İMAD MUĞNİYEÖRNEK ŞAHISLAR

İMAD MUĞNİYE TARİHİN İSTİSNALARINDAN BİRİYDİ

İMAD

Şehid Muğniye’nin şahsiyetini ele almak kolay bir iş değil; kendisi hakkında konuşacak birini bulmanın zorluğundan kaynaklanmıyor bu sadece, bu güçlük aynı zamanda Hacı İmad’ın şahsiyetinin çok boyutluluğundan ve tüm bu boyutlar hakkında konuşabilecek çok az kişi bulunmasından doğuyor. İşte bu yüzden yakınları kendisini tanımlarken İmam Humeyni’nin Şehid Beheşti hakkında kullandığı tabirden istifade ediyorlardı: “O bir millet idi!” İşte bu şartlar altında biz de kendisinin özelliklerinin, düşüncelerinin ve direnişe yaptığı efsanevi hizmetlerin kıyısından köşesinden bahsetmek için yazar, üniversite hocası ve Ortadoğu uzmanı Dr. Mesud Esedullahi ile buluştuk ve Ortadoğu meseleleri, bölgedeki İslami hareketin teşekkül süreci, Hizbullah’ın kuruluşu ve İmad Muğniye’nin dahiyane komutanlığı hakkında bir röportaj gerçekleştirdik. Yerimizin kısalığı yüzünden sadece Şehid Muğniye hakkındaki bölümünü yayınlamakla yetiniyoruz:
– Şehid Muğniye’nin direnişin şekillenmesindeki etkisi ve Hizbullah ile çalışmaya başlaması hakkında konuşulurken daha gençlik döneminden itibaren işgal karşıtı hareket içersinde yer aldığı söyleniyor. Biraz bu konudan bahseder misiniz?

Son yıllarında Hacı Rıdvan olarak tanınmaya başlayan İmad Muğniye bütün ömrünü direnişe adamış biri idi. 16 veya 17 yaşında mücadeleye katılmıştı ve bu mücadelesini şehadetine kadar sürdürdü. İşin doğrusu, kendisini tanıdığı anda mücadeleye başlamış ve hayatını direnişe vakfetmiş idi.

Muğniye, Güney Lübnan Şiilerinden idi ve İsraillilerin saldırıları ve sınırları ile doğrudan temasta olduğu için de İsrail saldırısının yol açtığı sıkıntıları tüm varlığıyla derk etmişti. O günlerde İsrail ile mücadele Filistinli örgütlerin tekelindeydi ve Filistinli örgütler içinde de sadece Fetih hareketi kendisini laik ve ulusalcı olarak tanımlamakla yetiniyordu, diğer grupların tamamı solcu ve komünist idiler. Şehid İmad ilk önce Fetih hareketine dahil oldu ve Enis Nakkaş Bey’in şehid ile olan hatıralarında bahsettiği gibi ilk eğitimini de Nakkaş’tan aldı.

Fetih yetkilileri eğitim esnasında bu gencin yetenek ve gücünün diğerlerinden çok farklı olduğunu kavramakta gecikmiyorlar, çok zeki ve verilenleri hemen kapan biri olduğunu anlıyorlar. O zamanlar Fetih içersinde, üst düzey kişilerin korunması ile yükümlü olan “Grup 17” adlı bir birim bulunmaktaydı ve bu teşekkülün içine öncelikli olarak kendisine çok güvenilen kişiler kabul ediliyordu. Zira İsrailliler rahatlıkla Filistinli hareketlerin içine sızabiliyorlardı. (Maalesef bugün de sızabiliyorlar.) Sonuç olarak yeni uzvun dışarıdan sızdırılmış bir ajan olmadığına emin olmak zorundaydılar. İkinci olarak da bu kişi, Lübnan gibi İsrail casusları ile kirlenmiş güvenliksiz bir ortamda ağır görevler alabilecek kudrete sahip olmalıydı. İmad Muğniye’de bu gücü ve güvenilirliği bulmuşlardı. Şehid Muğniye bu teşkilat ile işbirliğine gittiğinde ortada İsrail ile mücadele eden hiçbir İslami örgüt bulunmamaktaydı.

Emel Hareketi Şehid Muğniye’yi tatmin etmiyordu zira bu hareketi daha çok Lübnan’ın iç ihtiyaçları ortaya çıkarmıştı. Hacı Rıdvan’ın temel amacı ise İsrail ile mücadele etmekti, iç savaşlarda yer almak değil. Muğniye burada Yasir Arafat ile sıkı fıkı oldu, Fetih’in üst düzey yetkililerinin korunması ile görevlendirildiği için Arafat’a en yakın olan halkaya dahil olması tabii idi. Arafat ile aralarındaki sıkı dostluk Filistinli liderin ölümüne dek sürmüştür. Muğniye’nin Arafat’a bakışının biz İranlılardan farklı olduğu belki de ilk kez burada açıklanıyor. Kendileri bizim görüşümüzü kabul etmiyor, Arafat’ı yanlış değerlendirdiğimizi söylüyordu ve bunda da ısrarcı idi.

Muğniye’nin “Grup 17” içersinde faaliyetlerine başlaması kendisini istihbarat ve güvenlik alanına dahil ederek siyasi işlerden uzakta kalmasına müncer oldu ve ömrünün sonuna kadar da bu alandaki faaliyetlerini sürdürdü.

Şehidin faaliyetlerine başlamasıyla eş zamanlı olarak İslam Devrimi de muzaffer olmuştu. Bir buçuk sene sonra da Irak İran’a savaş açacaktı. Bildiğiniz gibi Lübnan aynı zamanda da başkalarının savaş meydanı konumundaydı o günlerde, yani eğer iki ülke savaş halindeyseler Lübnan’daki taraftarlarının da birbirleriyle savaşması kaçınılmazdı. İşte bu yüzden İran ve Irak arasındaki savaş meydanlarından biri de Lübnan idi. Bu mesele İran halkı tarafından yeterince bilinmemektedir.

Saddam Lübnan’daki büyükelçiliğine; bu ülkedeki tüm muhaliflerini, hatta İran’ın Lübnanlı taraftarlarını bile, bombalı saldırılar ve suikastlerle ortadan kaldırma emri vermişti. Bunun karşısında da başta Hacı Rıdvan olmak üzere Lübnanlı gençler Irak Baas Partisi’nin Lübnan kolu karşısında harekete geçtiler, parti ile savaşarak tamamen ortadan kalkmasını sağladılar. Hatta istişhadi bir operasyon ile Irak büyükelçiliğini havaya uçurmuşlardı. Lübnan’da gerçekleşen ilk istişhadi eylem belki de Irak büyükelçiliğinin havaya uçurulması hadisesi idi.

– Şehid Ahmed Kasir’in operasyonundan önce miydi bu?

Evet, İsrail’in 1982 yılındaki Lübnan saldırısından önce idi. Bu istişhadi eylem Ebu Meryem adlı bir kişi tarafından gerçekleştirilmiştir. İmad Muğniye İran ile ilişki kurmuş, İran’a gelerek yetkililerle görüşmüştü. Ama bunu kendi yürüttüğü faaliyetlerin çerçevesinde gerçekleştiriyordu. Yani kendi teşkilatının durumu karışık bir hal arz ediyordu. Grup 17’nin üyesi olmakla birlikte bir yandan da ayrı olarak kendi örgütünü yönetmekteydi. Fetih hareketi içinde yok olmamıştı yani.

– Bu teşkilatının bir adı var mıydı?

Hayır, Hacı İmad Fetih’e birlikte girdiği birkaç kişi ile birlikte, aralarındaki uyumu korumuş ve Filistinlilerle tamamen aynı kafada olmamayı başarmışlardı. Yani dindar bir Şii, Şii fıkhına bağlı gençler olarak kalmışlardı ama askeri olarak Fetih ile birlikte çalışıyor, birlikte eğitim görüyorlardı.

1982 yılında İsrail Lübnan’a saldırarak silahlı Filistinli örgütleri dışarı attı. Yasir Arafat örgütü ile birlikte Tunus’a geçti ve böylelikle Muğniye ile arasındaki bağlantı da pratik olarak kopmuş oldu.

Bu hadise ile eşzamanlı olarak da İslam Devrimi Muhafızları Lübnan’a geldiler. İmad Muğniye kaybettiği hazineyi bulmuş gibi olmuştu. Bu, onun hayatındaki ilahi inayetlerden biri olmuş olmalı, zira o ve dostları eğer Fetih hareketi içersinde kalmış olsalardı fazla gelişme imkanına sahip olamayacaklardı. Hacı İmad’ın fikri yapısı Fetih hareketi ile uyuşmuyordu çünkü.

Muğniye şahsen Devrim Muhafızları’na başvurdu, kendisinin ve beraberindeki askeri faaliyetlerde geçmişleri olan bir grup Lübnanlı gencin İslami direnişe katılmak istediklerini söyledi onlara. Şehid İmad birkaç sene boyunca Hizbullah’tan ayrı bir teşkilatı idare etmeyi sürdürdü. Bu örgütün Hizbullah ile arasında örgütsel bir organik irtibat yoktu.

Amerikan Büyükelçiliğinin ve Amerikan deniz piyadeleri ile Fransız paraşütçülerinin karargahlarının havaya uçurulması gibi Lübnan’da gerçekleşen bazı hadiseler “İslami Cihad” veya “Ezilenlerin Küresel Cephesi” adını alan bu teşkilat tarafından üstlenilmiştir. Hizbullah bu eylemlerin sorumlusu olarak görülmemekteydi ve sadece İsrail ile mücadele ile meşguldü.

Her ne kadar bu iki örgüt arasında fikri bir ilişki olsa da -yani birbirlerini tanıyorlardı ve muhtemelen yardımlaşıyorlardı da- örgütsel anlamda Hizbullah “Gidelim Amerikan karargahını bombalayalım” diyor ve diğerleri de bunu uyguluyor değillerdi. Hayır, bu eylem Hizbullah’ın değildi. Bunu tarihe kayıt düşürmek için söylüyorum. Yarın, “Bunlar Hizbullah’ın bir parçası idiler fakat İslami Cihad adı altında faaliyet yürütüyorlardı” demeyelim. Bunlar birbirlerinden bağımsız iki örgüt idiler ama aralarında fikri yakınlık ve dostluk var idi.

– Hacı İmad Hizbullah’a ne zaman katıldı peki?

1991 yılına kadar bu iki teşkilat birbirinden ayrı idi. Taif Anlaşması’nın imzalanmasının ardından Lübnan’ın iç siyasi vaziyeti tamamen değişti. Lübnan’daki iç savaş sona erdi ve milis güçler silah bırakmak zorunda kaldılar. Burada direnişin de silah bırakıp bırakmaması sorusu ortaya çıktı. İşte bunun sonrasında, varlık bulmasında Hafız Esad’ın çok etkili olduğu başka bir anlaşma imzalandı. Anlaşmada “Direnişin konumunun milis güçlerinden farklı olduğu ve İsrail’in Lübnan topraklarında bulunduğu sürece halkın işgalciler karşısında direniş hareketine sahip olma hakkının korunması gerektiği” karara bağlandı. Bu anlaşma sayesinde Hizbullah’ın askeri kanadının korunması üzerinde –sadece Güney Lübnan’da olmak şartıyla- uzlaşma sağlanmış oldu.

Bu anlaşmadan önce Hizbullah Beyrut’ta ve Baalbek’te düzenlenen Kudüs Günü törenlerindeki geçit merasimlerinde, açık bir şekilde silahlarını halka gösterebiliyordu. Fakat anlaşmanın sonrasında geçit törenleri silah sergilenmeden yapılmaya başlandı. Bu akıllıca formül sayesinde milis güçlere de bahane bırakılmamış oldu.

Bu değişikliklerden sonra, İslami Cihad ile Hizbullah arasındaki ilişkileri öncesinde olduğu gibi sürdürmek artık mümkün değildi. Bu durum Sovyetler’in çöküşü ve İran-Irak savaşının son bulduğu döneme denk gelmişti. Öyle ki iki üç sene içersinde dünyanın ve bölgenin şekli tamamen değişivermişti. Bu değişimin büyüklüğü Hizbullah için de ağır bir süreci başlatarak, örgütü kendisini yeni duruma uydurmaya yoğunlaşmak zorunda bıraktı. Bunun sonucunda Hizbullah içersinde bazı değişimler yaşandı, ezcümle Hizbullah kendisi için bir genel sekreter seçecekti.

O güne dek Hizbullah’ın başında resmi bir önderi bulunmuyordu fakat artık siyasi çehresini aleni kılmak zorundaydı. İslami Cihad hareketi kendisini feshetti, ardından da Şehid Muğniye ve arkadaşları Hizbullah’ın askeri birimine katıldılar. Bu büyük bir değişim idi, yani Şehid Muğniye resmen ve aleni olarak Hizbullah’ın bünyesine dahil olmuş oldu böylelikle. Öncesinde de Hizbullah’ın bazı birimleri ile birlikte işbirliği yürütmekteydi ama resmen Hizbullah’a katılmasından önce bazı özel operasyonlarla sürdürmekteydi işini.

– Şehid Muğniye Hizbullah gibi İran ile ilişkilerini ve ilgisini korudu mu?

Evet bunu korudu. Hizbullah’a katılmasının sonrasında hızla geliştirdi kendini ve yetenekleri ve zekası sayesinde örgütün askeri, istihbari ve güvenlikle ilgili alanlarındaki en önemli komutanı haline geldi. Artık Hizbullah içersinde çok hayati önemde bir görev ifa etmeye başlamıştı. Seyyid Hasan Nasrallah’ın da bu durumu, “2000 ve 2006 yılındaki zaferleri O’nun çabasına ve faaliyetlerine borçluyuz” diyerek tasdik etmiştir. Yani Muğniye fikri kudretini, zeka ve dirayetini Hizbullah’ın bedenine zerk etmişti ve bundan sonradır ki Hizbullah direniş içerinde çok özel bir hareketlilik ve atılım kazanacaktı.

O çok üstün bir cesarete sahipti ve bu yiğitliği sadece askeri faaliyetlerle sınırlı değildi, yeni ve büyük işlere girişmekten korkmazdı. Örneğin Hizbullah’ın en gelişmiş ve etkili silahlara sahip olmasının ve savaşçıları için en iyi eğitimin ve imkanların sağlanmasının gerekliliğine inanıyor, “Düşman tepeden tırnağa silahlanmış ve zekice pek çok araştırma kurumu tesis etmiş. Eğer bu düşmanla savaşmak istiyorsan sen de bunların aynılarına sahip olmak zorundasın, sadece şehadet aşkı ile savaşman mümkün değil. Şehadet aşkının, iman ve iradenin yanı sıra gerekli olanakları da sağlamak zorundasın” diyordu. Bu bakış açısı Hizbullah içersinde ciddi bir değişime neden oldu ve bu değişimin sonuçları daha sonra herkes için aşikar olacaktı.

– Muğniye’nin Hizbullah içersindeki ağırlığını ve etkisini göz önüne alan pek çok kişi, bu komutanın şehadetinden sonra Hizbullah’ın telafisi olmayan bir darbe aldığını ve artık belini doğrultmasının mümkün olmadığı şeklinde yorumlar yaptılar. Fakat son dönemlerde İsrailliler tarafından yayınlanan analizlerde Hizbullah’ın gücünün 2006 savaşından bu yana, başka bir deyişle Muğniye’nin şehadetinden sonra, bütün alanlarda eskisinden daha fazla arttığı vurgulanmaktadır. Bu durum Hacı İmad’ın kendisinden sonrası için düşündüğü bir tedbir mi idi, yoksa bunda başka bir nokta mı saklı?

Hacı İmad mutlaka bu önlemler konusunu düşünmüştür. Zira şehadet ihtimalinin her an için mümkün olduğunu biliyordu. 25 yıl boyunca 42 ülkenin istihbarat biriminin takibi altında yaşamıştı! Böylesi bir insanın her an şehid edilmeyi beklemesi çok normaldir. Kendisi de hedefine iman etmişti ve şehid olması durumunda hedefleri zarar görmeyecek bir şekilde icrayı faaliyette bulunuyordu. Bundan dolayı örgütsel çalışmaya çok önem vermekteydi ve yürütülen programların tek bir şahısa bağlı kalmasını istemiyordu. Özellikle eğitime çok önem veriyordu, sadece askeri eğitime değil, yönetim bilimleri ve diğer modern derslere de.

Fikri açıdan acayip bir insan idi, sadece askeri yönlü tek boyutlu biri değildi. Stratejik konulara çok ilgi duyuyordu ve bunları Hizbullah’ın ders programları arasına soktu. Özellikle 33 gün savaşından sonra, emri altındaki kişilere askeri komuta ile ilgili konularda üst düzey derslere katılmalarını zorunlu kılmıştı.

Eğer bu açıdan bakarsak İmad Muğniye’nin şehadeti Hizbullah’a bir zarar vermemiştir. Hizbullah bugün örgütsel anlamda köklü bir ağaç gibidir. Pek çok komutanı ve üyesi vardır, büyük bir tecrübe biriktirmiştir ve kendisini sürekli olarak en yeni askeri teorilerle silahlandırmaktadır.

Ama eğer başka bir açıdan bakar isek şunu da kabul etmeliyiz ki Hacı Rıdvan gibileri tarihin istisna şahsiyetlerindendirler. İsrail karşısında slogan atmak istediğimizde, “Evet, Hizbullah hiç darbe almamıştır” diyoruz. Hatırlıyorum, Beheşti’nin şehid olduğu günlerde de “Düşman sen ne zannediyorsun, İran Beheşti dolu!” diye slogan atıyorduk. Ama hepimiz biliyoruz ki Şehid Beheşti’nin emsali bir daha gelmeyecek, tıpkı İmam’ın buyurduğu gibi: “O bir millet idi.”

Şehid Muğniye de bir istisna idi, dolayısıyla tıpkı “Bir alim öldüğünde İslam’da asla başka bir şeyle kapanmayan bir gedik açılır” mealindeki hadiste olduğu gibi, Hizbullah için de Muğniye’nin şehadeti ile öyle kolayca doldurulamayacak önemli bir gedik açılmış oldu. Bunu Hizbullah’ı gözümüzde zayıflatmak amacıyla söylemiyorum. Ama bu insanın kaybı büyük bir zarardır ve O’nun yerini alan dostların azami telaş göstererek bu boşluğu doldurabilmelerini ümit ediyorum.

– Suikast dosyası nasıl sonuçlandı? Sizin bu hadisenin nasıl gerçekleştiği ve suikastte kimlerin elleri olduğu hakkında bir bilginiz var mı?

Bu konuda özel bir bilgiye sahip değilim. Ne Suriyeliler bu araştırmalarının sonucunu resmen açıkladılar, ne de Hizbullah konu hakkında bir şey söyledi. Bu tahkikat mutlaka devam ediyordur ve bazı bulgular elde etmişlerdir. Fakat tepedeki kişilere ulaşabilmek için herhangi bir açıklamada bulunmuyorlar. Fakat bu suikast çok girift olduğu ve bu işi gerçekleştirenler çok dikkatli davrandıkları için, bir iki yıllık bir araştırma ile bile hadisenin bütün boyutları ile açığa kavuşturulamaması mümkündür.

Suikastin arkasında İsrail olduğu hakkında en küçük bir şüphem yok ve bunu delillendirebilirim. Bakın bunlar 25 yıl boyunca peşindeydiler Muğniye’nin, 42 ayrı güvenlik birimi! Muğniye’nin şehid olduğu günün ertesi gecesinde Hizbullah yayınladığı bir bildiri ile bu şehadeti resmen kabul etti. Bu bildiriden bir saat sonra da İsrail ve Amerika bu konuyu doğruladı. İsrail’in, Amerika ve diğerlerinin, 25 yıl boyunca peşinde koştukları birisinin öldürüldüğünü duyduktan sonra hiç şüphelenmemeleri acaba mantıklı mı? Eğer kendi işleri olmasaydı bu haberden kesinlikle şüphe ederler ve “Bu, Hizbullah’ın Muğniye’nin dosyasını kapatmak için uydurduğu bir senaryo” derlerdi. Hizbullah’ın bildirisinden hemen sonra Amerika ve İsrail bu haberi niçin doğruladı? Biliyorsunuz ki İmad Muğniye’nin şehadetinden sonra Beyaz Saray sözcüsü tarafından yapılan açıklamada “Bugün dünya İmad Muğniye’siz daha güzel!” denilmişti.

– Bu ne demek oluyor?

Bu konuda başka bir nokta daha var. Cenaze töreni esnasında şehidin naaşı gösterilmedi, merasim alanında görülen tek şey gömülen bir tabut idi. Eğer şüphelenmek isteselerdi bu tabutun boş olduğunu söyleyebilirlerdi. “Hizbullah cenazeyi niçin göstermedi?” diye sorarlardı. Hacı İmad’ın şehid olmadığını ispat etmek için bin bir tane delil sunarlardı yani. Kendi işleri olduğu için bir an bile şüphe etmediler ve “Şam’da öldürülen bu kişi İmad Muğniye’dir” dediler. Bu bence en iyi delildir ve Amerika ile İsrail’in İmad’ın şehadetinde parmağı olduğunu ispat etmek için başka bir kanıta ihtiyacımız yok.

Suikastin nasıl gerçekleştiğine gelince bence bu bir Arap istihbaratının işbirliği ile gerçekleşmişti. Çünkü bu hadise çok karışık idi ve İsraillilerin tek başına bunu gerçekleştirmeleri mümkün değildi. Onlara kimin yardım ettiğini öğrenmek için ise tahkikatin sonucunu beklemek zorunda kalacağız.

Pek çok delile dayanarak söyleyebiliriz ki İsrailliler tek başlarına bu suikasti gerçekleştiremezlerdi, hemen teşhis edilirlerdi çünkü. Arap olan fert veya fertler İsraillilerle işbirliği yapmış olmalılar. Arap ülkelerinde yaşayan, bölgeyi iyi tanıyan unsurlar da yer almış olmalı hadisede, Avrupalı veya İsrailli Arapların işi değil bu.

– Araplar niçin Muğniye’yi şehid etmek istemiş olabilirler?

Pek çok Arap ülkesinin istihbarat teşkilatı İmad Muğniye’den çok hoşlanıyor değillerdi. Muğniye’nin ve direniş güçlerinin faaliyetleri Mısır, Arabistan, Ürdün ve diğer rejimleri gülünç durumda bırakmıştı ve bütün bu durumun sorumlusu olarak da Şehid İmad’ı ve Seyyid Hasan Nasrallah’ı görüyorlardı. Elleri bugüne kadar Seyyid Hasan’a ulaşabilmiş değil ve inşallah hiçbir zaman da ulaşmaz. Fakat elleri İmad Muğniye’ye ulaşır ulaşmaz da bütün küçük düşmüşlüklerinin intikamını almış oldular. Demek ki bunda önemli bir nedenleri vardı, elbette Amerika ve İsrail’in baskısı da söz konusu. Bu işbirliği herkesin malumudur. Özellikle Ürdün istihbaratının Mossad ile ilişkileri gizli değil.

– Son soru; Ortadoğu meselelerine ve bölgedeki değişimlere vakıf biri olarak bu hadiselerin nasıl sonuçlanacağını tahmin ediyorsunuz?

Eğer ilkesel bakarsak, sahip olduğumuz öğretilere göre Hakkın batıl karşısında galip geleceğine inandığımızı söylemeliyiz. Bunun gerçekleşmesi ne kadar sürerse sürsün, batıla dayanan İsrail rejiminin ortadan kalkacağına inanıyoruz kesinlikle. Öte yandan, olaylara baktığımızda bunun gerçekleşmekte olduğunu da görüyoruz. Ben Gurion zamanında “İsrail’in sınırları tanklarımızın nerede durduğuna bağlıdır” diyordu. İsrail bugün bile sınırlarını resmi olarak çizmiş değildir. Çünkü siyasetlerini “Nil’den Fırat’a kadar” şeklindeki saldırgan bir düstur üzerinde temellendirmişlerdir. Bu bizim uydurduğumuz bir slogan değil, bu inançlarını bayraklarına da işlemiş durumdalar. Bugüne kadar Araplarla yaptıkları tüm savaşları kazandılar, öyle ki Arapların gözünde bile İsrail ordusu “yenilmez bir güç” olarak tanımlanmaktaydı, İsraillilerle yapacakları savaşı baştan kaybedilmiş sayıyorlardı.

Fakat yaklaşık olarak otuz seneden bu yana, önce Lübnan’da sonra da Filistin’de İslami direnişin ortaya çıkması ile birlikte İsrail’in sürekli olarak geri çekildiğini görmekteyiz. Böyle bir hadise geçmişte görülmüş şey değildi. İsrail’in Sina’dan geri çekilişi bile Mısır’ın askeri zaferi sonucunda değil, Camp David anlaşmasının çerçevesinde gerçekleşmişti. Üstelik bu anlaşma Mısır halkının İsrail ile olan meselesini de halledebilmiş değildir. Bugün Mısır halkı “Sina Çölü’nü geri aldık ama karşılığında Mısır’ı verdik!” demektedir. Bugün Mısır’a hakim olanlar İsraillilerdir. Demek ki Sina’yı geri alışları bile görünüştedir.

Camp David anlaşmasına göre Mısır ordusunun Sina’da asker bulundurmaya hakkı yoktur, bu bölgeye sadece Mısır polisi girebilmektedir. Öyleyse nasıl oluyor da Sina’yı geri aldıklarını söyleyebiliyorlar? İşte bu durumdan o noktaya geldik ki Lübnan topraklarının yarısını işgal etmiş olan İsrail, bütün mevzilerini terk ederek geri çekiliyor. Araplarla İsrail’in mücadele tarihinde bu rejimin hiçbir imtiyaz koparmadan Arap toprağından geri çekilmesi görülmüş şey değildir. 2006 savaşında İsrail bütün gücüyle saldırdı ama Hizbullah bu savaştan alnının akıyla çıkmayı başararak İsraillileri yenilgilerinin nedenini araştıran bir komite kurmak zorunda bıraktı.

22 günlük Gazze savaşında da Lübnan’dan çok daha küçük olan ve içersindekilere hicret etme imkanını da tanımayan başka bir mıntıka İsrail karşısında direnebildi ve bunun neticesinde Hamas hükümeti sağ salim yerinde kalarak İsrail için büyük bir utanca daha imza atılmış oldu. Hatta bu arada Mısır ile Arabistan’ın haysiyetleri de yok oldu. Bu süreç İsrail’in çözülme ve yıkılış sürecidir. Bizler Utanç Duvarını ırkçı bir yapı olarak değerlendiriyoruz ama başka bir bakış açısından bu duvarı, daha önce Nil’den Fırat’a kadar ilerlemekten söz eden İsrail’in Filistinlilerin saldırısından korunmak için etrafına set çekmesi olarak da okuyabiliriz. Eskiden İsrail, “Sınırlarım tanklarımın vardığı yerdir” diyordu, şimdi ise etrafına duvar örmek zorunda kalıyor.

Eğer bölgedeki direniş hareketleri halkın ve bölge ülkelerinin desteğini elde ederlerse İsrail’in çöküş süreci daha da hızlanacaktır. Ama halkların desteği zayıflar ve Arap ülkelerinin komploları devam ederse bu süreç zayıflayacaktır. Hacı Rıdvan şöyle diyordu: “Biz direnişi başlattığımız ilk günlerde Güney Lübnan Şiileri ile bile sorunlarımız vardı. Bir köyden geçip İsraillilere saldırırken çok zorlanmaktaydık. Ama zamanla halkın desteği öyle bir noktaya ulaştı ki tüm güney halkı, hatta Hıristiyanlar bile direniş güçlerinin faaliyetleri için en iyi ortamları sunar oldular.” Dolayısıyla bu olumlu gidişat bölgesel denklemlerin hangi doğrultuda ilerleyeceğine bağlıdır. Eğer direnişin maneviyatını, cihad ve şehadet aşkını ve İslam dünyasındaki vahdeti takviye edersek İsrail’in çöküşü o kadar da uzak olmayacaktır. Bekleyip görmeliyiz.

– Eklemek istediğiniz başka bir şey var mı?

Muğniye ile ilgili bir hatıradan bahsetmek istiyorum size. Lübnan’a ilk kez giden ve Hizbullah’ın tamamen kontrolünde olan Zahiye bölgesini ziyaret eden bazı kardeşler aşırı derecede şaşırıyorlardı. Pek çok kadının başlarının açık olduğunu ve kadınların çoğunun da çok açık giyindiklerini görüyorlardı çünkü. Bu arkadaşlar şaşkınlık içersinde Hizbullah’a, ellerindeki onca güce rağmen niçin bu duruma izin verdiklerini, en azından kendi kontrollerindeki bölgeleri niçin ıslah etmediklerini soruyorlar. Şehid Muğniye cevabında şöyle diyor onlara: “Sizin bu kadınlar hakkındaki tasavvurunuz yanlıştır. Bu gördüğünüz tesettürsüz kadınların tamamına yakını namaz kılıyor, Kuran okuyorlar, oruç tutuyorlar ve seçimlerde de Hizbullah’a oy veriyorlar, laik Emel Partisine değil. Hatta bu kadınların bazısı gece namazı bile kılıyor. Bu insanlar sadece hicap emrini yerine getirmiyorlar. Bizim yapmamız gereken şey onları kendi tarafımıza çekerek ıslah olmalarını sağlamaktır.”

Batı dünyası tarafından “terörist” olarak tanıtılan birisinin bu derece geniş ve açık bir bakış açısına sahip olması ilgi çekicidir. 

Bu yazı Şahid Dergisi’nin çevirisinden alıntıdır.

Etiketler

İlgili Makaleler

Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı