Hanîfe kapıda… de” dedi. Bunun üzerine adam kapıya çıktı ve, Ebû Hanîfe’nın malını isteyeceğini zannederek, özür dile­meye başladı. Ebû Hanîfe (r.a.) de. şu anda bu önemli değil dedi ve, duvarın hikâyesini anlattı. Bu duvarı nasıl tem izleyebilirdi? Bunun üzerine, Mecusî. bu du­varı ben kendim temizlerim dedi ve o anda müslüman oldu. Buradaki nükte şu­dur: Ebû Hanîfe, bu ufacık şeyde mecusîye zulmetmekten çekindiği ve bundan dolayı ondaki malını ona bıraktığı için, mecusî küfürden imana geldi. Zulümden çekinen kimsenin, ya Allah katındaki durumu nasıl olur?

 

İkinci fayda: Kıraat âlimleri, kelimesini farklı okumuşlardır. Kimisi, , kimisi de diye okudular” kıraatinin hücceti şudur:

 

Birincisi: Bu kelimede kelimesine göre) fazla olan bir harf vardır. Bun­dan dolayı bunu okumak daha sevaplıdır.

 

İkincisi: Kıyamet gününde birçok melik ortaya çıkacaktır. Fakat, din gününde gerçek mâlik, ancak Allahu Teâlâ’dır.

 

Üçüncüsü: Melık’in bazan mâlik olup bazan olmadığı gibi. mâlik de bazen melik olur bazen de olmaz. Buna göre melik olmak ve mâlik olmaktan herbıri bazen diğerinden ayrıdır. Ancak mâlikıyyet mutlak tasarrufun sebebidir Melıkıyyet ise böyle değildir. O halde mâlik, melikten evlâdır.

 

Dördüncüsü: Melik, tebaanın melikidir, mâlik ise kulların mâlikidir. Kul nitelik bakımından tebaadan daha aşağıdır. Bu sebeble mâlikıyette bulunan hakimiye­tin, melikiyyettekinden daha çok olması gerekir. Böylece de mâlikin nitelik bakı­mından melikten daha üstün olması gerekir.

 

Beşincisi: Tebaanın kendi istekleriyle melikin tebaası olmaktan çıkmaları müm­kündür. Köleye gelince, onun kendi isteği ile bu mâlikin mülkü olmaktan çıkması mümkün değildir. Böylece mâlıkiyyette olan hâkimiyetin, melikiyyettekinden da­ha mükemmel olduğu ortaya çıkar.

 

Altıncısı: Melikin, tebaasının durumunu gözetmesi gerekir. Zira, Hz. Peygam­ber (a.s.)   “Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğünüzden (idare ettikleriniz kimselerden) mesulsünnüz.[86] buyurmuştur. Tebaanın melike hizmet etmeleri şart değildir. Kö­lenin ise malikine hizmet etmesi şarttır O, sahibinin izni olmaksızın, müstakil ola­rak hareket edemez. Hatta onun hüküm vermesi, imam olması, şahidlık yapma­sı bile doğru olmaz, efendisi yolculuğa niyet ettiğinde, o da onunla birlikte yolcu (-seferi) olur. Yine efendisi mukim olmaya nıyeî ettiğinde o da mukim olur. Böylece memiûkiyyette (kölelikte) bulunan emre itaat edip boyun eğmenin, tebaa­daki itaat ve boyun eğmeden daha ileri derecede ve tam olduğunu anlamış ol­duk. İşte bütün bunlar mâlikin melikten daha üstün olduğuna delâlet eden hu­suslardır.

 

“Melik”in, “Mâlik”ten daha üstün olduğunu söyleyenlerin delilleri şunlardır.

 

Birincisi: Belde halkından her biri mâlik olabilir. Melike gelince, sadece insan­ların en yüce ve en üstünlerinden olur. O halde melik mâlikten daha şereflidir.

 

İkincisi: Onlar Cenâb-ı Allah’ın   “De ki insanların rabbine ve melikine sığınırım.” (Nas 1) ayetinde melik lâfzının yer aldığında ittifak etmişlerdir Şayet melikin durumu mâlikten üstün olmasaydı ayette bu lafız yer almazdı.

 

Üçüncüsü: Daha kısa olduğu için melik lâfzı evlâdır. Öyle vakit olur ki insan o durumda yalnız melik kelimesini söyleyebilir, mâlik (diye uzatmaya) vakit yet­meyebilir. Demek ki, mâlik kelimesini tamamıyla telaffuza yetecek bir zamanın bu­lunamaması ihtimali vardır Ebû Amr’dan da bu şekilde rivayet edilmiştir Kisâi” de Ebû Amr’e şöyle cevap vermiştir: “Bu kelimeyi söylemeye başlarım. Onu ye-tıştirememişsem bile. onu tamamıyla söylemeye niyet ettiğim için, yetiştirmiş gibi olurum. Bunun fıkhı hükümlerdeki benzen şudur: Ramazan ayında, güneş bat­madan yarının orucunu tutmaya niyetlenen kimseye bu niyeti yetmez. Çünkü o, bu günde henüz bu günün orucunu tutmakla meşguldür. Bundan dolayı, yarı­nın orucuna niyetlendiğinde bu tûl-u emel olur. Ama güneş battıktan sonra, erte­si günün orucuna niyet ederse, bu niyet ona kâfidir Çünkü, bu da her ne kadar tûl-u emel olsa da. bu kimse, güneş battığı için o günün orucunu tamamlamıştır. Bu kimsenin o gecede ölmesi mümkündür. Eğer ölürse şöyle diyebilir: “Yarına çıkamazsam da hiç olmazsa oruç tutmaya niyet ettim ya.” Burada da durum ay­nıdır. Okuyan mâlik lâfzını söylemeye başlar, eğer tamamlarsa ne âlâ, yok eğer tamamlayamazsa, tamamlamaya niyet etmiş olur ya. Bu izahtan kastedilen de budur.”

 

Sonra biz deriz ki: âyetteki lâfzın “melik” okunmasına terettüp eden hükümler vardır.  ‘Mâlik” okunmasına terettüp eden başka hükümler de vardır.

 

Melik okunmasına terettüp eden hükümler şunlardır:

 

Birinci hüküm: Dört çeşit siyaset (idare) vardır: Halktan olan yöneticilerin ida­resi, padişahların (meliklerin) idaresi, meleklerin idaresi ve Melıkü’l-mülûk (padi­şahlar pâ’dişahı) olan Allah’ın siyaseti (idaresi).

 

Meliklerin idaresi, halktan olan yöneticilerin idaresinden daha güçlüdür. Hal­kın yöneticilerinden bir topluluk bir araya gelse tek bir padişaha mukavemette bulunamazlar. Görmezmısın ki Ebû Hanîfe’ye göre köle sahibi kölesine hadd cezası uygulayamaz. Halbuki âlimler melikin (hükümdarın) insanlara hadd cezası uygulayabileceğine ittifak etmişlerdir

 

Meleklerin tdaresıne gelince, bu hükümdarların idarelerinin üstündedir. Zira büyük hükümdarların teşkil ettiği bir grup. tek bir meleğin idaresine bile karşı ko­yamazlar.

 

Melıkü’l-mülük olan Allah’ın idaresine gelince bu idare de meleklerin idaresi­nin üstündedir. Cenâb-ı Allah’ın şu ayetine bakmaz mısın:

 

“O gön Rûh ve melekler saf halinde’ayakta duracaktır. Rahman olan Allah’ın kendilerine izin verdiğinden başkaları o gün konuşamazlar. Onlar da ancak ruyu söylerler.” (Nebe 38) ve”izni olmadan Cenâb-ı Allah’ın yanında şefaatte bulunacak kimdir.” (Bakara 255) Yine Cenâb-ı Allah, meleklerin sıfatları hakkında.

 

“O melekler ancak Allah’ın razı olduğu kimse hakkında şefaat ederler.” (Enbi­yâ. 28) buyurmuştur. Buna göre Cenâb-ı Allah sanki şöyle demektedir: “Ey hü­kümdarlar! Malınıza ve mülkünüze aldanmayınız. Çünkü sizler de Din Günü’nün yegâne sahibinin kudret elinde esirsiniz. Ey idare edilenler sizler, hükümdarların (meliklerin) idaresinden korkuyorsunuz da, Dm Günü’nün yegâne Sahibi olan O, Melikler Melikinin idaresinden korkmaz mısınız?”

 

İkinci hüküm: Cenâb-ı Hakkın “melik olmasının hükümlerinden ikincisi şu­dur; O’nun melik olması, diğer melıklerinkine benzemez. Çünkü diğer melikler her hangi bir şey verdiklerinde mülkleri noksanlaşır ve hazineleri eksilir. Ama Cenab-ı Allah’ın mülkü, vermekle, ihsan etmekle eksilmez, aksine artar. Bunu şöyle izah edebiliriz: Hakk Teâlâ sana. tek bir çocuk verdiğinde. O’nun hükmü bu tek çocuğa yönelmiş olur Ama on çocuk verdiğinde, O’nun hükmü ve teklifi bunla­rın hepsine şamil olur. Böylece Cenâb-ı Allah çok verdikçe, mülkü artar eksilmez.

 

Üçüncü hüküm: Rahmetinin tam olmasıdır Bunun delili ise şu ayetlerdir:

 

Bu ayetlerden birincisi. Fatihada zikredilen. Allah’ın rabb. rahman, rahîm ol­duğunu bildiren ayettir.

 

İkincisi:

 

“O Öyle Allah’tır ki. kendisinden başka hiç bir Tanrı yoktur. O gizliyi de bilir aşikârı da. O rahman (çok esirgeyen) ve rahîm (çok bağışlayandır).” (Haşr 22) ayetidir

 

Bunun peşinden Cenâb-ı Allah şöyle buyurur: “O öyle Allah’tır ki kendisinden başka hiç bir Tanrı yoktur. O meliktir.” (Haşc 23) Bundan sonra O. kendisinin zulüm ve haksızlık yapmaktan münezzeh olduğunu, daha sonra, kendisinin “Selâm” (emniyetin taa kendisi) olduğunu söyle­miştir ki, bu da kullarının, kendi zulmünden ve haksızlığından salim olduklarını ifade eder. Yine kendisinin “mümin” olduğunu ifade etmiştir ki bu, kulunun, ken­disinin zulmünden ve haksızlığından emin olduğunu gösterir Böylece de O’nun “melik” olması, ancak rahmetinin tanrılığı ile tamamlanır

 

Üçüncüsü: Cenâb-ı Hakkın   “O gün gerçek mülk Allah’a aittir” (Furkân 26) ayetidir Cenâb-t Hakk mülkün kendisine âit olduğunu bildirmesinin peşinden. “Rahman” olduğunu söylemiştir. Yani, bu günde mülkün kendisinin olması, O’nun hükümran gücünün kemâline delâlet eder Buna göre de O’nun rahman olması, bu korkunun giderek rahme­tin meydana gelmesini gösterir.

 

Dördüncüsü: “De ki: İnsanların rabbine ve melikine sığınırım ” (Nas, 1) ayetidir Cenâb-ı Allah bu ayette, önce kendisinin insanların rabbı olduğunu zikretmiş, peşinden de in­sanların meliki olduğunu eklemiştir İşte bütün bu ayetler Cenâb-ı Hakk’ın “melik” olmasının ancak ihsanı ve rahmeti ile güze! ve mükemmel olacağına delâlet eder­ler. Buna göre Allah, sanki şöyle demektedir: “Ey hükümdarlar (idareciler) bu ayetleri dinleyin, şu miskinlere acıyın da mülkünüzde, Allah’ın mülkü karşısında. bir derece istemeyiniz.”

 

Dördüncü hüküm: Tebaanın hükümdara itaat etmeleri gerekir. Eğer tebaa me­like itaat etmez de karşı çıkarlarsa, âlemde karışıklık, anarşi ve kargaşa meydana gelir. Bu da âlemin harap olup halkın yok olmasına sebeb olur. Mecazî manada melik olana muhalefet etmenin neticede âlemin harap edilmesine ve halkın yok olmasına sebep olduğunu gördüğümüze göre, Hükümdarlar Hükümdarı olan Allah’a muhalefet etmenin neticesini bir düşünün. Bu muhalefetin, faydalı şeyle­rin ortadan kalkması ve bozuklukların ortaya çıkışındaki tesirlerinin nice olacağı­nı bir düşün! Bunu tam olarak şöyle izah edebiliriz: Cenâb-ı Allah, küfrün, âlemin harap olmasına sebeb olacağını beyan ederek şöyle buyurmuştur:

 

“Onlar O, Rahman olan Allah’a çocuk nisbet ettiler diye neredeyse gökler par­çalanacak, yer yarılacak, dağlar dağılıp çökecekti.” (Meryem,90-91).

 

Yine Cenâb-ı Allah, kendisine itaat etmenin, her türlü iyiliğin sebebi olduğunu şöyle buyurarak açıklamıştır:

 

“Ehline (ve ümmetine) namazı emret. Kendin de ona sebatla devam et. Biz sen­den bir rızık istemiyoruz. Seni Biz rızıklandırmz. Güzel akıbet takva (erbâbi)ndır.” (Tâhâ. 132) Öyleyse ey yönetilenler, yöneticilerinize itaat ediniz. Ve ey siz hü­kümdarlar (yöneticiler), meliku’l-mulûk olan Bana itaat ediniz ki, âlemin nizamı bozulmasın.”

 

Beşinci hüküm: Cenabı Allah, kendisini Dm Günü’nün Meliki olarak tavsif edin­ce, adaletinin tam olduğunu âlemlere açıklayarak şöyle buyurmuştur:

 

“Senin Rabbin kullarına asiâ zulmetmez.” (Fussiiet. 46) Sonra Cenâb-ı Allah, adaletinin nasıl olduğunu açıklayarak şöyle buyurdu:

 

“Biz kıyamet gününde adalet terazileri koyacağız. Artık hiç bir kimse, en ufak bir zulme bile uğratmayacaktır.” (Enbiyâ. 47)

 

Böylece anlaşılıyor ki Allah’ın Din Günü’nün yegâne gerçek Melik’i olması, ada­leti ile tahakkuk edecektir Mecazî manada melik olan (dünya idarecileri) âdil olur­sa, meşru hükümdar, aksi takdirde batıl melik olur. Eğer hak ve âdil bir melik olursa, onun adaletinin bereketinden âlemde hayır ve huzur meydana gelir. Eğer za!im bir hükümdar olursa, âlemden hayır ve bereket kalkar.

 

Anlatıldığına göre Enûşirvân bir gün ava çıkmış ve atını mahmuzlayarak ka­rargâhından iyice uzaklaşmış. Derken bir müddet sonra iyice susamış. Bir bah­çeye varmış. Bahçeye girince nar ağaçlarını görmüş. Bunun üzerine bahçede bulunan çocuğa: ‘: Bana bir nar ver.” demiş. Çocuk da ona bir nar vermiş. Narı yarıp tanelerini çıkarmış ve sıkmış. Bundan epey bir nar suyu çıkmış. Bunu içmiş ve nar çok hoşuna gitmiş de sahibinden bu bahçeyi satın almak istemiş. Sonra oradaki çocuğa, ‘- Bana bir nar daha ver.” demiş. Çocuk bir nar daha vermiş. Bu narı da sıkarak suyunu çıkarmış, ama bu sefer nardan az miktarda su çıkmış. Bu nar suyunu içince, acı ve buruk olduğunu görmüş. Bunun üzerine. “- Bana bak çocuk! Bu nar niçin böyle çıktı?” demiş. Çocuk, “Belki de beldenin meliki zulmetmeye niyetlenmiştir. Onun zulmünün uğursuzluğundan da nar bu hale gel­miştir” dedi. Enûşirvân, bunun üzerine, gönlünden bu zulümden tevbe etmiş ve çocuğa “Bana bir tane nar daha ver” demiş. Çocuk ona üçüncü bir nar vermiş. O da narı sıkınca, ilk nardan daha tatlı olduğunu görmüş. Böylece de çocuğa, “Narın tadı niçin değişdi” deyince, çocuk: “Belki de beldenin meliki zulmünden tevbe etti.” diye cevap vermiş. Enûşirvân, bunu çocuktan duyup kalbindekine tam tamına uyduğunu görünce zulümden kesinkes tevbe etmiş. Hiç şüphesiz onun ismi bu dünyada adaletle şöhret bulmuştur Hatta insanlardan bazıları, Hz. Peygamberfs.a,s.)’den şöyle dediğini rivayet ederler: “Ben âdil bir hükümdarın zamanında dünyaya geldim.”

 

Bu lâfzın “mâlik” olmasına terettüb eden hükümlere gelince bunlar dört tanedir.

 

Birinci hüküm: lâfzı “mâlik” okumak, “melik” okumaktan daha ümit verici ma­nadadır. Çünkü melikten en fazla beklenen şey, âdil ve insaflı olması, insanların kendi kendilerine onun hükmünden çıkabilmeleridir. Mâlike gelince kul, ondan giyecek, yiyecek, merhamet ve terbiye ister. Bu manada olmak üzere sanki Cenâb-ı Allah şöyle demektedir: Ben sızın mâlikinizim. Sizin yemeniz, giyiminiz, mükâfaatınız ve cennetiniz bana aittir.

 

İkinci hüküm: Melik, her ne kadar mâlikten daha zengin ise de, yine senden bir şeyler umar. Mâlike gelince, sen ondan bir şeyler umarsın. Bizim hiç bir iyiliği­miz ve ibadetimiz olmadığı halde, Allah, kıyamet gününde bizden her türlü hayrı ve ibadeti istemeyi düşünmez ama aksine O, kıyamet gününde bizim kendisin­den sırf fazlı ile, bağışlanmamızı ve bize cennet vermesini istememizi murad eder. İşte bu sebebten ötürü oku” demiştir. Çünkü bu şekilde okumak, Cenâb-t Allah’ın çok lütfuna ve geniş rahmetine delâlet eder.

 

Üçüncü hüküm: Melik’in huzuruna askerler getirildiğinde, o, onlardan sadece güçlü ve sağlam karakterli olanları seçer. Hasta olanları ise kabul etmeyip onlara her hangi bir vazife vermez.-Mâlike gelince, onun kölesi olurda hastalanırsa, o kölesini tedavi ettirir. Köle zayıf ise ona yardım eder. Bir sıkıntısı olursa, sıkıntısın­dan kurtarır. O halde “mâlik” lâfzı ile okumak, günahkârların ve miskinlerin hâli­ne daha uygundur.

 

Dördüncü hüküm: Melik’in bir heybet ve idaresi vardır. Mâlikin ise acıması ve şefkati vardır. Merhamet ve şefkate olan ihtiyacımız, heybet ve idareye olan ihti­yacımızdan daha fazladır.

 

Üçüncü fayda: Mülk kudretten ibarettir. Buna göre Cenâb-ı Hakk’ın mâlik ve melik olması, Onun kadir olmasından ibarettir. Burada bir husus vardır ki, o da şudur: Cenab-ı Hakk. ya mevcudatın melikidir, veya madûmattn melikidir Birinci­si batıldır, çünkü var olanları yemden icat muhaldir; o halde, Allah’ın mevcudat üzerindeki kudreti, sadece yok etmek iledir. Bu izaha göre, O ancak yokluğun (adem) mâlikidir. İkincisi de, geçersizdir Çünkü bu da, Allah’ın kudretinin ve mül­künün yokluk üzerinde olmasını gerektirir. Buna göre şöyle denilmesi gerekir: Al­lah’ın mevcudatta ne mâlikiyyet hakkı, ne de mülkiyyet hakkı yoktur. Bu ise, haktan uzak bir görüştür.

 

Buna şöyle cevap veririz: Aüahu Teâlâ mevcudatın mâliki ve melikidir. Şöyle ki, O bu mevcudatı varlıktan yokluğa çevirmeye veya bu mevcudatı bir sıfattan başka bir sıfata geçirmeye kadirdir. Bu kudret de, sadece Allah için söz konusu­dur. O halde, gerçek melik yalnız Allahu Teâlâdır. Cenâb-ı Hakk’ın, gerçek melik olduğunu bildıysen biz deriz ki, O “din gününün melikidir” Bu, böyledir; çünkü öldükten sonra varlıkları diriltmeye sadece Cenâb-ı Hakk muktedirdir. İnsanların bedenlerinden ayrılan bu parçaları bilmek (ilm) sadece Ona aittir. Hasrolunma, diriltilme, ba’s ve kıyamet ancak malûmatın hepsine taalluk eden bir ilim sayesin­de, mumkünattn tamamına taalluk eden bir kudret ile meydana geldiğine göre, Allah’tan başka din gününün mâliki olmadığı ortaya çıkar. Bu konudaki sözün ta­mamı “haşr” ve “neşr” meselesiyle alâkalıdır.

 

“Bir şeye mâlik olmak, ancak memlûk (mâlik olunan) var olduğunda tahakkuk eder; kıyamet şu anda mevcut değildir Buna göre Allah din gününün mâliki ol­maz. Bunun aksine şöyle denilmesi uygundur: “Din gününde mâliktir” Çünkü insan,” (Ben, Zeyd’ın katiliyim.” dediğinde, bu bir ik­rardır Ama, tenvinle, (Ben zeyd’i öldüreceğim) derse, bu tehdit ve korkutma ifade eder” denilirse, deriz ki sizin söylediğiniz doğrudur Ancak kıya­metin kopması, hikmeti ilâhîde aksinin olması caiz olmayan katî bir iş olunca, kıyametin varlığı şu anda meydana gelen ve var olan bir şey gibi kabul edilmiştir. Yine bunun gibi, birisi öldüğü zaman, onun kıyameti kopmuş olur. Buna göre, bu durumda kıyamet var demektir Böylece bu sual, ortadan kalkar.

 

Dördüncü fayda: Cenâb-ı Hakk, bu sûrede kendi isimlerinden, ” diye beş ismim zikretmiştir. Bunun sebebi şudur: “Sanki O şöyle buyuruyor: İlk önce seni yarattım, o halde Ben ilâhım. Sonra seni çeşitli nimetlerimle büyüterek terbiye ettim, o halde Ben, Rabbim. Sonra sen isyan et­tin, Bense senin isyanlarını örttüm. O halde Ben Rahmân’ım. Sonra sen tevbe ettin, Ben de bağışladım. O halde Ben, Rahîm’im Sonraysa, cezayı sana ulaştır­mak gerekir Bunun için Ben. din gününün yegâne sahibiyim.”

 

“Cenâb-ı Hakk, besmelede bir kere Rahman ve Rahîm kelimelerini söyledi. Fâtıha’da da ikinci kere tekrarladı. O halde, bu iki isimde bir tekrar vardır. Hal­buki, diğer isimlerde bir tekrar söz konusu değildir. Bunun hikmeti nedir? denilir­se, biz deriz ki, sözün takdiri şöyledir: Ben, ilâh ve Rabb olduğumu bir kere; Rah­man ve Rahim olduğumu ise, iki kere söyledim ki, benim rahmet ile olan yardımı­mın, başka şeylerle olan yardımımdan daha çok olduğunu bilesin. Hakk Teâiâ rahmetinin kat kat olduğunu beyan edince, âdeta şöyle demiştir: “Sakın buna aldanma. Çünkü Ben. din gününün de Mâlikiyim” Bunun bir benzen de O’nun “Günahı bağışlayan, tevbeyi kabul eden, azabı çetin ve fazl sahibi olandır” (Mu-min. 3) ayetidir.

 

Beşinci fayda: Mutezile, “eğer kulların amellerinin yaratıcısı Cenâb-ı Hakk olursa, sevabın, ıkâbın ve cezanın olduğunu söylememiz imkansızlaşır. Çünkü, insana yapmadığı bir şeye karşılık sevap vermek abes; yapmadığı bir şeye karşılık onu cezalandırmak ise zulümdür. Bu duruma göre de, Cenâb-ı Allah’ın din gününün mâliki olması batıl olur” demiştir. Cebriye de, “eğer kulların amelleri Cenab-ı Al­lah’ın takdir ve tercihi ile olmamış olsaydı, O kolların mâliki olamazdı. Müslüman­lar Cenab-ı Allah’ın, kulların ve amellerinin mâliki olduğunda icmâ ettiklerine gö­re, O’nun onları yaratan ve takdir eden olduğunu da anlarız” demişlerdir. En iyi bilen, Allah’tır. [87]

 

“İyyâke Na’budu Ve İyyâke Nestain” Ayetinin Tefsiri      

 “Bu fasıl “Yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım taleb ederiz.” (Fatiha, 4) ayetinin tefsiri.

 

Bu konuda, birçok fayda vardır.

Birinci fayda: İbadet, başkasına tazım kastıyla yapılan fiilden ibarettir. İbâdet kelimesi, üzerinden herkesin gelip geçtiği yol anlamına gelen “sözün­den alınmıştır. sözünün manası, “Senden başka hiç kimseye ibadet etmem” demektir Bu hasr ifadesine, birçok şey delâlet etmektedir.

 

Birincisi: İbadet, tazım göstermenin zirvesinden ibarettir. Bu da ancak, kendi­sinden, nimet vermenin en üstün şekli sudur eden kimseye yakışır. Nimet verme­nin en büyüğü ise. faydalanmaya imkân veren hayat ile, kendisinden faydalanı­lan şeyleri yaratmaktır. Birinci mertebeye, ki bu da eşyadan faydalanmayı müm-kın kılan hayattır, Cenâb-ı Hakk’ın, “Sen bir şey değildin de, ben seni önceden yaratmıştım.” {Meryem, 9) ayeti ile “Allah’ı nasıl inkâr ediyorsunuz? Halbuki sizler ölüler İdiniz de, sizi diriltti. Son­ra sizi öldürecek, sonra diriltecek… Nihayet, yalnız O’na döndürüleceksiniz ” (Ba­kara. 28) buyruğunda buna işaret edilmektedir.

 

Kendisinden istifade edilenleri yaratmaktan ibaret olan ikinci mertebeye gelin­ce, buna da Yüce Allah’ın “Yer yüzünde olan her şeyi sizin için yaratan O’dur” (Bakara. 29) ayetiyle işaret olunmuştur. Bu süflî âlemde mevcut olan faydalar, ilahî kanunların icra olunarak, semavî hareketlerle bir düzene girdiği için bunun peşinden Allah “Sonra iradesi göğe yönelerek, onu yedi gök halinde yerli yerinde yaptı. O, her şeyi hakkıyla bilendir” (Bakara. 29) sözünü getirmiştir. Böylece anlattıklarımızla, her nimetin Cenab-ı Allah’ın yaratmasıyla meydana geldiği sabit olmuştur Bundan dolayı da, ibadetin sadece Allah’a yapılması uygun olur. Bu manadan ötürü, O “Sadece, sana taparız” buyurmuştur. Binaenaleyh sözü, hasr ve tahsis ifade eder.

 

Bu ifadenin hasr ve tahsis ifade ettiğinin ikinci delili şudur: Cenâb-ı Hakk, bu­rada kendisim Allah. Rabb, Rahman. Rahîm ve Mâlik-i yevmı’d-dîn diye beş isim­le isimlendirdi. Halbuki kulun, geçmiş, an ve gelecek diye üç hâli vardır Kışının geçmiş hâli. tamamen yokluktur. Nitekim Cenâb-ı Hakk. “Sen hiç bir şey değilken, daha önce Ben seni yarattım.” (Meryem, 9) buyurmuş­tur İnsan olu idi, Allah onu diriltti. Nitekim O, “Al-lah’ı nasıl inkâr ediyorsunuz? Halbuki sizler ölüler idiniz de, Allah sizi diriltti.” (Ba­kara, 28) buyurmuştur. İnsan cahil idi, Allah ona öâ retti – Nitekim Cenab-ı Allah “Hiç bir şey bilmiyorken Allah sizi annelerinizin karnından çıkardı ve sizlere kulaklar, gözler ve gönüller verdi” (Nahi. 78) buyurmuştur. Kul, yokluktan varlığa, ölümden hayata, acizlikten kudrete, cehaletten ilme, Cenâb-ı Hakk’ın kadîm ve ezelî olmasından dolayı, geçebilmiştir. Cenab-ı Hak ezelî kudreti ve ezelî ilmi ile, onu yaratmış, onu yokluktan varlık âlemine geçirmiştir. Bu sebebten dolayı O, ilâhtır. Ama halihazırda kulun ona ihtiyacı daha çoktur. Çünkü kul yokken, Rahman ve Rahîm olan bir Rabbe muhtaçtı. Ama o, varlık âlemine girince, ona birçok ihtiyaç kapısı açıldı ve zaruret sebepleri ortaya çıktı. Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk, “Se­ni yokluktan varlığa çıkardığım için, ben ilâhım. Fakat sen var olduktan sonra, Bana olan ihtiyacın fazlalaştı, onun için Ben, Rahman ve Rahîm olan Rabb’im!” dedi.

 

Öldükten sonraki halini ve bu hale taallûk eden sıfatları demek olan, kulun ge­lecekteki halını, “Din gününün yegâne mâliki” sözü ifade eder. Cenâb-ı Allah’ın isimlerinden bu beş tanesi kulun şu üç haliyle ilgili olunca, kulun mazi, hal ve istikbaldeki bütün faydalarının ancak Allah ile, O’nun fazi ve ihsanı ile tam ve mükemmel olabileceği ortaya çıkar. Durum böyle olunca, kulun Allahu Teâlâ’ya ibadetinin dışında, herhangi bir şeye ibadet ile meşgul olmaması gere­kir. İşte bu sebeble kul, “hasr” ifadesiyle; “Ancak sana iba­det eder, ancak senden yardım dileriz” der.

 

Bu ifadenin “hasr” ifâde ettiğine dair üçüncü delil şudur: Cenâb-ı Allah’ın Ka­dir, Âlim, Muhsin, Cömert, Kerîm ve Halim olmasının vâcib olduğuna kesin delil­ler vardır. Ondan başkasının böyle olması ise, şüpheli bir durumdur. Çünkü tabi­ata, gök cisimlerine, yıldızlara, akla ve nefse nisbet edilen hiç bir etki yoktur ki, onun Allah’ın kudretine nısbeti muhtemel olmasın! Bu ihtimalden dolayı, diğer varlıklara bir etki nisbet etmek şüphelidir Böylece Cenâb-ı Hakk’ın, varlıkların ma­budu olduğunu bilmenin, yakînî bir iş oiduğu ortaya çıkmış olur. Ama Allah’ın dışındakilerin, mahlûkatın mabudu olmaları ise, şüpheli bir iştir Yakînî olana ya­pışmak, şekke yapışmaktan daha üstündür. Böylece, şüpheliyi bırakıp kesin ola­rak bilmeni almak gerekir. Buna göre. Allah’dan başka mabûd olmadığı ortaya çıkar. İşte bu sebeble Allah:  

 

“Yalnız sana tapar, yalnız senden yardım isteriz” buyurmuştur.

 

Dördüncü delılse şudur: Kulluk, zelîl ve hakîr olmadır. Fakat Mevlâ şerefli ve yüce olursa, ona kulluk daha güzel ve daha hoş oiur. Cenâb-ı Hakk. var olanla­rın en şereflisi ve en yücesi olduğuna göre. Ona kulluk başkasına kulluktan üstündür. Aynı şekilde Allahu Teâlâ’nın kudreti, başkalarının kudretinden daha üs­tün, ilmi başkalarının ilminden daha mükemmel, varlığı başkalarının varlığından daha efdal olduğuna göre, kesin olarak, Ona kulluğun başkasına kulluktan evlâ olması gerekir. Bundan dolayı kul,”Yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım talep ederiz” der.

 

Bu “hasr”ın beşinci delili: Zatından dolayı vâcib olan varlığın dışındaki her şey, zatı gereği mümkün olur. Zatı gereği mümkün olan her şey de, muhtaç ve fakîr olur Muhtaç olan, kendi ihtiyacıyla meşgul olur. Onun için, başkasının ihtiyacını gidermesi mümkün değildir. Zatında âlemlerden müstağnî olmayan, başkasının ihtiyacı ıı gidermeye güç yetıremez. Zatı gereği müstağnî olansa, sadece Cenâb-ı Allah’dır Binaenaleyh, ihtiyaçları karşılayan da sadece O’dur. Öyleyse, ibadet edil­meye müstehak olan yalnız Cenâb-ı Allah’dır. Bundan dolayıdır ki kul,

 

“Yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım dileriz” der.

 

Altıncı delil: Cenâb-ı Allah’ın ibadete müstehak olması, gök yüzünü bir askı olmadan tutacak, yer yüzünü desteksiz tutacak, güneş ve ayı yürütecek, kutup­ları yerinde tutacak, bulutlardan bazan yıldırım gibi ateş, bazan rüzgâr gibi hava, bazen de yağmur gibi su çıkaracak; yer yüzünde de, herkesin bildiği gibi, bazen kayadan su fışkırtacak, bazen de sudan, kaya çıkaracak -ki bu da buzdur- sonra yer yüzünde dağlar gibi hareket etmeyen sabit cisimler; nehirler gibide, durmak­sızın akan, hareket eden cisimler yaratacak; Karun’u yere batırarak yer yüzünü onun üstüne çıkaracak: Muhammed (s.a.s.)’ı yücelterek, “Kabe kavseyn’i O’nun ayakları altına serecek; suyu Firavun’un kavmine ateş yapıp, onları suda boğa­rak, böylece ateşe sokacak; İbrahim (a.s.)’i de ateşi serinlik ve bir kurtuluş yeri yapacak; Mûsâ (a.s.)’ı Tûr’un üstüne çıkartacak ve O’na, “ayakkabılarını çıkart” diyecek, Tûr’u da, “Sizin üstünüze de Tûr’u yükselttik” diyerek Mûsâ ve Kavmi­nin üzerine yükseltecek; “ocak coştu!” dediği gibi, kuru bir ocaktan dünyayı su­ya boğacak; denizi Hz. Mûsâ için kupkuru hale getirecek bir kudretinin olmasını gerektirir.

 

Kudreti böyle olana ibadet ile cansızlardan, bitkilerden, hayvanlardan, insan­lardan, meleklerden ve feleklerden her hangi bir varlığa yapılacak ibadet nasıl denk olur?! Eksik ile mükemmeli, kıymetli ile kıymetsizi bir tutmak, cehalet ve bu­naklığa, akıl kıtlığına delâlet eder.

 

İkinci fayda: Allah’tan ba?ka mâbud olmadığını gösterir İş böyle olunca. Allah’dan başka ilâh olmadığı da ortaya çıkmış olur. ” sözü, buna göre, katıksız tevhide delâlet eder. Müşrikler sınıf sınıftır Bu şu demektir: Allah’a her ortak koşan kimsenin koştuğu ortak, ya cisim olur, veya olmaz.

 

Allah’a cisim olan bir şeyi ortak koşanlara gelince, koştukları bu ortak ya dün­yevî bir cisim veya semavî bir cisim olur. Dünyevî cisimlerden ortak koşanlara gelince, ortak koştukları bu cisim ya mü-rekkeb olur veya basit. Mürekkeb olan, ya madenlerden, ya bitkilerden, ya hayvanlardan veya insanlardan olur. Madenî cisimlerden şirk koşanlara gelince, bunlar ya taşlardan, ya altından, veya gümüşten putlar edinip, onlara ibadet edenlerdir. Bitkilerden “şerik” koşanlara gelince, bunlar belli bir bitkiyi kendilerine mâbud, ilâh edinen kimselerdir. Hayvanlardan Allah’a ortak koşanlar, buzağıyı kendilerine mâbud edinenlerdir. İnsanlardan Allah’a ortak koşanlar ise, Uzeyr Allah’ın oğludur. Mesîh Allah’ın oğludur, diye söyleyenlerdir. Basit cisimlerden Allah’a ortak koşanlara gelince, bunlar Mecûsî’ler gibi ateşe tapanlardır. Semavî cisimleri Allah’a ortak koşanlar ise, bunlar güneşe, aya ve diğer yıldız­lara tapıp, mutluluk ve uğursuzluğu onlara nısbet edenlerdir Bunlar Sabiî’ler ile, müneccimlerin çoğudur. Allah’a, cisim olmayan ortaklar edinenlere gelince, bunlar da gurup guruptur.

 

Birinci grup. âlemi idare edenin nûr ve zulmet olduğunu söyleyenlerdir ki. bunlar Manihetstler ile Senevîler (dualistler) dir

 

İkinci gurup, “melekler felekî (semavî) ruhlardan ibarettir. Her bölgenin, o böl­geyi idare eden. muayyen bir ruhu vardır Bu âlemdeki her nevin de, bu âlemi idare eden semavî bir ruhu vardır” diyenlerdir. Onlar bu ruhlara bir takım şekiller ve kalıplar vererek, bunlara ibadet ederler. İşte bunlar meleklere tapanlardır.

 

Üçüncü gurup, “âlemin biri hayırlı, biri de şerli olmak üzere iki ilâhı vardır. Bu âlemi idare eden Allah ve iblistir ki, bunlar iki kardeştirler. Âlemde meydana ge­len her hayır Allah’tan; yine bu âlemde meydana gelen her şer de iblis’tendir” diyenlerdir.

 

Bu ayrıntıları bildiğin zaman biz deriz ki, Allah’a ortak koşan herkesin, ortak koştuğu bu şeye, birçok bakımdan, ibâdete teşebbüs etmiş olması lâzımdır. Ya menfaatini elde etmek veya zararından kaçınmak gibi…

 

Tevhîd akîdesine devam edip, ortakları ve zıtları (hayır-şer tanrısı, Tann-iblis v.b.) kabul etmeyen. Allah’dan başkasına ibadet etmeyip O’ndan başkasına gönül vermeyenler Allah’dan umar. korkulan Allah’tandır, arzuları Allah’adır, çekinmeleri ve haşyetleri Allah’tandır. Muhakkak ki onlar. Allah’dan başkasına ibadet etmemiş ve sadece O’ndan yardım istemişlerdir. Bu sebeble “Sade­ce sana ibadet eder ve sadece senden yardim taleb ederiz” demişlerdir Böylece kulun sözü, sözünün yerine geçmiş olur. En meşhur zikir, kul olarak senin; “Allah’ı, bütür noksanlıklardan tenzih ederim”

 

Hamd, ancak Allah’a mahsustur. Ondan başka ilâh yoktur, Allah uludur. Güç ve kudret, ancak yüce ve ulu olan Allah iledir.” demendir.”  sözümüzün manasına. sözümüzün manasının girdiğine delil getirmiştik. Çünkü kulun ” demesi. Cenâb-ı Hakk’ın zatında tam ve kâmil olmasını göste­rir. Kulun, sözü de, O’nun mükemmel ve başkasını da tamamlayıcı, bütünleyici olduğuna delâlet eder. Kendisi tam ve kâmil olmayan bir şeyin, baş­kasını kemâle erdirici ve tamamlayıcı olması düşünülemez. Bu sebeble,”sözümüzün manasına, sözümüzün manası da dahildir. deyip de. hamdin bütün çeşitleriyle Allah’a hamdedince, bütün hamdlerin Allah’a ait olduğunu gösteren sebebin yerini tutacak şeyi zikrederek, açıkladığımız gibi, her üç vakitte de, kulun faydalarının kendisiyle tamamlanmış olduğu beş sıfat ile Allah’ı vasfetmış olur. Bu böyle açıklanınca, sözümüzün manasının sözünün manasına dahil olduğu anlaşılmış olur.

 

Bundan sonra kul. Ancak sana ibadet ederiz” der. Biz. bu sözün Allah’dan başka ilah yoktur” sözünün yerini tuttuğunu açıklamıştık.

 

Sonra kul, ancak senden yardım dileriz” der. Bunun manası şudur: Allah öylesine büyük, öylesine yüce ve öylesine azamet sahibidir ki, onun yardımı, tevfikı ve ihsanı olmaksızın hiç bir gaye ve maksad tamamlanamaz ve kemâle eremez. sözümüzden maksad da, işte bu manadır Böylece Fatiha Sûresi’nin başından sonuna kadar zikrine uygun olduğu, bu sûrenin ayetlerinin, bu zikirde geçen beş mertebenin bir izahı ve açıklaması yerine geçtiği, böylece ortaya çıkmış olur.

 

Üçüncü fayda: Kul”diyerek, “Yalnız sana..” lâfzını, “iba­det ederiz” lâfzından önce söylemiş.” ” nin “Sana taparız” dememiştir. Bu­nun birçok sebebi vardır.

 

Birincisi: İbadet eden kimsenin, mabudunun, Hak olan Allah olduğuna dikka­tini çekmek ve böylece de Ona tazimde gevşeklik etmemesi ve başka şeylere iltifat etmemesi için. Allah, önce Kendisini zikretti de, dedi. Rivayet edildiğine göre, iki usta güreşçiden birisi, güreş bilmeyen bir köylüyle güreşir. Ama köylü, bu ustayı birkaç defa yener. Bu esnada, o köylüye, bu, falan­ca meşhur güreşçidir denilince, adam o anda olduğu yere yığılır kalır. Bu ancak, o adamın ustadan korkmasından ileri gelmiştir. Burada da böyledir: Cenâb-ı Hakk, kuluna ilk önce zatını tanıttı ki, böylece kulun Cenâb-ı Hakk’a ibadeti saygıyla yapılmış olsun da, gaflete bulaşmamış bulunsun..

 

İkincisi: Şayet sana vaatlar ağır gelir, kıyam, rükû ve sücûd gibi ibadetler zor gelirse, Beni hatırlaman ve kalbinde Beni tanımayı daima canlı tutman için, önce “” de… Böylece Benim celâlimi, yüceliğimi ve izzetimi hatırlayıp, Benim senin Mevlân, seninse Benim kulum olduğunu bilince, bu ibâdetler sana kolay gelecektir. Bu şuna benzer: Ağır bir cismi taşımak isteyen kimse, bundan daha önce kendisini güçlendirecek şeyleri yer. Buna göre kul, bu zor mükellefiyetleri yüklenmek isteyince ilk önce sözünün kabından Rubûbiyyet bilgisinin ma­cununu alır, böylece de kulluk yüklerini taşımaya güç ve takat elde eder. Bunun bir başka misâli de şudur: Sevgilisinin huzurunda, sevgilisi uğruna dayak yiyen kimseye, bu dayak kolay gelir. Burada da böyledir. Kul.”cemâlini müşahe­de ettiğinde, ona kulluğun ağır yükünü taşımak kolaylaşır.

 

Üçüncüsü: Allah, “Muttaki olanlar yok mu? Onlara şeytandan bir arıza geldiği zaman iyice düşü­nürler. Bir de bakarsın ki, hakikati görüp anlamışlardır” (Araf 201) buyurmuştur. Buna göre nefsi, şeytandan taraf bir tembellik, bir gaflet ve bir başıboşluk tuttu­ğunda onlar, Cenâb-ı Hakk’ın sözünün nurundan Allah’ın celâlinin hu­zurunda olduklarını anlarlar, böylece de ibadet ve tâatlerı eda etmeye hazır ve müsait olduğunu görür hale gelirler.

 

Dördüncüsü: diyerek, evvelâ kendi nefsinin ibadetini zikrederek baş­lar da. bu ibadetin kime yapıldığını zikretmezsen, ıblis’in, bu ibadetin putlar veya eşya veya güneş veyahut da ay için yapıldığını söylemesi muhtemeldir. Ama bu tertibi değiştirir de, evvela Yalnız sana”, sonra da “İbadet ederiz” dersen, önce söylemiş olduğun  sözü, senin nnâbud ve maksûdunun an­cak Allahu Teâlâ olduğunu açıklamış olur. Bu da, tevhîdde daha beliğ ve şi-k ihtimallerinden de daha uzak olmuş olur.

 

Beşincisi: Zatı gereği vâcib ve kadîm olan, zatı gereği mümkün ve sonradan meydana gelmiş olandan varlık itibariyle öncedir Bundan dolayı O’nun her şey­den önce zikredilmesi gerekir. Hak Teâlânın zikri insanların zikrinden daha önce olsun diye, sözü sözünden önce getirilmiştir.

 

Altıncısı: Ehl-ı tahkikten birisi şöyle demiştir: Nimet verilirken, nimete değil de, nimeti verene bakan kimse, belâ vaktinde belâya ve musibete değil de, bunların verene bakar Ve o zaman, her halinde, Marifetullâh’a dalmış olur. Böyle olan her­kes de. daima, mutluluk mertebelerinin en yücesinde bulunur. Nimet verildiği va­kit nimeti verene değil de, nimete gözlerini diken kimse ise, belâlar geldiğinde de belâyı verene değil de, belânın kendisine bakar. Böylece de, her halinde, de­vamlı Allah’tan başkasıyla meşguliyette boğulmuş olarak, daima bedbahtlığa bat­mış olur Çünkü nimeti bulduğu zaman, onun elden gitmesinden korkar da, böy­lece bir azap içinde olur; nimet elinden gittiği zaman da, bir zillet ve ceza içme düşer de. âdeta kendisini zincirler ve bukağılar içinde hisseder. Bu incelikten do­layı, Cenâb-ı Allah Hz. Musa’nın ümmetine; “Nimetlerimi anınız.” {Bakara, 40); Muhammed ümmetine de; “Beni anınız ki, Ben de sizi anayım” (Bakara, 152) demiştir. Bunu anladı isen de­riz ki, sözünün celâlinin nurunun müşahedesine gark olmak için, sözü ” sözünden önce getirilmiştir İş böyle olunca, kul ibadetlerin îfası es­nasında Cenab-ı Allah’ın, hadîs-i kudsîde “Kul bana nafile ibâdetlerle yaklaşmaya devam eder. Öyle ki Ben onu severim. Onu sevdiğim zamansa, onun kulağı ve gözü olurum”[88] buyurduğu gibi.

 

Yedincisi: Şayet”  ” (Sana ibadet ediyorum.) demiş olsaydı, bu ifade, on­ların Cenab-ı Allah’tan başkasına ibadet etmediklerini ifade etmiş olmazdı. Çün­kü onların, müşriklerde görüldüğü gibi, hem Allah’a hem Allah’tan başkasına iba­det etmiş olmaları mümkündü. Ama” dediğinde, bu ifade onların sade­ce Cenab-ı Hakk’a ibadet ettiklerini ve O’ndan başkasına ibadet etmediklerini göstermiş olur.

 

Sekizincisi: lâfzındaki “nün” harfi “azamet nûnu”dur. Sanki kula şöyle denilmek istenmiştir; Namazın dışında olduğun zaman, milyonlarla kişi ile bera­ber de olsan “Biz” deme. Ama namazla meşgul olup Bize kulluğunu gösterdi­ğinde, Bize her kim kul olursa onun dünya ve ahiretin hükümdarı olduğunu cümle âleme ilan etmen için “Juü ” (Biz ibadet ederiz) de.

 

Dokuzuncusu: Kul, şayet  (Sadece sana taparım) deseydi, bu bir te­kebbür ve büyüklenme olurdu ki manası da “ibadet eden ancak benim.” şeklin­de olurdu. Ama kul, dediği zaman bunun manası, “Ben Senin kulla­rından biriyim.” şeklinde olur Buna göre birinci ifade kibri (büyüklenmeyi), ikinci­si ise. tevazuyu ifade eder. Allah ıçm tevazu göstereni, Cenâb-ı Allah yüceltir, bü­yüklük taslayanı ise alçaltır.

 

Bir kimse, “Bu söylediklerinizin hepsi, “hamd” sözü, “Allah” sözünden önce gelen ” sözünde de mevzu bahistir” derse, Ona şöyle cevap veririz: Hamd, hem Allah’a, hem de Allah’dan başkasına olabilir. Sen dediğin za­man, hamdin Allah’a ait olduğunu ifade etmiş oluyorsun. Ama, şayet” sözü öne alınmış olsaydı, bu ibadetin hem Allah, hem Allah’tan baş­kası için olabileceğini gösterirdi. Bu ise küfürdür.

 

Buradaki incelik şudur: Hamd, Allah için caiz olduğu gibi, zahiren Allah’tan başkası için de caiz olduğu için ” kelimesinin öne alınması muhakkak ki güzel olmuştur. Ama, de, ibadet Allah’tan başkası için caiz olmadığı­na göre sözünün, den önce getirilmesi gerekmiştir. Böylece iba­det sırf Allah’a tahsis edilmiş, ifadede ibadetin Allah’tan başkası için de olabile­ceği ihtimali kalmamıştır. [89]

 

“Nabudu”deki Cemi Sîgasının İhtiva Ettiği Nükteler    

Dördüncü fayda: kelimesindeki “nûn” ya cemi nûnu. ya da azamet nû-nudur Birincisi yanlıştır. Çünkü tek kimse çoğul olamaz. İkinci ihtimal de yanlıştır. Çünkü ibadet eda edilirken insana yakışan, kendisinin âciz ve zelil olduğunu, bü­yük ve yüce olmadığını ifade etmesidir.” diyen kimseye, her biri üstün bir hikme­te delâlet eden birkaç şekilde cevap vermek mümkündür.

 

Birinci cevap: Buradaki “nûn” harfinden maksat, onun cemi nûnu olmasıdır. Bu da insana yakışan halın, namazını cemaatle eda etmesi gerektiğine dikkat çekmektir. Cemaatle kılınan namazın faydaları yerinde bahsedilmiştir. Hz. Pey­gamber (s.a.s.)’ın; “Cemaatla kılman namazın ilk (iftitah) tekbiri, dünyadan ve dünyadaki şeyler­den daha hayırlıdır” sözü de buna delildir. Sonra biz deriz ki: Soğan ve sarımsak yiyen kimsenin, her hangi bir kimsenin rahatsız olmaması için, cemaatle namaz kılmaya gitmemesi gerekir. Buna göre sanki Cenâb-ı Allah şöyle demiştir: Cema­atle kılınan namazdan elde edilen bu büyük sevap, soğan ve sarımsak kokusuy­la her hangi bir müslümana eziyet vermenin günahını karşılamaz. Bu sevap, bu günaha karşılık olamadığına göre, bu sevap, müslümanlara eziyet vermenin, koğuculuk yapmanın, gıybetin ve laf götürmenin günahını nasıî karşılayabilir?

 

İkinci cevap: Cemaatle namaz kılan, “(ibadet ediyoruz) der. Bu durum­da, kelimedeki “nûn” île kastedilen, bu cemaattir. Eğer, adam tek başına namaz kılıyorsa, bu nûn ile kastedilen, hem o adam, hem da ibadetinde hazır bulunan meleklerdir Bu durumda kişinin “sözü ile, hem kendisi hem de Allah’a ibadet eden bütün melekler kastedilmiştir

 

Üçüncü cevap: Mu’mınler kardeştir. Şayet” “denilmiş olsaydı, kişi bu­nunla sadece kendisinin ibadetini zikretmiş, başkalarınınkini zikretmemış olurdu. Ama ” ju»; iy ” dediğinde, O, hem kendi ibadetini hem de, doğudan batıya bü­tün müminlerin ibadetini zikretmiş olur. Böylece de sanki o, diğer müminlerin işienni de düzeltmeye çalışmış olur. Böyle yapan kimsenin işlerini Cenâb-ı Allah deruhte eder Zira Hz. Peygamber (s.a.s.) müslümanm ihtiyacını giderine, Cenâb-ı Allah da onun bütün ihtiyaçla­rını giderir[90] buyurmuştur.

 

Dördüncü cevap: Sanki Cenab-ı Allah, kuluna şöyle demiştir:

 

“Sözünle Bizi övdün, yücelttin, dünya ve ahiret hamdlerinin hepsini bize ait kıldın. Böylece senin, Bizim yanımızdaki kıymetin arttı ve huzurumuzda makamı­nın ne olduğu iyiden iyiye karar kıldı. O halde sadece kendi işlerini düzeltmeye çalışma, bütün müslümanların ihtiyaçlarını gidermeye çalış da böylece “de”.

 

Beşinci cevap: Sanki kul şöyle der: “Ya Rabbî, tek başına benim ibadetim, zikre değer bir dereceye ulaşamamıştır. Çünkü onun çeşitli kusurları vardır. Fakat ben, bütün ibadet edenlerin ibadetlerine onu katıyor ve hepsini tek bir ibare ile anarak. ” diyorum.

 

Burada fıkhı bir mesele vardır. Adam. başkasına on tane köle sattığında, satın alan kimse, ya bunların hepsini kabul eder veya hiç birini almaz. Bu pazarlıkta satın alan kimsenin, bunların bir kısmını alıyorum, bir kısmını almıyorum demesi caiz değildir. Burada da durum böyledir: Kul” dediğinde, Allah’a iba­det edenlerin hepsinin ibadetini sunmuş olur. Cenâb-ı Allah’ın keremine de, bu ibadetlerin bir kısmını diğerlerinden ayırarak kabul etmesi yakışmaz. Bu durum­da ya hepsi reddolunur ki bu caiz değildir. Çünkü sözüne, meleklerin, peygamberlerin ve velilerin ibadetleri de dahildir. Veya bütün ibadetler kabul olu­nur ki bu durumda,” diyen kimsenin ibadeti, diğerlerinin ibadetinin ka­bul olunması bereketıyle makbul olmuş olur. Buna göre kul, sanki şöyle der: “Allahım, her ne kadar ibadetim makbul değilse de beni geri çevirme. Çünkü bu ibadette ben yalnız değilim, aksine çoğuz. Her ne kadar kabul edilmeye lâyık olmadıysam da. diğer ibadet edenlerin ibadetlerini sana şefaatçi olarak sunuyo­rum: O halde benim ibadetimi de kabul buyur.”

 

Beşinci fayda: İbadetteki lezzet: İbadetlerin faydalarını anlayan kimseye, iba­detle meşgul olmak güzel, başka şeylerle meşgul olmak ise ağır gelir. Bunun bir­kaç yönden izahı mümkündür.

 

Birincisi: Kemâl, bizzat sevilen şeydir. Mutluluk vermesi bakımından, insanla­rın en mükemmel ve güçlü halleri, Allah’a ibadetle meşgul olma halleridir, Çünkü böyle olan insan, kalbinin ilâhî nurla aydınlanmasını, dilinin en şerefli bir zikirle şereflenmesini, uzuvlarının da Cenâb-ı Allah’a hizmet etmenin cemâli ile güzel­leşmesini istemiş olur. Bu haller, insanlık mertebelerinin en şereflisi, beşerî dereçelerin en yücesidir. Bunların meydana gelmesi, o anda insan olmanın en büyük saadeti olunca, bunlar gelecekte de mutlulukların en mükemmelini icap ettirirler Bu durumlara vâkıf olan kimseden, ibadetlerin ağırlığı kalkar ve onun kalbinde ibadetlerin tadı artar.

 

İkincisi:

 

“Biz emaneti göklere, yere ve dağlara arz ve teklif ettik. Onlar bunu yüklen­mekten çekindiler, bundan endişeye düştüler. Onu İnsan yüklendi. Çünkü insan çok zulümkâr ve cahildir” jAhzâb 72) ayetinin delâlet ettiği gibi, ibadet etmek bir emanettir.

 

“Cenâb-ı Allah, emanetleri ehline vermenizi emrediyor” (Nısâ, 58) ayetinin de­lâlet ettiği gibi, emaneti yerine getirmek dinen ve aklen gereklidir. Emaneti yeri­ne getirmek, bir kemâl sıfatıdır ve bizzat sevimlidir İki taraftan birisi tarafından emanetin yerine getirilmesi, ikincisi tarafından da emanetin yerme getirilmesine sebebtır. Sahabeden bin şöyle demiştir: “Mescide bir bedevî arabtn geldiğini, devesinden inip onu saldığını, sonra mescide girip, vakar ve huzurla namaz kıl­dığını ve uzunca bir dua ettiğini gördüm de buna taaccüb ettim. O, mescidden çıkınca devesini bulamadı ve şöyle dedi: “Ey Allah’ım ben senin emanetini eda ettim, ya benim emanetim nerede?” Bunun üzerine iyice şaşırdık. Çok geçme­den, bedevinin devesi üzerine binmiş bir adam geldi, deveyi bırakıp bedeviye teslim etti. Buradaki nükte şudur: O. Cenâb-ı Allah’ın namaz emanetini eda edin­ce. Allah da onun emanetim koruyup muhafaza etmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in, İbn Abbas (r.a.)’a, “Evlâdım! Yalnız başına olduğun zamanlarda Allah’ın hakkını koru kî, tek başına kaldığında da Al­lah seni muhafaza etsin[91] demesinden maksadı da budur

 

Üçüncüsü: İbadetle meşgul olmak, aldatıcı dünya âleminden, surûr âlemine; mahlûkatla uğraşmaktan. Hakk’ın huzuruna geçiştir. Bu durum da lezzetin ve gü­zelliğin tam olduğunu gösterir. Ebû Hanîfe’den nakledildiğine göre, bacadan bir yılan düşmüş, orada bulunan insanlar kaçışmışlar. Ebu Hanîfe. namazda olduğu için. bunun (arkına varamamıştı. Yine, Urve b. Zubeyr’in bir azasında ekzama hastalığı olmuş ve bunun kesilmesine lüzum görmüşler Urve b. Zubeyr namaza durunca bu azayı kesmişler de O. bunun farkına varmamıştır Yine, Hz. Peygam­ber (s.a.s.)den nakledildiğine göre. O. namaza başlayınca, göğsünden sahabe. kaynayan tencerenin çıkardığı ses gibi bir ses duyarlardı. Bunun olmasına ihti­mal vermeyen kimse: Cenab-ı Allah’ın

 

“Şimdi o kadınlar Yusuf’u görünce, onu gözlerinde büyüttüler (hayranlıkların­dan) ellerini kestiler” (Yûsuf. 31) ayetini okusun. Mısırlı kadınların gönüllerine Hz. Yûsuf’un güzelliği hâkim olunca, bu durum, farkında olmadan ellerini kesmelerine sebeb olmuştur Bir insan hakkında böyle olması mümkün olduğuna göre, Allah’ın azameti kalblere hâkim olunca bu haydi haydi olur Çünkü, heybetli bir hükümdarın huzuruna giren kimseye, orada ebeveyni ve çocukları rastlasa ve

 

bu onlara baksa bile hükümdarın heybeti adamı bürüdüğü için, bu çoğu kez ada­mın kalbinin onları tanımasına mâni olur. Mecazî manada melik olan bir mahlûk hakkında bu mümkün olunca, âlemin yaratıcısı hakkında haydi haydi olur

 

Sonra tahkîk ehli şöyle demişlerdir: İbadetin üç derecesi vardır.

 

Birinci derece: Sevabı ummak veya cezadan kaçmak için Allah’a ibadet etmektir işte ibadet budur Bu derece gerçekten düşük bir derecedir Çünkü gerçekte böy­lesi insanın mabudu, elde etmek istediği şeydir O, Cenâb-ı Allah’ı, istediğini elde etmeye vesile kılmıştır. Bizzat matlûb olanı, mahlûkatın durumlarından biri kabul edip, Allah’ı da ona götüren vesile olarak gören kimse, gerçekten değersiz bir kimsedir.

 

İkinci derece: Allah’a ibadet etmekle, veya O’nun mükellefiyetlerim kabul etmiş olmakla yahut da O’na intısab etmiş olmakla şereflenmek için ibadet etmektir. Bu derece, birinciden üstündür. Ne var ki tam değildir Çünkü, bu ibadetle bizzat maksud olan Cenâb-ı Allah’tan başkasıdır.

 

Üçüncü derece: Allah’a, ilâh ve yaratıcı olduğu, kendisinin ise Allah’ın kulu ol­duğu için ibadet etmesidir. Ulûhıyyet, heybeti ve izzeti; ubudiyyet ise, zilleti,bo­yun eğmeyi gerektirir. İşte bu ibadet derece ve makamlarının, en yücesi ve en kıymetlisidir İşte bu, ubudiyyet (kulluk) diye adlandırılır ve buna, namaz kılan na­mazının başında, ‘Allah rızası için namaz kılıyorum” sözü ile işaret etmiştir. Çün­kü ‘Allah’tan mükâfat elde etmek” veya ‘Allah’ın cezasından kurtulmak için na­maz kılıyorum” demiş olsaydı namazı fasit olurdu. [92]

 

Kulluğun En Yüce Mertebe Olması       

İbadet ve ubudiyyet (kulluk), en yüce ve şerefli bir makamdır. Birçok ayet buna delâlet eder.

 

Birinci ayet, Hicr Sûresı’nin sonundaki “Andolsun, biliyoruz ki onların söyleyip durduklarından göğsün cidden daralı­yor (Habîbim). Sen hemen Rabbini. hamd ile, tesbîh et ve secde edenlerden ol. Sana ölüm gelinceye kadar da Rabbine ibadet et” (Hicr 97-99).Bu ayetle iki bakım­dan delil getiririz.

 

Birincisi: Cenâb-ı Hakk, diyerek, Hz. Peygamber (s.a.s.)e. ölüm gelinceye kadar ibadete devam etmesini emretmiştir. Bunun mana­sı. Hz. Peygamberin, hiç bir vakit, ibadeti kesintiye uğratmasının caiz olmadığı-dır Bu da ibadet işinin son derece önemli oluşuna delâlet eder.

 

İkincisi: Cenâb-ı Hakk,” demiş, sonra Hz. Pey­gamber (s.a.s.)’e dört şey emretmiştir:  sözü ile Allah’ı tesbîh etmeyi,  sözüyle O’na hamdetmeyi; sözü ile Allah’a sec­de etmesini; sözüyle de O’na ibadet etmesini… Bu, ibadetin, kalb daralmasını giderdiğine ve göğse bir ferahlık verdiğine delâlet eder. Bu ancak, ibadet, halktan Hakka dönmeyi gerektirdiği için böyledir. Bu dön­me de kalb darlığının yok olmasına sebeb olur.

 

Kulluğun şerefli bir makam olduğunu gösteren ikinci ayet de “Kulunu geceleyin yürüten Zatı takdîs ve tenzih ediniz.” (isrâ. i) ayetidir. Şayet kulluk, makamların en şereflisi olmasaydı, Cenab-ı Hak, Peygamberini en yüce miraç makamında bu “kul” sıfatı ile niteiemezdi. Kulluğun, peygamberlikten de şerefli olduğunu söyleyenler vardır Çünkü kullukla kişi, halktan Hakk’a döner. Pey­gamberlikle ise Hakktan halka döner. Yine, kulluk sebebiyle kul, tasarrufta bu­lunmaktan elini ayağını çeker; rısalet sebebiyle ise tasarrufa yönelir. Kula yakışan tasarrufta bulunmaktan elini ayağını çekmesidir. Yine. Mevlâ kulun işlerini düzelt­meyi üzerine alır. Peygamber ise, ümmetinin işlerini düzeltmeyi üstlenendir. İkisi­nin arası ne kadar uzaktır.

 

Kulluğun şerefli bir makam olduğunu gösteren üçüncü ayet; İsâ (a.s.)’ın ko­nuşmaya başladığında söylediği ilk söz ”  (Ben, Allah’ın kuluyum) sö­züdür (Meryem. 30).Hz. İsâ {a.s.)’ın bunu söylemiş olması, annesinin iffetini ve ken­disinin babasız olarak dünyaya gelmesinin tandan uzak olduğunu bildirmeye ve­sile olup bütün hayırların anahtarı ve her türlü belâların savuşturucusu olmasın­dan ileri gelmiştir. Ve yine Hz. İsa’nın ilk sözü, kulluğu ifade edince, bunun neti­cesi de Cenâb-ı Hakkın ” sen’ Kendime yükselteceğim ” (Âli imrân. 55) buyurduğu gibi. bir yüceliş oldu. Buradaki nükte şudur: Söz ile kul oldu­ğunu söyleyen kimse, cennete yükseltilir. Yetmiş yıl ameli ile kulluğunu isbata ça­lışan kimse, cennetten nasıl mahrum bırakılabilir?

 

Dördüncü ayet, Cenâb-ı Hakk’ın Hz. Musa’ya “Şüphe yok ki, Ben Allah’ım. Benden başka ilâh yoktur. Öyleyse, bana ibâdet et” (Tâhâ. 14) duyurmasıdır Allah, Hz. Musa’ya tevhîdden sonra kulluğu emretmiştir. Çün­kü tevhîd asıl, kulluk fer’dir Tevhîd ağaç, kulluk ise meyvedir: biri olmadan diğeri­nin varlığı düşünülemez- İşte bu ayetler, kulluğun şerefli olduğuna delâlet et­mektedir.

 

Kulluğun şerefli olduğunu gösteren aklî delile geiince, bu tartışılmıyacak ka­dar açıktır. Çünkü kul sonradan yaratılmıştır ve zatı bakımından varlığı mümkün olandır. Kulda, Cenâb-ı Allah’ın kudretinin tesiri olmasaydı, o yokluk karanlığında ve yokluk sahasında kalır, var olmanın kemâlâtı bir yana, varlığı bile tahakkuk etmezdi. Kula, Cenâb-ı Hakk’ın kudreti taalluk edip. kulda cömertliğinin ve onu yoktan var etmesinin neticeleri coşup feyezan edince, kulun var olması ve varlı­ğının kemâlâtı gerçekleşmiş olur. Kulun. Hakkın kudretinin makdûru (konusu) ve Hakk’ın yaratmasının yeri olmasının manası, sadece kulluktur. Buna göre, her şeref ve kemâl, her güzellik ve fazilet ve her sevinç ve iftihar vesilesi, kul için an­cak kulluk sebebiyle gerçekleşir. Böylece kulluğun, iyiliklerin anahtarı, mutluluk­ların dibacesi, yücelik derecelerinin doğuş yen ve iyiliklerin kaynağı olduğu orta­ya çıkar. İşte bu sebebten ötürü de kul, ” der. Hz. Ali (k.v.) şöyle buyurmuştur: “Senin kulun olmam, iftihar etmem için bana yeter; senin be­nim Rabbım olmansa, şeref bakımından bana kâfidir. Ya Rabbî, ben Seni, iste­diğim gibi bir ilâh buldum; o halde Sen de beni. senin irade ettiğin gibi bir kul yap!”

 

Attınct fayda: Makamlar, rubûbiyyet ve ubûdıyyet bilgisi olmak üzere iki maka­ma hasredilmiştir. Bu ikisi bir araya geldiğinde, şu ayette adı geçen akid, gerçek­leşmiş olur:

 

“Ahdime riâyet ediniz ki. Ben de size verdiğim ahde riayet edeyim ” (Bakara 401 Rubûbiyyet bilgisinin en mükemmel işe.

 

“Hamd, ancak Rahmin ve Rahîm olan, din gününün yegâne mâliki olan Alem­lerin Rabbi Allah’a mahsustur” ayetinde zikredilmektedir. Buna göre kulun geç­miş bir yokluktan varlığa geçişi. Cenâb-ı Hakk’ın ilâh olduğuna; kulun var oldu­ğu zaman da, bütün hayır ve mutlulukların meydana gelmesi O’nun Rab, Rah­man ve Rahîm olduğuna; kulun ahırette karşılaşacağı haller de. Cenâb-ı Allah’ın din gününün yegâne sahibi olduğuna delâlet eder Bütün bu sıfatlan ihata ettiği zaman da. en iten derecede Rubûbiyyet bilgisi meydana gelmiş olur.

 

Rubûbiyyet bilgisinden sonra, ubûdiyyet bilgisi gelir ki, bu ubûdiyyet bilgisi­nin bir başlangıcı ve bir kemâli: bir önü ve bir sonu vardır. Kulluk bilgisinin önü ve başlangıcı, kullukla meşgul olmadır ki. kulun  sözünden maksadı da budur.

 

Kulluk bilgisinin kemâl derecesi ise, kulun Allah’ın koruması olmaksızın, Allah’a karşı günah işlemekten alıkoyacak hiç bir güç ve Allah’ın tevfiki olmaksızın da, Allah’a itaat ettirmeye hiç bir gücün yetmeyeceğini bılmesidir. İşte bu durumda kul. bütün isteklerim elde etmek hususunda Allah’tan yardım ister ki, sözüyle kastettiği de budur.

 

Rubûbiyyet ve ubûdiyyet ahdini yerine getirme tam olunca, bir fayda ve se­mere elde etme isteği de buna terettüp eder ki. bu da kulun ” “Bizi dosdoğru olan yoluna hidayet et!” demesıdır. Sûredeki bu tertip, aklen ken­disinden daha şerefli bir tertibin bulunması imkânsız olan yüce. üstün ve şerefli bir tertiptir.

 

Yedinci fayda: Birisi şöyle diyebilir:

 

sözlerinin hepsi gâib {üçüncü şahıs) lafzıyla zikredilmiştir. sözünde ise, gâib lâfzından muhatab lâfzına geçilmiştir. Bundaki rayda nedir? Biz deriz ki. bunda birkaç husus vardır.

 

Birincisi: Namaz kılan kimse, namaza başlarken bir yabancı gibidir. Bu sebeple de. Cenâb-ı Allah’ın, Din gününün sahibi” kadar gâib (üçüncü şahıs) lâfızlarla övmüştür Sonra, sanki Cenâb-ı Allah ona şöyle der: Bana ham-dettın ve benim Rab, Rahman, Rahim ve din gününün sahibi olan bir ilâh oldu­ğumu kabul ettin, ikrar ettin. Sen ne güzel bir kulsun! Bir aradaki perdeyi kaldırıp, uzaklığı yakınlıkla değiştirdik. O halde, muhatap sîgasıyla konuş ve “”Yalnız sana ibadet ederiz” de!

 

İkincisi: İstemenin en güzel şekli, karşılıklı konuşma yoluyla olandır. Görmüyor musun, peygamberler (a.s), Rabb’lerinden bir şey istedikleri zaman, bizzat ağız­larıyla isterler de, “Ey Rabbimiz, nefsimize zulmettik…” “Ey Rabbimiz, bizi bağışla” “Rabbim, bana hibe et, bağışla..” ve “Yâ Rabbî, bana kendini göster!” demişlerdir.

 

Bunun sebebi şudur: Kerîm olanın kendisine hitap edilerek, doğrudan doğruya istenildiğinde, istenilen şeyi vermemesi uzak bir ihtimaldir. Aynı şekilde, ibadet hizmettir. Hizmetin, hizmet edilenin huzurunda yapılması daha evlâdır

 

Üçüncüsü: Sûrenin başında ”  ye kadar olan kısım bir övgüdür. Öv­günün, övülenin gıyabında yapılması evlâdır. den sûrenin sonuna kadar olan kısım ise, bir duadır. Duanın ise, dua yapılanın huzurunda yapılması evlâdır.

 

Dördüncüsü: Kul namaza başladığı zaman.” “Allah’a yaklaşmak için, namaz kılmaya niyet ettim, ediyorum” der ve böylece, Allah ile kendisi arasında bir yakınlığın meydana gelmesine niyet eder. Bu niyetten sonra kul. Allah’a çeşitli şekillerde senada bulunur. Öyleyse, Cenâb-ı Allah’ın keremi, O’nun bu yakınlığın elde edilmesi hususunda icabet etmesini gerektirir. Bunun üzerine Cenâb-ı Allah kulu, “gaybet” makamından “huzur” (Allah’ın huzurunda bulunma) makamına geçirir de, kul” “Yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz” der. [93]

 

“İyyâke nestain” Ayetinin Tefsiri       

“Ve yalnız senden yardım isteriz”

Allah’ın koruması olmaksızın. Allah’a karşı günah işlemekten gen durmaya guç, yine Allah’ın tevfikı olmaksızın. Allah’a ibadet etmeye kuvvet olmadığı aklî delil­lerle sabit olmuştur. Bunun aklî ve naklî yönden birçok delili vardır.

 

Aklî yönden olan delillere gelince, bunlar birçok yöndendir.

 

Birincisi: Kadir olan, bir ışı yapmaya da yapmamaya da aynı şekilde gücü ye­ten kimsedir. Bir tercih eden olmaksızın, tercih olmaz. Bu tercih eden (müreccih) kuldan değildir Kuldan olsaydı, bunu devamlı surette tekrar yapardı. Mademki kuldan değildir, öyleyse müreccih Allah Teâlâ’dandır. Böylece sabit olur ki, kulun bir işi yapmaya yönelmesi, ancak Cenâb-ı Allah’ın yardımı iledir.

 

İkincisi: Bütün insanlar, kudret, akıl, gayret ve taleb bakımından eşit olarak, Hak dini ve doğru inancı isterler, Fakat onlardan bir kısmı ancak belli bir yardım ile hakka ulaşmaya muvaffak olurlar. Bu yardımı tayin eden de, ancak Cenâb-ı Allah’tır, Çünkü eğer bu tayin eden bir insan veya bir melek olsaydı, bunu de­vamlı surette tekrar yapardı.

 

Üçüncüsü: İnsan uzun müddet bir şeyi ister, fakat o şey meydana gelmez. Sonra bir anda veya bir durumda, o şey ortaya çıkar ve kul da böylece ona yönelmiş olur. Bu hâl kula, kalbinde o fiili yapmaya sevkeden katî bir sebep bulunduğu zaman, tecellî eder. Kulun kalbine bu sebebi düşüren ve bu sebebe karşı olan diğer sebeplen yok eden, sadece Allah’tır. Yardım etmenin manası işte budur.

 

Nakle gelince, bu hususa birkaç ayet delâlet etmektedir.

 

Birincisi: Cenâb-ı Hakk’ın, “Ve yalnız senden yardım isteriz” (Fâ tıha. 5} sözüdür.

 

İkincisi: O’nun  “Allah’tan yardım isteyiniz ” (Bakara. 153) kavli şerîfıdır Cebriye ve Kaderiye (Mutezile), bu ayetin izahı hususunda harekete geç­mişlerdir. Bunlardan Cebriye şöyle demiştir: Fiili hususunda kul kendi başına bağımsız olsaydı, o işi yapmak için Cenâb-ı Allah’tan yardım istemesinin bir manası olmazdı.

 

Kaderiye de şöyle demiştir: Kul, ancak fiilinin aslını yapabilmesi halinde o hu­susta Ailah’dan yardım dilemesi makul olur; aksi halde başkasından yardım iste­mesi anlamsızdır. Fiilin palına güç yetıremediğinde de, Allah’tan yardım istemesi­nin her hangi bir faydası olmaz.

 

Bana göre, kuiun kudreti ancak fiilde etkili olacak bir sebep ile müessir (etkili) olabilir. Buna göre, Cenâb-ı Hakk’dan istenilen yardım, O’nun bu kesin ve etkili sebebi yaratmasından ve, buna zıt olan diğer sebepleri de ortadan kaldırmasın­dan ibarettir. Yardım talep etme (istiâne) sözündeki bazı nükte ve faydaları an­latalım. [94]

 

İstiane Tabirinin İhtiva Ettiği İncelikler       

Birinci fayda: Birisi, “iş hususunda Allah’ın yardımını istemek, o işe başlama­dan önce güzel olur, Halbuki burada kul. önce sözünü söylemiş, daha sonra peşine de demiştir. Biri çıkıp bundaki hikmet nedir?” diyebilir. Buna birkaç bakımdan cevap verebiliriz.

 

Birincisi: Namaz kılan âdeta şöyle demiştir: “ibadet etmeye başladım. O hal­de onu tamamlamak hususunda Senden yardım istiyorum. Binaenaleyh, ölüm, hastalık ve sebeplen altüst etmek veya değiştirmek kabilinden sebeplerle bu iba­detimi tamamlamama mâni olma!”

 

İkincisi: İnsan, sanki şöyle demiştir: “Allahım! Nefsimi getirdim, ancak benden kaçan bir kalbim var. Bu nedenle onu senin huzurunda tutmak için. Senden yar­dım istiyorum. Nasıl böyle olmasın ki, Hz. Peygamber “Müminin kalbi, Allah’ın parmaklarından iki parmağı arasındadır.[95] buyur­muştur. Bu, insanın kalbini, ancak Allah’ın yardımıyla uyanık bulundurmasının mümkün olacağına delâlet eder.

 

Üçüncüsü: Yardım hususunda, Senden başkasını, ne Cibril’i, ne de Mîkâil’i istemiyorum. Sadece ve sadece seni istiyorum. Bu hususta, Hz. İbrahim’in yolu­na uydum, Nemrûd O’nun iki ayağını ve iki elini bağlayarak ateşe attığı sırada Cibril yanına gelerek, O’na şöyle dedi: Her hangi bir ihtiyacın var mı? Bunun üze­rine Hz. İbrahim, “Sana ise, hayır! Sana yok ihtiyacım” dedi. Cibrîl, “o zaman Allah’tan iste!” dedi. Bunun üzerine Hz. İbrahim, “O’nun durumumu bilmesi, be­nim O’ndan birşey istememe gerek bırakmaz” dedi. Bilâkis bu konuda, Hz. İbra­him’i de geçerim. Çünkü Onun elleri ve ayaklarının dışında, her hangi bir uzvu bağlanmamıştı. Ama bana gelince benim her iki ayağım da bağlıdır, yürüyemem; her iki elim de bağlıdır, kımıldatamam. Her iki gözüm de bağlıdır, onlarla baka-mam. Kulaklarım da tıkalıdır, işıtemem. Dilim de bağlanmıştır, binaenaleyh konu­şamam. İbrahim (a.s.) Nemrudun ateşiyle yüz yüzeydi; bense Cehennem ateşiy­le yüz yüzeyim. İbrahim (a.s.) Senden başkasının yardımına razı olmadığı gibi, ben de senden başka yardımcıyı istemiyorum. O halde, “ancak Sana ibadet edi­yor ve ancak Senden yardım istiyorum.” Bunun üzerine, Cenâb-ı Hakk da sanki şöyle der: “Ey kulum! İbrahim’in yaptığını yaptın, onu geçtin. Biz de senin mükâ­fatını arttmyoruz. Sonra biz “Ey ateş, İbrahim’e bir serinlik ve kurtuluş ol” (Enbiyâ 69)’dedik. Sana gelince. Biz seni cehennemden kurtardık, cennete eriştirdik. Biz sana, kadîm olan Allah’ın sözünü dinlemeyi, ka­dîm olan varlığı görmeyi de, fazladan bir mükâfat olarak verdik. Nemrûd’un ate­şine; “Ey ateş, İbrahim’e bir serinlik ve kurtuluş ol” (Enbiya. 695 dediğimiz gibi, cehennem ateşi de sana. “Ey mümin, çabuk geç. Se­nin nurun benim ateşimi söndürdü” der.

 

Dördüncüsü: ifadesi, “Sen­den başkasından yardım istemem” anlamındadır Çünkü başkasının bana yardım etmesi de. ancak Senin o kimseye bu yardım hususunda yardım etmenle mümkün olur. Başkasının yardımı, sadece Senin yardımınla tamamlanınca, ben bu aradaki vasıtayı kaldırıp, doğrudan Senin yardımına başvuruyorum.

 

Beşincisi: sözü, Allah’a ibadet etmesi sebebiyle, nefsin üstün bir rütbeye ulaşmış olmasını gerektirir ki, bu da kendini beğenme hissini doğurur. İşte bu sebeble, kul sözünü, peşi sıra getirmiştir Bu da, ibadet se­bebiyle meydana gelen bu mertebenin, kulun kuvvetiyle olmayıp, tam aksine Al­lah’ın yardımıyla meydana geldiğine delâlet eder. O halde, sözünü kulun zikretmesinden maksadı, bu kendini beğenme duygusunu yok etmek ve. bu büyüklenmeyi ortadan kaldırmaktır. [96]

 

“İhdina’s-sırata’l-mustakim” Ayetinin Tefsiri

“Bizi, dosdoğru olan yoluna ilet!” Bunda birçok fayda vardır.

 

Birinci fayda: Bir kimse şöyle diyebilir: “Namaz kılanın mümin olması gerekir. Her mümin, hidayete ermiştir. O halde namaz kılan hidayete ermiş demektir. Bu­na göre ise, o “Bizi hidayet et!” dediğinde bu sözü, zaten hidayet üzere bulunduğu halde, yine de hidâyet isteyen kimsenin sözü gibidir, Bu ise. elde edil­mişi yemden elde etme (tahsîl-i hâsıl) olur ki. bu muhal bir şeydir.” Ulemâ, buna birkaç şekilde cevap vermiştir. Şöyle ki:

 

Birinci vecih: ” sözünden maksad. Allah rızası için büyük me­şakkatlen sırtlanan öncülerin yoludur, Anlatıldığına göre Hz. Nüh (a.s.), her gün bayılıncaya kadar dövülürdü. O, buna rağmen, yine her vurulduğunda. “Allah1 im. kavmime hidayet et. çünkü onlar ne yaptıklarım bilmiyorlar’ derdi. Şayet, “bi­zim peygamberimiz (s.a.s.) bu cümleyi sadece bir kere söylemiştir. Halbuki, Hz. Nûh bir günde aynı cümleyi defalarca söylemiştir. Bu nedenle. Hz. Nuh’un Pey­gamberimizden üstün olduğunu söylemek gerekir?” denilirse, buna bizim ceva­bımız şu olur: Cenâb-ı Hakk’m ” sözünden maksadı, kendisin­den bu üstün ahlâkın istenmesi olup. Hz. Peygamber (s.a.s.) de. Fâtıha’yı her gün şu kadar defa okuduğuna göre. Hz. Peygamber (s.a.s.)’tn bu kelimeyi söylemesi Nûh (a.s.)’m söylemesinden daha çok olur.

 

İkinci vecih: Ulemâ, her ahlâkın ifrat ve tefrıdı olmak üzere, iki tarafı bulundu­ğunu açıklamıştır ki, bu ıkı taraf da kınanmıştır. Hak olan. orta olandır Bu husu­su. Cenâb-ı Hakk “İşte böylece Biz sizi orta bir Ümmet kıldık ” {Bakara. 143) ayetiyle tektd etmek­tedir Ayette geçen,”sözünden maksad, âdil ve dosdoğru olandır. Mümin delillerle Allah’ı tanıyınca, hidayete ulaşmış bir mümin olur. Bu halin meydana gel­mesinden sonra, onun şehevî ameller, öfke dolu fiiller ve malını infak etme husu­sunda ifrat ve tefritin iki ucu arasındaki orta bir yol olan adaleti bilmesi gerekir. Böylece mümin kul, Allah’tan her türlü ahlâk ve her türlü fiil hususunda bu iki aşın ucun arasında kalan ve orta yoi olan, dosdoğru yola iletilmesini ister. Bu iza­ha göre. ortaya atılan sual kendiliğinden zail olur.

 

Üçüncü vecih: Mümin Allah’ı tek bir delille tanıyınca, mümkinu’l-vücûd olan bü­tün varlıklarda O’nun varlığına, ilmine, kudretine, cömertliğine, rahmetine ve hik­metine delâlet eden nice deliller olduğunu anlar. Çoğu kez insanın dini, bu insan diğer delillerden habersiz olduğu halde, tek bir delille sahih olur. Buna göre ku­lun. ” sözünün manası: “Ey Rabbimiz! Her şeyde, Senin zâtı­na, sıfatlarına, kudretine ve ilmine delâiet eden nice deliller bulduk” olur. Bu tak­dire göre, söz konusu olan sual kendiliğinden bertaraf edilmiş olur.

 

Dördüncü vecih: Cenâb-ı Allah:

 

“Muhakkak ki sen, doğru bir yola hidayet ediyorsun: Göklerde ve yerde bulu­nan her şeyin kendisine ait olduğu Allah’ın yoluna…” (Şûra. 52-53) ve Hz. Muhammed’e “Ve bu, benim dosdoğru olan yolumdur, öyleyse ona uyunuz!” (Enam 153) bu­yurmuştur.

 

Ayetlerde geçen “Sırât-ı müstakim” insanın, Allah’dan başka her şeyden yüz çevirmiş; bütün kalbi, fikri ve zikriyle Allah’a yönelmiş olmasıdır. Buna göre sözünden kulun maksadı, onu Allah’ın bahsedilen nitelikteki Sırât-ı müstakime iletmesıdir. Bunun misali şudur: Kul öyle bir hale gelmelidir ki, şayet Cenâb-ı Hakk ona çocuğunu keseceksin dese, Hz. İbrahim’in yaptığı gibi, derhal itaat etmelidir. Kendisini başkasının kesmesini emrettiğinde, Hz. İsmail’in yaptığı gibi. boyun eğmelidir Yine kendisine, kendini denize atmasını emrettiğin­de. Yûnus (a.s)’ın yaptığı gibi, Allah’ın emrine uymalıdır. En üst makamlara eriş­mesinden sonra, kendisinden daha bilgili kimseye talebe olmasını emrettiğinde, Hz. Musa’nın Hızır (a.s.)’la yaptığı gibi. o emre uymalıdır Emr bi’l-ma’rûf ve nehy an’ıl-münker hususunda, ölüme, iki parçaya bölünmeye sabretmesini emrettiğin­de. Hz. Yahya ve Zekerıyyâ (a.s.)’ın yaptıkları gibi, itaat etmelidir. Bütün bunlara göre kulun demesinden maksadı, musibetlere sabretme ve belâ geldiğinde de bırakıp kaçmayıp sebat etmek hususunda Peygamberlere (a.s.) uymaktır Şüphesiz bu makam, son derece dehşet verici bir makamdır Çünkü yaratıklarının çoğunun bu makama dirençleri yoktur. Ne var ki, biz yine şöyle diyoruz: Ey insanlar, korkmaymız, üzülmeyiniz, zira Allah’ın dini hususunda hiç bir dar iş yoktur ki, o genişlemesin… Çünkü bu ayette, kolaylığa ve suhulete delâlet eden hususlar bulunmaktadır. Zıra Cenâb-ı Hakk. “dövülenlerin, öldürenlerin yo­luna ilet…” dememiş de, tam aksine, “Kendilerine nimetler verdiklerinin yoluna (ilet)” demiştir. O halde, bu ayeti okurken, senin niyetin şöyle demek olsun: “Al­lah’ım, babamın büyük günahları işlediğini gördüm.. Tıpkı benim işlediğim gibi.. Benim günahlara cüret ettiğim gibi, onun da masiyetlere cüret ettiğim gördüm. Sonra ise. ölümü yaklaştığında tevbe ettiğini ve kötülüklerden döndüğünü, bu­nun peşinden Senin de. onun cehennemden kurtulmasına ve cennete girmesi­ne hükmettiğini gördüm. Buna göre o, kendisini tevbe etmeye muvaffak kılman ve tevbesını kabul etmiş olman suretiyle, kendilerine nimet vermiş olduğun kim­selerden birisidir. Öyleyse ben de diyorum ki, bu tevbe edenlerin derecesini iste­yerek, “bizi bunun gibi dosdoğru yola ilet!”. Bu mertebeyi elde edince de, pey­gamberlerin (a.s.) derecelerine uymayı iste.. İşte,sözünün tefsiri budur.

 

Beşinci vecih: “Yol” hususunda da, insan âdeta şöyle demiş oluyor “Birçok eşim ve dostum, beni bir yola; düşmanlarım, ikinci bir yola. şeytan ise, üçüncü bir yola çekmek istemektedirler. Şehvet, kızgınlık (gazab), km ve hased; ta’tîl, teş­bih, cebr, kader, ırcâ,[97] vaîd, rafz (rafızîlik) ve hurûc (hancılık).hususlarında da böyledir (onlar da beni bir yola çekerler). Bütün bunlara karşılık akıl güçsüz, ömür kısa, yapılacak iş çok, her şeyi denemek tehlikeli, bütün bunlar karşısında hü­küm vermekse zordur. Bütün bunlar arasında şaşırıp kaldım. O halde, beni ken­disinden cennete çıkacağım bir yola hidayet eyle!” “Müstakim” ise, pürüzsüz ve dosdoğru demektir.

 

İbrahim b. Edhem’den nakledildiğine göre O, Beytullah’a gidiyormuş. Karşısı­na, devesine binmiş bir bedevî çıkmış ve, “ey Şeyh nereye?” demiş. Bunun üze­rine, İbrahim b. Edhem, “Beytullah’a” diye cevap vermiş. Bedevî, “Sen deli mi­sin? Ne bineğin, ne azığın var, halbuki, yolculuk da alabildiğine uzun” deyince, İbrahim b. Edhem, “benim birçok bineğim var. Ne var ki, sen göremiyorsun” der. Bunun üzerine bedevî, “onlar nedir?” diye sorar. İbrahim b. Edhem şöyle cevap verir: “Bana bir belâ geldiğinde bineğine; bir nimet verildiğinde şükür bi­neğine; başıma kaza geldiğinde r’iza bineğine binerim. Nefsim beni her hangi bir şeye çağırdığında, kalan ömrümün geçenden daha az olduğunu bilirim.” Bu­nun üzerine bedevî. “Allah’ın izniyle yürü git. Sen binitlısin, bense yayayım” dedi.

 

Altıncı vecih: Bazıları sırât-ı müstakîm’in İslâm; bazıları jse Kur’an olduğunu söy­lemişlerdir ki, bu doğru değildir. Çünkü, “Kendilerine in’âm ettiğin kimselerin yola…” (Fatiha. 6) ifadesi sözünden bedel­dir. Durum böyle olunca, takdir şöyle olur: “Bizi, öncekilerden kendilerine in’âm ettiğin kimselerin yoluna ilet!” Bizden önce geçenlerinse, ne Kur’ân’ları vardı, ne de müslüman idiler. Bu geçersiz olunca, ” ıiaii ” sözünden maksadın, “Bizi, cenneti hak bilmiş ve onu hak etmiş kimsele­rin yoluna ilet!” olduğu ortaya çıkar. Cenâb-ı Hakk, lâfzı, cehennemin köprüsünü hatırlatması için, hepsi aynı manaya olduğu halde lâfzını kul­lanmış, fakat ve lâfızlarına yer vermemiştir. Bu nedenle insan, bu kelimeden ötürü kendisini fazla bir korku ve ürperme içinde hisseder.

 

Bu ifadenin tefsirinde ikinci görüşde şudur: “Bizi, bize bağışladığın hi­dayet üzre kıl!” Bunun bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk’ın “Ey Rabbimiz, bizi hidayete ulaştırdıktan sonra, kalblerimizi sapıtma. (Ali imrân, 8) ayetidir ki, bunun manası da: “Ey Rabbimiz! Bizi hidayet üzerinde tut!” Nice âlim vardır ki, onun kalbine küçük bir şüphe düşmüş, böylece de Hakk’dan sap­mış, ayağı kaymış ve dosdoğru yoldan, müstakîm dinden dönmüştür.

 

İkinci fayda: Birisi, “Niçin ” (Bize hidayet et) dedi de ” (Bana hi­dayet et) demedi?” derse, buna iki şekilde cevap verilir:

 

Birincisi: Dua daha umumî olduğu zaman, kabul edilmeye daha yakın cHur. Alimlerden biri talebesine. “İlk hutbede ” (Cenâb-ı Allah senden ve bütün müslümanlardan razı olsun) diye okuduğunda, ” ifadenle beni niyet edersen, olabilir. Aksi halde bir zorluk yoktur, ancak, saktn hâ, beni dediğinde unutmayasın Çünkü demen duayı birine has kılmandır. Kabul olunmaması da caizdir. Ama,” dediğinde ise, bu müslümanlar arasında duası kabul olunacak mutlaka birisi vardır. Cenâb-ı Hakk, birisinin duasını kabul edince, di­ğerlerinin duasını geri çevirmez” demiştir. Çünkü O, son derece kerimdir. İşte bu sebebten dolayı şu, duada örf haline gelmiştir: Dua etmek isteyen kimse, önce Hz. Peygamber (s.a.s.)’e salat-ü selâm getirir, sonra duasını yapar ve duasını yi­ne Hz. Peygamber (s.a.s.)’e salat-ü selâm okuyarak bitirir. Çünkü Cenâb-ı Hakk. Hz. Peygamber (sa.s.)e salat-ü selâm getiren kimsenin duasına icabet eder. Sonra Peygamber (s.a.s.)’e salat-ü selâm getiren kimsenin duasının başı ve sonu kabul olununca ortasının kabul edilmemesi imkânsızdır.

 

İkincisi: Hz. Peygamber (s.a.s): “Allah’a, kendisiy­le isyan etmediğiniz dillerle dua edin.” dedi. Sahabe: “Ya Resûlallah, hangimizin öyle dili vardır?” deyince de, o, “Birbirinize dua edersiniz. Çünkü sen onun lisanı ile, o da senin lisanınla Al­lah’a isyan etmemiştir” buyurmuştur.

 

Üçüncüsü: Cenâb-ı Allah sanki şöyle demiştir: “Ey kulum, Fatiha Sûresi’nin ba­şında deyip de (Allah’a hamdederim) şeklinde demeyen sen değil miydin? diyerek, sen önce, bütün hamdedenlerin hamdini dile getirdin. Aynı şekilde dua ederken de onları duana kat da ” (Bizim hepimize hidayet et) de.

 

Dördüncüsü: Kul sanki şöyle der: “Senin Resulünün:” Birlik rahmet, ayrılık ise azabtır'[98] dediğini duydum. Sana hamdetmek iste­yince de, bütün hamdlerı dile getirerek, dedim. İbadeti dile getirdiğimde, bütün herkesin ibadetini dile getirerek, dedim. Yardım talebinde bu­lununca da, herkesin yardım talebini söyleyerek, dedim. Şüphe­siz, hidayeti istediğimde, onu herkes için isteyerek de­dim. Salih kimselere uymayı istediğimde, bunların hepsine uymayı isteyerek, dedim. Huzurundan koğulanlardan uzaklaşmayı iste­diğimde, bunların topundan kaçarak, dedim. Dünya­da, peygamberler ve salihlerin yolundan ayrılmadığım için, ahirette de onlardan ayrılmayacağımı umarım Nitekim Cenâb-ı Allah “İşte onlar’ÂlIah’m kendilerine nimet verdiği. Peygamberler, sıddiklar, şehitler ve salih kimselerle beraberdirler. Onlar ne iyi arkadaştır” (Nisa. 69) buyurmuştur.

 

Üçüncü fayda: Geometri ile uğraşanlar, doğru çizginin, iki noktayı birbirine bir­leştiren en kısa çizgi olduğunu söylemişlerdir. Buna göre doğru çizgi, bütün eğri çizgilerden daha kısadır. Binaenaleyh, kul birkaç bakımdan ” demiştir:

 

Birincisi: “Sırât-ı müstakîm, en yakın ve en kısa yoldur. Ben âcizim. benim aciz­liğime ancak dosdoğru yol uygun olur”

 

İkincisi: “‘Dosdoğru olan bir tektir. Onun dışındakiler ise birbirine benzeyen bir sürü eğri-yanlış yollardır. Bu sebeble yollar birbirine karışır. Ama dosdoğru yola gelince, o başkasına benzemez. Böylece de bu yol, korkulardan ve belâlardan uzak olarak, en emniyetli yol olur.”

 

Üçüncüsü: Dosdoğru yol maksada götürür. Eğri’yollar ise hedefe götürmez. Dördüncüsü: Dosdoğru olan değişmez, eğri olan ise değişebilir. İşte bu se-beblerden ötürü kul, sırât-ı müstakimi istemiştir En iyi Allah bilir. [99]

 

“En’amte Aleyhim” Ayetinin Tefsiri

 “Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna (İlet)”  (Fatiha, 7)

Burada birçok faydalar vardır.

 

“Nimet” in Tarifi

Nimetin tarifinde ihtilaf edilmiştir. Bazıları onu, “Başkasına,  ihsanda bulunarak yapılmış bir faydadan ibarettir” diyerek tarif etmişlerdir. Bazıları da, “Başkasına, ihsanda bulunarak yapılmış güzel bir fayda (menfaat)dan ibarettir.” demişlerdir Bu ikinciler, “Güzel”sözünü ilâve ettik, çünkü gü­zel olursa nimet şükre müstehak olur. Nimet çirkin olduğunda ise şükre müste-hak olmaz” demişlerdir, Gerçek şu ki, tarifi “güzel” kelimesiyle kayda gerek yok­tur Çünkü yaptığı iş mahzurlu da olsa, ihsanda bulunan kimsenin, ihsanı yüzün­den şükrü haketmesı caizdir. Zira şükre müstehak olma tarafı, günaha ve cezaya müstehak olma tarafından başkadır Bunların bir arada bulunmaları imkânsız de­ğildir Görmez misin ki fâsık, başkasına iyilikte bulunmuş olmasıyla şükre; Allah’a isyan etmiş olmasıyla da kınanmaya müstehak olmuştur. Burada da durumun aynı olması niçin caiz olmasın?

 

Yukarıda geçen ilk tarifin izahına dönüyor ve şöyle diyoruz: Tarifte “fayda” de­dik, çünkü sırf zarar olan şey nimet olmaz; “ihsanda bulunarak yapılmış” kaydı­na gelince, bu böyledir Çünkü, ihsan gerçek bir fayda olsa ve onu yapan kimse, onunla kendisine ihsan edilen kimsenin menfaatini değil de kendi menfaatini gö­zetmiş olsa, bu da bir nimet olmaz. Bu tıpkı, sırtından daha çok kazanmak için cariyesine ihsanda bulunan kimsenin haline benzer.

 

Nimetin tarifini iyice anladığında, buna birçok hususun dayanmış olduğunu göreceksin: [100]

 

“Nimet” Çeşitleri

İnsanlara ulaşan her fayda ve savuşturulan her zarar, Cenab-ı Hakk’ın “Size olan her nimet Allah’tandır” (Nahl 53) buyurduğu gibi, Allah Teâlâ’dandır. Sonra nimet üç kısma ayrılır.

 

a-) Yalnız Allah’ın yarattığı nimet; yaratmak ve rızık vermek gibi.

 

b-) Görünürde bize, Allah’tan başkası tarafından gelen, ama aslında Allah Te-âlâ’dan olan nimet. Bu böyledir, çünkü Allahu Teâlâ, bu nimeti, nimet vereni ve bu nimete vesile olanın kalbinde, bu nimeti verme arzusunu yaratandır. Ancak. Hakk Teâlâ, bu nimeti, şu kulunu vasıta kılarak verdiği için, şu kula teşekkür edil­miştir Fakat gerçekte teşekküre lâyık olan. Allah Teâlâ’dır. İşte bu sebeble Cenâb-ı Hakk, Bana ve ana-babana şükret. Dönüşün ancak Banadır” (Lakmân, 14) diyerek, mahlûkatın nimet vermesinin, ancak Allah’ın nimet vermesiyle tamamlanacağına dikkat çekmek için, önce kendisini zikretmiştir.

 

c-) Bizim itaatte bulunmamız sebebiyle bize ulaşan nimetler… Bunlar da Al­lah’tandır. Çünkü Cenâb-ı Hakk, bizi taata muvaffak kılıp taatlara karşı bize yar­dım etmemiş, bizi onlara iletmemiş ve taatlara mâni olacak sebebleri ortadan kal­dırmamış olsaydı, bunlardan hiç birine ulaşamazdık. Bu izahımıza göre gerçek­te, bütün nimetlerin Allah’tan olduğu ortaya çıkmış olur. [101]

 

Allah’ın Kullarına Verdiği İlk Nimet

Cenâb-ı Hakkın kullarına verdiği ilk nimet, onlara hayat vermesidir. Bunun böyle olduğuna akıl da nakil de delâlet eder.

 

Aklî delil şudur ki: Bir şeyin nimet olması için, ondan faydalanılması mümkün ol­malıdır. Bir şeyden faydalanmak ise, hayatın bulunmasıyla mümkün olur. Çünkü cansız ve ölü kimsenin her hangi bir şeyden faydalanması mümkün değildir. Böy­lece nimetlerin tamamının aslının “hayat” olduğu ortaya çıkmış olur.

 

Naklî delile gelince, bu Cenâb-ı Allah’ın “Allah’ı nasıl olup da inkâr ediyorsunuz. Halbuki siz ölüler iken, O sizi diriltti” (Bakara, 28) deyip, peşisıra, “Yerde ne varsa hepsini sizin için yaratan O’dur” (Bakara. 29) buyurarak, önce “hayaf’ı, ikinci kez de kendisinden faydalanılan şeyleri zikretmiştir. Bu da bütün nimetlerin aslının “hayat nimeti” olduğunu gösterir. [102]

 

Allah, Kâfire Nimet Vermiş midir?       

Alimler, Allah’ın kâfire nimet verip vermediği hususun- da ihtilaf etmişlerdir Bazı arkadaşlarımız, “Allah’ın kâfire nimeti yoktur” demişlerdir. Mutezile de, “Allah’ın kâfire hem dJnî hem dünyevî nimetleri vardır” demişlerdir. Arkadaşlarımız görüşlerinin doğruluğuna aklî ve naklî bakımdan delil getirmişlerdir. Nakfî delilleri bazı ayetlerdir:

 

Bunlardan birincisi: Cenâb-ı Allah’ın “Kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna (ilet)” (Fatiha. 6) ayetidir. Bu böy­ledir, zira, Cenab-ı Hakk’ın kâfire nimeti olsaydı, onlar da “kendilerine nimet verdiğin” sözüne dahil olurlardı. Şayet bu böyle olsaydı, o zaman; “Bizi dosdoğru yola, kendilerine nimet verdiğin’kimselerin yoluna ilet” (Fatiha. 6) sözü kâfirlerin yolunu da istemek manasına gelirdi ki bu batıldır. Böylece bu ayetle, Cenâb-ı Hakk’ın kâfirlere her hangi bir nimetinin olmadığı ortaya çıkmış olur. Eğer muhalifler, “Ayetteki, (harfi tarifi cins ifade eden)” kelimesi bu görüşü reddeder” derlerse, deriz ki;”  sözü,” den bedeldir. Bu sebeble takdir “Kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna ilet” şeklinde olur. Böylece de söz konusu oian mah­zur geri dönmüş olur.

 

İkinci ayet; Cenâb-ı Allah’ın “İnkâr edenler, onlara, onların iyiliğine olarak mühlet tanıdığımızı sanmasın­lar. Onlara fırsat verişimiz, ancak günahlarım artırmaları içindir” (Âl-ı imrân. 178) ayetidir.

 

Aklî delile gelince bu şudur: Dünya nimetleri, devamlı olacak olan ahiret aza­bına karşılık, deryadaki bir damla kadardır. Böylesi bir şey ise nimet olmaz. Bu­nun delili şudur: Helvaya zehir katan bir kimse, meydana gelecek büyük zarara karşılık faydası önemsiz kalacağı için, bu helvadan meydana gelecek faydayı bir nimet kabul etmez. Bunda da durum aynıdır ‘Allah’ın kâfire birçok nimeti vardır'” diyenler, bu görüşlerine, şu ayetleri delil getirdiler:

 

Birincisi: Cenâb-ı Allah’ın “Ey insanlar, sizi ve sizden Öncekileri yaratan Rabbinize ibadet ediniz. Tâki takva sahibi olasınız. O Rabb ki, yeryüzünü sizin için bir döşek, gökyüzünü de bir bina yaptı.” (Bakara. 21-22) ayetidir. Böylece Cenâb-ı Allah, bu büyük nimetlerden dola­yı, herkesin Allah’a itaat etmesinin farz olduğuna dikkat çekmiştir.

 

İkincisi: Cenâb-ı Hakk’ın “Allah’ı nasıl inkâr ediyorsunuz? Halbuki sizler ölüler idiniz de O sizi diriltti” (Bakara. 28) ayetidir. Cenâb-ı Hakk, bunu başa kakma ve verdiği nimetleri açıkla­ma sadedinde söylemiştir.

 

Üçüncüsü: Cenâb-ı Allah’ın “Ey İsrâiloğullan, size in’âm ettiğim nimetlerimi hatırlayınız ” (Bakara, 40) ayetidir. Dördüncüsü: Allah’ın “Kullarımdan hakkıyla şükreden azdır” (Sebe. 13) ayeti ve iblisten (nakledilen) “Sen, o kulların çoğunu şukredici bulamayacaksın ” (Araf, 17) sözüdür. Şayet kâ­firler için nimet olmamış olsaydı, (ayetlerde geçtiği gibi) onların şükretmeleri gerekmez ve şükretmemeleri de bir günah olmazdı. Çünkü şükretmek, ancak ni­met bulunduğu zaman mümkündür. [103]

 

Hz. Ebubekir’in Halifeliği Nimeti

 

Cenâb-ı  Allah’ın “Bizi dosdoğru yola, kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna ilet” (Fatiha. 6) ayeti, Hz. Ebu Bekir (r.a.)’ın halifeliğine delildir. Çünkü, daha önce, ayetin takdirinin “Bizi kendilerine nimet verdiklerinin yoluna hidâyet et” şeklinde olduğunu zikretmiş idik. Allah Teâlâ ise, bir başka ayetle, “kendilerine nimet ver­dikleri kimselerin” kimler olduklarını açıklamış ve şöyle buyurmuştur:

 

“İşte onîâr, Allah’ın kendilerine nimet verdiği, peygamberler, siddıkler, şehid-ler ve sâlih kimselerle beraberdir. Onlar ne iyi arkadaştır” (Nisa. 69),Şüphe yok ki sıddîklerin başı ve reisi Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.)’dır: Öyleyse ayetin manası, “Allah, bize Hz. Ebu Bekir (r.a.) ve diğer sıddîk kulların üzerinde oldukları hida­yeti istememizi emretmiştir” şeklindedir. Şayet, Hz. Ebu Bekir bir zalim olsaydı, ona uymamız caiz olmazdı. Bu söylediğimiz husus ile, ayetin Hz, Ebû Bekir’in halifeliğine delil olduğu ortaya çıkar. [104]

 

İman Nimeti       

Asıl nimet iman nimetidir.

Allah Teâlâ’nın (Kendilerine in’âm ettiğin (kimseler)” (Fatiha’efayetı, üzerinde Allah’ın nimeti olan herkesi içine alır. Bu nimetten murad ya dünya nimetidir ya da dm nimetidir. Bunun dünya nimeti olması yanlış olunca, bundan muradın din nimeti olduğu anlaşıl­mış olur Bu sebeble diyoruz ki: İmanın dışındaki her dinî nimet, imanın bulun­masıyla kayıtlıdır. İmanı meydana getiren nimete gelince, bu nimetin diğer dinî nimetler olmaksızın da meyd îna gelmesi mümkündür. Bu, sözün­den muradın, iman nimeti olduğuna delâlet eder. Böylece. Cenâb-ı Hakk’ın “Bizi dosdoğru yola (sırât-ı müstakime), kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna ilet” (Fatiha. 6) sözünün özü, bunun iman nimetini istemek olduğudur Bu temel sabit olunca, deriz ki: Buna bazı hü­kümler istinad eder:

 

Birinci hüküm: Bu ayetteki nimetten muradın iman nimeti olduğu sabit olun­ca, ayetin lafzı, bu nimeti verenin Allah Teâlâ olduğunu açıkça gösterir. Böylece sabit olur ki: İmanı yaratan ve imam veren Allah Teâladır Bu da.mutezilemin gö­rüşünün yanlışlığını gösterir Çünkü iman, en büyük nimettir. Eğer imanın faili kul olursa, kulun nimet vermesi, Allah’ın nimet vermesinden daha şerefli ve daha yüce olur. Eğer bu da böyle olsaydı. Allah’ın, nimet vermeyi tazim mevkiinde zikretme­si güzel olmazdı.

 

İkinci hüküm: Müminin, cehennemde ebedî olarak kalmaması gerekir Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın, sözü, bu nimet vermeyi, yüceltme mevkiinde zik­retmiştir. Şayet bu nimetin, ebedî azabı savuşturmada bir tesiri olmasaydı, bu­nun faydası az olur, Cenâb-ı Hakk’ın da bunu tazim makamında zikretmesi güzel olmazdı.

 

Üçüncü hüküm: Ayet-i kerîme, Cenâb-ı Hakk’a, din hususunda “salah” ve “âslah”[105] gözetmesinin farz olmadığına delâlet eder. Çünkü, eğer doğruya ilet­me (irşâd), Allah’a farz olsaydı, bu bir nimet sayılmazdı. Zira, yapmaya mecbur olunan bir şeyi yapmak, bir nimet verme değildir. Cenâb-ı Hakk, bunu bir nimet verme olarak isimlendirdiği için, bunun Allah’a vâcib olmadığını anlıyoruz.

 

Dördüncü hüküm: Ayetteki, “nimet verme”den kastedilenin, “Allah Teâlâ’nın mü­kellefi imana kadir kılması, ona iletmesi ve onun mazeret ve engellerini kaldırması” olduğunu söylemek caiz değildir. Çünkü bunların hepsi, kâfirler için de vardır Cenâb-ı Allah’ın, bu muktedir kılma ve imanın engellerini kaldırma bütün insan­lar için umumî olduğu halde, bu nimet vermeyi bazı mükelleflere ait kılmasından, ayetteki in’âmdan muradın, imana muktedir kılmak ve onun önündeki engelleri kaldırmak olmadığını anlamış oluyoruz. [106]

 

“Ğayri’l-mağdubi Aleyhim vela’d-dâllin” Ayetinin Tefsiri

 “Gazaba uğrayan ve sapıkların (yoluna değil)” (Fatiha 7)

 

Burada birçok faydalar vardır.

Birinci fayda: Meşhur olan görüşe göre “gazaba uğrayanlar” yahûdîlerdir. Ni­tekim Cenâb-ı Allah şöyle buyurur:

 

“Allah’ın lanet edip aleyhine şazab ettiği kimseler” (Mâide 60) Ayetteki “Sapıklar”; “Daha önce muhakkak ki saptılar ve birçok kimseyi de sapıttılar. Onlar düm­düz yoldan sapmışlardır” (Mâde. 77) ayetinin de gösterdiği gibi hıristıyanlardır, “Ya­ratıcıyı inkâr edenlerle müşrikler din bakımından hırıstıyan ve Yahûdîlerden da­ha pistirler; bu nedenle, onların dinlerinden sakınmak daha evlâ olur denilerek bu görüşün zayıflığı ileri sürülmüştür. Tam aksine evlâ olan, “kendilerine gazab olunan kimselerin görünen amellerde hata eden kimselere (ki bunlar da fasıklardır), “sapıtanlar” sözünün de, inanç bakımından hata eden kimselere hamle-dilmesidir. Çünkü lâfız, umumîdir; umumî olan lâfzı kayıtlamaksa, aslolanın aksi­ne bir hareket tarzıdır. “Kendilerine gazab edilmişlerin kâfirler; “sapıtanların” ise, münafıklar olduğunu söylemek ihtimal dahilindedir. Bu böyledir, çünkü Cenâb-ı Hakk, Bakara Sûresi’nin ilk beş ayetinde müminleri zikrederek, onları medhet-miş; sonra, O kâfirler yok mu,,..” (Bakara, 6) diyerek, kâfirlerden bahsetmiş; daha sonra da “İnsanlardan, iman ettik diyenler vardır” (Bakara. 8) diyerek, münafıklardan bah­setmiştir. Burada da, aynı şekilde ” diyerek önce müminlerden baş­lamış, sonra diyerek kâfirleri zikretmiş, daha sonra da diyerek, münafıklardan söz etmiştir.

 

İkinci fayda: Cenâb-ı Hakk, onların sapıtmış olduklarına hükmedince, onların mümin olmaları imkânsız olmuştur. Aksi halde, Allah’ın doğru olan haberi, yala­na dönüşmüş olur ki; bu imkânsızdır. Muhal olana götüren şey de, imkânsızdır.

 

Üçüncü fayda: Allah Teâlâ’nın sözü, melekler ve peygamberlerden hiçbirinin, Allah’ın kendilerine nimet verdiği kimselerin amel­lerine ters olan bir amele; kendilerine nimet verdiği kimselerin inancına ters olan bir inanca yönelmediklerine delâlet eder. Çünkü, bunlardan böyle bir şey sadır olmuş olsaydı, muhakkak ki haktan sapmış olurlardı. Çünkü Cenâb-ı Hakk, “Hakdan sonra, ancak sapıklık vardır” (Yûnus. 32) buyur­muştur. Eğer onlar sapıtmış olsalardı, onlara tâbi olmak caiz olmaz ve onların yoluyla da hidayete erişilmezdi, Böylece de onlar, Cenâb-t Hakk’ın sözünün kapsamının dışına çıkmış olurlardı. Bunun böyle olması geçersiz olun­ca, biz bu ayetle peygamberler ve meleklerin ismetini anlamış oluruz.

 

Dördüncü fayda: İlâhî gazab ne demektir? “Gazab”, intikam alma arzusuyla, kalbteki kanın kabardığı sırada meydana gelen bir değişikliktir. Bil ki, böyle bir şey Allah hakkında imkânsızdır. Ancak burada umumî bir kaide vardır ki, o da şudur: Nefsanî hallerin tamamının, {ki bunlardan maksadım acıma, neşe, sevinç, öfke, utanma, kıskançlık, hile ve tuzak, kibir ve alaydır) bir başlangıç) bir de sonu vardır. Meselâ öfkenin başlangıcı, kalbdekı kanın kabarması; sonu ise, kendisine kızdığı kimseye zarar vermek istemesidir. Buna göre “gazab” lâfzı, Cenâb-ı Allah hakkında, kalbteki kanın kabarması manasında olan başlangıcına hamledilemez. Belki, “zarar vermeyi istemek” manasına olan neticesine hamledilebilir. “Haya” da böyledir Bunun bir başlangıcı vardır. O da insanda meydana gelen bir inki­sar halidir. “Hayâ”nın gayesi de, bir işi terketmektir. Buna göre “haya” lâfzının Allah hakkında, “işi terketme” manasına hamledılmesi caiz, fakat “nefsin inkisarı” manasına hamletmek ise caiz değildir. İşte bu, bu konuda çok kıymetli bir kaidedir.

 

Beşinci fayda: Mutezile, “Allah’ın onlara gazab etmesi onların, kendi iradele­riyle, yasak olan şeyleri yapmış olduklarını gösterir Aksi halde, Allah’ın onlara ga­zab etmesi, Allah’tan onlara bir zulüm olurdu” dedi. Ehl-i sünnet ise, “Cenâb-ı Hakk, onlara kızdığını zikredip peşi sıra da onların sapıtmış olduklarını ekleyin­ce, bu ifade tarzı, Allah’ın onlara gazab etmesinin, onların sapıtmış olmalarının illeti olduğunu gösterir. Buna göre de Allah’ın sıfatı, kulun sıfatında müessir ol­muş olur. Ama, onların sapıtmış olmaları, onlara Allah’ın gazab etmesini gerekti­rir dersek, bu ifadeye göre, kulun sıfatı, Allah’ın sıfatında müessir olmuş olur ki, bu da imkânsızdır

 

Altıncı fayda: Fatiha Sûresi’nin evveli Allah’a hamdetmeyı, O’na sena etmeyi ve O’nu övmeyi ihtiva eder Sonu   ise O’na iman etmekten ve O’na itaati kabul etmekten yüz çevirenleri kınamayı ihtiva eder. Bu da bütün hayırların kaynağının ve mutlulukların dibacesinin Allah’a yönelmek; belâların kaynağının ve korkula­rın başının da Allah’tan yüz çevirmek, O’na itaatten uzaklaşmak ve O’na hizmet etmekten kaçınmak olduğuna delâlet eder

 

Yedinci fayda: Bu ayet, mükelleflerin üç kısım olduğunu gösterir: 1-) İtaat edenler, sözü bunlara işaret eder. 2-) Günah işleyenler, sözü ile bunlara işaret edilmiştir. 3-) Allah’ın dini hususunda cehalet ve küfür içe­risinde olanlar,” sözüyle de bunlara işaret edilmiştir. Şayet, Allah’a âsi olanların, niçin kâfirlerden önce zikredildikleri sorulursa, deriz ki: Bu günah işle­yenlerden her biri, küfürden sakınmakla birlikte, fısktan sakınmaz. Bu sebeble fısktan sakınmama mühim bir husus olmuş olur. Bundan dolayı da önce o zikre­dilmiştir.

 

Sekizinci fayda: Bu son ayet hakkında bir soru vardır. O da şudur: ‘Allah’ın gazabı, o çirkin ve günah işin o kuldan sâdır olacağını Allah’ın bilmesiyle birlikte ortaya çıkmıştır. Bu bilginin ise ya kadîm ya muhdes (sonradan meydana gelmiş) olduğu söylenebilir. Eğer bu bilgi kadîm ise, kulun varlık âlemine girmesiyle de­vamlı olan bir azabtan başka hiç bir şeyden istifade edemeyeceğini bile bile, Cenab-ı Allah niçin onu yokluktan var edip onu yarattı? Bir şeye kızan kimsenin o şeyi yoktan var etmeye ve icat etmeye yönelmesi nasıl düşünülebilir? Ama bu bilginin hadis (sonradan olma) olduğu söylenirse, o zaman Cenâb-ı Hakk hadis olan şeylere mahal olmuş olur. Bir de bu ilmi ihdas etmek kendinden önce geç­miş bir ilme muhtaç olur ki bu teselsüldür. Teselsül ise muhaldir.” Bu sorunun ce­vabı şudur: Cenab-ı Allah istediğini yapar, dilediğine hükmeder.

 

Dokuzuncu fayda: Ayet hakkında, diğer bir soru da şudur: “Allah’ın nimet ver­diği kimsenin, gazab olunmuşlardan ve sapılmışlardan olması imkansızdır. Cenâb-ı Hakk,”  sözünü zikrettikten sonra, peşine ” ayetini getirmesındeki hikmet nedir?” Buna cevabımız şudur: İman, ancak havf (korku) ve recâ (ümit) ile mükemmel olur. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.): “Eğer müminin korkusu iie ümidi karşılıklı tartılsa, ikisi birbirine denk olurlar[107] buyurmuştur Bu hadise göre, Cenâb-ı Allah’ın sözü tam ümidi; sözü de tam korkuyu gerektirir Bu durumda da iman her iki rüknü ve her iki tarafı ile kuvvet bulmuş olur ve kemâl derecesine ulaşır.

 

Onuncu fayda: Ayette bir başka soru daha vardır ki o da şudur: “Cenâb-ı Al­lah’ın, makbul kimseleri bir gurup, -ki bunlar Allah’ın nimet verdiği kimselerdir-reddolunan kimseleri de, kendilerine gazab edilmiş olanlar ve sapıtanlar olmak üzere iki gurup kılmasındaki hikmet nedir?” Buna cevabımız şöyledir: Kendileri­ne Allah’ın nimetleri tam olan kimseler (bizzat Hakk’ın bilgisi ve bununla amel ettikleri için, hayrı birleştiren kimselerdir ki Cenâb-ı Hakk’ın ” sözü ile kastedilenler işte bunlardır. Burada amel şartı bozulursa bu kimseler fâsıklardır, ” ile kastedilenler bunlardır. Nitekim Cenâb-ı Hakk: “Her kim bir mümini kasden öldürürse, onun cezası içinde ebedi olarak kala­cağı cehennemdir. Allah ona gazab etmiş ve lânetlemiştir” (Nisa, 93) buyurmuş­tur. Eğer bundan ilim şartı yok olursa, böyle olan kimseler sapıtanlardır. Çünkü Cenâb-ı Allah: “Artık Hakdan (ayrıldıktan) sonra sapıklıktan ne kalır!” (Yunus. 32) buyurmuş­tur. Bu, Fatiha Sûresi’nin her bir ayetinin tafsilatlı olarak tefsiri hususundaki son sözümüzdür. En iyi Allah bilir. [108]

 [/toggle]

[toggle style=”closed” title=”FATİHA SURESİNİN TOPLU BİR TEFSİRİ”]

Fatiha Sûresi’nin Toplu Bir Tefsiri       

Sûreden Çıkarılan Aklî İncelikler

Dünya âlemi, bulanıklık âlemidir Ahiret âlemi ise, sefa âlemidir Buna göre dün­yaya nısbetle ânı ret, fere nisbetle asıl ve gölgeye nisbetle cisim gibidir. Bu se-beble dünyada bulunan her şeyin ahirette bir aslının bulunması gerekir Aksi hal­de dünyadaki şeylerin, aslı olmayan bir serap ve boş bir hayalden başka bir şey olmaması gerekirdi. Ahirette bulunan herşeyin de dünyada bir benzerinin bulun­ması gerekir. Aksi halde ahiretteki o şeyler, meyvesiz bir ağaç ve delilsiz bir med­lul gibi olurdu. Buna göre ruhanî âlem, ışık, nur, güzellik, sevinç, lezzet ve nimet­ler âlemidir. Ruhanî varlıkların da kemâl ve noksanlık bakımından farklı oldukla­rında şüphe yoktur. Bunlardan birinin onların en şereflisi, en yücesi, en mükem­meli ve en değerlisi olması; onun dışındakilerin ise O’nun itaatinde, emrinde ve yasaklan altında olması gerekir Nitekim Cenâb-ı Hakk, ‘(Bir elçi ki) çetin bir kudrete mâliktir Arşın sahibi (olan Allah) katında çok itibarlıdır. Orada kendisine itaat olunandır, bir emindir” (Tekvtr, 20-21) buyurur. Ve yine dünyada da bu âlemin en şerefli, en yüce, en mükemmel ve en değerlisi olan bir şahsın bulunması, onun dışındakilerin ise onun emri altında ve ona itaat eder olması gerekir. Buna göre ilk itaat olunan, ruhanî âlemde itaat olunandır. İkinci itaat olunan ise, cısmanîler âleminde itaat olunandır. Birincisi, ulvî âlemin itaat mercii, ikincisi de süflî âiemin itaat merciidir. Cismanîler âleminin, ruhanîler âleminin bir gölgesi ve bir izi gibi olduğunu zikrettiğimizde, bu iki itaat mercii ara­sında bir mülakatın, bir yaklaşmanın ve bir yakınlığın olması gerekir. Buna göre ruhlar âleminin itaat mercii ışığın kaynağı, cisimler dünyasının itaat mercii ise bir ayna, bir mazhardır. Kaynak olan, melek elçidir; tecellıgâh olansa, beşer elçidir. Bu her ikisiyle de, hem dünya hem ahirette, mutluluklar tamamlanır.

 

Bunu iyice kavradıysan deriz ki, beşer resulün durumunun kemâli, Allah’a da­vet etmesinde görülür. Bu davet ise, ancak Cenâb-ı Hakk’ın Bakara Sûresi’nin sonunda ifâde buyurduğu yedi şeyle tamam olur. Bu da; “Müminlerden her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman etti.” O’nun peygamberlerinden hiç birini diğerlerinden ayırmayız. Dinledik ve itaat ettik. Ey Rabbimiz bizi bağışlamam dileriz, dönüş sanadır” dediler” (Bakara. 285). Peygamberlerin hükümleri arasında; “O’nun peygamberlerinden hiç birisini diğerlerinden ayırmayız” sözü de bulu­nur. İşte bu dört husus, rubûbiyyet bilgisi olan, ‘mebde” (başlangıç) bilgisine ta­alluk etmektedir. Bundan sonra Cenâb-ı Hakk, ubûdiyyet, kulluk bilgisine taalluk eden şeyi zikretmiştir ki, bu da iki şeye dayanır Bunlardan birisi “mebde”, ikincisi ise “kemâl”dir. Mebde, Cenâb-ı Hakk’ın; “Duyduk ve itaat ettik, dediler” sözüdür. Çünkü bu söz, Allah’a doğru yol al­mak isteyen herkes için gereklidir. Kemâl ise, Allah’a güvenme ve tamamıyla O’na sığınmadır. Bu da, Cenab-ı Hakk’ın “Ey Rabbimiz, bizi bağışlamanı dileriz” sözüdür. Bu da, beşerî işlere ve insana yönelik itaatlere iltifat etmeyerek, tamamıyla Allah’a sığınmak, O’nun bağışlama­sını ve affetmesini istemektir. Sonra, zikredilen bu dört aslın bilgisi ile,Rubûbyyet bilgisi; yine yukarda zikredilen kula ait şu “mebde” ile “kemâl” bilgisi ile kulluk bilgisi tamam olunca geriye çok bağışlayan melikin huzuruna çıkmaktan, ahirete gitmek için hazırlanmaktan başka bir şey kalmaz. Bu da, Cenabı Hakk’ın Dönüş Sanadır sözünden murâd edilendir. Bu söylediklerimizden, derecelerin “mebde”, “vasat” (orta) ve “meâd” (varış yeri) olmak üzere, üç oldu­ğu ortaya çıkar. Mebde’in bilgisi, dört şeyi tanımakla mükemmel olur Bu dört şey, Allah’ı, melekleri, kitapları ve peygamberleri tanımadır. “Vasat” olanın bilgisi ise, iki şeyi bilmekle, yani bedenler âleminin payı olan “Duyduk ve itaat ettik” ve, ruhlar âleminin payı olan “Ey Rabbimiz, bizi bağışlamanı düiyoruz”u arılamakla mükemmel olur. “Meâd”ın bilgisi ise. tek bir şeyle tamam olur. Bu da, Allah’ın  “Dönüş Sanadır!” sözüdür. Buna göre, işin baş­langıcı dört, ortası iki ve sonu da bir olmuş olur.

 

Bilgi hususunda bu yedi mertebe sabit olunca, Cenâb-ı Hakk’a yalvarma, ya­karma ve dua etme hususunda da, bundan yedi mertebe çıkar.

 

Birinci mertebe: Hakk Teâlâ’nın  “Ey Rabbimiz, unutursak veya yamlırsak, bizi muaheze etme” (Bakara, 286) sözüdür. Unutmanın zıddı, hatırlamaktır. Nitekim Cenâb-ı Hakk, Ey iman edenler, Allah’ı çokça anınız.” (Ahzâb,41) “Unuttu­ğun zaman, Rabbini an.” (Kehf,24)  “İyice düşünürler, bir de bakarsın ki onlar, hakikati görüp bilmişlerdir.” (Araf, 201) ve “Ve, Rabbinin ismini an” {insan. 25) buyurmuştur. Bütün bu zikir ve anmalar, ancak  sözü ile elde edilir.

 

İkinci mertebe: “Ey Rabbimiz, bizden öncekilere yüklediğin gibi üstümüze ağır bir yük yükleme” (Bakara. 286) ayetidir Ağır yükü savuşturmak, Cenâb-ı Hakk’a hamdetmeyi gerektirir; bu da O’nun ” sözüyle elde edilir.

 

Üçüncü mertebe: “Rabbimiz, bize takat getiremıyeceğimiz şeyi yükleme” (Bakara. 286) ayetidir. Bu da. Cenâbı Hakk’ın rahmetinin tanrılığına işarettir. sözü de, bunu ifade eder.

 

Dördüncü mertebe: Cenâb-ı Hakkın sözüdür. “Çünkü sen, din gününde hükmetmeye ve hüküm vermeye mâliksin.” Bu da O’nun,  sözüdür

 

Beşinci mertebe: Allah’ın “Bizi bağışla” sözüdür “Çünkü dünyada biz  sana  ibadet   ettik   ve   her   işimizde  senden   yardım   istedik.”  

 

Altıncı mertebe: O’nun Bize merhamet et!” sözüdür. ‘Çünkü, bizi dos­doğru olan yola ilet diyerek, Senden hidâyetimizi istemiştik.”

 

Yedinci mertebe: “Sen bizim Mevlâmızsm, bi­naenaleyh kâfir kavimlere karşı bize yardım et!” (Bakara 286) sözüdür. Bu da sözünden kastedilendir.

 

İşte Bakara Sûresi’nın sonunda zikredilen şu yedi mertebeyi, Hz. Muhammed (s.a.s.) Miraca çıkarken, ruhanîler âleminde söylemiştir. Miracdan inince, kayna­ğın eseri mazhar üzerinde coştu da, bu Fatiha Sûresi’yle açıklanmış oldu. Buna göre, kim namazında Fatiha Sûresi’ni okursa, Hz. Muhammed (s.a.s.) zamanın­da bu nurlar nasıl masdardan mazhara yani ışık kaynağından âyineye inmişse kıraat esnasında bu nurlar mazhardan maşdara doğru yükselirler. İşte bu sebebten ötürü Hz. Peygamber (s.a.s.) “Namaz, müminin miracıdır” bu­yurmuştur. [109]

 

Şeytanın İnsana Girdiği Yollar       

Şeytanın insana nüfuz edebildiği yollar, aslında üçtür. Bunlar şehvet, gazap ve nevadır. Buna göre şehvet, hayvanî; gazap, parçalayıcı ve hevâ da, şeytanîdir. Buna göre, şehvet bir afettir. Ne var ki, gazap ondan daha büyüktür. Gazap, bir afettir, ne var ki, hevâ ondan daha büyüktür. Buna göre Cenâb-ı Hakk’ın “Çünkü namaz edebsizlikten nehyeder” (Ankebut, 45).Bu ayetteki “fahşâ”dan mu-rad, şehvet eserleridir, Ayetin devamında gelen “münker”den maksad, gazab eser­leridir, “bağy” dan maksat ise hevâ eserleridir. Buna göre insan, şehvet ile nefsi­ne, gazap ile başkasına zulmetmiş olur, hevâ ile de zulmü Cenâb-ı Allah’ın celâli­ne taşmış olur. Bu sebeble Hz. Peygamber (s.a.s.) “Zulüm üç kısımdır: Affolunmayan zulüm, peşi bırakılmayan zulüm, Cenâb-ı Allah’ın peşini bırakması (affetmesi) umulan zulüm. Affolunmayan zulüm, Allah’a şirk koşmaktır. Peşi bırakılmayan zulüm kulların birbirlerine yapmış oldukları zu­lümdür. Allah’ın, peşini bırakması umulan zulüm ise, insanın kendine yapmış ol­duğu zulümdür”[110]

 

Bu hadîse göre affolunmayan zulmün kaynağı hevâ, peşi bırakılmayacak olan zulmün menşei gazap ve Cenâb-ı Allah’ın, peşini bırakması (affetmesi) umulan zulmün kaynağı ise şehvettir. Sonra bunların her birinin bir neticesi vardır. Buna göre hırs ve cimrilik, şehvetin; kendini beğenme ve kibir, gazabın; küfür ve bidat da hevânın neticesidir. Bu altı şey insanda bulunduğu zaman, bir yedinci şey da­ha meydana gelir ki, o da hasettir. Haset ise, kötü ahlâkın zirvesidir. Şeytan, kı­nanmışların en ilerisi olduğu gibi… İşte bu sebebten dolayı. Cenâb-ı Hakk, insa­na ait serlerin hepsinin, “Haset ettiği zaman haset edenin şerrinden sığınırım.” (Feiâk, 5) diyerek, “ha-sed ile”, zirvesini göstermiştir. Nitekim şeytana ait bütün kötülüklerin zirvesinde Vesvese” olduğunu; “Gerek cinden gerek insandan olsun, o şeytan insanların göğsüne daima ves­vese verendir” (Nâs, 5-6) diyerek göstermiştir. Şeytan da vesveseden daha şerli bir şey olmadığı gibi, insanda da hasedden daha kötü bir şey yoktur Hatta bundan öteye, “Hased eden, iblisten daha şerlidir” denilmiştir. Çünkü, anlatıldığına göre iblis Firavun’un kapısına varmış ve kapıyı çalmış. Firavun: “Kim O?” deyince de, iblis: “Eğer sen tanrı olsaydın beni bilirdin” demiş. İblis eve girince de Firavun; “Yer yüzünde seninle benden daha şerli bir kimse tanıyor musun?” diye sormuş. Buna cevaben iblis: “Evet, bu hased eden kimsedir. Çünkü hasedimden ötürü ben bu belâya düştüm” demiş.

 

Bunu iyice kavradığında deriz ki: Kötü huyların temeli şehvet, gazab ve neva­dır. Bu üçünden doğan şeyler ise şu zikredilen yedi şeydir (Hırs. cimrilik, ucub, kibr, küfür, bidat ve haset). İşte bundan dolayı Cenâb-ı Allah yedi ayet olan Fati­ha Sûresi’ni indirmiştir. Bu yedi ayet, geçen yedi belayı defetmek içindir. Fatiha Sûresi’nin kökü besmeledir. Bu besmelede de üç isim vardır Bu üç isim ise te­mel üç bozguncu ahlâka karşılıktır (şehvet, gazab ve hevânın). Buna göre şu temel olan üç isim, kötü ahlâkın üç esasının; Fatiha Sûresi’nin yedi ayeti de, yedi kötü huyun mukâbilindedir. Sonra Kur’ân’ın tamamı sanki Fatiha Sûresi’nden çık­mış dallar budaklar gibidir. Aynı şekilde bütün kötü huylar da, bu yedi kötü huy­dan çıkan dallar ve budaklar gibidir.

 

Üç esas isim karşılığında olan üç temel kötü huyun izahına gelince, deriz ki Allah’ı tanıyıp, O’ndan başka mâbud bulunmadığını bilen herkesten, şeytan ve hevânın tesiri uzaklaşır Çünkü hevâ, Allah’ın dışında ibadet olunan bir ilâhtır Zi­ra Cenâb-ı Hakk, “Hevâsını ilâh edineni gördün mü?” (Câsıye, 23) buyurmuştur. Ve yine Allah Hz. Musa’ya- “Ey Mûsâ. hevâna muhalefet et. Çünkü ben nevadan başka benim mülkümde bana karşı koyan bir mahlûk yaratmadım” demiştir. Allah’ın Rahman olduğunu bilen kimse kızmaz, çünkü kızgınlığın kaynağı hükümran olma ve yö­netme isteğidir. Halbuki “velayet”. Rahmân’a aittir. Zira Cenâb-ı Hakk,

 

“O gün gerçek mülk, Rahmân’indır.” (Furkân, 26) buyurmuştur. Cenâb-ı Hakk’ın rahîm olduğunu bilen kimsenin. O’nun rahim olması hususunda O’na benzeme­ye çalışması gerekir. Rahîm olunca da. nefsine zulmetmez, böylece de nefsini hayvanlara ait işlere bulaştırmaz.

 

Fâtiha’nın yedi ayeti mukabilinde olan bu yedi kötü huya gelince, bu karşılıklı olma durumunu açıklamadan önce, başka bir incelikten bahsedelim. Bu incelik şudur: Cenâb-ı Hakk, besmelede zikretmiş olduğu bu üç ismi Fatihada da zikre­dip, burada bu üç isimle beraber “Rabb” ve “Mâlik” isimlerini de zikredince de­riz ki, “Rabb” ismi Rahîm’e yakındır. Çünkü Cenâb-ı Hakk “Rahîm olan Rabb’den sözlü bir selâm vardır” (Yâsin, 58) buyurmuştur. “Mâlik” de Rahmân’a yakındır. Nitekim, Cenab-ı Hak, “O gün gerçek mülk, Rahmân’mdır” (Furkân, 26) buyurmuştur Böylece bu üç isim “Rabb”, “Melik” ve “İlâh” olarak ortaya çıkmış olur. İşte bu sebeple de, Cenâb-ı Hakk Kur’an sûrelerinin sonuncusunu bu üç isimle bağladı. Buna göre takdir, sanki şöyle denilmiş olmasıdır: Şayet sana şeytan şehvet tarafından gelmek isterse, “İnsanların Rabbine sığınırım” (Nas. 1) de! Eğer gazab tarafından yaklaşmak isterse, “İnsanların Melikine” de; hevâ cihetinden gelmek isterse, “İnsanların ilâhına” de!

 

Bu yedi şeyin yedi ayete karşılık olmasını izaha başlıyor ve şöyle diyoruz: Kim ” derse, Allah’a şükretmiş ve eldekiyle yetinmiş olur. Böylece de, şehveti yok olur. Kim O’nun âlemlerin Rabbi olduğunu bilirse, bulamadığı ve elde ede­mediği şeyler hususundaki hırsı; elde ettiği şeyler hususundaki cimriliği zail ol­muş olur. Böylece de ondan şehvet ve onun lezzetlerinin belâsı savuşmuş bulur. Kim Allah’ın Rahman ve Rahîm olduğunu bildikten sonra, O’nun din gününün sahibi de olduğunu bilirse, gazab ve öfkesi zail olur.

 

Kim, ” derse, birincisiyle (Yalnız sana ibâdet ederiz) kibri; ikincisiyle de (Yalnız senden yardım isteriz) kendini beğenmesi yok olmuş olur. Böylece de ondan, gazab ile ondan meydana gel­miş olan kibir ve kendini beğenme afeti savuşmuştur.

 

“Bizi dosdoğru yola ilet!” deyince de ondan hevâ şeytanı bertaraf olmuş olur, “Kendilerine nimetler verdiklerinin yoluna..” deyince ise, kendisinden küfür ve şüphe gitmiş olur. “Kendilerine gazab olunmuşların ve sapılmışların yoluna değil” dediği zaman­sa, ondaki bidatler savuşmuş olur. Böylece, Fâtiha’nın bu yedi ayetinin bu yedi kötü ahlâkı defetmiş olduğu ortaya çıkar. [111]

 

Fatiha, Muhtaç Olunan Her Şeyi İhtiva Eder       

 “Bu fasıl. Fatiha Süresi’nin mebde’ (başlangıç), vasat (orta) ve me’âd (sonuç, âhiret) bilgisi hususunda insana lâzım olan her şeyi ihtiva ettiğini açıklamak hususundadir” sözü, Hâlik-i muhtar’ın (iradesi hür Yaratıcının) varlığına işarettir. Bu­nun izahı şöyledir: Kur’ân’da Yaratıcı’yı isbat hususunda dayanılan esas, insanın yaratılmasıyla buna istidlal etmektir. Görmüyor musun İbrahim (a.s.) şöyle demiştir: “Rabbim dirilten ve öldürendir.” (Batara. 258), Bir başka ayette de şöyle der: “O, beni yaratan ve bana hidayet edendir.” (Şuarâ, 78). Mûsâ {a.s.) “Bizim Rabbimiz, herşeyi yaratan ve sonra da onların tutacağı yolu gösteren­dir” (Tâhâ, 50) buyurmuştur. Bir başka ayette de “O sizin ve geçmiş atalarınızın Rabbidir” {Duhân, 8) demiştir. Cenâb-ı Allah, Ba­kara Süresi’nin başında: “Ey insanlar, sizi de sizden öncekileri de yaratan Rabbinize kulluk edin. Tâki takva sahibi olasınız” {Bakara. 21) buyurmuştur ve Hz. Muhammed (s.a.s.)’e indir­diği ilk ayetlerde şöyle demiştir: “Yaratan Rabbinin adı ile oku. O, insanı alakadan yaratmıştır” (Alak. l-2).Bu altı ayet, Allah Teâlâ’nın, insanın yaratılması ile Yaratıcının varlığına istidlalde bulun­duğunu gösterir Kur’ân’ı iyice düşündüğünde, onda bu çeşit pek çok istidlalin olduğunu görürsün.

 

Bu delil, haddizatında bir delil olduğu gibi, aynı zamanda büyük bir nimettir. Bu durum, kula Allah’ın varlığını tanıtması bakımından bir delil, kula Allah tara­fından gelen büyük bir menfaat olması cihetiyle de bir in’âmdır. Öyleyse o bir cihetten delil, bir başka cihetten de in’ârn (nimet verme)dır. İn’âm ancak in’âm edenin, nimet ulaştırma gayesini taşıması durumunda övgüye değer. İnsan be­deninin yaratılması da böyledir. Çünkü muhtelif karakterli, şekilli ve biçimli uzuvların, cüzleri birbirine benzeyen bir nutfeden (meni damlasından) meydana gel­mesi, ancak Yaratıcı olan Allah Teâlâ, bu uzuvları o biçim ve karakterlerde var etmeyi dilediği zaman mümkün olur Öyleyse bu farklı uzuvların meydana gel­mesi, her şeyi bilen, her şeye kadir, rahmetinin ve ihsanının hükmüyle ve her tür­lü faydamıza uygun ve elverişli olacak bir biçimde bu uzuvları yaratmayı dilemiş olan bir Yaratıcının varlığına delâlet eder. İşte durum ne zaman böyle olursa, bu­nu yapan hamd-ü senaya hak kazanır. Öyleyse Cenâb-ı Hakk’ın sö­zü, Yaratıcının varlığına, ilmine, kudretine, rahmetine, hikmetinin kemâline ve hamd-ü sena ile her türlü tazime müstehak olduğuna delâlet eder Böylece de sözü, bütün bu manalara delâlet etmiş olur.

 

sözüne gelince, bu da, bu ilâhın bir olduğuna, bütün âlemlerin O’nun mülkü ve milki olduğuna, âlemde O’ndan başka hiç bir ilâh bulunmadığı­na ve O’ndan başka hiç bir mâbud olmadığına delâlet eder. sözüne gelince, bu, kendisinden başka hiç bir ilâh olmayan bu tek ilâhın, kul için, ölümden önce, ölüm esnasında ve ölümden sonra, rahmetin, keremin, lütuf ve ihsanın kemâli ile nitelenmiş olduğunu gösterir. sözü de, bu günden başka, içinde iyinin kötüden ayrılacağı ve mazlumun hakkının zalimden alınacağı bir başka günün (ahiretin) olmasının, Al­lah’ın rahmetinin ve hikmetinin gereklerinden olduğuna delâlet eder. Şayet ölüm­den sonra diriliş ve haşr olmamış olsaydı, bu, Allah’ın rahman ve rahîm olmasına zarar verirdi. İşte bunu iyice anladığın zaman sözünün bir Hâlik-i muh-târ’a;” sözünün, bu Yaratıcı’nın birliğine (vahdaniyetine); sözünün, O’nun dünyadaki ve âhiretîeki rahmetine; sözünün de, ahiret yurdunu yaratmış olduğu için, rahmetinin ve hikmetinin ne kadar mükem­mel olduğuna delâlet ettiğini görürsün. İşte buraya kadar anlattıklarımızla, kulun rubûbiyyet bilgisi konusunda muhtaç olduğu şeyler tamamlanmış oldu. den itibaren sûrenin sonuna kadar-olan kısma gelince, bu, kulluğun ifade edilmesi konusunda bilinmesi gereken şeylere işaret etmektedir ki, bu şey­ler de şu iki kısımda toplanmıştır: Kulun yaptığı ameller ve bu amellere bağlı olan neticeler… Kulun yaptığı amellerin iki esası vardır:

 

Birincisi: Kulun ibadet etmesidir. sözüyle buna işaret edilmiştir.

 

İkincisi: Kulun, Allah’ın yardtmı olmaksızın, bu ibadeti yapmasının mümkün ol­madığını bilmesidir. sözüyle de buna işaret edilmiştir. Bu noktada cebr ve kader konusundaki sonsuz derya karşımıza çıkar. Bu amellere dayanan neticelere gelince bunlar da hidayet, manevî inkişaf ve tecellînin meydana gel­mesidir ki sözüyle buna işaret edilmiştir.

 

Sonra, âlemdeki insanlar üç guruptur.

 

Birinci gurup, Hakk’a ulaşmış, ihlâs sahibi kâmil insanlar… Bunlar bizzat Hakk’ın bilgisi ve bu bilgiyle amel etme neticesi elde edilen hayrı kendilerinde cemetmiş olan kimselerdir. sözü ile bu kimselere işaret edilmektedir.

 

İkinci gurup, sâlih amelleri ihlâl etmiş olanlardır ki, bunlar da fâsıklardır. sözü ile bunlara işaret edilmiştir.

 

Üçüncü gurup, doğru inancı ihlâl etmiş olanlardır ki bunlar bid’ate ve küfre dalan kimselerdir. İşte sözü ile de bunlara işaret edilmektedir.

 

Bunu iyice anladıysan deriz ki: İnsan nefsinin marifet ve ilim yoluyla kemâle ermesi iki kısımdır a) İnsanın, bu marifet ve ilimleri, tefekkür, derin düşünce ve istidlal yolu ile elde etmeye gayret etmesidir, b) İnsanın, bu bilgi ve marifeti, kendinden önceki insanların bilgilerinin kendisine ulaşarak bunlarla kemâle er­mesidir. sözü birinci kısma, sözü de ikinci kısma işaret etmektedir Sonra bu ikinci kısımda kulun, sahih inanç ile sâlıh ameli birleştiren hak ehlinin akıllarının nuruna uyması; kendilerine gazab edilmiş olan, sâlih amelleri ihlâl eden taife ile sahih inancı ihlal eden sapıtmışlar taifesine uymaması istenir. İşte bu sûrenin sonudur. Bu özetlediğimiz şeylere vâkıf olununca, Fatiha Sûresi’ninrubûbyyetve ubudiyet bilgisinden muteber olan makamla­rın hepsini ihtiva ettiği ortaya çıkar. [112]

 

Dördüncü fasıl       

 Hz. Peygamber (s.a.s.) Cenâb-ı Allah’ın şöyle buyurduğunu nakl etmiştir:

 

“Salât Sûresini (Fatiha Sûresi’ni)kulum ile aramda ikiye bölüştürdüm. Kul. bes­meleyi okuduğunda Cenâb-ı Allah: “Kulum Beni zikretti “der. Kul, dediğinde, Cenâb-ı Allah, “Kulum bana hamdetti” der Kul dediğin­de. Cenâb-ı Allah: “Kulum Bana tazim etti” der. Kul: dediğinde, Allah: -Kulum Beni yüceltti” der. -Diğer bir rivayette de- “Kulum işlerini Bana havale etti” der. Kul, dediğinde, Cenâb-ı Allah: -Kulum Bana ibadet etti” der. Kul, dediğinde İse, Allah: ‘-Kulum bana tevekkül etti” der. -Diğer bir rivayette- Kul dediği zaman, Allah: “Bu Benimle kulum arasındadır”der. ‘dediğinde de “Bu kuîumundur. Kuluma dile­diği vardır (verilecektir)” der.[113]

 

Bu hadisten elde edilecek olan faydalar:

 

Birinci fayda: Cenâb-ı Allah’ın: “Fatiha Sûresi’ni Benimle kulum arasında ikiye bölüştürdüm” sözü, şer’î hükümlerin dayanağının, mahlûkatın faydasına olan şey­leri gözetmek olduğunu gösterir Nitekim O:

 

“Eğer iyilik yaparsanız, kendiniz için yapmış olursunuz, kötülük yaparsanız, yine kendinize yapmış olursunuz” {isrâ. 7) buyurmuştur. Bu böyledir, çünkü, kulun en önemli işi, kalbini, önce rubûbiyyet bilgisiyle, sonra da ubûdiyyet bilgisiyle aydın­latmasıdır. Çünkü o, bu söze riayet etmek için yaratılmıştır Nitekim, Allah Teâlâ: “Cinleri ve insanları, ancak Bana ibadet etsinler diye yarattım ” (Zânyat, 56), “Hakikaten Biz, insanı karışık bir damla sudan (meniden) yarattık. Onu imti­han ediyoruz. Bu sebeble onu işiten ve gören yaptık.” {Dehr. 2) ve “Ey İsrailoğulları, size in’âm ettiğim nimetleri hatırlayınız ve ahdimi tutunuz ki, Ben de size verdiğim ahdi yerine getireyim ” (Bakara. 40) buyurmuştur. Durum böyle olunca, hiç şüphe yok ki, Cenâb-ı Allah, bu Fatiha Sûresi’ni Hz. Muham-med (s.a.s.)’e indirmiş, bu ahdi yerme getirme hususunda, muhtaç olunan her şeyi ihtiva etsin diye de sûrenin ilk kısmını rububyyet, ikinci kısmını da ubudiyet bilgisine tahsis etmiştir.

 

Namazda Fatiha Sûresini okumak şarttır

 

İkinci fayda: Allah Teâlâ. Fatiha Sûresine. “Salât” ismini vermiştir. Bu birçok hükme delâlet eder:

 

Birinci hüküm: Fatiha sûresi namazda okunmadığı zaman, namazın olmama­sı gerekir. Bu da, namazda Fatihayı okumanın, bizimkilerin (Şâfiîlerin) dediği gibi, namazın bir rüknü olduğuna delâlet eder. Bu delil, başka delillerle kuvvet bulur:

 

1-) Hz. Peygamber (s.a.s.). namazda her zaman Fatiha Sûresı’ni okumuştur. Cenâb-ı Allah’ın “Peygambere uyunuz” (Araf, 158) ayeti ve Hz. Peygamber (s.as)in “Benim nasıl namaz kıldığımı görüyorsanız, siz de aynı şekilde namaz kılınız.”[114] hadisinden ötürü, namazda Fatiha okumanın bize de farz olması gerekir

 

2-) Hulefâ-i Râşıdîn de bu sûreyi, her zaman namazlarında okumuşlardır. Re-sûllah (s.a.s.)’ın:  “Benim ve benden sonra gelecek olan Hulefâ-i Râşidîn’in sünnetine sarılınız.[115] hadisinden dolayı, bunun bize farz olması gerekir.

 

3-) Doğudan batıya bütün müslümanlar ancak Fatiha Sûresi’yle namaz kılar­lar Binaenaleyh, Cenâb-ı Allah’ın “Kim müminlerin yolundan başkasına uyarsa, onu döndüğü yere dönderir ve onu cehenneme yaslarız.” {Nisa. 115) ayetinden dolayı onlara uymamız gerekir.

 

4-) Hz. Peygamber (s.a.s.)

“Fâtihâtü’l-Kitab olmadan namaz olmaz.” demiştir. [116]

 

5-) Cenâb-ı Allah

“Kur’ân’dan kolayınıza geleni okuyunuz” (Müzzemmıi, 20) buyuruyor. Ayetteki “okuyunuz” ifadesi emirdir. Emrin zahiri ise vucûb (yapılmasının farz olduğunu) ifade eder. Buna göre, Kur’ân’dan insanın kolayına geleni okuması farzdır. Fatiha Sûresi’nden başkasını okumak farz olmadığına göre, emrin zahiri ile amel edile­rek, namazda Fatihayı okumanın farz sayılması gerekir.

 

6-) Fâtiha’y (namazda) okumak ihtiyatlı bir yoldur. Dolayısıyla ihtiyatlı olanı yap­malı. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s.) “Sana şüpheli gelen şeyi bırak, şüpheli olmayana geç demiştir. [117]

 

7-) Hz. Peygamber (s.a.s.). Fâtıha’yı her zaman namazlarında okumuştur. Bu sebeble, onun yolundan dönmenin haram olması gerekir. Çünkü Cenâb-ı Allah: “Onun emrinden uzaklaşıp gidenler çekinsinler…” (Nûr, 63) buyuruyor.

 

😎 Namazda Fâtiha’ okumanın, onun dışındaki sûreleri okumaktan daha fa­ziletli ve iyi olduğu hususunda müslümanlar arasında bir ihtilaf yoktur Bunun böyle olduğu sabit olunca biz deriz ki kul namaz kılmakla mükellef tutulmuştur. Var olan bir şeyde aslolan, onun devam etmesidir. Böylece, namazını ancak Fatiha Sûre-si’ni okuyarak ifa ettiğinde insanın sorumluluktan çıkacağına hükmederiz. Bu şe­kilde kılınan namazın, Fâtiha’dan başka bir sûrenin okunmasıyla kılınan namaz­dan daha üstün ve faziletli olacağına işaret etmiştik. Kâmil bir şekilde yapmakla mükellef olunan bir amelin sorumluluğundan, onu noksan bir şekilde yaparak kurtulunamaz. Buna göre, Fâtiha’dan başka sûre okunarak kılınan namazla so­rumluluktan kurtulunamaz.

 

9-) Namazdan maksat, kalbin zikrinin meydana gelmesidir. Cenâb-ı Hakk: Ve Beni zikretmek için namaz kıl” (Tâhâ. 14) buyurmuştur.

 

Fatiha Sûresi kısa olmasına rağmen, rubûbiyyet ve ubûdiyyet makamlarını ih­tiva eder. Bütün mükellefiyetlerden maksat, rubûbiyyet ve ubûdiyyet bilgilerinin elde edilmesidir İşte bu sebeble Cenâb-ı Allah, bu sureyi Biz sana Sebu’l-Mesâniyi (Fatiha Sûresi’ni) ve Kur’ân-ı Azim’i verdik {Hicr, 87) diyerek, bütün Kur’ân’a denk kılmıştır Bundan dolayı, diğer sûrelerin onun yerini tutmaması gerekir.

 

10-) Rivayet ettiğimiz haberler, Fatiha Sûresi okunmadan namazın olmayacağını gösterir.[118]

 

Allah Teâlâ’yı zikretmenin önemi:

Üçüncü fayda: Cenbâb-! Allah’ın kudsî hadîsinde, “kul, besmeleyi okuduğun­da. Allah; ‘Kulum beni zikretti” der.” ifadesinde birçok hüküm vardır

 

Birincisi: Cenâb-ı Allah “Beni zikredin ki Ben de sizi zikredeyim” (Bakara. 152) buyurur. İşte burada kul, Cenâb-ı Allah’ı zikretmeye yöneldiğinde şüphesiz ki Cenâb-ı Hakk, onu kendisi­ni andığı bir toplumdan daha hayırlı bir toplulukta anar.

 

İkincisi: Bu, zikir makamının, kullukta çok yüce ve şerefli bir makam olduğu­nu gösterir Çünkü geçen ayette, Cenâb-ı Allah, önce kulun zikrini mevzubahis etmiştir. Yine bu zikir makamının mükemmel bir makam olduğuna Cenâb-ı Al­lah’ın, zikri emrederek şöyle buyurması da delâlet eder:

 

“Beni zikredin ki. Ben de sizi zikredeyim.” Sonra Cenâb-ı Allah “Ey iman edenler Allah’ı çok çok zikredin.” (Ahzâb, 41)

 

“Onlar ayakta iken, otururken ve yanlan üstünde yatarlarken hep Allah’ı (ha­tırlayıp) zikrederler” {Âlı İmrân. 191) ve “Takvaya erenler, kendilerine şeytandan bir arıza iliştiği zaman, İyice düşünür­ler. Bir de bakarsın ki onlar (hakikati) görüp bilmişlerdir” {Araf, 201) buyurmuştur. Cenâb-ı Hakk, kulluk makamlarından olan, zikir makamı üzerinde durduğu ka­dar hiçbir şeyin üzerinde durmamıştır.

 

Üçüncüsü: O’nun kudsî hadisteki, “Kulum beni zikretti” sözü “Allah” lâfzının Cenâb-ı Hakk’ın kendine mahsus zatı için bir alem (özel) ismi olduğuna delâlet eder. Eğer “Allah'” lâfzı, türetilmiş (müştak) bir isim olsaydı, onun mefhumu küllî bir mefhum[119] olurdu. Şayet böyle olsaydı, o zaman Cenâb-ı Hakk’ın hususî ve muayyen zatı bu lâfızla anılmazdı. “Rahman” ve “Rahîm” lâfızlarının küllî birer lâfız olduğu zahirdir. Böylece Allah’ın “Kulum beni zikretti” sözü, “Allah” lâfzının. Cenâb-ı Hakk’ın alem ismi olduğuna delâleti sabit olur. Hadisteki, “Kul dediğinde, Cenâb-ı Allah: “Kulum Bana hamdetti” der” ifadesi, hamd makamı­nın zikir makamından daha üstün olduğunu gösterir. Âlemin ilk defa yaratılma­sında söylenilen sözün olması da buna delâlet eder. Çünkü, Hz. Adem (a.s.) yaratılmadan önce, melekler

 

“Biz Seni hamdinle teşbih ve seni takdis ederiz ” (Bakara. 30) demişlerdir. Bu âle­min yok olmasından sonra söylenilen en son söz de “el-Hamdü” lâfzıdır. Çünkü Cenâb-ı Allah, cennetliklerin vasıfları hakkında:

 

“Onların dualarının sonu demektir.” (Yûnus. 10) Akıl da hamd makamının, zahir makamından üstün olduğunu gösterir, Çünkü Cenâb-ı Allah’ın zâtı hakkında tefekkür etmek imkansızdır. Zira, Hz. Peygamber (s.a.s.)

 

“Mahlûkat hakkında aüşünün fakat Yaratan(ın zâtı) hakkında tefekkür etmeyi­niz[120] buyurmuştur ve çünkü bir şeyi düşünmeden önce, onu tasavvur etmek lâzım. Cenâb-ı Hakk’ın hakikatinin künhünü tasavvur etmek.ımkânstzdır. Bu se-beble Cenâb-ı Allah’ın zatı hakkında tefekkür etmek imkânsızdır. Buna göre O nun, ancak fiilleri ve yarattıkları üzerinde tefekkür etmek mümkün olur. Sonra ha­yır olan şeyin bizatihi; şer olan şeyin ise geçici sebeblerden ötürü arandığı ve istendiği delil ile sabittir. Buna göre Cenâb-ı Allah’ın yaptıkları ve yarattıktan üze­rinde tefekkür eden herkes, O’nun rahmet, fazi ve ikramına daha çok vâkıf olur. Bu sebeble kişinin hamd ve şükürle meşguliyeti daha çok artar. Böylece

 

” der. Bunu deyince de Cenâb-ı Allah: “Kulum Bana hamdet-ti” der, ve bu sebebe Allah Teâlâ, kulunun, aklı ve fikri ile, gerek ulvî âlemlerin ve gerekse süfli âlemin tertibindeki ihsanına ve keremine vâkıf olduğuna; onun lisanının, aklına uygun ve ona denk olduğuna şehadet eder. Eğer Kul, O’na iman etme, kalbiyle, diliyle, aklıyla ve beyanıyla O’nun keremini tasdik deryasına dalar­sa bu ne yüce bir hâl olur!

 

Hadîs-i Kudsî’deki “Kul dediğinde, Allah Teâlâ: “Kulum Bana tazim etti.” der.” ifadesine geîince, bu hususta birisi şöyle diyebilir: Kul, besmeleyi oku­duğunda da “rahman” ve “rahîm” lâfızlarını söylemişti, ama orada Cenâb-ı Allah “Kulum Bana tazim etti” dememiştir. Fakat Fatiha Sûresı’nde dedi­ğinde, “Kulum Bana tazim etti” demiştir. Bu ikisi arasındaki fark nedir? Buna şu şekilde cevap verilir: Kulun sözü, onun, Cenâb-ı Hakk’ın zatında ke­mâl sahibi ve başkasını kemâle erdirici olduğunu ikrar ettiğini gösterir. Sonra, der. Bu da, zatında kâmil olan ve başkasını kemâle erdiren ilâhın, tek ve şeriki olmayan bir ilâh olduğunu gösterir. O, dediği zaman, bu, zatında kâmil ve başkasını kemâle erdiren ilâhın, rahmette, kullarına son de­rece lütuf ve ikram etmesinde şerikten, ortağı olmaktan, misli ve benzeri olmak­tan, zıddı bulunmaktan münezzeh olduğuna delâlet eder. Şüphe yok ki kemâl ve celâl manalarını tasavvur etme hususunda, insan aklının, anlayışının ve haya­linin ulaşabileceği en son nokta ancak bu makamdır. İşte bu sebeble, Cenâb-ı Hakk burada: “Kulum bana tazim etti” demiştir

 

Hadis-i Kudsî’deki: “Kul, dediğinde, Allah: “Kulum beni yücelt­ti .”, Bana yakışmayan şeylerden tenzih ve takdis etti” der.” ifadesine gelince, bu­nun izahı şudur: Biz bu dünyada zalimlerin mazlumlara baskı yaptığını; güçlüle­rin güçsüzleri ezdiğini; muttakî, kâmil bir âlimin geçim sıkıntısına düşebildiğini; günahlara dalmış kâfirin ise rahatın ve lüksün zirvesinde yaşadığını görüyoruz. Bu durum ise merhametlilerin en merhametlisi, hükmedenlerin en iyisi olan Al­lah’ın rahmetine uygun düşmez. Cenâb-ı Allah’ın zalimlerden mazlumların hak­kını alması, kendisine itaat edenlere mükafaatlarını, inkar edenlere ise cezalarını vermesi için kıyamet, ba’s ve haşr bulunmasaydı, bu ihmal ve imhal {mühlet tanı­ma), Allah’ın kullarına bir zulmü olurdu. Ceza günü ve din günü var olunca, Cenâb-ı Hakk’ın kullarına zulmettiği vehmi ortadan kalkar. Bu sebebten dolayı Cenâb-ı Allah:

 

“(Bütün bunlar) kötülük edenleri, yaptıklarına mukabil cezalandırması, güzel hareket edenleri de daha güzeli ile mükâfatlandırması için ” (Necm, 31) buyurmuş­tur. Kudsî hadisteki işte Cenab-ı Allah’ın, “zulüm ve zulüm huyundan Beni tenzih eden” kulum Beni yüceltti” sözünden kastettiği budur.

 

“Kul ” dediğinde, Allah: Bu Benimle kulum arasındadır”

 

der.” ifadesine gelince, bu cebr ve kader meselesinin esrarına işarettir. Çünkü kulun sözünün manası, kulun ibadet ve taat işine yöneldiğini haber vermektir. Sonra Cebr ve Kader bahsi gelir. Bu da şu demektir: Kul, bu işi yapar­ken bağımsız mıdır, değil midir? Gerçek şu ki o, bağımsız değildir. Çünkü kulun kudreti, ya hem yapmaya hem de yapmamaya elverişlidir veya değildir. Eğer ger­çek olan birincisi ise bu kudretin yapmamanın değil de yapmanın kaynağı olma­sı ancak bir müreccih (tercih eden) sebebiyledir. Eğer bu müreccih kul ise, başa dönülmüş olur. Eğer bu müreccih kul değil de Allah ise, Allah’ın, engellerden kur­tulmuş olan bu sebebi yaratmış olması, O’nun yardım etmesidir. sö­zü ve, “kalbimizde bizi batıl inançlara ve bozuk amellere davet eden bir sebeb yaratma ve bize katından bir rahmet ver!” anlamına gelen (al-ı imrân. 8) ayetinden kastedilen de budur. Bu rahmet, Allah’ın bizi iyi “âmellere ve doğru inançlara çağıran sebebi yaratmasıdır. İşte yardım etme ve yardım tale­binde bulunmadan maksat budur. Bu sözü söylemeyen bir kimse, kesin olarak sözünün manasını anlamamıştır. Bu ortaya çıkınca, HakkTe-âlâ’nın: “Bu benimle kulum arasındadır” sözünün doğruluğu ortaya çıkmış olur. Cenâb-ı Hakk’tan olan kısma gelince, bu Allah’ın kesin müessir sebebi yaratma­sıdır. Fiilde kuldan olan kısma gelince bu kuldaki kudret ile Cenâb-ı Allah’ın ya­rattığı sebebin bir araya gelmesiyle, bu fiilin meydana çıkmasıdır. Bu, üzerinde iyice düşünülmesi gereken dakik bir meseledir.

 

Hadîsi Kudsîde Cenâb-ı Allah’ın: Kul dediğinde, Allah: “Bu kuluma aittir ve kuluma istediği vardır” der ifadesine gelince bunun izahı şöyle­dir: Biz, ulûhiyetle ilgili bütün meseleleri ısbat ve nefy hususunda, nübüvvet me­şelerinin tamamında ve meâd (ahiret)la ilgili meselelerin bütününde, insanların ihtilâf ettiklerini görüyoruz. Bu konuda, şüpheler baskın çıkıyor ve karanlıklarsa her tarafı basmıştır Cenâb-ı Hakk’ın künhüne ve hakikatine, çoğunluk içindeki pek az insan vasıl olabilir Bütün insanlar, akıl, fikir, çok araştırma ve iyice düşün­me hususunda eşit olmalarına rağmen, bu hâl pek azına nasip olabilmiş.. Şayet Cenâb-ı Allah’ın hidayeti ve yardımı olmasaydı, hakkı isteyenin gözünde hakkı süsleyip, batılı da onun gözünde çirkin göstermemiş olsaydı -nitekim Cenâb-ı Hakk

 

“Fakat Allah si­ze imam sevdirdi ve onu kalblerinizde süsledi. Küfrü, (âşıklığı ve isyanı da size çirkin gösterdi” (Hucurât. 7) buyurmuştur- hiç kimsenin hakka ulaşması mümkün olmazdı. İşte bu sebeble kulun ” “Bizi dosdoğru olan yoluna ilet” sözü de. bu duruma işaret etmiş olur Yine, bâtılı bâtıl olarak bilen kimsenin bâtıla razı oimaması, onun ancak gerçek bir inancı, sağlam bir dini ve doğru olan hükmü istemesi de, buna delâlet eder. Eğer iş. sadece kulun ihtiyarıyla ol­muş olsaydı, hiç kimsenin hataya düşmemesi gerekirdi. Birçok kimsenin sapıklık denizinde boğulduğunu görünce. Hakka ulaşmanın sadece Allah’ın hidayeti ile olduğunu anlarız. Bütün peygamber ve meleklerin bunda mutabık olmaları da, bu görüşümüzü güçlendirir. Meleklere gelince “Rabbimiz, seni tenzih ederiz. Senin öğrettiklerinden taşka, bizim ilmimiz yok­tur. Muhakkakı Sen, her şeyi hakkıyla bilen ve sonsuz hikmet sahibi olansın ” (Bakara, 32) derler. Hz. Âdem, “Rabbimiz, bi­zi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen, muhakkak ki biz hüsrana uğramışlar­dan olacağız” (A’râf. 23); Hz. İbrahim.

 

“Eğer Rabbim beni hidayete ulaştırmazsa, muhakkak ki ben, sapılmışlardan olacağım!’ (En’âm 77); Hz. Yûsuf, ” “Beni müslüman olarak öldür ve beni salih kulların arasına kat” (Yûsuf. 101); Hz. Mûsâ,

 

“Rabbim, göğsümü genişlet, işimi koîaylaştır, dilimdeki düğümü çöz, ki sözümü anlayabilenler…” (Tâhâ, 25-28) ve Hz. Muhammed (s.a.s.) de.

 

“Rabbimiz, bizi hidâyete erdirdikten sonra, kalblerimizi sapıtma! Ve bize, ka­tından bir rahmet ver! Muhakkak ki, sen çokça verensin!” (Âl-i İmrân. 8) diye dua etmişlerdir Bu hadîs-i kudsideki incelikler hususunda söyleyebileceğimiz söz bu­dur Söylemediklerimizse, söylediklerimizden daha çoktur.

 

Dördüncü fayda: Fatihanın ayetleri yedidir.

 

Namazda gözle görülen ameller de yedidir Bunlar, kıyam, rükû, rükûdan doğ­rulma, ilk secde, bundan doğrulma, ikinci secde ve tahiyyâta oturmadır. Böylece Fâtiha’nın ayet sayısı, namazdaki bu işlerin sayısına eşit olmuş olur. Bundan do­layı da bu işler sanki bir beden, Fatiha ise o bedenin ruhu gibidir. Kemâl derece­si, ancak ruh ile bedenin birleşmesiyle elde edilir. Buna göre, besmele, namaz­daki kıyamın karşılığıdır. Görmez misin ki besmeledeki “be” harfi Allah’ın ismi ile birleşince ayakta kalır Yine besmele ile işlere başlanır Peygamberimiz (s.a.s.)  “Besmele ile başlanılmayan her önemli iş güdük’i”[121] buyurmuştur. Cenab-ı Al­lah da:

 

“Hakikaten, iyi temizlenen ve Rabbinin adını zikredip de namaz kılan kimse felaha ermiştir” (Aiâ. 14-15) buyurmaktadır Namazdaki işlerden kıyamın da duru­mu aynıdır Böylece, şu yukarıda zikredilen hususlar muvacehesinde besmele ile kıyam arasındaki münasebet görülmüş olur.” sözü, namaz­daki rükûun karşılığıdır. Çünkü kul. hamdetme makamında hem Hakka hem de mahlûkata bakar. Çünkü hamdetmek, Cenâb-ı Hakk’tan gelen nimetler sebebiy­le O’na sena etmekten ibarettir. Bu makamda kul, hem nimet verene, hem de nimete bakar. Bu bakımdan hamd makamı,arazlarla, istiğrak hali arasında orta bir haldir. Rükû da kıyamla secde arasında orta bir haldir” lâfzı nimet­lerin çokluğunu gösterir. Çok nimet ise, kişinin sırtına ağır gelen şeylerdendir. Bu nedenle, insanın sırtı rükû ederek eğilmiştir” sözü rükûdan doğ­rulma haline uygundur. Çünkü kul, rükûda, Allah’a tazarru edip eğilince, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetine yakışan, onu yeniden doğrultmasıdır. İşte bu sebeble Hz. Pey­gamber (s.a.s.):   “Kul, (ruküdan kalkıp da) (Cenâb-ı Allah, kendisine ham-dedeniduyar) dediğinde, Allah o kula rahmet ile bakar” buyurmuştur.

 

sözü ilk secde haline uygundur Çünkü senin böyle söylemen, Cenâb-ı Hakkın kahrının, celâlinin ve kibriyasının kemâline delâlet eder. Bu da çok şiddetli bir korkuyu gerektirir. Bundan dolayı, buna, en mükemmel bir şekil­de huzû ve huşu yakışır ki işte bu secdedir.

 

sözü iki secde arasındaki oturuşa uygundur. Çünkü sözü birinci secdeyi sözü ise ikinci secdeyi yapabilmek için Cenâb-ı Allah’tan yardım istediğini haber vermektedir. sözü, en mühim şeyi istemektir. Dolayısıyla bu isteğe, huzurun zirvesini gösteren ikinci secde uygun olur.

 

sözü de, namazdaki tahiyyata oturma haline uygundur. Çünkü kul, son derece mütevazi olunca, Allah Teâlâ, onun tevazuuna ikram ile karşılık vermiştir. Bu ikram da, Allah’ın ona huzurunda oturmasını emretmesidir. Bu ise Allah’ın, kula en büyük inamıdır. Bu, sözü ile bunun arasında son derece kuvvetli bir münasebet vardır. Hz. Peygam­ber (s.a.s.)’i, “Kabe kavseyn”e yükseltmiş olduğu için, ona nimet vermiş olunca, O, bu esnada:

 

“En mübarek selâmlar ve en hoş salâtlar Cenâb-ı Allah’a aittir.” demiştir. Na­maz müminin miracıdır Mü’min, miracında, Allah’ın huzurunda oturmasından iba­ret olan, ikramın zirvesine mazhar olunca, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in miraçta söy­lediği kelimeleri söylemesi vâcib olur. Yine kul, “ettehiyyâf’i okur ve bu, namaz­da meydana gelen miracın, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in miraç güneşinden bir me­şale, ve o miracın denizinden bir damla olduğuna bir tenbih gibi olur. Bu da Cenâb-ı Hakk’ın:

 

“İşte onlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, sıddikler, şehitler ve sâlih kimselerle beraberdirler. Onlar ne iyi arkadaştır” (Nisa. 69) ayetinin ger­çekleşmesidir

 

Bil ki sayısı yedi olan Fatiha ayetleri, namazdaki bu yedi iş için, bir ruh; bu yedi fiil de, insanın yaratılmasında mevzubahis olan yedi mertebenin ruhu mesa­besinde olur. İnsanın yaratılışındakı yedi mertebe de şu ayetlerde bahsedilenlerdir:

 

“Andolsun ki insanı çamurdan bir hulasadan yarattık. Sonra onu sarp ve metin bir karargâhta (rahimde) bir nutfe yaptık. Sonra o nutfeyi bir kan damlası haline getirdik, derken o (canlı) kan damlasını bir çiğnem (lokmalık) et yaptık. O bir çiğ­nem eti de kemiklere çevirdik ve o kemiklere et giydirdik. Daha sonra onu başka bir yaratışla inşa ettik. Suret yapanların en güzeli olan Allah’ın sanı ne yücedir” (Mü’minûn. 12-14). Buna göre bedenin ve ruhun birçok derecesi bulunduğu görü­lür. Ruhların ruhu, nurların nuru ise Cenâb-ı Hakk’tır. Nitekim Cenâb-ı Allah:

 

“Şüphesiz en sonunda gidiş ancak Rabbinedir.” (Necm. 42) buyurmuştur. [122]

 

Namaz Ariflerin Miracıdır       

Hz. Peygamber (s.a.s.)’in iki miracı vardır. Bunlardan biri, Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya kadar olanı; diğeri de Mescid-i Aksa’dan başlayıp, Allah’ın me-lekûtunun en yücelerine kadar olanıdır Bu.hadisenin zahire taalluk eden kısmıdır

 

Miraç hadisesinin, ruhlar âlemine taalluk eden tarafına gelince, Hz, Peygam­ber (s.a.s.)’in yine iki miracı vardır Biri, şehadet aleminden başlayıp gayb âlemi­ne kadar olan; diğeri de, gayb âleminden, gaybü’l-gayb âlemine kadar olandır Bunlar, birbirine bitişmiş “Kabe kavseyn” (yayın kirişi) mesabesindedir ki, Hz. Pey­gamber (s.a.s.) bunları adımlayıp geçmiştir. Cenab-ı Allah’ın O, Peygambere) iki yay (kirişi) kadar, yahut daha yakın oidu ” (Necm, 9) ayetinde kas­tedilen de budur. Buradak sözü. Hz. Peygamber (s.a.s.)’ın, nefsinde yok olduğuna (fena fi nefsihî) işarettir Şehadet âleminden gayb âlemine geçişe ge­lince, bil ki cisme ve cisimden olan şeylerle taalluk eden her husus, şehadet âle-mindendir. Çünkü sen bu şeyleri gözünle müşahede edersin. Öyleyse ruhun, be­den âleminden ruhlar âlemine geçmesi, şehadet âleminden gayb âlemine yapı­lan bir yolculuktur.

 

Ruhlar âlemine gelince, bu nihayeti olmayan bir âlemdir. Çünkü ruhların en alt mertebesi, beşerî ruhlardır. Sonra bu ruhlar mükemmelleşme ve mutluluk ba­samaklarında terakki ederler. Öyle ki dünya semasındaki ruhlara ulaşmış olurlar. Sonra daha yükselirler. Ki bunlar ikinci kat semanın ruhlarıdırlar. Kürsi’nın muhte­lif derecelerinde meskûn olan ruhlara varıncaya kadar, ruhların bu yükselişi de­vam eder Ruhlar, Kürsî’nin derecelerinde de, yükseklik bakımından birbirlerin­den farklıdırlar. Sonra onlar, bundan da vüceolurlar ki bunlar,

 

“Melekleri, Arş’ın etrafını kuşatmış oldukları halde görürsün ” (Zümer. 75) ayetiyle, işaret edilen meleklerdir. Derken ruhlar, daha yüce ve daha muazzam olurlar. Ki bunlar, Allah Teâlâ’nın “O günde, Rabbinin Arş’ını onların üstündeki sekiz melek taşır” (Hakka, 17) ayetiyle, işaret edilen meleklerdir. Bu sekiz sayısında, burada zikredilmesi doğru olmayan birçok sırlar vardır. Daha sonra ruhlar, terakki ede ede, cisimlerle her türlü ilişkiden uzak olan ruhlara ula­şırlar. Onlar, yiyecekleri zikrullah, içecekleri muhabbetullah, ünsiyetleri Allah’a hamd-ü sena vejezzetleri de Allah’a hizmet olan varlıklardır. Cenâb-ı Hakk’ın

 

 ” “Onun huzurundakiler, O’na ibadetten asla kaçınmaz­lar” {Enbiyâ, 19) ve “Onlar gece gündüz, ara vermeden Allah’ı teşbih ederler” (Enbiyâ, 20) ayetleri ile işte bunlara işaret edilmektedir. Sonra onların da birbirinden farklı dereceleri, birbirinden uzak mertebeleri vardır. İnsan aklı, onların hallerini tam olarak anlamaktan ve onların niteliklerini açıklayabilmek­ten âcizdir. Ruhların bu terakki ve yükselişi, Cenâb-ı Hakk’ın “Her ilim sahibinin üstünde, ondan daha iyi bilen vardır” (Yûsuf, 76) buyurduğu gibi, nurlar nuru, sebeblerin yaratıcısı, her şeyin mebde’i, rahmetin kaynağı ve hayrın başlangıcı olan Allah Teâtâ’ya ulaşıncaya kadar devam eder. Böylece ruh­lar âleminin, gayb âlemi olduğu; ve rububiyyetin celâlinin huzuruna varmanın da gaybu’l-gayb âlemi olduğu ortaya çıkar. Bunun içindir ki Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:

 

“Cenâb-ı Allah’ın, nurdan yetmiş perdesi vardır. Eğer Allah o perdeleri açacak ol­sa, O’nun zatının celâl ve azameti gözün gördüğü her şeyi yakardı “[123], Hadîste perdelerin sayısının “yetmiş” sayısıyla sınırlanması, ancak nübüvvet nuru ile bili­nebilecek olan şeylerdendir.

 

Anlattıklarımızla miracın iki çeşit olduğu; birincisinin, şehadet âleminden gayb âlemine, ikincinin ise gayb âleminden gaybu’l-gayb âlemine olduğu ortaya çıkar İşte bütün bunlar, aklî, yakinî ve hakikî sözlerdir.

 

Bunu anladın. O halde maksadımıza dönüp şöyle deriz: Hz. Muhammed (s.a.s.) miraca varıp geriye dönmek istediğinde: “Ey izzet sahibi Rabbim! Yolcu, vatanına dönmek istediğinde, eşine, ahbabına ve dostuna hediye olarak götüreceği ba­zı şeylere ihtiyaç hisseder” dedi. Bunun üzerine, Hz. Peygamber (s.a.s.)’e: “Senin ümmetine verilecek hediye namazdır” denildi. Bu böyledir, çünkü, namaz, cis-manî miraç ile ruhanî miracı birleştirir, Cismanî miraç, fiillerle; ruhanî miraç ise zikirlerle olur. Ey kul, bu namaz miracına başlamak istediğinde ilk önce temiz­len. Çünkü bu makam, kudsî bir makamdır.

 

Binaenaleyh elbisen ve bedenin temiz olsun. Çünkü sen “Mukaddes Tuvâ vadisi” (Tâhâ, i2)’ndesin. Yanında da hem melek hem şeytan var. O halde, hangi­sine arkadaş olacağına karar ver, Yanında hem din hem dünya var. O halde, han­gisine arkadaş olacağına karar ver. Yanında hem akıl hem hevâ var. O halde, han­gisine arkadaş olacağına karar ver: Hayra mı şerre mi; doğruluğa mı, yalana mı; hakka mı, batıla mı; akla mı, akılsızlığa mı; kanaate mi hırsa mı… Birbirine zıt huylar ve sıfatlar hususunda da söylenecek olan aynıdır. O halde bu iki taraftan hangisi­ne arkadaş olacağına ve hangisine uyacağına karar ver. Çünkü arkadaşlık ileri dereceye vardığında, ayrılmak imkansızlaşır. Görmüyor musun, Hz. Ebû Bekr Hz. Muhammed (s.a.s.)’i arkadaş olarak seçti de, dünyada, kabirde, kıyamette ve cen­nette Ondan ayrılmadı. Yine bir köpek Ashâb-ı Kehf’le arkadaş oldu da, hem dünyada, hem ahirette onlardan ayrılmadı. İşte bu sırdan ötürü Cenâb-ı Hakk, “Ey iman edenler, AUahdan korkun ve sa­dıklarla beraber olun!” (Tevbe, 119) buyurmuştur.

 

Sonra temizlendiğinde, her iki elini kaldır; bu iki elini kaldırman dünya ve ahiret âlemine veda etmene işarettir. Binaenaleyh, bu iki âlemden tamamıyla alâka­nı kes, kalbini, ruhunu, sırrını, aklını, anlayışını, zikrini ve fikrini Allah’a yönelt de, sonra “Allahu Ekber!” de! Bunun, Allah her türlü varlıktan daha büyük, bilinen her şeyden daha yüce, en büyük ve en aziz, bundan da öteye O, bir şeyin, ken­disiyle mukayese edilmekten veya O, en büyüktür denilmekten de büyüktür. Sonra “Allah’ım, seni tenzih eder, hamdinle teşbih ederim ” de. Bu makamda, sana Celâlin azametinin nuru tecelli eder, Sonra teşbih makamın­dan tahmîd makamına yükseldiğinde, “Ve ismin ne yücedir” öe. Bu makamda, sana ezel ve ebedin nuru açılmış, inkişaf etmiş olur. Çünkü sözü, yok olmaktan ve sona ermekten münezzeh olan bir sürekliliğe işarettir. Bu da, yoklukta ezel hakikatini, bekada da ebed hakikatini mütalaa etmekle ilgilidir, (buna taalluk eder). Sonra, “Ve senin şanın ne yücedir” de! Bu da, Cenâb-ı Hakk’ın. Celâl sıfatlarıyla kemâl vasıflarını zikredilen miktarla sınırlanmak­tan daha bilgili ve daha büyük olduğuna işarettir. Sonra “Ve, sen­den başka ilâh yoktur” de! Bu da bütün celâl sıfatlarının ve Kemal işaretlerinin Allah’a ait olduğuna işaret etmektedir. Buna göre Allah, kendisinden başka kâmil bir varlık olmayan bir Kâmil, kendisinden daha mukaddes olmayan bir mukad­des, hakikatte var olan ancak kendisi olan ve kendisinden başka hiç bir ilâh olmayandır. İşte burada akıl, inkıtaya uğrar, di! düğümlenir, anlayış âdeta keçeleşır, hayal şaşırır ve akıl felce uğrar… Sonra kendine ve haline bir dön de şöyle de “Muhakkak ki ben özümü, göklere ve ye­ri yaratan zata donderdim” (Enam, 79). Buna göre, sözün, mukarreb meleklerin miracıdır. Bu da, Cenâb-ı Hakk’ın “Seni hamdinle teşbih eder ve seni takdis ederiz” (Bakara. 30) ayetinde bahsedil­miştir. Bu sözün, Hz. Muhammed <s.a.s.)’in de miracıdır. Çünkü O’nun miracı, bu sözle başlamıştır Ama, “özümü donderdim” sözüne gelince, Hz. İb­rahim’in miracıdır. Yine senin, “Muhakkak ki, benim namazım, ibadetim, yaşamam ve ölmem, alemlerin Rabbi olan Allah içindir.” (Enâm. 162) sözü, Allah’ın sevgilisi Hz. Muhammed (s.a.s.)’in miracıdır Bu iki zikri oku­duğunda, mukarreb meleklerin büyüklerinin miracı ile, nebi ve resullerin büyük­lerinin miracını birleştirmiş olursun. Sonra bu durumu sona erdirince, nefsinden kendini beğenmişlik belâsını savuşturman için, de!

 

Cennetin sekiz kapısı vardır. Bu makamda sana cennet kapılarından bir kapı olan, marifet kapısı açılır, Cennet kapılarından ikincisi zikir kapısıdır. Bu da, sözüdür Üçüncü kapı, şükür kapısıdır. Bu da demendir. Dördüncüsü, recâ(ümıt) kapısıdır. Bu da, demendir. Be­şinci kapı, havf (korku) kapısıdır. Bu da, demendir. Altıncı kapı, ubûbiyyet ve rubûbiyyet bilgisinden meydana gelen ihlâs kapısıdır, Bu da demendir. Yedinci kapı, dua ve niyaz kapısıdır. Nitekim Cenâb-ı Hakk, Yoksa bunalmışa, kendisine dua ettiğin­de icabet mi edendir” (Nemi, 62) ve ana dua ediniz, size ica­bet edeyim” (Mümin, 60) buyurmuştur. Bu ise, senin demen­dir. Sekizinci kapı. temiz ve güzel ruhlara uyma, onların nurlarıyla hidayete erme kapısıdır ki. bu da demendir. İş­te böyle bir yolla Fatiha Sûresı’ni okuyup inceliklerine vâkıf olursan, sana cenne­tin sekiz kapısı da açılır. Bu da, Cenâb-ı Allah’ın şu ayetinde kastedilendir: “Kapılan onlara açılmış durumda Adn cennetleri” (Sad. 50). Buna göre Rabbânî bilgilerin cennetlerinin kapıları, bu ruhanî anahtarlarla açılır. İşte bu da, namazda meydana gelen ruhanî miraca işarettir. [124]

 

Cismânî Miraç       

Osman? miraca gelince, bunun ilk mertebesi, Ashâb-ı Kehf’ın kıyamı gibi, Al­lah’ın huzurunda durmandır Bu, Cenâb-ı Hakk’ın “Ve dikilip de. bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir, dediler” (Kem, 14) aye-tiyle bildirdiği makamdır Hatta bundan da öteye, kıyametteki insanların ayakta durması gibi. dur Bu konuda Cenâb-ı Allah “O gön in­sanlar Alemlerin Rabbinİn huzurunda dururlar’ (Mutaffıfîn 6) buyurur Sonra Sübhâneke’yi, daha sonra ” sonra Fatihayı, ondan sonra da, Kur: ân’dan kolayına geleni oku! Allah’ın azameti itibariyle ibadetine bakmaya çalış, böylece de onu küçümse! Kendi ibâdetine göre Allah’a bakmaktan sakın! Çün­kü böyle yaparsan, helak olanlardan olursun. Cenâb-ı Hakkın” sözünün sırrı da budur.

 

Şu anda nefsin, Celâl korkusunun ateşine tutulup da, yumuşayan bir ağaç gi­bidir Öyleyse sen onu rükû ile eğ de, “Allah, Kendisine ham-dedenin hamdini kabul buyurdu” de! Sonra onu, doğrulsun diye, ikinci kez bırak, salıver. Çünkü bu din, güçlüdür. O’na yumuşaklıkla yanaş. Nefsini, Allah’a iba­detten nefret ettirme. Zira, kendini çok yoran kimse, ne bir mesafe alabilir, ne de atın sırtından iner. Nefsin tekrar doğrulduğu zaman, tevazünün en yücesiyle yer­lere kadar eğil ve, yüceliğin zirvesiyle Rabbini an da, “Yüce Rabbimi tenzih ve teşbih ederim” de.

 

İkinci secdeyi yaptığında, senin için üç çeşit taat meydana gelmiş olur: Bir rü­kû ve iki secde.. Bunlarla, helak edici üç maniadan kurtulursun.

 

Rükû ile şehvetler engelinden, birinci secde ile, eziyet verici şeylerin başı olan gazab engelinden ve ikinci secde ile her türlü helak ve sapıklığa çağıran hevâ engelinden kurtulursun. Bu engelleri geçip, bu derekelerden kurtulunca, yüce derecelere vasıl olursun, kalıcı ve bakî olan salih şeylere sahip olursun ve yer ile göklerin Müdebbiri olan Allah’ın celâlinin eşiğine varırsın. İşte o zaman, “En mübarek selâmlar ve en güzel dualar Allah’adır” de. dil ile, azalarla da kalbler ve iman kuvveti ile yapılan ibadetlerdir. Sonra bu makamda, senin ruhunun nuru yükselir, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in ruhunun nuru da iner, böylece iki nûr karşılaşa­rak, burada genişlik, rahatlık ve cennetin kokusu meydana gelir. Hz. Muhammed’in ruhunu övmek ve selâmlamak lâzımdır. Öyleyse,” Ey Peygamber, Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketleri sana olsun” de. İşte o zaman, Hz. Muhammed(s.a.s.) “Selam bize ve Allah m salih kullarına olsun” der. Sanki sana: “Bu hayır ve bereketleri hangi vesileyle buldun ve hangi yol ile onlara ulaştın?” denilir. Sen buna cevaben sözünü söyleyerek ulaştım, de. Sana, “Seni buna ulaştıran Muhammed (s.a.s.)’dir. Peki, seni Muhammed (s.a.s.)e götüren nedir?” denilir. Sen,

 

“Allah’ım, Muhammed ve Muhammed’in âl ü ashabına rahmet et” de. Sana, “Rabbimiz, onların içinden onlara bir peygamber gönder!” (Bakara. 129) diyerek, Cenâb-ı Allah’tan böyle bir peygamberin sana gönderilme­sini isteyen İbrahîm (a.s.)’dır. Öyleyse, ona vereceğin hediyen nedir?” denilir Bu­na karşılık sen, “İbrahim (a.s.) ve O’nun âl-ü ashabina rahmet ettiğin gibi” de! Sana, şöyle denilir: “Bütün bu hayırlar, Muhammed (s.a.s.)’den, veya İbrahim (a.s.)’dan ya da Cenâb-ı AUah’dandir. Öyle mi, ne dersin?” Buna karşı, sen: “Hayır, doğrusu bunların hepsi hamde yegâne lâyık ve yüce (Ha-mîd ve Mecîd) olan Cenâb-ı Aliah’dandır Ya Rabbî. Sen Hamîd ve Mecîdsin” de.

 

Sonra kul, Cenâb-ı Allah’ı bu övgü ve medıhlerle zikredince, Cenâb-ı Allah da onu, Resûlullah’ın (s.a.s.) Cenâb-ı Allah’dan naklettiği

 

“Kulum beni bir toplulukta anarsa, ben de onu, onun içinde beni andığı cemaat­tan daha hayırlı bir topluluk içinde anarım” sözünün delaletiyle, meleklerin ce­maatları içinde zikreder. Melekler bunu işitince, bu kula karşı bir muhabbet du­yarlar da, Cenâb-ı Allah kula: “Göklerin melekleri seni ziyaret etmeyi arzuluyor­lar ve sana yakın olmayı istiyorlar. Sana geldiklerinde, senden öncekilerin merte­besine nail olman için, onlara selâm vererek söze başla” der. Bunun üzerine kul, sağına soluna “Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketleri üzerinize olsun” der. Hiç şüphesiz, kul cennete girdiği zaman, melekler de, her kapıdan onun yanına girerek, ”      

 

“Sabretmenize mukabil sizlere selâm olsun! Dünyanın ne güzel neticesidir bu!” (Ra’d. 24) derler. [125]

 

İlâhî Azamet Ve Kibriya       

“Bu fasıl Cenâb-ı Allah’ın “kibriya”sı ve “azamet”! hakkındadır.”

 

Celâl ve heybet bakımından yaratıkların en büyüğü mekân ve zamandır. Me­kan, sonu olmayan bir feza ve nihayeti olmayan bir boşluktur. Zamana gelince o, ezel âleminin karanlıklarının dibinden, ebed âleminin karanlıklarına çıktığı dü­şünülen uzun bir hattır. Sanki o, ezel dağının dibinden çıkmış, ebed dağının dibi­ne girinceye kadar uzanmıştır. Nereden çıktığı ve nerede duracağı bilinmemek­tedir. İlk ve son. zamanın sıfatlarıdır. Açık ve gizli (Zahir ve Bâtın) ise mekânın sı­fatlarıdır. Bu dört şeyin kemâli ise dir. Cenâb-ı Hakk, zahir ve bâtın olarak mekânı, ilk ve son olarak da zamanı doldurmuştur. Zamanın ve mekânın yöneticisi Hakk Teâlâ olunca, O, zamandan ve mekândan münezzeh olur.

 

Bunu iyice anladığına göre biz deriz ki, Cenâb-ı Hakk’ın bir Arş’ı, bir de Kur-sî’si vardır. Böylece mekânı Kürsî’ve haölamış ve Cenâb-ı Allah:

 

“O’nun Kürsîsi gökleri ve yeri kucaklamıştır” (Bakara, 255} buyurmuş; zamanı da Arş’a bağlayarak “O’nun Arş’ı suyun üzerindedir” (Hûd, 7) bu­yurmuştur. Çünkü zamanın akışı, suyun akışına benzer. Kürsî’den öteye bir me­kân; Arş’tan öteye de bir zaman yoktur. Buna göre yücelik Kürsî’nin sıfatıdır. Bu daCenâb-ı Hakk’ın “ayeti ile ifade edilendir Azamet ise Arş’ın sıfatıdır. Bu Cenâb-ı Allah’ın;

 

“De ki: Bana Allah yeter. Ondan başka hiç bir tanrı yoktur. Ben ancak O’na te­vekkül eder güvenir dayanırım.) O, büyük Arş’m sahibidir” (Tevbe, 129) ayeti ile ifa­de edilendir. Yücelik ve büyüklüğün (azametin) kemâli Allah’a aittir Nitekim Cenâb-ı Allah: “Göklerin ve yerin muhafazası Ona ağır da gel­mez. 0, çok yüce, çok büyüktür” (Bakara, 255) buyurmuştur.

 

Yücelik ve büyüklük kemâl derecelerinden iki derecedir Ancak büyüklük (aza­met) derecesi, yücelik (ulüvv) derecesinden daha mükemmel ve daha güçlüdür. Bunların üstünde kibrıya derecesi vardır. Nitekim Allah Teâlâ, hadîs-i kudsîde, “Kibriya Benim ridâm (cübbem), azamet ise izânm (alt elbisem)dir[126] buyurmuştur. Şüphesiz ki ridâ, izârdan daha büyüktür Celâl sı­fatı, derece ve şerefçe bütün bu sıfatların üstündedir Bu da Cenâb-ı Hakk’ı, ken­dine mahsus hakikati ve belirli kimliği hususunda, mümkinattan herhangi bir şe­ye benzemekten tenzih etmektir.

 

İşte Allah Teâlâ bu hususî celâl hüviyetinden ötürü, ulûhiyyet sıfatına müstehak olmuştur. İşte bu manadan dolayı da Hz. Peygamber (a.s.) “Ya zel-Celâl-i ve’l-ikrâm zikrine devam ediniz[127] buyurmuştur. Cenâb-ı Allah da “Ancak, Celâl ve ikram sahibi olan Rabbmın zâtı bakî kalacaktır.” (Rahman, 27) ve ” “Azamet, saltanat ve ikram sahibi Rabbinin adı ne yücedir!” (Rahman. 78) buyurmuştur. [128]

 

Namaza Hazırlık

Bu kaideyi iyice kavradığında, bil ki, namaz kılacak kimse, namaza niyet etti­ğinde, Cenâb-ı Allah’ın vasıfları hakkında “Onlar Cenâb-ı Hakk’ın cemâlini dilerler” (Kehf, 28) dediği kimselerden olur. En büyük Sultanın huzuruna girmek isteyen kimseye, kirlerden ve pisliklerden temizlenmesi gerekir. Bu temiz­liğin birkaç mertebesi vardır:

 

Birinci mertebe: Tevbe etmek suretiyle, nefsi günah kirlerinden temizlemek. Ni­tekim Cenâb-ı Allah şöyle buyurur:

 

“Ey iman edenler, Cenâb-ı Hakk’a nasûh (halis niyetli ve doğru olarak yapılmış) tevbe ile tevbe ediniz ” (Tahrim,8).

 

Zühd makamında olan kimsenin, temizliği, dünyanın helâl ve haramından te mizlenmesi şeklinde olur İhlâs makamında olan kimsenin temizliği ise, yaptığı amellerine değer verme­me ile olur. Muhsinler makamında olan kimsenin temizliği ise, yaptığı iyiliklere değer ver­meme ile olur. Sıddîklar makamında olan kimsenin temizliği de, Allah’tan başka her şeyden temizlenme ile olur. Netice olarak diyebiliriz ki: Makamlar çok, dereceler ise son derece birbirin­den farklıdır. Nitekim Hak Teâlâ:

 

“O halde sen yüzünü bir muvahhîd olarak dine, Allah’ın o fıtratına çevir ki, O, insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah’ın yaratışına (hiç bir şey) bedel olmaz ” (Rûm, 30) buyurmuştur.

 

Bu sebeble, Cenâb-ı Hakk’ın, haklarında “Onlar Allah’ın cemâli­ni dilerler” buyurduğu kimselerden olmak istiyorsan, ayağa kalk ve nefsinde, ci­sim ile ruh âleminden olan bütün mahlûkatı hazır tut.

 

Bunu şöyle yapabilirsin: Önce nefsinden başlar, sonra da sana ait basit ve mü-rekkeb uzuvlarının tamamını, bütün tabiî, hayvanî ve insanî kuvvetlerini aklında tutarsın. Daha sonra da madenler, bitkiler, insan ve insanın dışındaki bütün can­lılar âlemini aklında toplamaya çalış. Sonra denizleri, dağlan, tepeleri, sahraları ve bunlarda bulunan enteresan bitkileri, canlıları ve toz zerreciklerini öncekilere kat. Sonra buradan, alabildiğine büyük ve geniş dünya semasına yüksel, sonra Sidre-i Müntehâ’ya, Refref’e, Levh’a, Kalem’e, Cennete, Cehenneme, Kürsî’ye ve Büyük Arş’a ulaşıncaya kadar, bir semadan, diğer semaya yükselmeye devam et. Sonra cisimler âleminden, ruhlar âlemine geç ve aklında, süflî, beşerî ve arzî ruhların tamamını ve bunun yanında beşerî olmayan ruhları topla (hatırında tut).

 

Hz. Peygamber (s.a.s.)’in de “dağların ve denizlerin melekleri” diye bahsetti­ği, dağlara ve denizlere ait ruhların tamamını, dünya semasının ve yedi kat se­manın meleklerini aklında tut. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:

 

“Göklerde bir karış yer bile yoktur ki, orada ayakta veya oturan bir melek olma-sın.[129] Sonra Arş’ı kuşatan bütün melekleri, Arşı ve Kürsî’yi taşıyan bütün melekler zihninde tut ve bunlardan, Cenâb-ı Allah’ın “Rabbinin ordularım, Ancak Rabbin bilir” (Müddessir, 31) buyurduğu gibi bu âlemin dı­şında olan şeylere geç. [130]

 

Tekbirin Hakikati       

Cismanî ve ruhanî âleme ait bütün bu kısımları zihninde toplayıp hazır edince, de.” sözünle, icadı ile eşyanın var olduğu, ve eşyada sıfat ile fiille­rinin kemâli tecelli eden zatı kastedersin.” sözünle de Cenâb-ı Allah’ın, eş­yaya benzemekten ve onun gibi olmaktan münezzeh olduğunu kastedersin. Bun­dan da öteye, O, aklın, kendisini eşya ile kıyas etmenin ve ona benzetmenin caiz olduğuna hükmetmesinden münezzehtir. İşte bu, namaza başlarken söylenen sözünden kastedilen manadır

 

Bu tekbirin izahında ikinci şekil şudur: Hz. Peygamber (s.a.s.);

 

“İhsan, Cenâb-ı Allah’a, sanki Onu görüyormuşçasına ibâdet etmendir. Her ne kadar sen Onu görmüyorsan da, O, seni görüyor”[131] buyurmuştur. İşte bu se-bebledir ki sen, “Allah, beni görmemekten ve benim sözümü duymamaktan yü­cedir” (Yani beni görür, duyar)” demiş olursun.

 

Tekbirin üçüncü şekilde izahı şudur: Allah, akılların, vehimlerin ve anlayışların kendisine ulaşmasından yücedir.

 

Hz. Ali (k.v.) de: “Tevhid, senin Cenab-i Allah’ın zatı hakkında “şöyledir” diye bir zanda bulunmamandır” demiştir.

 

Tekbirin izahında dördüncü şekil şudur: Allah, mahlûkatın, O’na gerçek ma­nada kulluk yapmaya gücünün yetmesinden büyüktür. Buna göre mahlûkatın ta-atları, Cenâb-ı Allah’a hizmet etmekten acizdir. Onların hamd-ü senaları, Cenâb-ı Hakk’ın kibriyasını ifade etmekten acizdir. Onların ilimleri, O’nun samediyyetinin künhüne ulaşmaktan âcizdir.

 

Ey kul sen. aklınla cisimler ve ruhlar âleminin bütün dikkate şayan hâllerini ihata etme derecesine ulaşsan bile, en nihayete ve en dibe ulaşman bir yana Allah’ın celâl meydanlarının başlangıcına ulaştığını, nefsinin sana fısıldamasından sakın. Şair ne güzel söylemiş:

 

“Bu isimler Allah hakkındaki bilgimizi arttırmaz; Bunlar, ancak dile getirdiğimiz bir lezzettir.”

 

Hz. Peygamber (s.a.s.)’in, Allah’a yapmış olduğu dua ve senalardan birisi de şudur.

 

“Fikrin derinlikleri sana ulaşamaz, hiç bir mütefekkirin fikri sana varamaz! Kud­retinin sıfatlan, mahlûkatın sıfatından yücedir! Azametinin kibriyâsı (yücelik, ulu­luk), mahlûkatın vasıflarından yüksektir.” Allâhu Ekber, dediğinde, aklının gözü­nü Allah’ın celâlinin ufuklarına çevir de “AHahım Seni tennü Allah’ın celâlinin ufuklarına çevir de, ” “Allahım, Seni ten­zih eder, hamdinle teşbih ederiz”, daha sonra ”  “Varlığımı sana yönelttim” de! Sonra da, buradan emir ve teklifler âlemine geç ve Fatiha Sûresi1 ni, içinde dünya ve ahiret âleminin hayranlık uyandıran şeylerini müşahede edip Allah’ın güzel isimlerinin ve yüce sıfatlarının nurlarını, geçmiş dinleri ve mezheb-leri, ilâhî kitapların sırlarını ve nübüvvetin kanunlarını göreceğin bir ayna kıl! Böy­lece şeriata, oradan tarikata, oradan da hakikata ulaşır; nebî ve resullerin dere­celerini, kendilerine lanet edilmiş, kovulmuş ve sapıtmış kimselerin derekelerini mütalâa edersin. dediğinde, bununla dünyaya bak, çünkü Cenâb-ı Hakk’ın ismiyle gökler ve yerler ayakta durur. ” dedi­ğinde bununla ahireti görürsün. Çünkü, hamd kelimesiyle ahiret ayakta durur. Nitekim Cenâb-ı Hakk,  “O (cennetliklerin) dua­larının sonu, hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur, demeleridir” (Yûnus 10) buyurmuştur.  dediğinde ise, bununla rahmet, lütuf ve ihsanda bu­lunmadan ibaret olan cemâl âlemine bak! ” dediğin zaman, bu sözle celâl alemiyle bu âlemde meydana gelen halleri ve aklı ürküten durumları gör!” dediğinde, bununla şeriatı; ” dediğinde, bununla tarikatı; dediğinde, bununla da hakikati gör!” dediğin zaman, bununla, peygamberlerden, sıddîklerden, şehitlerden ve sâlih kullardan olan saadete ermiş olanlarla yüce ikramlara nail olmuş kimselerin de­recelerini gör!” dediğin zaman, bununla, âfak ehlinin fâsıklan-nın mertebelerini gör.” dediğin zaman da, küfür, ayrılık, horluk ve nifak ehlinin, çok olan derekelerini, birinden farklı olan taraf ve yanlarını gör.

 

Sonra sana, bu yüce haller ve yüksek mertebeler açılınca, gayeye ve nihayete ulaştığını sanma. Aksine Cenâb-ı Allah’ın kibriyasını (büyüklüğünü) ikrara, ken­dinin zillet ve meskenetini itirafa dön, ve de. Sonra Kibriya sıfatından, Azamet sıfatına m ve “Azamet sahibi Rabbimi teşbih ederim” de. Azamet sıfatından bir zerre bilmek istersen, beyan ettiğimiz gibi. Azametin Arş’ın sıfatı olduğunu, insanın aklı ile, âlemin songününe kadar kalsa bile, Arş’ın azametinin künhüne ulaşamıyacağını bil. Sonra, yine şunu da bil: Arş’ın azame­ti. Cenâb-ı Allah’ın azameti yanında, denizdeki bir damla kadar kalır Öyleyse senin, Cenâb-ı Allah’ın azametinin künhüne ulaşman nasıl mümkün olur? Sonra bu noktada enteresan bir sır vardır O da şudur: “En büyük Rabbimi teşbih ederim” denilmedi de” “Büyük rabbimi teşbih ederim” denildi.”Yüce Rabbimi teşbih ederim” denilmedi de”En yüce Rabbimi teşbih ederim” denildi. Bu farklılığın, anla­tılması caiz olmayan acîb sırları vardır. Rükûya vardığında” de­yip tekrar doğrul ve karşında durana, senin hamdtrte karşılık verene dua ederek “Allah, hamdedene icabet etti” de. Sen bu duayı başkası için yaptığın zaman kendin için de bulursun. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in  müslüman kardeşine yardım ettiği müddetçe, Cenâthi Allah da ona yardım eder!’ sözünden kastedilen de budur.

 

“Bu makamda tekbir olmamasının sebebi nedir?” denilirse deriz ki: Tekbir, kibriya (ululuk ve azametten) alınmıştır ki bu, heybet ve korku makamıdır. Buradaki makam ise, şefaat makamıdır. Bu iki makam birbirinden farklıdır

 

Şefaat makamını geçtiğin zaman, tekbire geç, ve onunla yücelik sıfatına ine rek, “En yüce Rabbimi teşbih ederim” de. Bu böyledir, çün­kü, secde, rükûdan daha çok tevazu ifade eder. Bu sebeble de secdede zikredi­len dua, mübalâğa sığası ile şeklindedir; rükûda zikredilen dua ise, mü­balâğa sığası ile olmayıp, şeklindedir

 

Rivayet olunduğuna göre Cenab-ı Allah’ın, Arş’mın altında adı Hazkîl olan bir meleği vardır Cenâb-ı Allah, ona: “Ey melek! uç!” diye vahyeder O da otuzbin sene, sonra bir otuzbin bin sene daha, sonra bir otuzbin sene daha uçar. Fakat o, Arş’ın bir tarafından diğer tarafına ulaşamaz. Bunun üzerine Allah Teâlâ, ona şöyle vahyeder: Eğer sen, sûrun üflenmesine kadar uçsaydın bile Arş’ın diğer tarafına varamazdın. Melek de: “En yüce Rabbimi teşbih ede­rim.” der. [132]

 

Her Rekatta İki Secde Olmasının Hikmeti       

Eğer, “Her rekatta iki secde olmasındaki hikmet nedir?” denilirse, deriz ki: Bun­da birçok husus vardır:

 

Birincisi: İlk secde ezel içindir, ikinci secde ise ebed içindir. Bu iki secde ara­sında kalkmak ise, dünyanın ezel ile ebed arasında var olduğuna işarettir Bu böy­ledir, çünkü, Allah’ın ezelî oluşu ile O’nun “evvel” olduğunu, kendisinden önce başka bir evvelin olmadığını anlıyor ve bunun üzerine O’na secde ediyorsun. Al­lah’ın ebedî oluşu ile de O’nun “âhır” olduğunu, ondan sonra başka bir âhirin olmadığını öğreniyor ve bunun üzerine O’na ikinci kez secde ediyorsun

 

İkincisi: Denildiki, birinci secde ile dünyanın ahiret karşısında fânî olduğu; ikinci secde ile de ahiret âleminin, Allah’ın celâlinin nurunun zuhuru karşısında fanî ol­duğu bildirilmiştir

 

Üçüncüsü: Birinci secde her şeyin haddizatında fânî olduğu; ikinci secde de, her şeyin ancak Allah’ın bakî kılması ile beka bulabileceğini gösterir. Nitekim Cenâb-ı Hakk: “Allah’ın zatı hariç herşey helak olacaktır” {Kasas, 88) buyurmuştur

 

Dördüncüsü: Birinci secde şehadet âleminin Allah’ın kudretine boyun eğdiği­ne, ikinci secde de ruhlar âleminin bizzat Allah’a boyun eğmiş olduğuna delâlet eder Nitekim Cenâb-ı Hakk: “Haberin olsun ki yaratmak da em­retmek de O’na mahsustur” (Araf, 54) buyurmuştur.

 

Beşincisi: Birinci secde, Allah’ın zatına ve sıfatlarına dair bize verdiği bilgiler mikdarına şükür; ikinci secde O’nûn celâl ve kibriyasının haklarını eda etmeye ulaşamamanın korkusu ve acizliği için yapılan secdedir

 

İnsanlar “azamet”ten beden büyüklüğünü, yükseklikten (ulüvv) cihet yüksek­liğini, büyüklükten (kiber), yaşlılığı anlarlar. Cenâb-ı Hakk, bu tür vehimlerden yü­cedir. O, azamet sahibidir, fakat cüsse bakımından değil. O, yücedir ama cihet bakımından değil. O büyüktür, fakat yaş bakımından {zaman bakımından) değil. O, tek ve bir iken, O’nun hakkında bunlar nasıl söylenebilir? O. bir hacme sahıb olmaktan münezzeh iken, nasıl cüsse bakımından azametli olabilir? O, bir cihet­te bulunmaktan münezzeh iken, nasıl cihet bakımından yüksek olabilir? Süre (za­man) bir saatten diğer saate değiştiği ve muhdes (sonradan olma) olduğu için ve onu yaratan da kendisinden mevcut olduğu için, Allah, nasıl zaman itibarı ile büyük (yaşlı) olabilir? O, mekana bağlı olmadan mekandan münezzeh ve zama­na bağlı olmadan zamandan önce olduğu halde, nasıl zaman bakımından bü­yük (yaşlı) olabilir? Öyleyse O’nun kibriyası, azametinin kibriyası; azameti, yüce­lik azameti ve yüceliği de celâlinin yüceliğidir. O, hissolunan şeylere benzemek­ten ve hayal edilen şeyler gibi olmaktan yücedir. O, vehmedenlerin vehminden daha büyük, niteleyenlerin nitelemelerinden daha yüce ve kendisini ululayanla-nn ululamalarından daha yüksektir. Hissin sana Cenâb-ı Allah’a ait bir misal ge­tirdiğinde, de. Hayalin bir şekil ortaya atıp, onu Cenâb-ı Allah’a vermek istediğinde, de Allah’ı sıfatlarından_tecrid etme uçurumunda ayağın kaydığı zaman, “Varlığımı, gökleri ve yeri yaratan Allah’a yönelttim” (Enam, 79) de. Ruhun izzet ve celâl meydanların­da cevelân edip, sonra yüce sıfatlar ile esmâ-i hüsnâ’ya yükseldiğinde ve Kalem’in Levh-i Mahfuz üzerine yazmış olduğu şeylerin nakışlarını gözden geçirip mukar-reb meleklerin teşbihlerini, ruhanî meleklerin tenzihlerini duyup da bir müddet orada beklediğinde, bütün bu haller esnasında şu ayeti oku:

 

“İzzet (galebe) sahibi Rabbin, onların isnad etmekte oldukları vasıflardan yüce­dir, münezzehtir. Gönderilen bütün peygamberlere selâm, ve âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun ” (Saffât, 180-182). [133]

 

“Elhamdulillah” Cümlesindeki İncelikler

Bu fasıl  “Elhamdulillah” sözünün incelikleri ve Fatiha Sûresi’nde yer alan beş ismin faydalan hakkındadır. Elhamdulillah sözünün inceliklerine gelince bu dört nüktedir

 

Birinci nükte: Hz. Peygamber (s.a.s.)’den rivayet edildiğine göre, Hz. İbrahim (a.s.), Cenâb-ı Hakk’a, şunu sormuştur: “Ya Rabbî sana deyip hamdedenin mükâfaatı nedir?” Cenâb-ı Allah: şükrün hem başı hem so­nudur” diye cevab vermiştir. Hakikat ehli şöyle demişlerdir:” ifadesi şük­rün başı olduğu için, Cenâb-ı Allah onu Kur’ân’ın başlangıcı yapmış, yine bu şük­rün sonu olduğu için, Cenâb-ı Hakk onu cennetliklerin de son sözü kılmış ve “Onların dualarının sonu, “Âlemlerin Rabbi Al­lah’a hamdolsun” (demeleridir)” (Yûnus. 10) buyurmuştur.

 

Hz. Ali (r.a.)’den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: “Allah, aklı, ezelî il­minde saklı ve gizli bir nurdan yaratmış; ilmi onun canı; anlayışı onun ruhu; züh­dü onun başı; hayayı onun gözü; hikmeti onun dili; hayrı onun kulağı; acımayı onun kalbi; merhameti onun düşüncesi ve sabrı da onun karnı kılmıştır. Sonra akla, “konuş” denildi. Bunun üzerine o da: “Eşi; zıddı, misli ve dengi olmayan; izzetinden ötürü her şeyin zelil olduğu Allah’a hamdolsun” dedi. Bunun peşi sıra da Cenâb-ı Allah: “İzzetim ve celâlime yemin ederim ki Benim katımda senden daha değerli olan bir mahlûk yaratmadım” demiştir.”

 

Yine nakledildiğine göre, Hz. Adem (as.) aksmnca, dedi. Böylece onun ilk sözü de bu oldu. Bunu iyice kavradıysan deriz ki, mahlûkatın en üst de­recesi akıl, en alt derecesi ise Adem {a.s.)’dır. Aklın ilk sözünün ” Âdem (a.s.)’ın da ilk sözünün yine olduğunu nakletmiştik. Böylece, sonradan ya­ratılmışların ilki olan varlıkların ilk sözünün ve sonradan yaratılmışların sonuncu­sunun ilk sözünün bu kelime olduğu sabit olunca, şüphesiz Cenâb-ı Hakk bu kelimeyi kitabının başlangıcı kılmış, buyurmuştur. Yine, Allah’ın kelimelerinin ilkinin sözü, peygamberlerinin sonuncusu Hz. Muham-med (s.a.s.) olduğu ve bu ikisi {ilk ile son) arasında bir münasebet bulunduğu sa­bit olunca, şüphesiz Cenâb-ı Hakk, sözünü, Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.s.)’e gönderdiği kitabın ilk ayeti kılmıştır Durum böyle olunca, Hz. Mu-hammed (s.a.s.)’e “hamd” kelimesinden iştikak etmiş (türetilmiş) iki isim vermiştir. Biri, “Ahmed” diğeri ise “Muhammed’dir. işte bundan dolayı, Hz. Peygamber (s.a.s.) “Ben gökte Ahmed. yerde ise Muhammed’im (Bu isimlerle bilinirim.)” buyurmuştur. Çünkü gök ehli Allah’ı övmekle meş­guldür. Allah’ın Resulü ise onların Allah’ı en çok hamdedenı (Ahmed)dir. Allahu Teâlâ da, ”  “İşte bunların çalışmaları meşkûr (ve makbul) olur” (isrâ. 19) buyurduğu gibi, yeryüzü ehlini övmektedir Resûiullah (s.a.s.) ise in­sanlar içinde, Allah’ın en çok övdüğü {Muhammed)dir

 

İkinci nükte: Hamd, ancak nimet ve rahmete ulaşıldığı zaman olur. Hamd, ke­limelerin ilki olunca, nimet ve rahmetin de fiil ve hükümlerin ilki olması gerekir. İşte bu sebebten ötürü; Cenâb-ı Allah, hadîs-i kudsîde.

 

“Rahmetim gazabımı geçti.[134] demiştir.

 

Üçüncü nükte: Hz. Peygamber (s.a.s.)’in bir ismi de “Ahmed”dır. Bunun mana­sı ise. hamdedenlerin en çok hamd-u sena edenidir. Bu sebeble. Allah’ın Hz. Mu-hammed (s.a.s.)’e verdiği nimetlerin daha çok olması gerekir. Çünkü hamdın çok olmasının nimet ve rahmetinin çok olmasından dolayı olduğunu açıklamıştık. Du­rum böyle olunca, Allah’ın rahmetinin Hz. Ahmed (s.a.s.) hakkında, bütün âlemle­re verilenden daha çok olması gerekir, İşte bu sebeble, “Biz seni, ancak âlemlere rahmet olasın diye gönderdik.” (Enbiyâ. 107) buyuruImustur.

 

Dördüncü nükte: Hz. Muhamrned (s.a.s.)’t peygamber olarak gönderen Allah’ın da, “rahmet” kökünden iştikak etmiş iki ismi vardır Bunlar: “rahman” ve “rahîmdır. Bu iki isim mübalâğa ifade ederler. Resûlullah’ın da “rahmet” manasından türemiş iki ismi vardır: Bunlar. “Muhammed” ve “Ahmed”tir. Çünkü, hamdin mey­dana gelmesinin, rahmetin meydana gelmesine bağlı olduğunu açıklamıştık. Buna göre. Muhammed ve Ahmed isimlen, “rahmet edilen” ve “merhametli” yerine geçer. Bir kısım rivayetlerde. ‘Hamd”. “Hâmıd” ve “Mahmûd” kelimelerinin de Hz. Peygamber’in isimlerinden olduğu bildırılmıştır.Oyieyse Hz. Peygamber (s.a.s.)e ait bu beş isim “rahmet’e delâlet eder Bunun böyle olduğu sabit olunca, biz deriz ki Cenâb-ı Hakk, “Kullanma haber ver ki: Ha­kikaten Ben, (evet) Ben çok bağışlayıcı ve merhametliyim ” (Hicr 49) buyurmuş­tur. Ayetteki “haber ver” kelimesi. Hz. Muhammed (a.s.)’a işarettir. Burada Hz. Peygamber (a.s), diğer kullardan önce zikredilmiştir (Kullarım) kelime­sindeki “ye” zamiri, Allah’a aittir. deki “ye” zamiri de O’na aittir. Yine (Ben) zamiri de Cenâb-ı Allah’ı gösterir Ayetteki “gafur” ve “rahîm” vasıfları da Allah’ın iki sıfatıdır, Böylece, bu beş lâfız, kerîm ve rahîm olan Allah’a delâlet eder. Kıyamet günü kullar, öncüleri de rahmete delâlet eden beş ismi ile Hz. Muhammed (s.a.s.) olduğu halde, arkalarında da, Allah’ın rahmete delâlet eden beş ismi olduğu halde yürürler Peygamber (s.a.s.)’in rahmeti çoktur. Çünkü Cenâb-ı Allah buyurmuştur. Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti ise sınırsızdır Ni­tekim O, Rahmetim, her şeyi kaplar”(A’râf, 156) buyurur. Gü­nahkârın, rahmetle dopdolu bu on denizin yanında, kaybedeceği nasıl düşünü­lebilir?

 

Bu sûrede geçen beş ismin faydaları birçoktur. Bunlardan:

 

Birinci nükte: Fatihada on şey vardır Beşi, rubûbiyyet sıfatlanndandır. Bunlar, Allah, Rab, Rahman, Rahîm ve Mâlik isimleridir Beşi de ubûdiyyet (kulluk) sıfat­lanndandır Bunlar, ubûdiyyet, istiâne (yardım talebetme), hidayet isteme, istika­met isteme ve nimet istemedir. Nitekim Cenâb-ı Hakk, “Ken­dilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet” buyurmuştur İşte bu beş isim, o beş hale mukabil olur Sanki şöyle deniliyor. “Ya Rabbî! Sadece Sana ibadet ediyo­ruz. Çünkü sen Allansın. Sadece Senden yardım taleb ediyoruz. Çünkü Sen Rabb’sın. Bizi dosdoğru yola hidayet et, çünkü Sen Rahmân’sın. Bize istikâmeti rızık olarak ver, çünkü Sen Rahîm’sin. Bize nimet ve kerem yağmurlarını indir, çün­kü Sen din gününün mâlikisin.”

 

İkinci nükte: İnsan, beş şeyden meydana gelmiştir. Bedenî, şeytanî nefsî, şeh­vanî nefsi, gadabî nefsi ve melekî.aklî özü.. Cenâb-ı Hakk, buna göre, bu beş ismiyle şu beş mertebeye tecellî etmiştir. Allah ismi, melekî, aklî, felekî ve kudsî ruha tecellî etti de, böylece ruh Allah’a boyun eğip, itaatta bulundu. Nitekim O, “Dikkat ediniz, kalbler Allah’ın zikriyle sükûnete erer” (Ra’d. 28) buyurmuştur.

 

Şeytanî nefse de, Rabb isminin göstermiş olduğu, iyilik (birr) ve ihsanla tecellî etmiştir. Böylece nefs. Allah’a isyan etmeyi bırakmış, Deyyân olan Allah’ın taatine boyun eğmiştir

 

Gadabî nefse de, kahr ve lütuftan meydana gelmiş Rahman ismiyle tecellî et­miştir. Nitekim Cenâb-ı Hakk: ” “Gerçek mülk, o vakit Rah­man olan Allah’ındır” (Furkân 26) buyurmuştur. Böylece nefis, düşmanlığı terket-mıştir. Şehvanî ve behîmî (hayvanî) nefse de, Rahîm ismiyle tecellî etmiş de, nef­se mubah ve güzel olan şeyleri helâl kılmıştır. Nitekim, “Temiz şeyler size helâl kılındı’1 (Mâıde 4) buyurmuştur Böylece, o nefis yumuşamış ve Allah’a isyan etmeyi terketmıştir Cesed ve bedenlere, sözünün kahrı ile tecellî etmiştir Çünkü beden katı ve yoğundur. Dolayısıyla çok güçlü bir kahr gerekir. Bu da kıyamet gününün korkusundan meydana gelen kahrdır.

 

Hakk Subhânehû, bu mertebelere beş ismiyle tecellî edince, cehennem kapı­ları kapanır, cennet kapılan açılır Sonra bu mertebeler, geri dönmeye başlarlar da, böylece bedenler itaat eder ve derler.

 

Şehvanî nefisler, itaat eder ve lezzetlen terketme ve şehvetlerden yüz çevirmek hususunda derler.

 

Gadabî nefisler itaat eder, “bize hidayet et” füjurt) , bize doğru olan yolu gös­ter ve dininde bizi sebatkâr kıl, der Şeytanî nefis, itaat eder, Allah’tan doğruluk ve hak yoldan sapmadan onu korumasını ister de, der.

 

Kudsî melekî ruhlar baş eğer ve Cenâb-ı Allah’tan kendilerini kudsî, yüce, ter­temiz ve muazzam ruhlara ulaştırılmalarını talep ederler de,

 

Üçüncü nükte: Hz. Peygamber (s.a.s.):

İslam beş esas üzerine bina edilmiştir: A,’lah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Resulü olduğuna şehadet etmek; namazı dosdoğru kılmak; zekât vermek; Ramazan orucunu tutmak ve Kabe’yi haccetmek[135] buyurmuştur

 

Buna göre, Allah’dan başka ilâh olmadığına şehadet etmek, Allah isminin nu­runun tecellîsinden; namaz kılmak Rabb isminin tecellîsinden meydana gelmiş­tir. Çünkü Rabb “terbiye” kökünden türemiştir. Kul da, imanını namazın yardımıyla terbiye eder. geliştirir. Zekât vermek Rahman isminin tecellîsinden meydana ge­lir Çünkü Rahman merhamet etmede mübalâğayı ifade eder. Zekât verme işi de, fakirlere acımaktan ötürü tahakkuk eder. Ramazan orucunun farz olması. Ra-hîm isminin tecellîsindendir. Çünkü oruçlu kimse acıktığı zaman, fakirlerin açlık­larını hatırlar da, onlara muhtaç oldukları şeyi verir. Yine oruç tutan kimse, acık­tığı zaman hissî bazı lezzetlerden kesilir. Ölürken de, bu kimseye, lezzetlerden ayrılmak kolaylaşır. Haccın farz olması isminin tecellîsindendir. Çünkü kişi hac yaptığında, vatanından ayrılması ve çoluk çocuğunu terketmesi gerekir. Bu da, kıyamet gününün yolculuğuna benzer. Yine hac yapan kimse, yalınayak, başı açık ve çıplak olur. Bu da, kıyametteki insanların haline benzer. Hülâsa, diyebiliriz ki, hac ile kıyametin durumları arasında gerçekten pek çok benzerlikler vardır.

 

Dördüncü nükte; Beş çeşit kıble vardır; Beyt-i Makdis, Kabe, Beyt-i Ma’mûr, Arş ve Allah’ın celâlinin dergâhı. Allah’ın Fâtiha’daki beş ismi, bu beş kıbleye bölüş­türülmüştür.

 

Beşinci nükte: Duyular beştir:

1-) Görme duyusu. Nitekim Cenâb-ı Allah “Ey basiret sa-hibleri siz bundan ibret alın ” {Haşr, 2} buyurmuştur

 

2-) İşitme duyusu. Nitekim Cenâb-ı Allah: “On­lar söze kulak verir ve onun en güzeline uyarlar” (Zûmer, 18) buyurur.

 

3-) Tatma duyusu. Cenab-ı Hakk, “Eypey­gamberler, temiz ve helâl olan şeylerden yeyin, sâlih ameller işleyin ” (Mü’minûn, 51) buyurur.

 

4-) Koklama duyusu. Cenâb-ı Allah ” Bana bunak demezseniz, inanın ki (şimdi) Yûsufun kokusunu duyuyorum ” {Yûsuf, 94) buyurur.

 

5-) Dokunma duyusu. Nitekim Cenâb-ı Allah: “Onlar ırz­larını koruyanlardır” (Mü’minûn. 5) buyurur. O halde ey insan, Allah’ın bu beş is­minin nuru ile, şu beş düşmanın zararlarını defetme hususunda yardım talep et.

 

Altıncı nükte: Fatiha Sûresi’nin birinci yarısı beş ismi ihtiva etmekte olup, bura­dan sırlara nurlar saçılır.

 

İkinci yarısı ise kulun beş sıfatını ihtiva etmektedir ki, buradan da bu nurların basamaklarına sırtar yükselir. Bu iki durum sebebiyle kulun namazdaki miracı gerçekleşir. Birinci durum iniş, ikinci durum ise bir yükseliştir. Bu Fâtiha’nın iki kısmı arasındaki ortak çizgi ile arasını ayıran çizgidir. Bunu şöyle izah edebiliriz: Kulun ihtiyacı ya dünyayı isteme hususundadır, ki bu da zararı defetmek ve menfaati elde etmek diye iki kısma ayrılır, yahut da ahireti istemek hususundadır, ki bu da cehennemden kaçmak olan zararı defetmek ve cenneti istemekten ibaret olan hayrı talebetmek diye iki kısma ayrılır. Böylece bun­ların toplamı dört eder. En şereflisi olan beşinci kısım ise, bir şey istemek için ve­ya bir şeyden korktuğundan dolayı değil de, sadece Allah, Allah olduğu için, O’na hizmet etmeyi, itaati ve ibadeti istemektir. Eğer “Allah” isminin nurunu müşahe­de edersen, Allah’tan. Allah’tan başka bir şey istemezsin. Eğer “Rabb” isminin nurunu müşahade edersen, O’ndan cennetin hayırlarını talebedersin. Eğer Al­lah’ın “Rahman” isminin nurunu müşahede edersen, O’ndan bu dünyanın hayır­larını istersin. Eğer, O’nun “Rahîm” isminin nurunu müşahede edersen, Allah1 tan, ahiret zararlarından seni korumasını istersin. Ve eğer “Mâliki-i yevmid-dîn” isminin nurunu müşahede edersen, Ondan ahiret azabına uğramaman için se­ni bu dünyanın afetlerinden ve çirkin fiillerinden muhafaza etmesini istersin.

Yedinci nükte: Bu beş ismi, şu meşhur zikirde adı geçen beş mertebeye yer­leştirmek de mümkündür:

“Allah’ı tenzih ve teşbih ederiz, Hamd Allah’a mahsustur, Allah’tan başka ilâh yok­tur, Allah en büyüktür. Güç ve Kuvvet, ancak Yüce ve büyük olan Allah’tandır.”

Bu zikirdeki, sözümüz, İsrâ Sûresi’nin ilk ayeti olan “Kulu (Muhammed’i) geceleyin yürüten (Allah) ne münezzehtir” (isra. 1) ayetidir. sözümüz ise beş ayrı surenin başlangıcı­dır (Fatiha, En’âm, Kehf, Sebe, Fâtır sûreleri). sözümüz bir sûrenin (Âl-i İmrân Sûresi’nin) başlangıcıdır. Bu da “Elif, lâm, mim, Allah, kendisinden başka ilâh olmayandır” (Âi-j imrân. 1) ayetidir. sözümüz, Kur’ân-ı Kerîm’de, açıkça olmaksızın, bir yerde kelimesine, bir yerde de kelimesine muzâf olmak üzere, iki yerde: Muhakkak ki Allah’ı zikrederek namaz kılmak) en büyüktür” {Ankebût. 45).  “Allah’tan olan bir rızâ ise en büyüktür” (Tevbe. 72) sözümüze gelince, bu Kur’ân-ı Kerîm’de açıkça zikredilmemektedir. Çünkü bu, cennet hazinelerindendir. Hazine ise saklı olur, açık­ta olmaz. Fatiha Sûresi’nde zikredilen beş isme gelince, bunlar şu beş zikrin baş­langıçlarıdır: sözümüz, sözümüzün; sözümüz, sözümüzün; sözümüz, sözümüzün karşılığıdır Çünkü bi­zim, sözümüz, ancak, kendisinin kâmil bir kudreti ve mükemmel bir rahmeti olan zata yakışır. Böyle olan da Rahman olan Allah’tır. Yine bizim sözümüz. ”  sözümüze tekabül eder Bunun manası ise, zayıf kullarına merhamet etmemekten yüce olduğudur. ” sözümüz ise, ” sözümüze karşılık olmaktadır Çünkü melik ve mâlik olan bir kimse, iradesi hilâfına kullarının hiçbir şey yapamayacakları zattır. Allah en iyi bilir. [136]

 

Besmele Niçin Üç İlâhî İsmi İhtiva Eder?

Bu fasıl, besmelenin üç ismi ihtiva etmesini gerektiren sebeb hakkındadır. Bu­rada birçok husus vardır. Şöyle ki:

Allah Teâlâ, kullarının akıllarına tecellî eder Bu tecellînin üç mertebesi vardır Çünkü Cenab-ı Hakk, ilk önce fiilleri ve ona delâlet eden alâmetleri ile tecellî eder. İkinci mertebede, sıfatları ıJe tecellî eder. En sonunda da zatı ile tecellî eder. De-midi ki: Allah Teâlâ, bütün kullarına fiil ve alâmetleri ile tecellî eder. Nitekim şöyle buyurmuştur “Denizlerde dağlar gibi akıp giden gemiler de

Onun mvtlerindendir.” (Şûra, 32) ve “Muhakkak ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardın­ca gelişinde ayetler (deliller) vardır” (Âi-i imrân. 190) Sonra Allah, dostlarına (evli­yaya) sıfatlarıyla tecellî eder. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur:

“Allah’ın gökleri ve yeri yaratması nususunda düşünürler ae “ty Kabbimiz bunu boşa yaratmadın.” (Âli imrân, 190) Sonra Cenâb-t Hakk, büyük peygamberlere ve meleklerin reislerine zatı ile tecellî eder. O şöyle buyurur:

“Sen, “Allah” de (geç) ve sonra onları daldıkları batakta oynasmlar diye bırak” (En’âm. 91), Bunu iyice bildiğin zaman biz deriz ki, “Allah” (c.c.) ismi, Zât-ı ılâhî’si-nin en kuvvetli tecellî eden ismidir. Çünkü O, lafız bakımından isimlerin en açığı, mana bakımından da akılların anlayamayacağı kadar uzak olanıdır. Buna göre o, inkarı güç ve sırlan idrak edilemeyen zahir (açık) ve bâtın (kapalı) olandır. Hü­seyin b. Mansûr el-Hallac şöyle demiştir;

“Bu (Allah ismi) insanların yanında olan bir isimdir ki, onun vasıtası ile “Allah” kelimesinin manalarından bir manayı bilebilmek için, bu isimde ve bu isim sebe­bi ile insanlar şaşırdı. Allah’a yemin olsun ki insanlar, onu ortaya koyan ortaya koy­madıkça (yani Allah vermedikçe) ondan bir ipucu elde edemezler”

Ve yine bu zat şöyle demiştir:

‘Ey her canlının vehmine gizli kalacak kadar dakik olan sırlar sırrı! Hem zahir olarak hem bâtın olarak her şey ile her şeye tecellî ettin.”

“Rahman” ismine gelince, bu da Cenâb-ı Hakk’m yüce sıfatları ile tecellîsini ifade eder. Bundan dolayı da Allah,

“De ki: Gerek “Allah” diye, gerek “Rahman” diye dua ediniz. Hangisi ile dua ederseniz edin, nihayet en güzel isimler O’nundur” (isrâ. 110) buyurmuştur. “Rahîm” ismi de, Allah Teâlâ’nın ful ve alâmetleriyle tecellîsini gösterir. Cenâb-ı Allah, bun­dan dolayı, “Ey Rabbİmiz, senin rahmetin ve İlmin her şeyi kuşatmıştır” (Mermin 7) buyurur. [137]

 

Fatiha Niçin Allah’ın Beş İsmini İhtiva Eder?

“Bu fasıl, Fatiha Sûrest’nin bu beş ismi İhtiva etmesinin sebebi hakkındadır.”

Bunun sebebi şudur: İnsanın durumlarının beş mertebesi vardır. Birincisi, ya­ratılma. İkincisi, dünya menfaatları hususunda eğitilme. Üçüncüsü, mebde’i ta­nıtma hususunda yetiştirilme. Dördüncüsü, me’âdı tanıtma hususunda yetiştiril­me. Beşincisi, ruhların bedenler âleminden ahiret âlemine nakledilmesidir. İmdi “Allah” İsmi, yaratmanın, yoktan var etmenin, tekvinin ve ibda’ın (bir örneği ol­maksızın yaratmanın) kaynağıdır. “Rabb” ismi, Cenâb-ı Hakk’ın, çeşitli lütuf ve ihsanları ile kullarını terbiye ettiğine delâlet eder. “Rahman” ismi, mebde’i (dün­yayı) tanımadaki terbiye-i ilâhiyeye delâlet eder. “Rahim” ismi, kulların neyi yapa­caklarını ve neden sakınacaklarını göstermek için, me’âdi (ahireti) tanıma husu­sundaki ilâhî terbiyeyi gösterir. “Melik” ismi, Cenâb-ı Hakk’ın, insanları dünya yur­dundan ceza (ahiret) yurduna nakledeceğine delâlet eder. Sonra kul, bu makam­lara erişince sözünü, gayb (sîgasın)dan muhâtab (sığasına) çevirerek “Sadece Sana ibadet ederiz ” der Bu ifadesi ile, sanki Cenâb-ı Allah, kuluna şöyle demiştir: Bu beş mertebede, bu beş isimden istifade edip âdeta Ceza Yurduna geçmiş gibi olunca, sanki Allah’ı görecek bir duruma geldin. İşte bu sebeble, O’nunla karşı karşıya imiş gibi konuş, gıyabında imiş gibi konuşmayı bırak da ” de. Böylece kul: “Ancak Sana ibadet ederiz; çünkü Sen, yaratan Allah’sın Ancak Senden yardım isteriz; çünkü Sen rızık veren Rabbi-sin. Ancak Sana ibadet ederiz; çünkü Sen Rahmân’sın. Ancak Senden yardım dileriz, çünkü Sen Rahîm’sin. Ancak Sana ibadet ederiz; çünkü Meliksin. Ancak Senden yardım isteriz; çünkü Sen Mâliksin” demiş olur.

 

Cenâb-ı Hakk’ın sözü, kulunun dünya yurdundan ahiret yur­duna; kötülükler yurduna, sürûrlar yurduna geçeceğine delâlet eder. İşte bunun için O, “Bugün için bir azık ve hazırlık gerek. Bu da ibadettir” der. Bu sebeble kul: der Sonra kul: “Kendi gücüm ve kudretimle kazandığım şey az­dır. Bu uzun günde (yolculukta), bana yetmez” der de, Rabb’inden yardım tale­binde bulunarak: “Yanımda bulunan azdır. O halde rahmet hazinelerinden, bu uzun günde bana yetecek kadar ver” manasında der. Ahiret günü için azığı elde edince, “Bu uzun ve zor bir yolculuktur. Yollar çok ve çeşitlidir. İn­sanlar bu çölde şaşırmıştır. Sâlikleri (yola gidenleri) irşada lâyık olan zattan iste­yeceğim yoldan başka çıkar yol yoktur” diyerek “Beni doğru yola hidayet et (ilet) talebinde bulunur. Sonra, bu yola sülük edenlere (girenle­re) bir arkadaş, bir muhafız ve bir rehber gerektiği için ” “Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna (ilet)” der. Cenâb-ı hakkın kendilerine ni­met verdiği kimseler de peygamberler, sıddîklar, şehitler ve sâlih kimselerdir. Buna göre, peygamberler delil; sıddîkler muhafız; şehitler ve sâlihler ise arka­daştırlar Sonra kul; “Kendilerine gazab olunanların ve sapıtanların yoluna değil.” der. Bu böyledir. Çünkü Cenab-ı Hakk’a varmaya en­gel olan perdeler iki kısımdır. Biri ateşten olan perdelerdir ki bu, dünya âlemidir Diğeri ise nurdan olan perdelerdir ki bu da ruhlar âlemidir. Her iki engelden de Allah Teâlâ’ya sığın ki gönlün, ne ateşten perdelerle ne nurdan perdelerle meş­gul olmasın. [138]

 

Bu Sûrede Geçen İlâhî İsimlerin Bir Başka Delâleti

Bu sûrede, “Allah’ın ismine nisbet edilen iki kelime; ‘Allah’tan başkasına nisbet edilen iki isim vardır. “Allah” ismine izafe edilen iki kelimeden birisi.” sözünde “ism” kelimesi, diğeri” sözündeki, “hamd” kelimesidir. Buna göre, besmele işlerin başlangıcı için,” da işlerin sonu içindir. Besmele zikir, elhamdülillah şükürdür. Kul, “Bismillah” deyince rahmete müstehak olur. “Elhamdülillah” deyince bir başka rahmete müstehak olur. Bundan dolayı, “bismillah” ile, Cenâb-ı Hakk’ın “Rahman” isimden olan rahmete; “elhamdülillah” ile de, O’nun “Rahîm” isminden olan rahmete hak kazanır. Bu manadan dolayı: “Ey dünyanın Rahmanı, Âhıretin Rahîmi” denilir.” sözüne gelince, ” Ben sizin Râbbiniz değil miyim.” “Evet Rabbimizsin” (Araf. 172) ayetinin delaletiyle, buradaki rubûbiyyet insanların başlan­gıç dönemleri, Rahman sıfatı ise, hayatlarının orta dönemi, Melik sıfatı ise  “Bugün mülk kimindir? Bir ve Kahhâr olan Allah’ın­dır.” (Mu’min, 16) ayetinin’delaletiyle insanların son dönemleri içindir Doğruyu en iyi Allah bilir. O, doğruya iletendir.

Allah’ın yardımı ve yardımı ile Fâtıha’nın tefsiri tamamlandı. [139]

[/toggle]

[toggle style=”closed” title=”DİPNOTLAR”]

[1] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/245.

[2] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/245.

[3] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/245.

[4] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/245-247.

[5] Tırmizı, Tefsır-ı Sûre 15, (5/297); Musned, 5/114.

[6] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/248-249.

[7] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/249.

[8] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/249.

[9] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/249.

[10] Bu hadisi Beyhakî ve Deylemî rivayet etmiştir (Keşfu’t-Hafâ, 2/82).

[11] Benzeri bir hadis için bkz  Buhârî. FedâJİü’l-Kur’an. 9 (6/103).

[12] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/249-250.

[13] Müshm, Salât, 38 (1/296); Tirmizî, tefsir. 2 (5/201).

[14] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/250.

[15] Tırmizi, Fedâilü’l-Kur’an, 25 (5/184). Dârımî, Fedâiiü’l-Kur’an. 6 (2/441).

[16] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/250.

[17] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/250.

[18] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/251.

[19] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/252-253.

[20] Bu hadîs daha önce geçti.

[21] Mufassal sûreler Kur’ânın son kısmındaki kısa sûrelerdir. Bunların ilki olarak, bazıları Kâf Sû-resini, bazıları Hucûrat Sûresini bazıları da bunlara yakın diğer sûreleri söylemişlerdir. (Suyû-tî. İlkân. 1/62).

[22] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/253-254.

[23] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/254-255.

[24] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/256-262.

[25] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/262-264.

[26] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/264-266.

[27] Buhârî, E2ân, 18 (1/155), Müsned. 5/53.

[28] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/267-268.

[29] Hanefi mezhebine göre namazda Fatiha Sûrest’nı okumak vâobtır. Bu tesirin mueflifı Fahreddm Razı merhum Şâfıî mezhebindendır.

[30] Uzunca bir hadisten. Ebu Dâvud, sünnet, 6 (4/201); Tirmizi. ilm, 16 (5/44). Ibn Mâce. mukad­dime, 6 (1/16): Dârimî, mukaddime 16 (1/45); Müsned. 4/126.

[31] Tirmizî. menâkıb. 16, 37 (5/609, 672); İbn Mâce. mukaddime. 11 (1/37): Müsned, 5/383

[32] Müslim. Salât. 38. 40 (1/296, 297); Ebû Dâvud. Salât, 132 (1/217); Tirmizi, Tefsir; 2 (5/201); Ne-sâı, İttitah, 23 (2/136).

[33] Tirmizi, Salât, 232(2/122).

[34] Müslim, Salât, 34,36 (1/295); Nesâi. İftitah, 24 (2/137); Dârimi, Salât, 37 (1/283); Tırmizı, Salât, 183 (2/25); Jbn Mâce, İkâme. 11 (1/273).

[35] MusJım. Salât, 38. 41 {1/296. 297); Tırmızî. Salât. 183 {2/26) ve {2/121)  ıbn Mâce. İkâme 11 (1/2731.

[36] Tırmızı, Saat. 183 (1/26).

[37] Benzeri bir hadis için bkz  Nesâi, ıftıtah, 25 (2/138).

[38] Tirmizi, Kıyamet. 60 (4/666). Nesâî. Kuzât, 11 (8/231): Dârımî. Büyü. 2 (2/245).

[39] İbn Abbas’ın sözü olarak bkz Datimî, Mukaddime. 22, 23 (1/53).

[40] Müslim. Cumu’a. 43 (2/592).

[41] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/268-275.

[42] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/275.

[43] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/275-276.

[44] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/276-277.

[45] Musned 2/359

[46] Mûsned. 1/379.

[47] Daha önce geçti.

[48] Bu hadis biraz önce geçmiştir.

[49] Bu kaideye göre herhangi bir hususta, bir rivayet varlığına, diğer bir rivayet de var olmadığına delâlet ediyorsa, mevcudiyeti gösteren birinci kısım tercih edilir.

[50] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/277-284.

[51] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/284-286.

[52] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/286.

[53] Daha önce geçti.

[54] Benzen bir hadis için bkz  Tırmızî. Duâ. 4 (5/458).

[55] Tırmizî, Menâkıb, 20(5/633).

[56] Musarrât: sütü sağıimayıp memelerinde bırakılan hayvanlar demektir Peygamberimiz (s.a.s.) m şu nadısı “Musarrât Haaısi” olarak meşhur olmuştur:

‘Deve ve koyunlarını sütlerini (daha besili ve iyi görünsünler diye) sağmadan memesinde bırakma­yın. Kim böyle bir hayvan satm alırsa, iki hususta muhayyerdir İsterse onu sağar ve alıkor. isterse ot sâ’ miktarı hurma ile birlikte sahibine iade eder.” {Buhâri. buyu: 63. cilt III, sh.25)

[57] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/287-291.

[58] Musned, 2/359.

[59] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/291-293.

[60] Daha önce geçmiştir.

[61] Daha önce geçmiştir

[62] Tirmizî. îman, 18 (5/26).

[63] Müslim Salât 45 (1/298). uzunca bir hadisten.

[64] Daha önce geçmişti

[65] Nesâı, Sehv, 20 (3/17), Müsned, 5/447, (uzunca bir hadisten…).

[66] Nesai, İftitâh, 37(2/153-154); Müsned, 5/41, 51.

[67] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/294-299.

[68] Yukarıda geçti.

[69] Tirmızî, Salât, 233 (2/123).

[70] Daha önce geçti

[71] Daha önce geçti

[72] Daha önce geçti.

[73] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/300-302.

[74] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/303-304.

[75] Müslim, fedâil. 130 (4/1830).

[76] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/304-305.

[77] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/305.

[78] Müslim. Zühd, 69 {4/2297).

[79] Benzen bir hadis için bkz, Ebu Dâvud. edeb. 11 (4/255).

[80] Daha önce geçti.

[81] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/306-319.

[82] Benzer bir hadis ıçm bkz  Müslim, zikir. 7 (4/2063).

[83] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/319-325.

[84] Bu açıklamalar Şafiî mezhebine göredir.

[85] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/325-329.

[86] Buhâri. Cuma. 11 (1/215): Müslim. İmaret. 20 (3/1459).

[87] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/329-337.

[88] Buhârî, rikak 38 (7/190).

[89] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/338-345.

[90] Benzen bir hadis için bkz  Buharı, mezâlim. 3 (3/98).

[91] Az bir farkla hadis-i şerif Tirmizî tarafından rivayet edilmektedir.

[92] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/345-348.

[93] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/348-351.

[94] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/351-352.

[95] Müsned. 2/173.

[96] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/352-354.

[97] İrca’ fikrinde olanlara yanı Mürcie’ye göre dmın esası îmandır, amel değildir. Günahla imana zarar gelmeyeceği gibi yapılan taattn da inanmayana faydası yoktur.

[98] Müsned, 4/278. 375.

[99] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/354-358.

[100] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/359.

[101] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/359-360.

[102] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/360.

[103] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/360-362.

[104] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/362.

[105] Mu tezıle’ye göre Allah’ın hikmeti, kulları için âslah, yanı en iyi olan ne ise onu yapmayı gerekti­rir. Kullar ıçm aslah olanı yapması farzdır. İlahî iradeyi sınırlandıran bu baM iddia Ehl-i cennetçe reddedilir. Eş’art’nın meşhur üç kardeş meselesi bunu çürütür.

[106] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/362-363.

[107] Bunun Hz. Peygamber’den değil seleften bir söz olarak nakledildiği söylenmiştir. Bu hususta bkz. Keştu’l-Hafâ, 2/166.

[108] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/363-366.

[109] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/369-371.

[110] Benzeri bir hadis için bkz Müsned, 6/240: Aynı metinle, el-Camiu’s-sağîr Suyûtî, (2157).

[111] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/372-374.

[112] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/375-377.

[113] Bu hadis daha önce geçti.

[114] Daha önce geçti.

[115] Daha önce geçti.

[116] Daha önce geçti.

[117] Daha önce geçti.

[118] Namazların her rekâtinde Fatiha Sûresi’nin okunmasının farz oluşu, Şafiî Mezhebine göredir. Ha-nefılere göre, namazda Fatiha Sûresi’ni okumak vaciptir.

[119] Mefhûm-u küllî: Manasında birçok varlığın ortak olduğu bir kelimedir “İnsan” kelimesi gibi. Bu kelime insan olan her varlığı ifade eder.

[120] Bu hadisi Ebu Nu’aym. Htlye’sınde; Tabarânî, Evsafında; Beyhakî, Şu’ab’mda zikretmiştir (Keşfu’l-Hafâ. 1/311)

[121] Daha önce geçti.

[122] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/377-386.

[123] Müslim, imân, 293 (1/162): Müsned. 4/401. 405.

[124] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/386-389.

[125] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/389-391.

[126] Ebu Davud, libâs, 27 (4/59); Müsned. 2/248.

[127] Tirmizî, Daavât, 92 (5/539).

[128] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/391-392.

[129] Benzen bir hadis için bkz: Tirmizî, zühd. 9 (4/556): İbn Mâce, Zühd. 19 (2/1402).

[130] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/392-394.

[131] Buhârî. Tefsir (6/20).

[132] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/394-396.

[133] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/396-398.

[134] Müslim. Tevbe 14-16 (4/2107-2108).

[135] Buhârî. iman, 1 (1/8); Müslim, iman, 21 (1/45).

[136] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/398-403.

[137] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/403-404.

[138] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/405-406.

[139] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/406.

[/toggle]

Etiketler