ENBİYALARHz. Harun (a.s)Hz. Musa (a.s)

MUSA VE HARUN ALEYHİSSELAMLAR

musa ve harun

[accordions]

[accordion title=”MUSA VE HARUN ALEYHİSSELAMLAR“]                

 Musa Aleyhisselâm’ın Soyu:

Mûsâ b.İmran[1], b.Yashür[2], b.Kahis, b.Lâvi, b.Yâkub[3], b.İshak, b.İbrahim Aleyhisselâm’dır. [4]

Mûsâ b.İmran Aleyhisselâmla Hârûn b.İmran Aleyhisselâm[5], Ana-Baba bir[6] kardeş idiler. [7]

Harun Aleyhisselâm, Mûsâ Aleyhisselâmdan bir yaş büyüktü. [8]

Mûsâ Aleyhisselâm’ın Şekil Ve Şemaili:

Musa Aleyhiselâm; uzun boylu, esmer tenli[9], yüksek burunlu[10], hafif etli[11], kıvırcık saçlı idi. [12]

Kendisinin, kulaklarına kadar uzanan düz saçlı olduğu da, rivayet edilir. [13]

Sağ elinde (Nübüvvet Ben’i) vardı. [14]

Kendisini gören, Şenûe kabilesi erkeklerinden birisi sanırdı. [15]

Harun Aleyhisselâm’ın Şekil Ve Şemaili:

Hârûn Aleyhisselâm; Mûsâ Aleyhisselâmdan daha uzun boylu[16], daha etli, da­ha beyaz tenli, daha geniş sırtlı idi.[17]

Açık ve düzgün dilli, yumuşak huylu idi. Kendisinin alnında da, bir Ben vardı. [18]

Mısırda İsrail Oğullarına Yapılan Zulümler Ve Mûsâ Aleyhisselâm’ın Doğuşu :

Yûsuf b.Yâkub Aleyhisselâm’ın zamanındaki ikinci Firavun[19] Amr b.lmlak, b.Lavez, b.Sâm soyundan gelen Reyyan b.Velîd olup Yûsuf Aleyhisselâm, onu, Allah’a, imana davet etmiş ve iman ettirmişti.

Reyyan’ın ölümünden sonra yerine geçen ve aynı soydan gelen Kabus b.Mus’-ab’ı da, Allah’a imana davet etmişse de ona kabul ettirememişti. [20]

Kabus, kâfir[21] ve zorba idi. [22]

Âsiye bint-i Müzahim b.Ubeyd, b.Reyyan, b.Velîd ile de, evli idi.

Kabus b.Mus’ab ölünce, yerine, kardeşi Velîd b.Mus’ab geçti ve Kardeşinin zevcesi hayırlı kadınlardan Âsiye hatunla da, evlendi.

Velîd b.Mus’ab, kardeşi Kabus’dan daha Zorba, daha kâfir, daha azgındı.

Mısır Firavunları arasında, ondan daha uzun ömürlüsü, ondan daha kabası, daha katı kalblisi, İsrail oğullarına, ondan daha kötü ve ağır işkence yapanı, gö­rülmemişti.

Firavun Velîd; İsrail oğullarını, köle ve hizmetçi olarak çalıştırırdı. Onları, sınıflara ayırıp bir sınıfını, yapı işlerinde, Bir sınıfını, çift sürme ve ekin ekme işlerinde, Bir sınıfını da, pislik temizleme işlerinde kullanırdı.

İsrail oğullarından, sanatı bulunmayanları ise Cizye ile Vergi ile mükellef kı­lar onlara işkencenin en kötüsünü yüklerdi. [23]

Velid b.Mus’ab, Mısır Firavunlarının üçüncüsü idi.[24]

Velid b.Mus’ab; kavmini elli yıl, putlara tapmaya davet edip kendisine muha­lefet edilmediğini, emrinin yerine getirildiğini görünce onları bir araya toplamış:

“Ben, sizin en yüksek Rabbinizim!” demiş, putlara tapmaktan menederek ken­disine tapmaya davet etmiş. İsrail oğullarına da, bunu teklif edip:

“Eğer, bana taparsanız, âzâd olursunuz, aksi takdirde, en ağır işkencelere uğ­ratılırsınız!” demişti.

İsrail oğulları Firavunun teklifini kabul etmemiş Atalarının Millet ve Şeriatın­dan dönmemişlerdi.[25]

Mûsâ Aleyhisselâm’ın doğumunun yaklaştığı sıralarda idi ki, Firavun Velîd; rü’yasında, Beytülmakdis tarafından gelen bir ateşin, Mısır evlerini sararak Kıbtî ev­lerini yakıp harap ettiğini, İsrail oğullarına ait evlere ise, dokunmayıp geri bıraktı­ğını gördü!

Bunun üzerine, Sihirbaz, Kâhin, Falcı ve İzcileri, yanına çağırarak rü’yâsını, onlara anlattı.

Onlar da:

“Her halde, İsrail oğullarının geldikleri şu Beytülmakdis’den bir adam çıkacak, Mısırı, mah etmeye yönelecek!” dediler.

Mûsâ Aleyhisselâm’ın doğma zamanı yaklaşınca, Firavunun Müneccimleri, Kâ­hinleri, onun yanına gelerek:

“İyi bil ki: biz, ilmimizde bulduk ki[26]: İsrail oğullarından bir erkek çocuk do­ğacaktır.

Kendisinin, doğma zamanı da, yaklaşmıştır.

O, senin mülk’ü saltanatını senden çekip alacak senin saltanatını yenecek seni ülkenden çıkaracak ve senin dinini de değiştirecektir!” dediler[27]

Firavun ile adamları da, Allanın, İbrahim Aleyhisselâm’ın neslinden Peygam­ber ve hükümdarlar göndermeyi va’d etmiş olduğu konusunu konuştular.

Meclisde bulunanlardan biri:

“İsrail oğulları: Bir Peygamber ve hükümdarın geleceği şüphesizdir! diyerek bunu bekliyorlar.

Onlar, eskiden, bu Peygamber ve hükümdar’ın Yûsuf olduğunu sanıyorlardı.

Fakat o öldükten sonra İlâhî Va’din, bundan ibaret olmadığı kanâatine vardılar” dedi.

Firavun:

“O halde, İsrail oğulları hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye sordu.

Ellerine, kasap bıçağı verilecek Celladların, İsrail oğulları arasında dolaştırıla­rak, her doğan erkek çocuğun öldürülmesi! görüşünü ileri sürdüler. [28]

Bunun üzerine, Firavun; İsrail oğullarından doğacak her erkek çocuğun öldü­rülmesini ve kız çocuklarının sağ bırakılmasını emretti.

Kendi kavminden olan kadın Ebeleri de, yanına toplayarak onlara, doğumda, İsrail oğullarından ellerine düşecek erkek çocukları, muhakkak öldürmelerini emretti.

Kadın Ebeler de, aldıkları emri yerine getirmeye başladılar:

İsrail oğullarının gebe kadınları, ya keskin kamışlar üzerinde ayakta durdurul­mak gibi dayanılmaz işkencelere uğratılarak çocuklarını düşürmek, ya da, kes­kin kamışların üzerine basamayarak çocuklarının üzerine basmak zorunda bıra­kılıyor, böylece, bütün erkek çocuklar, yok ediliyordu! [29]

İsrail oğullarının yaşlıları arasında da, ölüm hızlandı. [30]

Mısırın yerlileri; İsrail oğullarından doğan erkek çocukların yok edildiğini, ihti­yarların da, ecelleriyle ölüp gittiklerini görünce, telaşlandılar ve birbirlerine:

“Onlar, böyle yok olup gittikten sonra, onlar tarafından görülen ağır işler ve hizmetleri, biz, görmek zorunda kalacağız.

Bunun için, onların doğan erkek çocuklarını, bir yıl, tamamı ile öldürünüz de, oğulları, azalsın.

Bir yıl da, sağ bırakınız, hiç birini öldürmeyiniz de, onlar, büyüyüp yaşlılardan ölenlerin yerini doldursun!

İsrail oğulları, böyle sağ bırakılanlarla çoğalamazlar!” dediler.

Yine de, onların çoğalmalarından ve öldürülenlerle azalmayacağından korkuyorlardı. [31]

Bunun üzerine, Kıbtîlerin Başkanları, Firavunun huzuruna girerek: “Şu İsrail oğulları kavmi arasında ölüm, çoğaldı.

Yakında bütün ağır işler bizim üzerimize bizim oğullarımızın ve kölelerimizin üzerine kalacak!

Onların bütün erkek çocuklarını öldürüyorsun. Küçükleri büyüyemiyor büyük­leri de tükeniyor.

Sen onların erkek çocuklarını sağ bıraksan, iyi olur!” dediler.

Bunu üzerine Firavun erkek çocukların bir yıl öldürülüp bir yıl sağ bırakılma­sını emretti.

İşte Hârûn Aleyhisselâm erkek çocukların öldürülmediği yılda sağ bırakılmıştı.

Mûsâ Aleyhisselâm’a ise annesi erkek çocukların öldürülmesi emredilen yılda hâmile kalmıştı. [32]

Mûsâ Aleyhisselâm’ın annesi onu doğuracağı zaman başına gelecek halden tasalanınca[33], Yüce Allah, Mûsâ Aleyhisselâm’ın annesine:

“Onu, emzir!

Onun hakkında sana bir tehlike gelirse kendisini denize (Nîl’e) bırak! (Onun bo­ğulacağından) korkma kederlenme.

Çünkü biz onu sana geri döndüreceğiz

Hem onu Peygamberlerden biri de yapacağız!” diye Vahy etti. [34]

 [/accordion]
[accordion title=”MÛSÂ ALEYHİSSELAM’IN FİRVUNUN SARAYINDA BÜYÜMESİ“]

 

Mûsâ Aleyhisselâm’ın Evlad Edinilip Firavun’un Sarayında Büyütülmesi:

Annesi, Mûsâ Aleyhisselâm’ı, doğurdu ve emzirdi. Sonra da bir Marangoz ça­ğırıp bir Tâbut yaptırdı.

Anahtarını, tâbut’un içine koydu.

Mûsâ Aleyhisselâm’ı da, Tâbut’un içine yerleştirdikten sonra, Tâbutu, Nil neh­rine bıraktı.

Mûsâ Aleyhisselâm’ın kız kardeşine de:

“Kardeşinin izini tâkip et!” dedi.

Kız kardeşi, uzaktan, onun peşinden gitti.

Firavun’un adamları kızın Mûsâ Aleyhisselâm’ın kız kardeşi olduğunu veya Mûsâ Aleyhisselâm’ın Tâbutunu tâkib ettiğini anlamadılar.

Dalga tabutu bir yukarıya kaldırıyor bir aşağıya indiriyordu.

En sonunda Tabutu Firavunun konağı yanındaki ağaçlığa götürüp soktu.

O sırada Firavun’un zevcesi Âsiye hatunun, Nîl nehrinde yıkanmakta olan ca­riyeleri, Tâbutu bulup Âsiye hatunun önüne koydular.

Onlar, Tâbut’un içinde mal var sanıyorlardı.

Âsiye hatun; Tâbut’un içindeki çocuğu görünce, kalbinde, ona karşı bir şefkat ve sevgi duydu.

Firavun’a haber verdiği zaman Firavun; onu, boğazlamak istedi ise de Âsiye hatun onu öldürmekten vaz geçirinceye bıraktırıncaya kadar konuştu.

Firavun ise:

“Ben, bunun, İsrail oğullarından olmasından ve helakimizin, bunun eliyle  vuku’ bulmasından korkuyorum!” demekte idi.

Mûsâ Aleyhisselâm için süt annesi aramaya başladılar.

Fakat, Mûsâ Aleyhisselâm, bulunan kadınlardan hiç birinin sütünü ağzına almıyordu.

Oysa ki, kadınlar, Firavunun katında derece ve para kazanmak için Mûsâ Aleyhisselâm’ı emzirmeyi çok arzu ediyorlardı.

Mûsâ Aleyhisselâm’ın kız kardeşi, onlara:

“Ben, size; bu çocuğa iyi bakıp emzirecek ve terbiyesi hususunda kusur gös­termeden ona iyiliklerde bulunabilecek bir aile göstereyim mi?” dedi.

Bunun üzerine, Mûsâ Aleyhisselâm’ın kız kardeşini yakalayıp:

“Sen, bu çocuğu, tanıdın! Bize, onun ailesini göster!” dediler.

O da:

“Ben, çocuğu da, ailesini de, tanımıyorum.

Ben, ancak, Kral hakkında iyi niyet ve dilekte bulunan bir aile demek istedim!” diye cevap verdi.

Annesi, yanına geldiğinde, Mûsâ Aleyhisselâm, onun memelerinden, süt em­meye başladı.

Annesi, az kalsın:

“Bu, benim çocuğum!” dey i verecekti!

Fakat, Yüce Allah, onu, bundan korudu.

Çocuğun Mûsâ adını alması, kendisinin, ağaçlık içinde ve suda bulunmasın­dan ileri gelmişti.

Çünkü, Kıbtîce: Mu: su, Sa da, ağaç demektir.

Mûsâ Aleyhisselâm, yürüyecek yaşa geldiğinde, annesi, onu oynatıyordu.

Bir gün, Âsiye hatun, onu, Firavun’a uzatarak:

“Benim ve senin için göz aydınlığı olan çocuğu, al!” demişti.

Firavun:

“Bu, benim için değil, senin için göz aydınlığıdır!” diye karşılık verdi.

Eğer, Firavun:

“Benim için de, göz aydınlığıdır!” demiş olsaydı, belki, kendisine imân etmek nasîb olurdu.

Fakat, o, bu sözü söylemekten kaçındı.

Firavun, onu, kucağına alınca, Mûsâ Aleyhisselâm, Firavunun sakalını çekip yoldu!

Firavun, kızıp:

“Celladları, yanıma çağırınız! Bu, o’dur!” dedi ise de, Âsiye hatun:

“Bu çocuğu, öldürmeyiniz! Belki, bize faydası dokunur, yahud, kendimize evlad ediniriz!

O, daha çocuktur. Aklı, ermez. Bunu, ancak, çocukluğundan, yapmıştır.

Sen, Mısırlılar arasında süs eşyası, benden daha zengin bir kadın bulunmadı­ğını, bilirsin.

Ben, onun önüne, süs yakutlarından birini koyacağım.

Kendisine bir de, ateş koru koyacağım.

Eğer, Yakutu, alırsa, o, akıllı demektir.

Eğer, eline ateş korunu alırsa, o, sabidir” dedi.

Âsiye hatun, onun için, bir Yakut çıkardı.

İçinde ateş koru bulunan bir tası da, Mûsâ Aleyhisselâm’ın önüne koydurdu.

Cebrail Aleyhisselâm gelerek Mûsâ Aleyhisselâm’a, ateş koruna aldırttı.

Ateşi, ağzına götürünce, Mûsâ Aleyhisselâm’ın dili yandı.

Nihayet, Firavun, Mûsâ Aleyhisselâm’ı, oğul edindi. Kendisine (Firavunun Oğ­lu) denildi.[35]

  [/accordion]

[accordion title=”MÛSÂ ALEYHİSSELAM’IN KAZARA KIPTİYi ÖLDÜRMESİ“]

Mûsâ Aleyhisselâm’ın Delikanlı Oluşu Ve Elinden Bir Kaza Çıkışı:

Mûsâ Aleyhisselâm, Firavunun sarayında büyümüş, Firavunların hayvanlarına biner, onların elbiselerinden giyer olmuştu.

Kendisine: (Firavunun Oğlu Mûsâ!) derlerdi.

Bir gün, Firavun, hayvana binerek gezmeye gitmişti.

Mûsâ Aleyhisselâm, saraya gelince, Firavun’un, hayvana binerek gezmeye git­tiğini söylediler.

Bunun üzerine, Mûsâ Aleyhisselâm da, bir hayvana binip Firavunun arkasın­dan gitti. Öğle yemeği zamanı, şehre girdi.

Dükkânlar, kapalı olduğundan, yollarda, hiç kimse yoktu.

Mûsâ Aleyhisselâm; yolda, biri, kendisinin kavmi İsraillerden, diğeri de, onun düşmanı, Firavunlara mensub olan iki kişinin kavga etmekte olduklarını gördü.

Kendi kavminden olan adam, Mûsâ Aleyhisselâmdan yardım isteyince, Mûsâ Aleyhisselâm, Kıbtî’nin göğsüne, bir yumruk vurdu. Vurur vurmaz, onu, öldürdü.

Mûsâ Aleyhisselâm: “Bu, şeytan’ın işidir. Şeytan insanı açıkça azdıran bir düşmandır.

Ey Rabb’im! Bu adamı öldürmekle  kendime yazık ettim! Suçumu bağışla!” dedi.

Rahman ve Rahîm olan Allah onu afvetti. Mûsâ Aleyhisselâm:

“Ey Rabb’im! Hakkımda gösterdiğin bu lutûf ve ihsana karşı, bir şükrâne ol­mak üzere, günahkârlara arka olmayacağıma ve onlara yardım etmeyeceğime söz veriyorum!” dedi.

Mûsâ Aleyhisselâm; yaptığı şeyden korkmuş ve kötü bir netice bekler bir hal­de, şehirde sabaha çıktı.

Sokakta dolaşırken, bir gün önce, kendisinden yardım istemiş olan adam, tek­rar yardım ister ve feryad eder bir halde, Mûsâ Aleyhisselâm’ın karşısına çıktı.

Mûsâ Aleyhisselâm:

“Sen, azgınlığı, apaçık gözüken bir kimsesin!” dedikten sonra, yine, ona, yar­dım etmek üzere ilerledi.

Kıbtî, ağır sözler söylediği için, Mûsâ Aleyhisselâm, onu, şiddetle yakalamak üzere, yürüyünce, İsrail oğullarına mensup adam, kendisine saldıracağını sana­rak, Mûsâ Aleyhisselâm’a:

“Ey Mûsâ! Dün öldürdüğün adam gibi, beni de mi öldürmek istiyorsun? Sen, Mısır toprağında ancak Zorba kesilen bir kimse oldun! Sulh ve iyilik seven bir adam değilsin!” dedi.

Bunun üzerine, Mûsâ Aleyhisselâm, onu, kendi haline bıraktı.

Fakat, Kıbtî, dünkü adamın, Mûsâ Aleyhisselâm tarafından öldürülmüş oldu­ğunu halk arasında yaydı.

Firavun:

“Onu, yakalayınız. Bizim adamımızdır.

Onu, büyük caddelerde değil de, küçük yollarda arayınız!

Kendisi, genç olduğu için, büyük yolları, bilemez!” dedi.

Gerçekten de, Mûsâ Aleyhisselâm, küçük yollardan giderdi.

Şehrin ortasından bir adam, koşarak gelip:

“Ey Mûsâ! Mısır Eşrafı, seni, öldürmek üzere toplandılar. Senin hakkında ko­nuşuyorlar.

Hemen, buradan çık git!

Şüphe yok ki, ben, senin iyiliğini dileyenlerdenim?” dedi.[36]

 

* Medyen: Kulzum denizinin üst tarafında, Tebük şehrinin hizasında Tebük’e, altı merhale kadar uzaklıkta, Te-bükten daha büyük, birbirine komşu iki şehirdir. Musa Aleyhisselâm’ın, davarları suladığı kuyu-üzerine, bir bina yapılmış olarak-hâlâ bulunmaktadır. Medyen’e, Medyen b.ibrahim Aleyhisselâmdan dolayı Medyen ismi veril­miştir. (Yâkut-Mûcemülbüldan c.5,s.77, c.1,s.291)

[/accordion]
[accordion title=”MÛSÂ ALEYHİSSELAM’IN MEDYENE GÖTÜRÜLÜŞÜ“]

Mûsâ Aleyhisselâm’ın Medyen’e Götürülüşü:

Mûsâ Aleyhisselâm; korku içinde, işin sonucunu bekler bir halde şehirden çıktı. “Ey Rabb’im! Beni, bu zâlim kavmin elinden kurtar!” diye yalvardı.

O sırada, elinde kısa mızrak tutan, atlı bir Melek, Mûsâ Aleyhisselâm’ın yanına geldi, ve:

“Beni, arkamdan takip et!” dedi.

Mûsâ Aleyhisselâm’ı, Medyen’e kadar götürdü.

Mısırla Medyen arası, sekiz gecelikti.

Mûsâ Aleyhisselâm’ın, ağaç yapraklarından başka yiyeceği yoktu.

Mûsâ Aleyhisselâm, Medyen şehrinin kapılarından birinin yanına geldiğinde, toplanmış bir çok kişinin hayvanlarını sulamakta olduklarını gördü.

Onların gerisinde iki kadın da, vardı ki, kalabalık yüzünden, suya yaklaşamıyorlardı.

Mûsâ Aleyhisselâm, onlara:

“Nedir derdiniz? (Ne için suya yaklaşmıyorsunuz?) diye sordu.

Kızlar:

“Biz, zaitleriz, erkeklerin arasına sokulamıyoruz.

Çobanlar, hayvanlarını sulayıp götürmeden önce, biz, su alamıyoruz.

Babamız da, çok ihtiyar bir kimsedir.” dediler.

Mûsâ Aleyhisselâm, onlara acıdı.

Kuyuya yaklaşarak kuyunun üzerindeki büyük taş kapağı, kaldırdı.

Halbuki, Medyenlilerden, müteaddid kimseler bir araya gelmedikçe, onu, kal­dıramazlardı.

Mûsâ Aleyhisselâm, kovayı alıp kuyudan su çekti. Kızlar, koyunlarını, suladılar. Sonra, babalarının yanına döndüler.

Halbuki, bundan önce, onlar, koyunlarını, ancak havuzda arta kalan su ile su­larlardı.

Mûsâ Aleyhisselâm, oradaki bir ağacın gölgesine çekilerek:

“Ey Rabb’ım! Cidden ben, bana indirdiğin hayrdan dolayı bir fakirim!” dedi.[37] “

O, bunu, söylediği zaman, biri, ona bakmış olsaydı, açlığın şiddetinden, bağırsaklarının, yeşillenmiş olduğunu görürdü.

Böyle olduğu halde, o, Allâh’dan bir lokmadan fazla bir şey istemedi.[38] Kızlar, evlerine döndükleri zaman, babaları, onlara: “Gece olmadan gelişiniz, neden çabuk oldu?” diye sordu.

Onlar da:

“Salih bir Zat bulduk. Bize, acıdı. Davarlarımızı, sulayıverdi” diyerek[39] Mûsâ Aleyhisselâm’ın yaptığı iyiliği, Babaları Şuayb Aleyhisselâm’a haber verdiler. [40]

Şuayb Aleyhisselâm, kızlarından birisine:

“Git, onu, bana çağır!” diyerek[41] onlardan birisini[42]  Mûsâ Aleyhisselâm’a zevce  olacak olanını[43], ona, gönderdi. [44]

O da, yüzünü örtüp[45] utana utana Mûsâ Aleyhisselâm’ın yanına vardı. Ona:

“Bize yaptığın sulama hizmetinin ücretini sana ödemesi için, Babam, seni, ça­ğırıyor!” dedi. [46]

Çağırılma sebebi hakkındaki söz, Mûsâ Aleyhisselâm’ın hoşuna gitmediğinden, önce, davete icabet edip gitmek istemedi ise de, orasının, yırtıcı ve vahşî hay­vanların durağı korkunç bir yer olduğunu düşünerek, onunla gitmekten başka çâre bulamadı. [47]

Kalkıp ona:

“Haydi, yürü!” dedi. [48]

Kız, öne düşüp yürüdü.

Mûsâ Aleyhisselâm da, onu, tâkıb etti. [49]

Giderlerken, rüzgâr, kızın elbisesini yukarı kaldırıp ta, arkası, açılıp görünün­ce[50], Mûsâ Aleyhisselâm, onun arkasına bakmak istemedi[51]

Ona bakmamak için, yüzünü, bir kere ondan başka tarafa çevirdi, bir kere de, gözünü, yumdu ve:

“Ey Allâhın kulu kadın! Sen, benim arkamda ol! [52] Arkamda yürü! [53]

Yanılırsam, [54] yanıldığım zaman, [55] sen, bana sözünle[56], doğru yolu bulun­caya kadar, ayaklarıma atacağın çakıl taşları ile[57] yol göster[58].

Çünkü, biz Ehl-i Beyt[59] Yâkub Oğulları [60], kadınların, açılan arkalarına bak­mayız!” dedi. [61]

Mûsâ Aleyhisselâm, gelip Şuayb Aleyhisselâm’ın yanına girdiği zaman, akşam yemeği hazırlanmıştı.

Şuayb Aleyhisselâm:

“Ey genç! Otur, yemek ye!” dedi.

Mûsâ Aleyhisselâm:

“Allâha sığınırım!”‘[62] diyerek yemek yemekten kaçındı. [63]

Şuayb Aleyhisselâm:

“Ne için böyle yapıyorsun? [64] Sen, aç değil’misin?” diye sordu.

Mûsâ Aleyhisselâm:

“Evet! Ben, ac’ım. Amma, bunun, koyunlarınızı sulamanın karşılığı olmasın­dan korkarım.

Ben, öyle bir Ehl-i Beyt’tenim ki, biz, Âhiret emellerinde hiç bir şeyi, dünya do­lusu altına satmayız!” dedi.

Şuayb Aleyhisselâm:

“Hayır! Vallahi, ey genç! Bu yemek, hizmet karşılığı, değildir. [65]

Bu, ancak, Atalarımın[66] âdetidir[67] Biz, konukları, ağırlarız ve onlara yemek yediririz!” dediği zaman[68], Mûsâ Aleyhisselâm, oturup yemek yedi. [69]

Mûsâ Aleyhisselâm, Şuayb Aleyhisselâm’a, başından geçenleri anlattı.

Şuayb Aleyhisselâm:

“Korkma! O zâlimler grubundan kurtuldun!” dedi.[70]

[/accordion]

[accordion title=”MÛSÂ ALEYHİSSELAM’IN ŞUAYB ALEYHİSSELAM’A DAMAT  OLUŞU“]

Mûsâ Aleyhisselâm’ın Şuayb Aleyhisselâm’a Dâmad Oluşu:

İki kızdan, Mûsâ Aleyhisselâm’ı, çağıranı Şuayb Aleyhisselâm’a: “Babacığım! Onu, ücretle çoban tut!

Çünkü, ücretle çalıştırdıklarının en hayırlısı, hiç şüphesiz, o güçlü ve emîn adam­dır!” dedi.

Şuayb Aleyhisselâm:

“Haydi, onun cok güçlü olduğunu, kuyunun ağzındaki ağır taşı, kaldırdığını gö­rünce, anladın[71]; onun emniyetli olduğunu, sana anlatan şey nedir?” dedi. [72]

Kız:

“Ben, onun önünde yürüyordum…

O, bana, hıyanet etmek istemeyip arkasından yürümemi, emretti.” dedi. [73]

Bunun üzerine, Şuayb Aleyhisselâm’ın, Mûsâ Aleyhisselâm’a rağbet ve tevec­cühü arttı[74]:

“Ben, iki kızımdan birini sen  bana  sekiz yıl ecîrlık etmek üzere  sana nikâhlamayı arzu ediyorum.

Eğer, (hizmetini) on (yıl)a tamamlarsan, o da, kendinden. (Bununla beraber) arzu etmem ki, sana, zorluk çektireyim.

İnşâallâh, beni, Sâlihler den bulacaksın!” dedi.

Mûsâ (Aleyhisselâm):

“O, seninle benim aramdadır.

Bu iki müddetten hangisini ödersem, demek ki, bana karşı, bir husûmet yoktur.

Allah da, şu dediğimizin üstünde bir Vekîl’dir.” dedi. [75]

Şuayb Aleyhisselâm[76], kızlarından birine[77], Mûsâ Aleyhisselâmla evlendir­mek istediği kızı Safura’ya[78], Mûsâ Aleyhisselâm’ın, davarları yayarken yarar­lanması için[79] bir Asa getirmesini emretti.

Kız da; bir Asa getirdi ki, bu Asa, insan suretine girmiş bir Melek tarafından, Şuayb Aleyhisselâm’a bir Vedîa, bir emânet olarak hediye  edilmiş olup[80] yanın­da bulunuyordu. [81]

O zaman, Peygamberlerin Asaları, Şuayb Aleyhisselâm’ın yanında idi. [82]

Şuavb Aleyhisselâm, kızının Emânet Asayı getirdiğini görünce[83], onu, geri verdi[84] ve başka bir Asa getirmesini, ona emr etti. [85]

Kız, Asaların bulunduğu yere girdi, bir Asa alıp getirdi.

Babası, onu, görünce;

“Hayır! Bundan başkasını, getir!” dedi.

Kız, her defasında, onu, yerine bırakıp başkasını almak istedikçe, hep eline, o Asa, düşüyor, geliyor[86], eline başkası düşmüyor  gelmiyordu[87].

Nihayet, Şuayb Aleyhisselâm, o Asa’yı, Mûsâ Aleyhisselâm’a verdi:

“Al bunu  yanında bulunsun! Yırtıcı hayvanları kendinden ve koyunlarından men edersin!” dedi. [88]

Mûsâ Aleyhisselâm, onu  eline alarak davarlar yaymaya gitti. [89]

Asa: Avsec ağacındandı. [90]

Asanın baş tarafı, iki çatallı, ucu da, eğri ve kancalı idi. [91]

Şuayb Aleyhisselâm; Asa’yı, Mûsâ Aleyhisselâm’a verdiği zaman[92], onun, ya­nında bir Vedîa, bir Emânet olduğunu düşünerek nadim oldu. [93]

Asayı, Mûsâ Aleyhisselâmdan geri almak için[94] gitti. Ona kavuşunca[95]:

“Asa’yı, bana geri ver!” dedi.

Mûsâ Aleyhisselâm:

“O, benim Asam’dır”[96] diyerek Asayı geri vermeye yanaşmadı. [97]

En sonunda, kendileriyle karşılaşacak[98], yanlarına gelecek[99] ilk adamı, Ha­kem yapmaya ve onun vereceği hükme razı oldular. [100]

O sırada, insan suretine girmiş[101] bir Melek, yürüyerek yanlarına geldi. [102]

“Asa’yı, yere koyunuz! Onu, yerden, kim kaldırabilirse, o, onundur, diye, hü­küm verdi.[103]

Mûsâ Aleyhisselâm, Asa’yı, yere koydu. [104]

Şuayb Aleyhisselâm, onu, kaldırmaya güç yetiremedi.

Mûsâ Aleyhisselâm, Asa’yı, eliyle  tutup kaldırdı. [105]

Şuayb Aleyhisselâm, bunu, görünce[106], Asayı, Mûsâ Aleyhisselâm’a bıraktı. [107]

Mûsâ Aleyhisselâm, Şuayb Aleyhisselâm in yanında, Allâhın dilediği kadar kal­dıktan sonra, ayrılmak için, izin istedi. [108]

 [/accordion]
[accordion title=”KURAN-I KERİM’DE MUSA ALEYHİSSELAM“]

 

Kurân-ı Kerimin Mûsâ Aleyhisselâmla İlgili Hadiseler Hakkındaki Açıklaması:

“…Bunlar (gerçekleri) apaçık bildiren Kitabın âyetleridir.

Mûsâ ile Firavun haberinden bir kısmını, iman edecek bir zümre(nin yararlan­ması) için, hakk olarak sana okuyacağız.

Hakîkat, Firavun, o yerde (Mısırda) tegallübe (aşın zulme) kalktı. Ora ahâlisini, fırkalar haline getirdi.

Onlardan bir zümreyi za’fa uğratıyor, onların oğullarını boğazlıyor, kızlarını, diri bırakıyordu.

Çünkü, o, fesadcılardandı.

Biz ise, istiyorduk ki, o yerde za’fa uğratılanlara lütfedelim, onları, (hayrda) muk-tedâbihler yapalım. Onları (Firavun mülkünün) varisler(i) kılalım.

Onlara, o yerde kudret (ve hâkimiyet) verelim.

Firavun’a, Hâmân’a ve bunların ordularına da, onlardan gocunmakta oldukları şeyi (başlarına getirip) gösterelim.

Mûsânın anasına:

Onu, emzir! Sana, ona âit bir tehlike gelince, kendisini, denize (Nîle) bırak!

(Boğulacağından) korkma! Tasalanma.

Çünkü biz onu yine sana geri döndüreceğiz.

Hem onu, Peygamberlerden biri de, yapacağız!” diye Vahy ettik.

Bunun üzerine, Firavunun adamları, onu, yitik olarak aldılar.

Çünkü, o, akıbet, kendileri için bir düşman ve bir tasa olacaktı.

Çünkü, Firavun da, Hâman da, bunların orduları da, suçlulardı.

Firavunun karısı:

Benim için de, senin için de, bir göz bebeği! Onu, öldürmeyiniz!

Olur ki, bize yararı dokunur, yahud onu, bir oğul ediniriz dedi.

Halbuki, onlar, işin farkında değillerdi!

Musa’nın anası-yüreği, bomboş olarak-sabahladı.

Eğer, inananlardan olması için, kalbine rabıta vermeseydik, az daha muhakkak, açıklayacaktı!

(Musa’nın) kız kardeşine:

“Onun izini takip et!” dedi.

O da, berikiler, farkında olmayarak, onu, uzaktan gözetledi.

Biz, daha önce, ona, süt anaların sütünü emmeyi  haram etmiştik.

Bunun üzerine, (kız kardeşi, onlara):

Sizin için onun bakımını sağlayacak, kendileri, buna hayırhah olacak bir aile hak­kında size delillikte bulunayım mı? dedi.

İşte, (böylece) onu, anasına geri verdik, tâ ki, gözü aydın olsun, tasalanmasın, Allâhın va ‘dinin, şüphesiz bir hak olduğunu bilsin.

Fakat, onların çoğu, (bunu) bilmezler. Vaktâ ki Mûsâ, civanlığına erip olgunlaştı. Biz, ona, hikmet ve ilim verdik.

İyilik edenleri, biz, böyle mükâfatlandırırız.

(Mûsâ) ahâlisinin gaflet üzere bulunduğu bir zamanda şehre girdi de, (orada) birbiriyle kavga etmekte olan iki adam gördü. Şu, kendi taraf darlarından, bu da, düşmanlarındandı.

Derken, taraftarlarından olan(adam) düşmana karşı imdat istedi.

Bunun üzerine, (Mûsâ), onu, bir yumruk vurup öldürdü.

“Bu, dedi, şeytanın işlerindendir.

O, hakikat şaşırtıcı apaçık bir düşmandır.

Rabb’im! Ben, cidden, kendime yazık ettim. Artık, beni, yarlığa!” dedi.

Bunun üzerine, (Allah) onu, yarlıgadı.

Çünkü, O, çok Yarlıgayıcı, çok Esirgeyici olanın ta kendisidir.

Rabb’im! Bana, in’am ettiğin şeyler hakkı için, artık, suçlulara asla arka olma­yacağım! dedi.

Hulâsa, şehirde korkarak (ve başına gelecek akıbete) intizar ederek sabahladı.

Bir de, ne görsün: dün, kendisinden imdat isteyen (adam, yine) ona, feryat (ve ondan istimdad) ediyor!

Mûsâ, ona:

“Sen, hakikat, apaçık bir azgınsın!” dedi.

Derken, (Mûsâ) ikisinin de, düşmanı olan birini yakalamak isteyince (onun, ken­disini yakalamak istediğini sanan istimdada):

“Mûsâ! Dün, bir can öldürdüğün gibi (şimdi) beni de mi öldürmek istiyorsun?!

Sen, arabuluculardan olmayı arzu etmiyorsun da, bu yerde ille yaman bir Zorba olmak istiyorsun! dedi.

Şehrin öte başından koşarak bir adam geldi;

Mûsâ! (şehrin) önde gelenleri, seni öldürmek için toplandılar.Hakkında müzâke­re ediyorlar.

Hemen (buradan) çık (git)

Şüphesiz ki, ben, senin hayırlılarındanım! dedi.

Bunun üzerine, (Mûsâ) korkarak (ve etrafı) gözetleyerek oradan çıktı:

Rabb’ım! Beni, o zâlimler grubundan kurtar! dedi.

(Mûsâ) Medyen tarafına yönelince:

Umarım ki, Rabb’ım, beni, doğru yola iletir! dedi.

Vaktâ ki, Medyen suyuna vardı.

(Suyun) üst tarafında (ve kenarında) bir sürü insan buldu ki (hayvanlarını) suluyorlardı.

Onların gerisinde (ve alt yanında) da, (sürülerini) alıkoyan iki kadın gördü.

(Onlara):

Nedir derdiniz? dedi.

(Onlar):

Çobanlar, (davarlarını) suvarıp dönünceye kadar, biz suvarmayız.

Babamız ise, büyük bir ihtiyardır!” dediler.

Bunun üzerine, (Mûsâ), onlarınkini suvarıverdi.

Sonra, gölgeye dönüp:

Rabb’ım! Hakîkat, ben, bana indirdiğin hayrdan dolayı muhtacım! dedi.

Derken, o iki (kadın)dan biri, utana utana yürüyerek ona geldi.

Babam, bizim davarlarımızı) suvardığının ücretini sana ödemek için seni ça­ğırıyor dedi.

Bunun üzerine, (Mûsâ) ona varıp kıssayı anlatınca, o: Korkma! O zalimler grubundan kurtuldun! dedi. O ikiden biri: Babacığım! Onu, ücretle (çoban) tut.

Çünkü, ücretle kullandıklarının en hayırlısı, şüphesiz ki, o kuvvetli, emîn (adam­dır) dedi.

(O Zat, Musa’ya):

Bu iki kızımdan birini -sen bana sekiz yıl ecîrlık etmek üzere sana, nikahlamak  istiyorum.

Eğer, (hizmetini) on (yıl) a tamamlarsan, o da, kendinden.

(Bununla beraber) arzu etmem ki, zorluk çektireyim. İnşallah, beni, Sâlihlerden bulacaksın! dedi.

(Mûsâ):

O, seninle benim aramdadır.

Bu iki müddetten hangisini ödersem, demek ki, bana karşı bir husûmet yok.

Allah da, şu dediğimizin üstünde bir Vekil!” dedi. [109]

 [/accordion]

[accordion title=” MUSA ALEYHİSSELAM’IN MEDYENDEN AYRILIŞI“]

Mûsâ Aleyhisselâm’ın Medyen’den Ayrılması:

Mûsâ Aleyhisselâm; Şuayb Aleyhisselâm’ın kızı ve kendisinin de, zevcesi olan Safura hanımı yanına alarak[110] Medyen’den ayrıldığı zaman[111], kış mevsimi idi. [112]

Mûsâ Aleyhisselâm; zevcesi, koyunları ve çakmağı yanında ve Asası da, elin­de olduğu halde, yola devam etti.

Gündüzün, Asası ile vurarak, ağaçlardan, koyunlarına yaprak döker; akşam olunca da, çakmağını çakar, ateş yakar ve ateşin çevresinde kendisi, zevcesi ve koyunları, gecelerdi.

Ertesi günü, sabaha çıkınca da, zevcesini, koyunlarını yanına alır, Asasına da­yanarak aynı şekilde yola devam ederdi. [113]

Samda oturan kralların şehirlerine uğramamak için, şehir ve mamurelerden uzak, sapa yollardan gidiyorlar, gittikleri yolun, kendilerini, nereye ulaştıracağını bilmi­yorlar, Şam çölünde yollarına devam ediyorlardı.

Bir ara, yollarını da, şaşırmışlar, nereye gideceklerini, bilmiyorlardı.

Gittikleri yol, kendilerini, soğuk bir kış akşamında Tür dağının sağına düşen batı tarafına kadar götürmüştü.

Gecenin bütün karanlığı üzerlerine çökmüş[114], gök gürlemeye, şimşek çak­maya, yağmur dökülmeye başlamıştı.

Zevcesini de, doğum sancısı tutmuştu. [115]

Mûsâ Aleyhisselâm, ateş yakıp çevresinde ailesini ısıtmak, geceletmek için, çakmağını çıkardı, çaktı.

Çakmak ateş çıkarmadı. [116]

Yoruluncaya kadar onu, çaktı durdu.

Şaşırmıştı. Ayağa kalktı, oturdu.

Tekrar tekrar uğraştı ise de, çakmak taşından, ateş çıkaramadı.

Çaresizlik içinde kaldı. Son derecede daraldı ve bunaldı.

Acaba bir ses işitebilirmiyim veya bir hareket sezebilirmiyim diye etrafı, dinle­meye, gözetmeye başlamıştı. [117]

 [/accordion]
[accordion title=”MÛSÂ ALEYHİSSELÂM’IN İLK VAHY’E MAZHAR VE PEYGAMBER OLUŞU“]

Mûsâ Aleyhisselâm’ın İlâhî Tecellîye, Vahy’e Mazhar Ve Peygamber Oluşu:

Kur’ân-ı kerimde açıklandığı gibi; Mûsâ Aleyhisselâm:

“Bir Ateş görmüştü de, ailesine:

Siz (burada) durunuz! Hakikat, ben, bir ateş gördüm.

Belki, ondan, size bir kor getirir, yahud ateşin yanında bir yol (gösterici) bulurum.” dedi. [118]

Mûsâ Aleyhisselâm’ın üzerinde yünden cübbe, yünden kilim, yünden don ve yünden gömlek bulunuyordu.

Papucu da, dabaklanmamış merkep derisindendi. [119]

Mûsâ Aleyhisselâm; yerle gök arasında yükselen güneş ışını gibi göz kamaştı­ran Nûr direğiyle karşılaşınca onu önce bir ateş yalını sanmıştı.

Halbuki o ateş değildi. Yüce Allanın Nûrundandı. [120]

Mûsâ Aleyhisselâm, gördüğü Nur’a doğru ilerleyip te, onun, Uzaktan, (Bö­ğürtlen, Mûsâ ağacından) veya Avsece ağacından yalınlandığını[121], tâ semâdan oradaki büyük bir Avsece ağacına kadar uzandığını, dumansız, büyük bir Ateş olduğunu ve yeşil bir ağacın ortasından yalınlandığı halde, ağacın yeşilliğini artır­maktan başka bir şey yapmadığını, görünce, şaşırdı. [122]

Mûsâ Aleyhisselâm, ona, yaklaşınca, ağaç ve Nûr, geriye çekildi!

Onun gerilediğini görünce, korkup geri dönmek istedi.

Fakat, Ateş yalını, yine, kendisine yaklaştı. [123]

Mûsâ Aleyhisselâm’ın korkusu, arttı.

Gözlerini, eliyle kapadı, yere yattı, yapıştı.

Kulağına; kulakların, bir benzerini daha işitmedikleri sesler, geliyordu!

Korkunun şiddetinden, az kalsın aklı, başından gidecek dereceye geldi! [124]

Kendisine; feyizli, mümtaz yerdeki Vadinin sağ kıyısındaki[125] ağaçtan:

“Ey Mûsâ!” diye seslenildiği zaman[126], Mûsâ Aleyhisselâm:

“Lebbeyk! Lebbeyk! = Buyur! Buyur! Emrine amadeyim!” diyor, kendisini, ça­ğıranın, kim olduğunu, bilmiyordu.

“Ben, senin sesini işitiyorum.

Fakat, yerini, göremiyorum. Sen nerdesin?” diyordu.

“Ben, üzerinde, yanında, önündeyim! Sana, senden daha yakınım!” buyurulunca Mûsâ Aleyhisselâm, Yüce Allah’a yarasanın da bu olduğunu anlamıstı.[127]*

Diğer rivayete göre:

Mûsâ Aleyhisselâm: “Yâ Rab: Sen, yakın mısın? (Yakınsan) Sana, yavaş söy­leyeyim.

Sen, uzak mısın? (Uzaksan) Sana, sesleneyim.[128]

Ben, Senin sesini çok iyi işitiyorum, fakat, seni, göremiyorum.

Sen, neredesin?” dedi.[129]

Yüce Allah:

“Ben, senin arkandayım, önündeyim, sağındayım, solundayım!

Ey Mûsâ! Kulum beni  andığında ben onun yanında oturayım.[130]

Dua ettiği zaman da, onun yanındayım.” buyurtu.[131] Mûsâ Aleyhisselâm :

Elhamdü lillâhi Rabb’il’âlemîn! = Âlemlerin Rabb’i olan Allah’a hamd olsun!” dedi. “Ey Mûsâ! Âlemlerin Rabbi olan Allah, ben’im!” buyuruldu.[132]

Rabb’inin, yüce huzurunda bulunmanın heybetinden, Mûsâ Aleyhisselâm’ı kalbi, şiddetle çarpmaya başlamış, bacakları  titremiş dili  tutulmuş  vücudunun gücü  azalmış  kendisi ölü gibi hareketsiz hale gelmişti.[133]

Yüce Allah  bir Melek gönderip Mûsâ Aleyhisselâm’ın kalbini  güçlendirdi. Ak­lı, başına geldi.[134]

Artık, o, İlâhî Ses’e ve Söz’e, bir dereceye kadar alışmış bulunuyordu.[135] “Ey Allah’ım Dinlediğim kelâm, Senin mi idi? yoksa, Elçinin mi idi?” diye sordu.

Yüce Allah:

“Evet! Seninle konuşan, ben idim.

Yaklaş bana!” buyurtu.[136]

“Ey Mûsâ! O sağ elindeki nedir?” diye sordu.

Mûsâ Aleyhisselâm

“O, benim Âsamdır.” dedi.[137]

Yüce Allah:

“Onunla, ne yaparsın?” diye sordu.

Musa Aleyhisselâm:

“Ona, dayanırım.

Onunla vurup ağaçtan koyunlarıma yaprak dökerim.

Onu bana ait azık dağarcığımı, su tulumumu, üzerinde taşımak gibi hacetler­de de, kullanırım.” dedi.

Yüce Allah:

“Ey Mûsâ! Onu, (elinden) bırak!” buyurtu.

Mûsâ Aleyhisselâm, (elinden, yere) bırakınca, Asa, koşar bir yılan oluverdi! [138]

Asanın iki çatalı, yılanın ağzı, sivri ucu da, arkasında kuyruk şeklini aldı.

Yılanın azı dişleri ise, titriyordu!

Yüce Allah, onun, ne şekle girmesini, istemişse, o, o şekli almış bulu­nuyordu. [139]

Mûsâ Aleyhisselâm, onu böyle korkunç bir halde görünce tâkip edemeyip geri döndü. [140]

Rabb’i, ona:

“Ey Mûsâ! geri gel, korkma!

Biz, onu, eskiden olduğu gibi, Asa haline çevireceğiz!” buyurtu.’[141]

Mûsâ Aleyhisselâm, son derece korkmuş bir halde, geri dönüp[142] gelince de, Yüce Allah:

“Tut onu ve korkma!

Elini, onun ağzına sok!” buyurtu.’[143]

Mûsâ Aleyhisselâm, elini; yılanın ağzına sokmak için, sırtındaki yün cübbesinin cebiyle  sardı.

“Elini, cübbenin cebiyle sarmayı bırak!” diye seslenildi.

Mûsâ Aleyhisselâm, elini, yeninden çıkardıktan sonra, yılanın çene kemikleri arasına sokunca, yılan, elinde Asa haline geldi, ve elini, Asanın iki çengeli ara­sında buldu.

Asanın sivri tarafı da, ucu oldu.

Bunda sonra, Mûsâ Aleyhisselâm’a:

“Elini, koynuna sok da, o, hiç bir kusursuz olarak, bembeyaz çıkıversin!” denildi.

Mûsâ Aleyhisselâm, esmer tenli idi.

Elini, koynuna soktu. Sonra, onu, kar gibi, beyaz olarak çıkardı.

Sonra, elini, tekrar koynuna sokup çıkardı, eskiden olduğu gibi, esmer tenli oldu.

Sonra, Mûsâ Aleyhisselâm’a:

“İşte, bu iki (Mucize), Firavun ile cemaatına, Rabb’indan iki bürhan’dır.

Çünkü, onlar, fâsıklar grubudur!” buyuruldu.

Mûsâ Aleyhisselâm:

“Ey Rabb’im! Ben, onlardan, bir adam öldürmüştüm.

Bunun için, onların, beni, öldüreceklerinden korkarım!

Kardeşim Harun ki, o, dil bakımından, benden daha fasâhatlı dır  onu da be­nimle birlikte yardımcı olarak gönder ki benim sözlerimi doğrulasın.

Ben konuşurken sözlerimden onların  anlamadıklarını  o  anlar ve açıklar. Çünkü ben  onların beni yalanlayacaklarından korkarım!” dedi.

“Senin pazunu, kardeşinle güçlendireceğiz ve size öyle bir satvet vereceğiz ki, onlar, size erişemeyecekler!

Gidiniz âyetlerimizle!

Siz de size tâbi olanlar da üstün geleceksiniz!” buyruldu. [144]

Yüce Allah  Mûsâ Aleyhisselâm’ı, geceli gündüzlü[145] yedi gün, kendi haline bıraktı.

Yedi geceden sonra, ona:

“Ey Mûsâ! Sana söylediği şey hakkında Rabb’ine icabet et!” buyruldu. [146]

 [/accordion]

[accordion title=”TUVÂ VADİSİNDEKİ MÜŞAHEDE VE MÜKÂLEMELER“]

Kur’ân-ı Kerimin Tuvâ Vadisindeki Müşahede Ve Mükâlemeler Hakkındaki Açıklaması:

Tuvâ vadisindeki Müşahede ve Mükâlemeler, Kurân-ı Kerim’de şöyle açıklanır:

“Artık, Mûsâ, müddetini bitirince, ailesiyle yola çıktı.

O, Tûr[147] yanından bir ateş his etmişti.

Ailesine:

(Siz, burada) bekleyeniz. Çünkü, ben, bir ateş gördüm.

Olur ki, size, ondan bir haber, yâhud (ocak yakıp) ısınmanız için, bir ateş parça­sı (kor) getiririm.” dedi.

Derken  oraya varınca  Feyizli (ve mümtaz) bir yerdeki vâdi’nin, sağ kıyısından Ağaçtan:

Ey Mûsâ! Âlemlerin Rabb’i olan Allah, şüphesiz ben’im ben!” diye ve Asanı (yere) bırak!” diye seslenildi.

Şimdi (Mûsâ) onu, bir yılan gibi deprenir bir halde görünce, arkasını dönüp uzak­laştı, geri dönmedi.

Ey Mûsâ! geri gel! Korkma!

Çünkü, sen, emniyette olanlardansın![148] Vaktâ ki, oraya varınca, (şöyle) seslenildi:

Ateş (mahallin)de bulunana da, çevresinde olanlara da, muhakkak, (feyz ve) be­reket verildi.

Âlemlerin Rabb’i olan Allah, münezzehdir (her noksandan uzaktır)

Ey Mûsâ! Hakikat şudur ki: mutlak galib olan, yegâne hüküm ve hikmet sahibi olan Allah, ben’im!

Asanı, (yere) bırak! (Mûsâ, Asasını bırakıp ta) onu, çevik bir yılan gibi hareket eder görünce, arkasına dönüp kaçtı ve geri dönmedi.

Ey Mûsâ! korkma!

Çünkü, ben (Var’ım) Benim yanımda, Peygamberler (hiç bir şeyden) korkmaz(lar).[149]

Şüphesiz ki, senin Rabb’in, ben’im ben!

Haydi, pabuçlarını, çıkar!

Çünkü, sen, Mukaddes Vadi’de, Tuvâ’dasın!

Ben, seni, (Peygamberliğe) seçtim.

Şimdi, Vahy olunacak şeyleri, dinle:

Şüphe yok ki, Allah, ben’im ben! Benden başka hiç bir ilâh yoktur.

Öyle ise, bana ibâdet et!

Beni zikretmek için, namaz kıl.

Çünkü, o Saat (Kıyamet), hiç kuşkusuz, gelecektir.

Ben, onu(n vaktini) hemen açıklayacağım geliyor ki, herkes, neye çalışıyorsa, kendisine, onunla mukabele edilmiş olsun!

Mûsâ! O sağ elindeki nedir?

? O, benim Asam’dır. Ona dayanırım. Onunla, davarlarıma, yaprak silkerim. Onda, bana mahsus başka hacetler de, vardır! dedi. (Allah):

Onu, (elinden, yere) bırak! buyurtu.

O da, bıraktı.

Bir de, ne görsün: koşup duran bir yılan olmuştur o!

(Allah):

Tut onu! Korkma! Biz, onu, yine evvelki şekline çevireceğiz! buyurtu. [150]

Elini, koynuna sok ta, Firavuna ve kavmine (göstereceğin) dokuz Mûcize[151] için­de, o, kusursuz, bembeyaz olarak çıkıversin[152]

“…İşte, bu iki (Mucize), Firavuna ve cemaatına, Rabb’inden, iki burhandır.

Çünkü, onlar, fâsıklar güruhudur!” diye (buyuruldu.[153]

Firavuna git! Çünkü, o, pek azdı.

Ona, de ki: Senin (küfürden, azgınlıktan) temizlenmende meylin var mıdır?

Seni, Rabb’ini, tanıtmaya irşad edeyim mi? (ki, Ondan) korkasın? [154]

Mûsâ:

Ey Rabb’im! Gerçekten, ben, onlardan, bir can öldürdüm.

Onun için, beni öldüreceklerinden korkarım.

Kardeşim Hârûn. O, dil bakımından, benden daha fesâhatlıdır.

Onu da, benimle birlikte Yardımcı (bir Peygamber) olarak gönder ki, beni, doğrulasın.

Çünkü, ben, onların, beni, yalanlayacaklarından endişeleniyorum! dedi. (Allah):

Senin pâzunu, kardeşinle güçlendireceğiz ve size, öyle bir satvet (ve galebe) vereceğiz ki, onlar, size erişemeyecekler.

Gidiniz âyetlerimizle!

Siz de, size tâbi olanlar da, galip (geleceksiniz! buyurtu! [155]’ (Mûsâ):

“Ey Rabb’im! Benim göğsüme genişlik ver! İşimi, kolaylaştır!

Dilimden de (şu) düğümü, çöz ki, sözümü, iyi anlasınlar. Bana, kendi ailemden bir de, Vazîr ver, kardeşim Harun’u. Onunla, sırtımı güçlendir. Onu, işimde ortak kıl!

Tâ ki, Seni, çok teşbih edelim, Seni, çok analım.

Şüphe yok ki Sen, bizi hakkıyle görensin!” dedi.

(Allah):

Ey Mûsâ! İstediğin, sana verilmiştir.

And olsun ki: Biz, sana, diğer bir zamanda, anana Vahy olunacak şeyi ilham ettiğimiz vakitte de, lütfetmiş, ve (kendisine) onu, Tâbut’a (sandığa) koy da, deni­ze (Nil’e) at ki deniz  onu  kıyıya bıraksın Onu benim de kendisinin de düş manı olan birisi alacak! diye (emreylemistik).

Sana karşı (ey Mûsâ!) Gözümün önünde yetiştirilmen için, kendimden bir sevgi de, bırakmıştım.

Hani kız kardeşin gidip (şöyle) diyordu:

Ona, bakacak bir kimse (sağlamak üzere) size delâlette bulunayım mı? Böylece, seni, tekrar annene verdik ki, gözü aydın olsun, tasalanmasın. Sen, bir de, adam öldürmüştün de biz seni o tasadan da kurtarmıştık. Seni türlü türlü ibtilâlarla imtihan etmiştik. Bunun için yıllarca Medyen halkı içinde kaldın. Sonra da (hakkındaki) takdire göre (buraya) geldin! Ey Mûsâ! Ben seni  kendim için (Peygamber) seçtim. Sen kardeşin de beraber olarak Mucizelerimle git. İkiniz de beni hatırlayıp anmakta gevşeklik göstermeyiniz. Firavuna gidiniz. Çünkü o gerçekten azdı. (Gidiniz de) Ona yumuşak söz söyleyiniz. Olur ki o öğüt dinler yâhud (Allâh’dan) korkar. “[156]

 [/accordion]
[accordion title=” MUSA ALEYHİSSELAM’IN AİLESİNİN MEDYENE KENDİSİNİN MISIR’A GİDİŞİ“]

Mûsâ Aleyhisselâm’ın Ailesinin Medyene Götürülüşü:

Mûsâ Aleyhisselâm’ın, Tuvâ vadisinde bir oğlan çocuğu doğmuştu.

Mûsâ Aleyhisselâm; orada, İlâhî Vahyi telakkî ile meşgul olduğundan, ailesi­nin yanına uğrayamaz olrouştu. [157]

Ailesi, Mûsâ Aleyhisselâm’ın nerede olduğunu, ne yaptığını bilmiyordu.

Orada, yalnız başına oturduğu sırada, Medyenlilerden[158] ve Şuayb Aleyhis-selâmın Ev halkından’[159] bir çoban, oraya uğrayınca, onları, tanıdı ve alıp Şu­ayb Aleyhisselâm’ın yanına götürdü.

Mûsâ Aleyhisselâm’ın ailesi ve çocuğu; Firavunun, denizde boğulduğu haberi, alınıncaya kadar Medyen’de Babası Şuayb Aleyhisselâm’ın yanında kaldı. [160]

Mûsâ Aleyhisselâm’ın Mısır’a Gidişi:

Yüce Allah, Mûsâ Aleyhisselâm’ı, Mısıra gönderdi.

Mûsâ Aleyhisselâm; Mısırın yolunu bilmiyor, Yüce Allah, ona, yol gösteriyordu.

Elinde Asasından, sırtında yün kaftanından, başında yün takyesinden, ayakla­rında da, bir çift ayakkabısından başka, yanında hiç bir şey bulunmuyordu.

Av etinden ve yer bakliyatından yararlanıyordu. Gündüzleri oruç tutuyor, geceleri namaz kılıyordu. [161] Nihayet, Mısıra ulaştı. Geceleyin, annesinin evine vardı.

Ne kendisi, evin halkını, tanıyabildi, ne de, onlar, Mûsâ Aleyhisselâm’ı, tanıya­bildiler.

Mûsâ Aleyhisselâm, Mercimek çorbası yenileceği sırada, evin bir tarafına oturdu.

Hârûn Aleyhisselâm gelip onu, görünce, annesine, bunun, kim olduğunu sordu.

Annesi, onun, bir konuk olduğunu, haber verdi.

Bunun üzerine, Hârûn Aleyhisselâm, Mûsâ Aleyhisselâm’ı, yemeye davet etti.

Yemeye oturdukları zaman, konuşmaya başladılar.

Hârûn Aleyhisselâm, Mûsâ Aleyhisselâm’a:

“Sen, kimsin?” diye sordu.

Mûsâ Aleyhisselâm:

“Ben, Musa’yım!” deyince, hemen ayağa kalktılar, birbirleriyle kucaklaştılar. [162]

Zâten, Yüce Allah, Hârûn Aleyhisselâm’a, Mûsâ Aleyhisselâm’ın, kendilerine doğru gelmekte olduğunu, onunla, buluşmasını Vahy etmişti. [163]

Mûsâ Aieyhisselâm, Hârûn Aleyhisselâm’a: “Ey Hârûn! Sen, benimle birlikte Firavun’a git!

Yüce Allah bizi ona Peygamber olarak gönderdi.” dedi.

Hârûn Aleyhisselâm:

“İşittim ve itaat ettim!” dedi.

Anneleri, hemen ayağa kalktı ve bağırarak:

“Allah aşkına! Siz, Firavunun yanına gitmeyiniz!

O, ikinizi de, öldürür!” dedi.

Fakat, Mûsâ ve Hârûn Aleyhisselâmlar, annelerinin sözünü kabul etmeye yanaşmadılar. [164]

Hârûn Aleyhisselâm, Mûsâ Aleyhisselâm’a Vezîr ve Destek olmak üzere, Yüce Allah tarafından Peygamberlikle vazifelendirilmişti. [165]

Mûsâ Ve Hârûn Aleyhisselâmların Allah’a Münacatları Ve Firavunla Karşılaşmaları:

Mûsâ ve Hârûn Aleyhisselâmlar:

“Ey Rabb’imiz! Doğrusu, biz, Firavun’un, bize karşı aşırı gitmesinden (ceza­landırılmakta hızlı davranmasından) yahud, taşkınlığını artırmasından endişe edi­yoruz!” diye münâcâtta bulundular.

(Yüce Allah):

“Korkmayınız!

Çünkü, ben, sizinle beraberim. Ben, (her şeyi) işitirim, görürüm!

Hemen gidiniz de, ona (şöyle) deyiniz:

Biz, Rabb’inin iki Elçisiyiz.

Artık, İsrail oğullarını, bizimle gönder.

Onlara, işkence etme!

Biz sana Rabb’inden, hakîkî bir âyet getirdik.

Selâm (ve selâmet), doğruya tâbi’ olanlaradır.

Bize şu hakikat  Vahy olundu ki: hiç şüphesiz  azab  (Peygamberleri) yalanla­yanların ve (hak’dan)) yüz çevirenlerin tepesindedir!” [166]

Bunun üzerine, Mûsâ ve Hârûn Aleyhisselâmlar, geceleyin, Firavun’a gittiler.

Kapıyı, çaldılar.

Firavun da, korktu, kapıcı da, korktu.

Firavun:

“Kimdir bu ki, şu saatte benim kapımı çalabiliyor?!” dedi.

Kapıcı, yukarıdan, onlarla konuşup ne istediklerini sordu.

Mûsâ Aleyhisselâm, ona:

“Biz, Rabbül’âlemîn’in Resulüyüz!” deyince, kapıcı, korktu. [167]

“Sen, böyle, kimin kapısını çaldığını, biliyormusun?!

Sen, ancak, Seyyid’inin kapısını çalıyorsun!” dedi.

Mûsâ Aleyhisselâm:

“Ben de, sen de, Firavun da, Yüce Allah’ın kulcuklarıdır!” dedi. [168]

Kapıcı, hemen gidip Firavun’a haber verdi. [169] ve:

“Orada, deli bir insan var!

(Ben, Rabbül’âlemîn’in Resulüyüm!) diyor!” dedi. [170]

Firavun:

“Onu, içeri koy!” dedi. [171]

İçeri girmelerine izin verilince[172], Mûsâ ve Hârûn Aleyhisselâmlar, içeri girdiler. [173]

Mûsâ Aleyhisselâm’ın sırtında yünden bir cübbe  Abam belinde lif kuşak elinde de kapıyı çalıp açtırdığı Asa’sı bulunuyordu. [174]

Firavun, Mûsâ Aleyhisselâm’a:

“Sen, kimsin?” diye sordu. [175]

Mûsâ Aleyhisselâm:

“Ben, Rabb’ül’âlemîn’in Resulüyüm! [176]

İsrail oğullarını, benimle gönderesin diye, beni, sana gönderdi.” dedi. [177]

Firavun, biraz düşününce[178], Mûsâ Aleyhisselâm’ı, tanıdı[179]:

“Biz  seni  yeni doğmuş (bir çocuk) iken  içimizde büyütmedik mi?

Sen ömründen bir hayli yıllar bizim aramızda kalmadın mı?

Nihayet o yapmış olduğun işi de sen yaptın!

Sen nankörlerdensin!” dedi.

(Mûsâ):

“Ben bunu  o vakit  bilmezlerden olarak yapmıştım.

Sizden korkunca da  hemen içinizden kaçtım.

Nihayet  Rabb’ım, bana hüküm verdi ve beni  Peygamberlerden yaptı.

Benim başıma kaktığın o nimet; İsrail oğullarını kendine kul (köle) edindiğin içindi. [180]

Ben daha doğmadan  sen beni büyütmeden önce  sen İsrail oğullarının ço­cuklarını ellerinden çekip alıyor  onlardan istediğini  bırakıp kendine köle yapı­yor  istediğini de öldürüyordun!

İşte benim senin sarayına ulastırılısım ve sana ilistirilisim, bu yüzden olmuştu!” dedi. [181]

Firavun:

“Âlemlerin Rabb’i (dediğin) de, nedir?” dedi.

(Mûsâ):

“Göklerin, yer’in ve bunların arasında bulunan her şeyin Rabb’idir!

Eğer hakîkatı, yakînen bilmeye ehliyetli kimse/erseniz (Onun varlığına ve birliği­ne inanırsınız) dedi.

Firavun, çevresinde bulunan kimselere: “İşitmiyormusunuz?!” dedi. [182]

(Firavun, bunu, Mûsâ Aleyhisselâm’ın söylediğini, red ve inkâr maksadı ile söy­lemiş ve çevresindekilere “Sizin, benden başka ilâhınız var mı? Yoktur! demek istemişti. [183]

Mûsâ Aleyhisselâm, sözlerine devamla): “O, sizin de, sizden önceki Atalarınızın da, Rabb’idir!” dedi. Firavun:

“Her halde, size gönderilen (bu) Peygamberiniz (!), muhakkak, delidir!” dedi. [184]

“Bu söz[185], doğru değildir.

Sağlam akıllı adam sözü değildir. [186] Sizin, benden başka ilâhınız yoktur de­mek istedi. [187]

(Mûsâ Aleyhisselâm, sözlerine devamla):

“(O), doğu ile batının ve ikisi arasında bulunan her şeylerin de, Rabb’idir, eğer, aklınızı, kullanırsanız (anlarsınız)” dedi.

(Firavun):

“And olsun ki: eğer, benden başka bir ilâh edinirsen[188], benden başkasına ta­par ve bana, tapmayı, terk edersen[189] seni  muhakkak ve muhakkak  zindana girenlerden ederim!” dedi.

(Mûsâ):

Ya sana  apaçık[190]  benim doğru söylediğimi anlatacak  seni yalanlayacak; beni, haklı; seni, haksız ve bâtıl çıkaracak[191]bir şey getirdimse de mi (zindana atacaksın)?” dedi.

Firavun:

“Doğru söyleyenlerden isen, haydi getir onu?” dedi.[192]

Mûsâ Aleyhisselâm’ın Asasının Ejderha Oluşu:

Bunun üzerine, (Mûsâ), Asasını, yere bırakıverdi.

Bir de (ne görsünler!) O, apaçık bir Ejderhâ! [193] ki, iri gövdesiyle, Firavunun önünü ve iki yanını doldurmuş, ağzını, açmış[194]’, alt çenesini, yere, üst çenesi­ni köşkün üzerine koymuş!

Yutmak için, Firavun’a yönelince’[195], Firavun’un yanındaki adamlar, korkup Firavun’un başından dağılıverdiler. [196]

Firavun da, kendisini, tahttan, yere atıp Ejderhâ yılanı tutması için, Mûsâ Aleyhisselâm’a, Rabb’i adına[197] ve süt emzirme hakkına[198] söz verdi. [199]

“Artık, ben, sana imân edecek, İsrail oğullarını da, seninle birlikte gönderece­ğim!” dedi.

Bunun üzerine, Mûsâ Aleyhisselâm, onu, tutup eski, Asa haline çevirdi. [200] Firavun, bundan önce, hiç işemezken, korkusundan, işedi! [201]

Mûsâ Aleyhisselâm, Firavun’a, ikinci bir Mucize olmak üzere, elini de, (koy­nundan) çekip çıkardı.

Bir de (ne görsünler!) bu, temâşâ edenler için, bembeyaz (ve Nûr saçan bir el) [202]

Elin parlaklığından, Firavunun gözleri kamaştı.

Mûsâ Aleyhisselâm, elini, koynuna sokup çıkardığı zaman, eski normal rengi­ni aldı.

Bunun üzerine, Firavun, Mûsâ Aleyhisselâm’ı, doğrulamaya meyletti ise de, Fi-ravun’un Vezîr’i Hâmân, hemen onun yanına varıp önüne oturdu ve:

“Sen, şu sırada, kendisine tapılan bir İlâh’sın!

Sen, ona, tâbi olunca, bir kul olacaksın demek!?” dedi.

Firavun, Mûsâ Aleyhisselâm’a:

“Bana, bugün, yarına kadar mühlet ver!” dedi.

Yüce Allah: Mûsâ Aleyhisselâm’a, ona, şöyle söylemesini, Vahy etti:

“Ey Firavun! Sana, hiç ihtiyarlamamak üzere, gençliğin,

Hiç elinden alınmamak üzere, Devlet’in verilecek olsa,

Evlenmelerden, yeyip içmelerden, hayvanlara binip gezmelerden zevk alma gücün sana iade edilecek olsa,

Öldüğünde de, Cennet’e girdirilecek olsan… bana, iman eder misin?” dedi.

Bu sözler, Firavun’un kalbini, biraz gevşetti, yumuşattı:

“Senin gibi, Hâmân da, yanıma bir gelsin bakayım!” dedi. [203]

Ertesi günü, Hâmân gelip Firavunun yanına girdi. [204]

Firavun, ona:

“Şu Zat, yanıma geldi!” dedi.

Firavun, daha önce, Mûsâ Aleyhisselâm’a, ancak, Sihirbaz derdi.

Bugün ise, Sihirbaz demeyip (Mûsâ) dedi.

Hâmân:

“O, sana, ne söyledi?” diye sordu.

Firavun:

“Bana, şöyle şöyle söyledi” diyerek Mûsâ Aleyhisselâm’ın söylediklerini nakletti.

Hâmân:

“Onu, reddetmedin mi?” dedi.

Firavun:

“Hele Hâmân gelsin de, ona, bir danışayım bakayım! dedim.” dediği zaman, Hâmân, Firavun’a:

“Sanırım ki: sonradan, tapan bir kul olmandan, kendisine tapılan bir Rab ol­man, senin hakkında daha hayırlı idi! [205]

Ben, sana, gençliğini, geri çevireyim!” dedi.

Veşm (iğne) getirtip Firavunun yüzünü, onunla döğdürerek kan çıkan yerine çivid sürdürdü. Yeşile çalar siyah bir ten meydana geldi.

Bu işi, ilk yapan, o, oldu.

Mûsâ Aleyhisselâm, Firavunun yanına girip onda bu hali görünce, şaşırdı.

Yüce Allah, Mûsâ Aleyhisselâm’a:

“Gördüğün şey, seni, şaşırtmasın!

O, çok sürmez, ilk haline döner!” diye Vahy etti. [206]

Firavun, ne iman etti, ne de, İsrail oğullarının, Mûsâ Aleyhisselâm ile birlikte Mısırdan çıkıp gitmesine izin verdi. [207]

[/accordion]
[accordion title=”FİRAVUN KAVMİNİN BAŞINA GELEN BELÂLAR”]

 Tufan Belâsı:

Bundan sonra ve Mûsâ Aleyhisselâm’ın Sihirbazlarla karşılaşmasından önce, Yüce Allah, Mısırın Kıbtî halkına Tufan (Sağnak halinde sürekli yağmurlar) gönderdi. [208]

Onlara ait her şeyi, sular bastı. [209] Tufan, yedi gün sürdü.

Kıbtî evlerine, o kadar sel suları doldu ki evler oturulamaz, oturanı da boğar hâle geldi.

Arazilerini, seller bastı. Hiç bir şey ekemez, yapamaz oldular.’[210]

“Ey Mûsâ! Bizim için, Rabb’ine dua et; şufelâketi, üzerimizden kaldırsın.

Biz, sana, iman edeceğiz. İsrail oğullarını da, seninle birlikte göndereceğiz!” dediler. [211]

Mûsâ Aleyhisselâm, Yüce Allâh’a dua etti. [212] Yüce Allah, onlardan, Tûfân’ı, kaldırdı. [213] Ekinleri, büyüdü. [214]

Yüce Allah; onlara, daha önce bitmeyen ot, ekin ve meyvelerini bitirdi. Yurtlarını, bol sulu, yeşillikli, bol nimetli hâle getirdi. [215]

Fakat, onlar:

“Yağmursuz oluşumuz, pek hoşumuza gitmedi. [216]

Biz, böyle olmamızı, istememiştik.

O, olan yağışlar, bizim için bir nimetten başka bir şey değildi!” dediler. [217]

Onlar; ne iman ettiler ne de İsrail oğullarını, Mûsâ Aleyhisselâm’la birlikte saldılar.

Üzerinde buluna geldikleri kötü hale döndüler.[218]

Çekirge Belâsı:

Yüce Allah; bir ay sonra[219], onlara, çekirge gönderdi.

Bu çekirgeler; onların bütün ekinliklerini[220], meyvelerini, ağaçlarının yaprak­larını ve çiçeklerini[221]yiyip bitirdi. [222]

Hattâ, kapıları, elbiseleri, ev eşyalarını, evlerin tavanlarındaki ağaçları, demir çivileri yemeye kalktılar!

Tavanlar, çökmeğe başladı! [223]

Kıbtîler, İsrail oğullarının evlerinde böyle bir şeyi göremeyince, şaşırdılar. [224]

Çekirge belâsını kaldırması için Rabb’ına dua etmesini Mûsâ Aleyhisselâm’dan istediler ve iman edeceklerini söylediler.

Mûsâ Aleyhisselâm, dua edince, Yüce Allah, çekirge belâsını kaldırdı. Onların ekinlerinden, çekirgelerin yemediği bir artık kalmıştı. Onlar:

“Biz, iman etmeyeceğiz. Ekinlerimizden, çekirgelerin yemedikleri artık, bize yeter!” dediler.[225]

Kummel Belâsı:

Bunun üzerine, Yüce Allah; onlara Kummel – Küçük, kanadsız çekirgeyi ekin bitini, karıncayı musallat etti.

Bunlar, yerdeki bütün bitki artıklarını da, yaladı, tükettilar.

Küçük karıncalar da, adamların elbiseleriyle vücudları arasına girip vücudlarını ısırırlar, yedikleri yemeklerin içine dolarlardı!

Nihayet, evlerinin üzerinde kireç harcıyla tuğladan, kaypak, üzerlerine çıkıla­mayacak sütunlar yapıp yemeklerini, onun üzerine koydular.

Yemeklerini yemek için, oraya çıktıkları zaman, ellerinden kurtulduklarını san­dıkları hayvanları, orada da, yemeklerin içine dolmuş buldular! Kendilerine, bu belâdan daha ağır gelen bir belâ olmadı.

İşte, bu, Yüce Allah’ın, Kur’ân-ı Kerim’de Ricz diye andığı belâ idi. [226]

Mısırlılar; üzerlerinden bu belânın kaldırılması için, Rabb’ine dua etmesini, Mûsâ Aleyhisselâm’dan istediler ve iman edeceklerini söylediler.

Üzerlerinden, bu belâ da, kaldırıldığı zaman, sözlerinde durmadılar, iman et­meye yanaşmadılar. [227]

Eski kötü hallerine döndüler:

“Biz, ne diye ona, iman edeceğiz? İsrail oğullarını, kendisiyle birlikte salacağız?

O  bütün ekinlerimizi  yok etti. Mallarımızı  giderdi.

Bize, bu yaptıklarından daha çok, daha ağır ne yapacak?

Firavunun izzetine and olsun ki: biz, hiç bir zaman, ne onu, tasdik ederiz, ne de, kendisine tabi’ oluruz!” dediler.[228]

Kurbağa Belâsı:

Bir müddet sonra, Yüce Allah; Mûsâ Aleyhisselâm’a, Nîl’in dar yeri üzerinde durup Asasının ucunu, Nîl’in içine batırmasını  Nîl’in yakınına  uzağına  aşağısı­na yukarısına  onunla işaret etmesini Vahy ve emretti.

Mûsâ Aleyhisselâm  böyle yapınca  her taraftan bütün kurbağalar  birbirlerine bildirdiler.

Yakında olan uzakta bulunana seslendi.

Vakvaklayarak gecenin karanlığında sudan çıkıp acele şehrin kapısına doğru gittiler.

Kıbtîlerin evlerine girdiler. Çuvallarının, kapkacaklarının, binalarının içine doldular.

Kıbtîlerin, elbisesini veya kabını veya yiyeceğini veya içeceğini açıp ta, içinde kurbağalar bulmayan bir kimse yoktu!

Onların yemek tencerelerini  kurbağalar dolduruyor  yaktıkları  ocaklarını  kur­bağalar söndürüyor  yemeklerini bozuyor  yenilmez hale getiriyordu!

Sokaklar, kurbağa ölüleriyle doldu! Kokudan  geçilmez oldu! Kıbtîler, tekrar Mûsâ Aleyhisselâm’a gidip ağlayarak dert yandılar,

“Dua edip bu belâyı, üzerimizden kaldır. Bu defa, tövbe edeceğiz ve tevbemizden dönmeyeceğiz!” dediler.

Kurbağa belâsı kalkınca da, yine, sözlerinde durmadılar eski hallerine döndüler. [229]

Kan Belâsı:

Bunun üzerine, Mûsâ Aleyhisselâm, dua etti. Yüce Allâh’da, onlara kan belasını gönderdi.

Aynı sudan; İsrail oğulları ve Kıbtîler gelip su alır, İsrail oğullarının aldığı, su; Kıbtîlerin aldığı ise, kan olurdu!

Bu hal .Kıbtîlere çok ağır geldiği için, Mûsâ Aleyhisselâmdan, bu belânın kal­dırılması için, dua etmesini istediler ve iman edeceklerini söylediler.

Belâ kaldırıldığı halde, onlar, yine de, iman etmeye yanaşmadılar. [230]

Küfür Ve Azgınlığın Şahlanışı:

Mûsâ ve Harun Aleyhisselâmlar, bunca, mucizelerle gönderildikleri halde, Fi­ravun ve ileri gelenleri, iman etmeyi bir türlü kibirlerine yediremediler de:

“Kavimleri bize kulluk kölelik edip dururlarken  biz  bizim gibi iki beşere iman mı edecekmişiz?!” dediler. [231]

Firavun da, kavminin içinde bağırdı:

“Ey kavmim! Mısır Padişahlığı ve altımdan (Saraylarımın altından) akan şu ır­maklar, benim değil mi?

Hâlâ, gözünüzü açmayacak mısınız?

Yoksa, ben, ondan (Musa’dan) hayırlı değil miyim?

O ki, hakirdir (meramını) bile hemen hemen açıklayamıyor. Öyle ya onun üzerine (gökten) altın bilezikler atılmalı yahud beraberinde birbiri ardınca (kendisini tasdik edici) melekler gelmeli değilmiydi. [232]

“O, ya bir Sihirbazdır, yâhud bir delidir” dedi. [233]

Mal Ve Servetin Yok Olma Belâsı:

Mûsâ Aleyhisselâm; Firavunla kavminin imana gelmelerinden, ümidini kesince[234], mal ve servetlerinin yok olması için, dua etti.

Hârûn Aleyhisselâm da, Âmîn! dedi. [235]

Mûsâ Aleyhisselâm, duasında:

“Ey Rabbimiz! Hakîkaten, Sen, Firavun’a ve ileri gelenlerine  dünya hayatın­da zînet (ve haşmet) ve nice mallar verdin  Senin yolundan saptırsınlar diye mi ey Rabb’imiz!

Sen  onların mallarını yok et Rabb’imiz!

Onların kalblerini şiddetle sık ki  artık  onlar  o çetin azabı görecekleri zamana kadar iman etmeyeceklerdir!” dedi.

(Allah):

“İkinizin de duası kabul olunmuştur.

O halde, yine, istikamette (doğru hareketinizde) devam ediniz!

Sakın, bilmezlerin yoluna uymayınız!” buyurtu. [236]

Yüce Allah; onların mallarını, Dirhem ve Dinarlarını, taşa çevirdi! [237]

Abdulaziz b. Mervan’ın, Mısırda ele geçirdiği, Firavun Hanedanına ait mal ka­lıntılarından bir çanta içinde bulunan: soyulmuş iki yarım yumurta ve soyulmuş bir ceviz çeni ile nohud ve mercimeğin taş kesildikleri görülmüştür! [238]

Mısırlıların imansızlıkları, kötü tutum ve davranışları yüzünden uğradıkları azab-lar, Kur’ân-ı Kerim’de şöyle açıklanır:

“And olsun ki: biz, Firavun Hanedanını, düşünüp ibret alsınlar diye, yıllarca, ku­raklıkla, mahsullerin kıtlığı ile tutup sıktık.

Fakat, onlara, iyilik gelince: Bu, bizim hakkımızdır! dediler.

Kendilerine, bir fenalık da, gelirse, Mûsâ ile onun beraberindekilere, uğursuzluk yüklerlerdi.

Gözünüzü açınız, iyi biliniz ki: onların uğursuzluğu, ancak, Allah tarafındandır.

Fakat, çokları, bilmezler.

Onları;

“Bizi, büyülemek için, her ne mucize getirsen, biz, sana iman ediciler değiliz!” dediler.

Bunun üzerine, biz de, ayrı ayrı Mucizeler olmak üzere, başlarına Tufan, Çekir­ge, Haşerat, Kurbağalar ve Kan gönderdik.

(Böyle iken) yine (iman etmeyi) kibirlerine yediremediler. Onlar, öyle günahkârlar güruhu idiler. Üzerlerine o azab çökünce:

“Ey Mûsâ! Bizim için, Rabb’ine -Sana olan Va’d’i hürmetine dua et!

Eğer, bu azabı, bizden ayırıp sıyırırsan, and olsun ki: sana, kesin olarak iman edeceğiz,

Ve and olsun ki: İsrail oğullarını da, seninle birlikte mutlaka göndereceğiz!” dediler.

Vaktâ ki, biz, kendilerinin erişecekleri bir müddete kadar, onlardan azabı, giderdik. Bir de, ne bakarsın, yeminlerini bozuyorlar bile! [239]

Mûsâ Ve Hârûn Aleyhisselâmların Firavunla Tekrar Karşılaşmaları:

Mûsâ ve Harun Aleyhisselâmlar, tekrar Firavun’un yanına vardılar. Ona:

“…Biz, senin Rabb’inin, iki Elçisiyiz.

Artık, israil oğullarını, bizimle gönder.

Onlara, işkence yapma!

Biz, sana, Rabb’ından hakîkî bir âyet (Mucize) getirmişizdir.

Selâm (ve selâmet), doğruya tâbi olanlaradır.

Bize, şu hakikat Vahy olundu ki: hiç şüphesiz, azab, (Peygamberleri), yalanla­yanların, (hakdan) yüz çevirenlerin tepesindedir!” dediler.

Firavun:

“O halde, Mûsâ! Sizin Rabbiniz, kimdir?” dedi.

O da:

“Bizim Rabb’imiz, her şeye hilkatini veren, sonra da, yolunu, gösterendir.” dedi.

(Firavun):

“Öyle ise, evvelki (geçmiş) asırlar (halkının) hali nedir?” dedi.

(Mûsâ):

“Onların ilmi, Rabb’imin nezdindeki bir Kitabdadır.

Benim Rabb’im, hatâ da, etmez, unutmaz da!” dedi. [240]

(Firavun):

“Ey Mûsâ! Sen, Sihr’inle, bizi, yerimizden çıkarman için mi geldin bize?’[241] “…Mûsâ! Ben, seni, her halde, sihirlenmiş (büyülenmiş) sanıyorum!” dedi. Mûsâ da:

And olsun ki: bunları (her biri basiretle görülecek) birer ibret olmak üzre, gökle­rin ve yer’in Rabb’inden başkasının indirmediğini bilmişsindir.

Ben de, seni, ey Firavun! Her halde, helak edilmiş sanıyorum!” dedi. [242] “Firavun’un kavminden ileri gelenler:

“Bu, sizi, yurtunuzdan çıkarmak isteyen bilgiç bir sihirbazdır muhakkak!” dediler. [243]

Firavun:

“Bırakınız beni, Musa’yı, öldüreyim!

(Varsın) o Rabb’ine yalvarsın!

Çünkü, ben, onun, dininizi değiştireceğinden, yâhud yer(yüzün)de fesad çıka­racağından korkuyorum!” dedi.

Mûsâ da:

“Ben, hesap gününe inanmayan her kibirli (insan)dan, benim de, Rabb’im, si­zin de, Rabb’iniz (olan Allah’a) sığınırım!” dedi.

Firavun Ailesinden olup imanını gizlemekte bulunan bir Mü’min[244]: “Siz, bir Adamı, Rabb’im, Allâh’dır demesiyle öldürür müsünüz?! Halbuki, o, size, Rabb’inizden, apaçık mucizeler de, getirmiştir. Bununla beraber; eğer, o, bir yalancı ise, yalanı, kendisinedir.

Eğer, doğrucu ise, sizi tehdid edegeldiği (azab)ın bir kısmı olsun (gelir) sizi, çarpar!

Şüphesiz ki, Allah, haddi aşan (iddiasında) çok yalancı olan kimseyi muvaffak kılmaz.

Ey kavmim! Bu gün, bu yerde, siz galip (kimse)ler olmak üzere, mülk, sizindir.

Fakat, Allah’ın hışmı gelip çatarsa, kim bize yardım eder?” dedi.

Firavun:

“Ben, size hangi reyde bulunuyorsam, ondan başkasını, işaret etmiyorum.

Size, doğru yolun hilafını da, göstermiyorum!” dedi.

Mü’min olan (o Zat, sözlerine devamla):

“Ey kavmim! Hakikat, ben, o sürü sürü fırkaların gününe misal (vermeniz)den, Nûh kavminin, Âd’ın, Semud’un ve daha sonrakilerin hali gibi (bir maceraya sapıp felâkete uğramanızdan) korkuyorum!

(Yoksa) Allah, kullarına, bir zulüm dileyecek değildir.

Ey kavmim! Hakikat, ben, size karşı, o bağırışıp çağırışma gününden endişe et­mekteyim.

(O gün, Hesap yerini) arkanızda bırakarak (Cehennem’e) döneceğiniz, gündür!

(O gün) sizi, Allâh(ın azâbın)dan, hiç bir kurtarıcı yoktur.

Allah, kimi şaşırtırsa, onun yolunu, doğrultucu da, yoktur.

And olsun ki: (bundan) önce, Yûsuf de, size, apaçık burhanlar getirmişti.

O vakit te, onun size getirdiği şeyler hakkında şüphe edip durmuştunuz.

Hattâ, o, vefat edince de:

“Bundan sonra, Allah, asla peygamber göndermez!” demiştiniz.

İşte, Allah, o haddi aşan şüpheci kimseleri, böyle şaşırtırdır.” dedi. [245]

[/accordion]
[accordion title=”FİRAVUN’UN ALLAH’I OKLA VURMAK İSTEMESİ VE SİHİRBAZLARININ MAĞLUBİYETİ“]

Firavunun Allah’ı Okla Vurmağa Kalkışı:

Firavun:

“Ey ileri gelenler! Ben, sizin, benden başka İlâhınız olduğunu, bilmiyorum!. [246]

“Ey Hâmân[247] Haydi, benim için, çamurun üzerinde ateş yak ta[248] bana, yük­sek bir kule yap!

Belki, ben[249], o yollara, göklerin yollarına ulaşır[250], Musa’nın İlâhına yükselip çıkarım.

Bununla beraber, ben, onu, mutlaka[251], yalancılardan[252], bir yalanc[253] sa­nıyorum!” dedi. [254]

İsrail oğulları, en ağır şartlar altında çalıştırılarak yedi yılda bir kule yapılıp bi­tirildi. [255]

Firavun, yapılan yüksek kulenin üzerine çıktı.

Kendisine, bir yay getirilmesini, emretti.

Semaya doğru nişan alıp ok attı.

Ok, kana bulaşmış olarak ona, geri çevirildi.

Bunun üzerine, Firavun:

“Ben, Musa’nın İlâhını, öldürdüm!” dedi. [256]

Sihrin Mucize İle Karşılaşması Ve Ağır Bir Yenilgiye Uğraması:

Firavun; çevresindeki ileri gelenlere:

“Hiç şüphesiz, bu, mutlaka çok bilgili bir sihirbazdır ki, sizi, sihri ile yerinizden

(yurtunuzdan sürüp) çıkarmak istiyordur. Şimdi (buna) ne buyurursunuz?” dedi. [257] (İleri gelenler): “Onunla kardeşini, alıkoy!

Şehirlere, toplayıcılar sal da, ne kadar bilgili sihirbaz varsa, hepsini sana, getirsinler” dediler. [258]

(Musa’ya da):

“Sen, Atalarımızı, üzerinde bulduğumuz (yoldan) bizi döndüresin de, bu yerde devlet, ikinizin (elinde) olsun diye mi bize geldiniz?

Biz, ikinize de, inanıcılar değiliz!” dediler.

Firavun:

“Usta ne kadar Sihirbaz varsa, hepsini, bana getiriniz!” dedi. [259]

Sihirbazlar, Firavuna geldiler ve:

“Galebeyi, kazananlar, biz olursak, elbet bize bir mükâfat var değil mi?” dediler.

Firavun:

“Var ya! Hem siz, muhakkak (benim) en yakınlar(ım)dan da, olacaksınız!” dedi. [260]

(Sihirbazlar) aralarında işlerini, çekişe çekişe konuştular. (Sonra) gizlice müşa­vere ettiler:

“Bunlar, (başka değil), her halde, iki sihirbazdır ki, sizi, sihirleri ile yerinizden çıkarmak, en şerefli ve üstün olan dininizi gidermek istiyor/ardır.

Onun için, bütün tuzaklarınızı bir araya toplayınız. Sonra, saf halinde birden ge­liniz (hücum ediniz)

Bu gün, galip olan, muhakkak, umduğuna ermiştir!” dediler. [261]

(Firavun):

“Ey Mûsâ! Sen, sihrinle, bizi, yerimizden çıkarman için mi geldin bize?

Şimdi, biz de, sana, onun gibi bir sihir yapacağız!

Şimdi, sen, kendinle bizim aramızda bir buluşma yeri ve vakti tâyin et ki, ne se­nin, ne bizim caymayacağımız düz (geniş) bir yer olsun!” dedi.

O (Mûsâ) da:

“Sizinle karşılaşma zamanımız, zînet günü ve insanların toplanacağı kuşluk vak­tidir!” dedi.

“Bunun üzerine, Firavun,arkasını dönüp gitti.

Bütün hilesini toplayıp geldi. “[262]

İnsanlara da:

“Siz de, toplamalar mısınız?” denildi.

(Onlar):

“Umarız ki: (bizimkiler) galip olurlarsa, biz de, (kendi) Sihirbazlarımıza uyarız! (dediler)” [263]

Toplanan sihirbazların sayısı:

70’şi, İsrail oğullarından, 2 si de, Kıbtî Başkanlarından (İbn.Habîbe göre: Fars-hlardan) olmak üzre, 72 idi. [264]

veya 12.000 idi. [265] veya 15.000 idi. [266] veya 19.000 idi. [267]

Toplanan sihirbazların sayılarının daha çok olduğu da rivayet edilir. [268]

Sihirbazdan, ancak, 7000’i Usta Sihirbaz ve bunların içinde de, ancak 700’ü seçkindi. [269]

Bunların arasında da:

Sâbur,

Âdur,

Hatvat,

Musfâ adlarında dört başkan bulunuyordu. [270]

Toplanan sihirbazlardan 15.000 sihirbaz, toplantı yerinde saf oldular.

Her biri, iplerini ve asalarını getirmişlerdi, [271]

Sihirbazların asaları ve ipleri, 60 deve ile taşınmıştı. [272]

Firavun, toplantı yerinde kendisine ayrılan yere, Mısırın Eşrafı ile birlikte kuruldu.

Halk ta, onun karşısında halkalandılar.

Mûsâ Aleyhisselâm, yanında kardeşi Hârûn Aleyhisselâm olduğu[273] ve üzer­lerinde yünden iki gömlek bulunduğu halde halkın alay etmelerine aldırış etmeden[274] Asasına dayanarak oraya geldi. [275]

Sihir ve sihirbazlık, ötedenberi, birçok milletlerde: Araplarda, Rumlarda, Hind-lilerde, Acemlerde[276] , Mısırlılarda görülegelen tarihî bir vâkıadır. [277]

Dahhâk b. Ulvan, b.lmlîk, b.Âd, Babil taraflarına varıp Babil’i kurmuş, çevrede ne kadar sihirbaz varsa, hepsini Babil’e toplamış, onlardan, sihri öğrenmiş ve hattâ sihirbazların başı olmuştu. [278]

Firavun Musa Aleyhisselamın karşısına çıkardığı sihirbazlara: “Bu gün, karşısındakine üstün gelen, umduğuna, ermiştir!” dedi. [279] “Mûsâ, Onlara (Sihirbazlara): Yazıklar olsun size! Allah’a karşı, yalan düzmeyiniz! Sonra, O, azab ile kökünüzü kurutur!

Allah’a karşı yalan uyduran (herkes) muhakkak, hüsrana uğramıştır!” dedi. [280] Sihirbazlar, birbirlerine: “Bu söz, Sihirbaz sözü değildir!” dediler. [281]

Sihirbazlar:

“Ey Mûsâ! (Asa’nı) ya sen (önce) at ya da önce atan kişiler biz olalım! [282]

“Ey Mûsâ! Sen mi (önce) atacaksın, yoksa, (önce) atanlar, biz mi olalım?” dediler. [283]

Mûsâ, onlara:

“Ne atacaksanız (önce) siz, atınız!” dedi. Onlar, iplerini ve sopalarını atıp:

“Firavunun izzeti hakkı için, galip olanlar, biziz biz!” dediler. [284] …Vaktaki, attılar. Halkın, gözlerini sihirlediler. Onlara, korku, saldılar, büyük bir sihir (meydana) getirmiş oldular. [285]

Firavun’un zevcesi Âsiye hatun; Firavuna karşı, Mûsâ Aleyhisselâm’a yardım etmesi için, Yüce Allah’a yalvardı, durdu.

Firavun Hanedanından, onun, bu halini görenler, kendisinin, Firavun ve tarafdarlarına, şefkatindan dolayı, Firavun lehinde dua ediyor sandılar. [286]

Sihirbazların her biri, ellerindeki asalarını ve iplerini yere bıraktıkları zaman onlar koşar yılanlar gibi vadiyi dolduran ve birbiri üzerine binen dağlar gibi gös­terilerek seyircilerin gözlerini kamaştırdılar. [287]

Sihirbazlardan

Kimisi: Renk, renk,

Kimisi: Simsiyah yüzlü,

Kimisi: Upuzun boylu,

Kimisi: Kısa ve enli,

Kimisi: Boynuzlu,

Kimisi: Kalkan kadar kulaklı,

Kimisi: Maymun yüzlü,

Kimisinin alnı, aşağıda, sakalı, yukarıda idi!

Havada uçan,

Ağızlarını açan,

Ağızlarından ateşler saçan…

İri ve kanatlı yılanlar… meydanı doldurmuştu. [288]

“Mûsâ, onlara (Sihirbazlara):

Bu, sizin (meydana) getirdiğiniz (yaptığınız) şey sihirdir.

Allah, hiç şüphesiz, onun boşluğunu, asılsızlığını meydana çıkaracaktır.

Allah, elbette, fesatcıların işini düzenlemez.

Allah; günahkârların hoşuna gitmese de, hakkın, hak olduğunu Kelimeleriyle ispatlardır.” dedi. [289]

Biz, (Musa’ya):

Korkma! Dedik, çünkü üstün (gelecek) muhakkak, sensin sen!

Elindekini (yere) bırakıver!

Bu, onların yaptıklarını, yutar!

Çünkü, onların sanat diye ortaya attıkları ancak bir sihirbaz tuzağıdır.

Sihirbaz ise  nerede olsa umduğuna  ermez. [290]

“Bunun üzerine  Musâ (elindeki) Asasını (yere) bırakıverdi.[291]

…Bir de, ne görsünler! Bu, onların uydurup düzdüklerini hep yakalayıp yutuyor! [292]

Evet! Mûsâ Aleyhisselâm’ın, yere bıraktığı Ejderhâ kesilen Asası, Firavunun ve halkın gözlerine, koşar yılanlar gibi görünen ipleri ve asaları birer birer toplayıp yutmaya başlamıştı.

O derecede ki, vadide, Sihirbazların yere bıraktıkları asa ve iplerden az veya çok, hiç bir şey görünmez oldu, yok olup gitti.

Mûsâ Aleyhisselâm, Ejderha Asasını, eline alınca, eskiden olduğu gibi, Asa haline geldi.

Sihirbazlar, bu Mucize karşısında:

“Eğer bu bir Sihir olsaydı  asla bize galebe çalamaz[293]onun işi  bize gizli kalamazdı.

Eğer bu bir Sihir olsaydı İplerimiz  Asalarımız  nereye gider  böyle yok olabilir miydi? [294]

Eğer bu  bir sihir olsaydı  sihrimizi  böyle yutmazdı.

Bu muhakkak Yüce Allah tarafından olan bir iştir!” dediler. [295]

Sihirbazların Başkanlarından âmâ olan arkadaşları:

“Musa’nın asası, iri ve korkunç, erkek bir yılan oldu. İplerimizi ve asalarımızı, yuttu!” dedikleri zaman:

“Onlardan, bir eser kalmadı mı? Veya onlar, eski hallerine dönmedi mi?” diye sordu.

“Hayır!” dediler.

Bunun üzerine, âmâ Başkan:

“Bu, Sihir değildir!” dedi. [296]

“Sihirbazlar, derhal secde ederek yere kapandılar:

“Âlemlerin Rabb’ine, Musâ ile Harun’un Rabb’ine iman ettik!” dediler. [297]

Firavun:

“Ben, size izin vermeden, siz, ona, iman ettiniz hâ!

Hiç kuşkusuz, size sihri öğreten büyüğünüz imiş o! [298]

“…Hiç şüphesiz, şehirde -onun halkını, içinden çıkarmanız için, kurduğunuz bir hilekârlıktır bu… [299]

“…Ben de, elbette, sizin ellerinizi, ayaklarınızı çaprazlama keseceğim! Sizi, muhakkak, hurma dallarına asacağım!

Siz de, hangimizin azabı daha çetin ve sürekli olduğunu, elbette öğreneceksi­niz!’1 dedi. [300]

(Secdeye kapanan Sihirbazlar):

“Bunda, dediler, bize hiç bir zarar yok…” [301]

“Biz, şüphesiz ki, Rabbimize dönücüyüz.” [302]

“Biz, seni, bize gelen şu apaçık Mucizelere, bizi Yaratan’a, katiyyen tercih edemeyiz!

Artık, sen, neye hâkim isen, hükmünü ver!

Sen, hükmünü, ancak, bu dünya hayatında geçirebilirsin.

Biz, günahlarımızı ve bizi zorladığın sihri affetmesi için, Rabb’imize gerçek­ten iman ettik.

Allâh(ın sevabı, seninkinden) daha hayırlı (azabı da, seninkinden) daha sürek­lidir. [303]

“Her halde, biz, iman edenlerin ilki olduğumuz için, Rabbimızın, bizim günah­larımızı yarlıgayacağını da, umarız!” dediler. [304]

“Sen, bizden -başka bir sebeple değil- ancak, Rabbimizin âyetlerinde -onlar, bize geldiği zaman- iman ettik diye intikam alacaksın.

Ey Rabbimiz! Üstümüze sabır yağdır!

Bizi, Müslümanlıkta sabit kimseler olarak öldür!” [305]

Firavun, dediğini, yaptı. Onların ellerini, ayaklarını kestirdi ve kendilerini, hur­ma dallarına astırdı.

Onlar, öldürülürlerken:

“Ey Rabbimiz! Üstümüze sabır yağdır!

Bizi, Müslümanlıkta sabit kimseler olarak öldür!” demekte idiler.

Günün başında kâfir olan bu sihirbazlar, günün sonunda şehitler kafilesine dahil oldular. [306]

Firavunun kavmi, yenilgi ve korku içinde, toplantı yerinden, birbirlerini çiğne­yerek döndüler.

Allah düşmanı Firavun da, yenilgiye ve lanete uğramış olarak oradan sarayına dönüp küfründe ısrar, kötülük işlemekte devam etti. [307]

Firavunun kavminden ileri gelenler:

“Musa’yı ve kavmini fesatçılık etmeleri, Seni de, Tanrılarını da, terk etmesi için mi? bu toprakta tutacaksın?!” dediler.

Oda:

(Eskiden olduğu gibi, yine) oğullarını öldürürüz, yalnız kadınlarını sağ bırakırız!

Şüphesiz ki, biz, onların tepesinde kahredicileriz!” dedi. [308]

[/accordion]
[accordion title=” FİRAVUN’UN SARAYINDAKİ MÜMİNLER VE BAŞLARINA GELENLER“]

 Firavun’un Sarayındaki Müminler Ve Başlarına Gelenler:

Firavun Hanedanından Hızkıl; imanını gizleyen Mü’minlerden olup Mûsâ Aleyhisselâm’ın, Sihirbazları yenmesi üzerine[309] veya daha önce, imanını açıklamış ve Sihirbazlarla birlikte, o da, idam edilmişti. [310]

Hızkıl’ın zevcesi de, Firavunun kızlarının baş tarakçısı idi ve Yüce Allah’ın, iyi halli kıldığı Mü’min kadınlardandı.

Kendisi, bir gün, Firavunun kızının başını tararken, tarak, elinden düşünce, (Bis­millah = Allah’ın ismiyle) demişti.

Firavunun kızı:

“Babamın ismiyle mi demek istiyorsun?” diye sordu. O:

“Hayır! Belki, benim Rabb’im ve Babanın Rabbi olan Allah’ın ismiyle demek istiyorum!” dedi.

Firavunun kızı:

“Ben, bunu, babama haber vereceğim!” dedi ve haber verdi.

Firavun, onu, ve onun oğlunu yanına getirtti. Mü’mine kadına:

“Senin Rabb’in kim?” diye sordu.

Oda:

“Benim de, Rabb’im, senin de, Rabbin Allâh’dır!” dedi.

Firavun; bakırdan tandır yapılıp kızdırılmasını ve onun ve çocuklarının, o tandı­rın içine atılmasını emretti.

Mü’min kadın, Firavun’a:

“Benim, senden bir dileğim vardır.” dedi.

Firavun;

“Nedir o?” diye sordu.

Mü’min kadın:

“Benim kemiklerimi ve çocuklarımın kemiklerini birleştirip gömmendir.” dedi.

Firavun:

“Senin bu dileğini yerine getirmek, bize düşen bir hak ve vazifedir.” dedi. Sonra da, oğullarını, birer birer tandıra attırdı!

Hattâ, son oğlan çocuğu, daha süt emer bir sabi idi. Annesine:

“Anneciğim! Sabret! Çünkü sen, hak üzerindesin!” demişti.

Anneleri de, çocukları ile birlikte tandıra atıldı! [311]

Firavunun zevcesi Âsiye hatun, hâlis Mü’min kadınlarındandı. [312]

Allah’a, gizlice ibadet ederdi.

Firavunun korkusundan, namazını, gizli yerde kılardı.

Âsiye hatun; Firavunun kızlarının baş tarayıcısı kadını, nasıl işkencelerle öldür­düğünü, köşkün penceresinden görmüş ve öldüğü zaman da, Allah’ın, onu, şe­reflendirmeyi ve hayra erdirmeyi irade buyurup Meleklerin, onun ruhunu, gökle­re yükselttiği, kendisine açıkça görünmüş olduğundan, Allah’a yakîni ve tasdîki artmıştı.

O sırada, Firavun, Âsiye hatunun yanına girdi ve Hızkıl’in zevcesi, baş tarayı­cısı kadına yaptığını haber verdi.

Bunun üzerine, Âsiye hatun:

“Yazıklar olsun sana ey Firavun!

Sen, yüce Allah’a karşı, buna, nasıl cüret ve cesaret edebildin?!” dedi.

Firavun:

“Her halde, Sahiben olan baş tarayıcısını tutan delilik, seni de, tutmuş!” dedi.

Âsiye hatun:

“Beni, delilik tutmuş değildir.

Fakat ben, benim Rabb’im, senin Rabb’in ve Âlemlerin Rabb’i olan Allah’a iman etmişimdir!” dedi.

Firavun, Âsiye hatunun annesini çağırttı ve ona:

“Baş tarayıcısı kadını tutmuş olan delilik, senin kızını da, tutmuş!” dedikten sonra:

“Yemin ederim ki: o, ya Musa’nın İlâhını, inkâr edecek, ya da, muhakkak ölü­mü tadacaktır!” dedi.

Âsiye hatun, annesiyle baş başa kalıp annesi, Firavunun isteğine muvafakat etmesini dilediği zaman, ona:

“Allah’ı, inkâr etmemi istiyorsun hâ?!

Hayır! Vallahi, ben, bunu, hiç bir zaman yapmam!” dedi.

Bunun üzerine, Firavun, Âsiye hatun için, yere dört kazık çaktırdı ve onların arasında can verinceye kadar ona, işkence yaptırdı. [313]

Can verirken, gözüne Melekler ve kendisi için hazırlanan nimetler görünüp gül­meğe başlayınca, Firavun: “Şunu tutan deliliğe bakınız ki: işkenceler içinde gülüyor!?” dedi. [314]

“Allah, iman edenlere de, Firavunun zevcesini bir misal olarak irâd etti.

O vakit o:

Ey Rabb’im! Bana, katında, Cennetin içinde bir ev yap!

Beni, Firavundan ve onun (kötü) amel (ve hareket)inden kurtar!

Beni, o zâlimler güruhundan selâmete çıkar!” demişti.” [315]

[/accordion]
[accordion title=”MUSÂ ALEYHİSSELÂM’IN İSRAİL OĞULLARIYLA MISIR’DAN ÇIKMA HAZIRLIKLARI”]

 Mûsâ Aleyhisselâm’ın İsrail Oğullarıyla Birlikte Mısırdan Gizlice Ayrılışı:

Yüce Allah, Mûsâ Aleyhisselâm’a: “Kullarımı, gece yola çıkar.

Çünkü, tâkip edileceksiniz!” [316]

…Kullarımla, geceleyin yola çık da, (düşmanların) yetişme(sin)den korkmaya­rak (boğulmanızdan da) endişelenmeyerek onlara, denizde kuru bir yol aç!” diye Vahyetti. [317]

Firavun da, şehirlere asker toplayıcılar saldı. [318]

Mûsâ Aleyhisselâm, telakki eylediği Vahy üzerine[319], İsrail oğullarının, her dört ev halkının, bir evde toplanmasını[320], Mısırdan ayrılmalarını,

Kıbtîlerden, süs eşyalarını, emânet olarak almalarını,

Hiç bir kimsenin, arkadaşına, yüksek sesle seslenmemesini,

Kandillerin, sabaha kadar yanık bırakılmasını,

Yola çıkanlardan, kim oldukları sorulunca, Parola olarak “Amr” diye cevap ve­rilmesini,

Evinden ayrılan kimsenin, yola çıktığı bilinmek üzere, kapısına kan sürmesini[321],

Mayalanmalarını beklemeden, ekmeklerini pişirmelerini[322] emretti.

Bundan sonra, Mûsâ ve Hârûn Aleyhisselâmlar, İsrail oğullarıyla birlikte Kıbtîlerin haberi olmadan, Mısırdan yola çıktılar.

Mûsâ Aleyhisselâm, İsrail oğullarının başında artçı kumandanı, Harun Aleyhisselâm da öncü Kumandanı olarak bulunuyordu.

Mûsâ Aleyhisselâm; İsrail oğulları cemaatinin başında yola çıktı. [323]

Yirmi yaşına basan, küçüklüğünden, altmış yaşına basan da, büyüklüğünden dolayı, sayım dışında bırakıldı.[324]

Mısırdan Ne Zaman Çıkıldığı? Hangi Yolla Ve Ne Tarafa Doğru Gidildiği:

Mûsâ Aleyhisselâm’ın; İsrail oğulları ile birlikte Mısırdan çıkışı, Bahar Mevsimi­nin başında ve ilk ayında[325], ve nisanın onbirinci günü idi.[326]

Mûsâ Aleyhisselâm; gecenin evvelinde[327], soldaki, Şam’a doğru giden yolu

bırakıp[328], İsrail oğullarını, denize doğru götürdü. [329] İsrail oğulları arasında bulunan bir adam, Mûsâ Aleyhisselâm için: “Yolu, bıraktı!?” dedi. Mûsâ Aleyhisselâm: “Ben, böyle emrolundum!” dedi. [330]

Firavun; Mûsâ Aleyhisselâmla İsrail oğullarının Mısırdan çıkıp gittiklerini, an­cak, gecenin sonuna doğru öğrenebildi. [331]

Yûsuf Aleyhisselâm’ın Tâbut’unun Bulunup Götürülüşü:

İsrail oğulları, Mısırdan çıktıkları zaman, yolu, şaşırdılar.

Üzerlerine, gecenin karanlığı da, çöktü.

Birbirlerine:

“Nedir bu hal?” diye sormağa başladılar.

Yaşlı Bilginleri:

“Yûsuf Aleyhisselâm, vefat edeceği sırada, kendisinin kemiklerini, yanımızda taşımadıkça, Mısırdan çıkmayacağız diye Allah adına, İsrail oğullarından Ahd’ü Mîsak almıştı!” dediler.

Mûsâ Aleyhisselâm:

“Onun kabrinin yerini, kim biliyor?” diye sordu.

“İsrail oğullarının Koca karısı biliyor!” dediler. [332]

İsrail oğullarının Koca Karısı, hem kötürüm, hem âmâ idi. [333]

Mûsâ Aleyhisselâm, haber salıp onu, getirtti:

“Bana, Yûsuf (Aleyhisselâm)ün kabrini göster!” dedi.

Koca karı:

“Sen, bana hükmümü[334], dört şeyi[335] vermedikçe[336], sana, onu, haber ver­mem!” dedi. [337]

Mûsâ Aleyhisselâm:

“Hükmün, nedir?” diye sordu. [338]

Koca Karı:

1) Ayaklarımı çözüp yürür hale getirmendir.

2) Gözümü, bana geri çevirmendir.

3) Gençliğimi, bana geri çevirmendir. [339]

4) Cennet köşküne seninle birlikte girmem[340] ve senin yanında bulunmamdır!” dedi. [341]

Koca karının bu istekleri, Mûsâ Aleyhisselâm’ın ağırına gitti[342]. İsteklerini, ka­bul etmek istemedi.

Yüce AUâh, Mûsâ Aleyhisselâm’a:

“Ona, hükmünü ver! [343]

Şüphesiz ki, senin taahhüdünü, yerine getirmek, bana düşer!” diye Vahyetti.

Mûsâ Aleyhisselâm, Koca Karının dileğini kabul etti. [344]

“Olur!” dedi. [345]

Koca Karı:

“Ben, çok yaşlıyım. Yürümekten de, âcizim. Beni, taşıyınız!” dedi.

Taşıdılar.

Nîl’in yanına varınca:

“İşte, o, şu suyun içindedir!” dedi. [346]

Onları, suyun toplandığı bir yere götürdü. [347]

“Şu suyu, çekiniz!” dedi.

Çektiler.

“Kazınız yeri!” dedi.

Kazdılar. [348]

Nîl’in kenarında, Mermer bir sandık içinde olduğu halde, onu, çıkardılar. [349]

Sandık, yere çıkarılınca, yol, gündüzün ziyası gibi oldu. [350]

Yûsuf Aleyhisselâm’ın Tâbutu taşınırken, ay da, doğmuş, yolu, gündüz gibi ay­dınlatmış, doğru yolu, onun sayesinde bulmuşlardır.

Yûsuf Aleyhisselâm’ın Tâbutu, Kenan ilinde kale dışındaki hâlen bulunduğu yere gömülmüştür. [351]

Firavun Ordularının İsrail Oğullarını Takip Edişi:

Mısırın yerlisi Kıbtîler; kütle halinde ölen gençlerinin defin işleriyle uğraştıkları için, Mûsâ Aleyhisselâm ile kavminin artlarına[352], ancak, güneş doğarken, dü­şebildiler. [353]

Milyonluk Firavun ordularının öncü komutanı, Firavunun Vezîri Hâmân idi. [354]

Bu orduların Yedi yüz bini, erkek atlı süvari olup[355] süvari atlarının içinde bir tane bile kısrak yoktu. [356]

Her süvarinin başında miğfer ve elinde de, harbe (kargı) vardı. [357] Her bin kişinin başında ise bir Kral bulunuyordu. [358]

Kralların oğullarından veya onların tebaasından hiç kimse geride bırakıl­mamıştı. [359]

Firavun da; kır atlılar dışında yetmiş bin kara atlı ordusunun başında, Mûsâ Aleyhisselâm’ı talep ve tâkib ediyordu. [360]

İsrail Oğullarında Telaş, Heyecan Ve Korku:

Firavun; böylece, orduları ile birlikte Mûsâ Aleyhisselâmla İsrail oğullarının ardlarına düşmüş, deniz de, onları, nasıl kapladıysa, öylece, kaplayıvermişti. [361]

Musa’nın Ashâbı:

“Muhakkak, erişilip yakalandık!” dediler.

(Mûsâ):

“Hayır! Hiç kuşkusuz, Rabb’im, benimle beraberdir.

O, beni, (selâmet) yol(un)a iletecektir! “[362]

Umulur ki, Rabb’iniz, düşmanınızı, helak edecek, sizi, bu yerde hükümdar ya­pacak ta, sizin nasıl hareket edeceğinize bakacaktır.” dedi. [363]

İsrail oğullarından bazıları da:

“Ey Mûsâ! Bize va’d ettiğin yardım ve zafer, nerede kaldı?! [364]

(Ey Mûsâ!) Sen, bize (Peygamber olarak) gelmezden önce de, bize geldiğinden sonra da, biz, işkenceye uğratıldık…’[365]

Onlar, oğullarımızı, boğazlıyorlar, kızlarımızı sağ bırakıyorlardı,

Bugün ise, Firavun, bizi yakalayacak, yakalandığımızda da, bizi, öldürecektir!

Önümüzde deniz, arkamızda da, Firavun var! [366]

Denize girersek, boğuluruz!” dediler. [367]

Denizin suyu, son derece çoğalmış, rüzgâr, denizin dalgalarını, dağlar gibi kal­dırıp kaldırıp geri bırakıyordu! [368]

Mûsâ Aleyhisselâm, İsrail oğullarının arkasından, önüne geçti.

Kendisinin yanında kardeşi Hârûn ve Yûşa’ b.Nûn Aleyhisselâmlar olduğu hal­de, dalgaları, birbirine çarpıp köpüren denize bakıyordu. [369]

İsrail oğulları, Mûsâ Aleyhisselâm’a:

“Bize va’d ettiğin şey nerede?!

Şu deniz, önümüzü, kesti! Firavun ve orduları da, arkamızı kıstı!” dediler. [370]

Ne firara imkân var, ne karara derman var!?” dediler.[371]

Firavun ve orduları; İsrail oğullarına, olanca kinleri ve kızgınlıklar ı ile gelip ka­vuşmuş bulunuyorlardı.

İş, büyümüş, çetinleşmiş, gözler, yerinden kaymış, yürekler, boğazlara gelmişti. [372]

Yûşa’ b.Nûn Aleyhisselâm:

“Ey Kelîmullâh! [373] arkamızdan, Firavunla, önümüzden de, denizle kaplan­dık!” dedi. [374]

Firavun Hanedanından bir Mü’min de; Mûsâ Aleyhisselâm’a: “Önünü, şu deniz, Firavun Hanedanı da, arkanı, bürüdü. Nereden geçmekle emrolundun?” diye sordu. Mûsâ Aleyhisselâm:

“Denizden geçmekle emrolundum!”[375] deyince, bu ve başkaları, denizden geçmek üzere, hayvanlarını, denize dalmağa zorladılarsa da, hayvanların ön ayak­ları, suya, batmağa başlayınca, gerilediler.

Hiç biri, denize girmeğe güç yetiremedi. [376]

Hârûn Aleyhisselâm, ilerleyip denize, Asası ile vurdu.

Deniz, vurulmak istemedi ve:

“Kimdir bu, bana vuran Cebbar?!” diyerek homurdandı. [377]

Yüce Allah, denize Vahy edip:

“Sana, kulum Mûsâ, Asası ile vurduğu zaman; Mûsâ ve yanındakiler, geçe­cek şekilde on iki bölüme ayrıl!

Ondan sonra, Firavun ve taraftarlarının üzerine kapan, birleş!” buyurdu. [378]

Mûsâ Aleyhisselâm’a da:

“Asanı, denize vur!” diye Vahy etti. [379]

[/accordion]
[accordion title=” İsrail Oğullarının Denizden Geçip Kurtuluşu Ve Firavunla Ordularının Denizde Boğuluşu”]

 İsrail Oğullarının Denizde Açılan Yollardan Geçip Kurtuluşu Ve Firavunla Ordularının Denizde Boğuluşu:

Mûsâ Aleyhisselâm, denize:

“Ey Ebâ Hâlid! [380] Allah’ın izniyle yarıl!” diyerek[381] Asasını, vurunca, deniz, derhal yarıldı.

Denizin her parçası, kocaman dağ gibi oldu. [382]

Denizde, İsrail oğullarının on iki kabilesi için, on iki yol açılmıştı. [383]

Yüce Allah, bir de, rüzgâr gönderip yaş yolu, kuruttu. (Yürümeye elverişli hale getirdi) [384]

Her kabile, bir yola girip ilerlemeye başladı.

Yollar, birbirinden duvarlarla ayrılmış gibi olduğu ve bu yollarda gidenler, bir­birlerini göremedikleri için, her kabile, yalnız kendisini kurtulmuş sanıyor, diğer­leri hakkında:

“Her halde, Ashabımız, öldürülmüştür!” diyorlardı. [385]

Mûsâ Aleyhisselâm’a:

“Ashabımız, nerededir? Onları, göremiyoruz!” dediler.

Mûsâ Aleyhisselâm:

“Siz, yürüyünüz! Onlarda, sizin yolunuzun benzeri bir yol üzerindedirler!” dedi.

İsrail oğulları:

“Onları, görmedikçe, bunu, kabul edemeyeceğiz!” dediler. [386]

Bunun üzerine, Mûsâ Aleyhisselâm, Yüce Allah’a dua etti.

Yüce Allah da, o yolları, her birileri için, ön önündekinden, en sonuncusuna ka­dar, hepsini, bakıp birbirlerini görebilecekleri şekilde kemerler haline getirdi. [387]

Mûsâ Aleyhisselâm’la yanında bulunanlar, böylece, toptan kurtulduktan son­ra, Yüce Allah; Firavunla ordularını, denize yanaştırdı. [388]

Firavun ve arkadaşları, yaklaşıp ta, denizin yarıldığını, gördükleri zaman; Firavun:

“Denizin, benden, benim heybetimden korktuğunu, düşmanlarıma yetişip on­ları, öldüreyim diye benim için nasıl açıldığını, görmüyor musunuz?!” dedi. [389]

Firavun; Mûsâ Aleyhisselâm’la İsrail oğullarını yakalamak üzere, deniz yolları­na girmek istediği zaman, Firavunun Vezir’i Hâman:

“Ben, bu yere defalarca uğramışımdır. Bu günüme kadar, burada, böyle bir yol görmüşlüğüm yoktur.

Ben, korkuyorum: bizim helakimiz, ashabımızın helakleri için, bu yolun şu adam tarafından kurulmuş bir tuzak olmadığından emîn değilim!” dedi ise de, Firavun, onun sözünü dinlemedi. [390]

Firavunun atı, deniz içindeki yola girmekten çekindi.

O sırada, Cebrail Aleyhisselâm, bir kısrak üzerinde gelip Firavunun atının önün­de durdu.

Erkek at, onu, kokladıktan sonra, Cebrail Aleyhisselâm, kısrağını, denizdeki yola sürdü.

Firavunun atı da, hemen onun ardına düştü.

Firavunun orduları, Firavunun, denizde açılan yola girdiğini görünce, onlar da, Firavunla birlikte deniz yollarına girdiler.

Cebrail Aleyhisselâm, önde, Firavun ve orduları da, ona tâbi olarak gittiler. Mikâil Aleyhisselâm ise, arkada, at üzerinde durup gerideki kavmi!, “Sahibinize, kavuşunuz!” diyerek teşvik ediyor, gayrete getiriyordu.

Cebrail Aleyhisselâm’ın, denizden ayrılacağı zaman, önünde, denizden dışarı­ya çıkmayan ve Mikâil Aleyhisselâm’ın arkasında da, denizin içine girmeyen hiç kimse kalmamıştı ki, denizin kocaman dağlar gibi havaya kalkmış bulunan su yı­ğınları, Firavunla, ordularının üzerine kapanmaya başlayınca, Firavun[391]:

“İnandım: gerçekten, İsrail oğullarının iman ettiğinden başka İlâh yok!

Ben de, Ona teslim olanlardan, Müslümanlardanım!”[392] demek zorun­da kalmışsa da,

“Şimdi mi?! (Başın dara gelince mi, iman ediyorsun?)

Halbuki, sen, bundan önce (ömür boyunca) isyan etmiş, dâima fesatçılardan olmuştun!

Biz de, bu gün, seni (cansız) bir beden olarak (karada yüksek bir yere atacağız) bırakacağız ki, arkandan geleceklere bir ibret olasın!

Bununla beraber, insanlardan birçoğu, âyetlerimizden cidden gafildirler.” buyrulmuş[393], yeis(çaresizlik) imanına hiç itibar edilmemiştir. [394]

Çünkü Yüce Allah’ın, kulları hakkındaki Sünneti, böyle cereyan edegelmiştir:

(Onlar) gazabımızı gördüklerinde: Allah’ın birliğine inandık, Ona, şerik koştuğu­muz şeyleri inkâr ettik! dediler.

Amma, gazabımızı gördükleri vakit ki imanları, kendilerine fayda verecek değildi.

Allah’ın, kulları hakkında olagelen kanunu, budur.

İşte, kâfirler, bu noktada hüsrana düştüler. [395]

Yüce Allah; Firavun’un da, hem dünyada, hem âhiretteki durumunu da. şöyle açıklamıştır:

“Kendisi de, askerleri de, o yerde (Mısırda), haksız yere büyüklük tasladılar ve hakîkatan, bize döndürülmeyeceklerini sandılar.

Bunun üzerine, biz de, hem onları (Firavun ve ileri gelenlerini), hem askerlerini yakalayıverdik te, denizin içine attık.

Bak! zalimlerin akıbeti nice oldu?

Biz, onları (dünyada, insanları) ateşe davet eden rehberler yaptık.

Kıyamet gününde ise (azaplarının defi hususunda) asla yardıma kavuşturulmayacaklardır.

Bununla beraber, bu dünyada, biz onların arkalarına lanet de, taktık.

Hele Kıyamet gününde onlar (suratları çirkinleştirilen) çok menfur (adamlardan­dır. “[396]

“Hem o (Firavun), Kıyamet günü de, kavminin önüne düşer.

Artık, o, onları, ateşe götürmüştür.

Onların vardıkları o yer, ne kötü bir yerdir! [397]

Cebrail Aleyhisselâm: “Yaratıklar içinde, iki kişiden, birisi, Âdem’e secde et­mekten kaçındığı zaman, Cinlerden, İblis’ten;

İkincisi de: “Ben, sizin, en yüksek Rabbinizim!” dediği zaman, Firavundan nef­ret ettiğim kadar hiç bir kimseden nefret etmemişimdir!” demiştir.[398]

Sahih bir Hadîs-i şerifte de, Cebrail Aleyhisselâm’ın:

“Yâ Muhammed! Rahmetin, Firavun’a erişmesinden korkarak, denizin, kara balçı­ğından alıp onun ağzını tıkarken, beni, bir göreydin!” dediği bildirilmiştir.[399]

 

[/accordion]
[accordion title=” FİRAVUNUN CESEDİNİN İSRAİL OĞULLARINA GÖSTERİLİŞİ  “]

 

Firavunun Cansız Cesedinin İsrail Oğullarına Gösterilişi:

Denizin; Firavun ve ordularının üzerine  kapanırken, dalgaların birbirlerine çar­parak çıkarıldıkları dehşetli sesi, İsrail oğulları, işittikleri zaman:

“Nedir bu çığlık?” diye sordular. Mûsâ Aleyhisselâm da:

“Yüce Allâh, Firavunu ve onun bütün yanında bulunanları suda boğup helak etti!” dedi.

İsrail oğulları:

“Sen, onun, insanların muhtaç olduğu hiç bir şeye muhtaç olmadığını görme­din mi?!” dediler. [400]

Onlar[401], onlardan bazıları, Firavunun, ölüp ölmediğine şüphede idiler. [402]

“Firavun, ölmemiştir!” [403]

“O, hiç bir zaman, ölmez!” [404]

“O, suda boğulmamıştır!” [405]

“O, şu anda, bizi, yakalayacak ve öldürecektir!” diyorlardı.

Mûsâ Aleyhisselâm, dua edince[406], Yüce Allah, denize, emretti.

Deniz, onu, zırh gömleği üzerinde bulunduğu halde, [407] su üzerine kaldırdı!

İsrail oğulları, onu, üzerindeki zırh gömleğinden tanıdılar. [408]

Denizin, sahile attığı Firavunun cesedi, kızıl bir öküzü andırmakta idi.

İsrail oğulları, onu, seyrettiler. [409]

Nihayet, onun öldüğüne kanâat getirdiler, [410] ve:

“Evet! Yâ Mûsâ! Bu, Firavundur! Gerçekten, denizde boğulmuştur!” dediler.

İsrail oğullarının kalplerinden şüphe gidince, deniz, Firavunu, önceden oldu­ğu gibi, yuttu. [411]

Mûsâ Aleyhisselâm’ın İsrail Oğullarını Selâmetle Geçirdiği Ve Firavunla Ordularının İçinde Boğuldukları Deniz:

Mûsâ Aleyhisselâm’ın, İsrail Oğullarını, selâmetle içinden geçirip karaya çıkar­dığı, Firavunla ordularının içinde boğuldukları deniz; Kulzum denizi olup[412] 3. iklimde, 56 derece 30 dakika boylamda; 28 derece 20 dakika enlemde bulunan ve Kızıl Deniz’in Suvays (Süveyş) Körfezi’ni oluşturan kesimi idi.

Deniz sahilindeki Kulzum şehri ile Mısır’ın arası, 3 günlüktür. [413]

Kulzum: Mısırla Mekke arasında, Tur dağına yakın, eski ve harap bir beldenin ismi olup yerine, Suvays (Süveyş) şehri kurulmuştur.

Suvays (Süveyş) denizi de, denilen Kulzum denizine de, giren ve binenlerin çoğunu yuttuğu için, Kulzum ismi verilmiştir. [414]

İngiliz Araştırma Ekiplerince Kızıldeniz Sahilinde Toprak Altından Çıkarılıp Lond­ra British Müzesi’nde Teşhir Edilen ve Denizde Boğulan Firavun’a Ait Olması Kuvvetle Muhtemel Bulunan Mumyasız, Hiç Bozulmamış Cesed Hakkında Zafer Dergisi’nin Mayıs 1983 Tarihli 77. Sayısında Yayınlanan Teşhis Yazısı:[415]

[/accordion]
[accordion title=”3000 YILLIK MUCİZE“]

 

3000 Yıllık Mucize Dr.Müh. Celâl EDİZ

Londra’daki ünlü British Müzesi’ni gezenlerin hayret ve dikkatle izledikleri bir bölüm vardır. Mumyalar bölümü.

Bu bölümdeki en dikkat çekici cesed ise, cam bir fanus içinde bulunan ve secde vaziyetinde duran bir insana aittir. Bu cesedin bütün organları tamdır. Hatta başındaki sararmış saçları ile sakalları dahi rahatlıkla görülebilmektedir.

Cesedin en hayret verici özelliği ise mumyalanmamış oluşudur. Bilindiği gibi mumyalanmış  cesetlerin iç organlarından bazıları çıkarılmış ve diğer kısımla­rı ilaçlanmış durumdadır. Oysa ki bu cesede el sürülmemiş ve hiç bir kimyevî muamele yapılmamıştır.

Acaba cesetlerin birkaç haftada tamamen bozulduğu bilinen bir gerçek iken, bu ceset nasıl olmuş da 30 asır boyunca çürümemiştir, dağılmamıştır?

Ve mumyaların dahi zamanla bozulduğu bilinen dünyada bir eşi daha bu­lunmayan bu cesedin bozulmamasındaki sır nedir?

Bu sırrın çözümünü mukaddes kitabımız Kur’an’a bırakıyor ve 1400 sene öncesinden bildirilen ve günümüzde açıklığa kavuşan bu hadiseyi, ayetlere dayanarak açıklıyoruz.

Hadisenin anlatıldığı ayet-i kerimelerin numaralarını tek tek verecek ve bun­ların meallerini kelimesi kelimesine aktaracağız. Böylelikle mukaddes kitabı­mızın büyük bir mucize olduğu bir kere daha gösterilmiş olacaktır.

Ele alacağımız ayetler, Hz. Musa’nın (A.S.) firavun ile olan mücadelesini, ibretli bir şekilde gözler önüne sermektedir.

Hz. Musa (A.S.) M.Ö. 1200 yıllarında yaşamış ve hayır ile şer arasındaki mücadele, onun zamanında da devam etmiştir.

Bilindiği gibi Firavun, onun can düşmanıdır. Bir rüyasında, doğacak bir er­kek çocuğun kendisini öldürüp saltanatına son vereceğini gören firavun, yeni doğan bütün erkek çocukların öldürülmesini emretmiş, fakat Allah, Hz. Mu­sa’yı (A.S.) muhafaza ederek, ileri yaşlarda peygamberlikle şereflendirmiştir.

Firavunun Hz. Musa (A.S.) ile onun mücadelesi onun peygamber olmasın­dan sonra daha da hız kazanır. Firavun, Hz. Musa (A.S.) ile ona iman eden Beni İsrail kabilelerine pek çok eza ve cefaya başlamıştı. Bunun üzerine Hz. Musa (A.S.) ve ona tâbi olanların Mısır’dan çıkıp gitmelerine taraf-ı ilâhiden müsaade verildi. Bundan haberdar olan Firavun, pek kuvvetli bir ordu ile bun­ları takibe başladı.[416]

Hz. Musa (A.S.) bu takipten kurtulmak için Cenab-ı Hakkın şevkiyle Kızıl-deniz kenarına kadar gelmişti. Önlerinde düşman gibi deniz, arkalarında da deniz gibi düşman vardı. İşte bu dehşetli vaziyette iken Allah’ın emriyle Hz. Musa (A.S.) asasını denize vurdu. O anda bir mucize olarak deniz yarıldı ve açılan yoldan geçerek selamet sahiline ulaştılar. [417]

Firavun ve askerleri İsrailoğullarını takip ederken, denizin ayrılmış olan su­larını dehşetle görmüşler, fakat kin ve düşmanlıklarından dolayı bir anlık te­reddütten sonra onlar da deniz içinde açılan yola girerek takibe devam etmişlerdi. Ancak denizin ayrılmış olan suları tekrar birleşmeye başlamış ve sonunda Firavunla birlikte bütün ordusu, tek bir kişi dahi kurtulamadan sula­ra gömülmüştür. [418]

Yine aynı mealde olan Yunus suresinin 90. ayeti, aynen şöyledir:

-İsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun ve askerleri haksızlık ve düş­manlıkla artlarına düştüler. Firavun boğulacağı anda: “İsrailoğullarının iman ettiğinden başka (Allah) olmadığına inandım, artık ben de müslümanlardanım” dedi.

Fakat Cenab-ı Hak firavunun imanını kabul etmemiş ve ona Cebrail (A.S.) vasıtası ile şöyle hitap buyurmuştur:

 -Ona: “Şimdi mi inandın, daha önce baş kaldırmış ve bozgunculuk et­miştin.” dendi.[419]

Yine aynı surenin 92. ayetinde ise şöyle buyrulmaktadır: “Felyevme mü-necciyke bi bedenike…” Suda gark olan Firavun’a der.

“Bugün senin gark olan (Boğulan) cesedine necat (Kurtuluş) vereceğim.”[420]

“Ta ki, senden geridekilere bir ibret olsun. Ve şüphe yok ki, nastan (insan­lardan) birçokları bizim ayetlerimizden (Delillerimizden) elbette gafillerdir.”[421]

Evet, Kur’an haktır ve hakikattir. Ve hiçbir hükmü yanlış çıkmamıştır. Ayet­lerde gayet bariz bir şekilde belirtilen firavun hadisesi de, bunun bir başka örneğidir. Çünkü aradan asırlar geçmiş ve dünyada bir başka eşi bulunma­yan o cesed, 3000 yıllık bir mucizeyi gözler önününe sermek üzere asrımızın sahillerine (92. ayette belirtilen yere) atılmıştır.

Cesedin bulunduğu yer, son derece dikkat çekicidir ve bu mucizenin isbatı için oaşlıbaşına yeterli bir delildir. Çünkü cesed, hadisenin meydana geldiği yerde, kızıideniz’in kenarındaki Cebelein mevkiinde bulunmuş ve onu kızgın kumlar arasından çıkaran İngiliz araştırma ekibi tarafından ülkelerine götürül-

Cesedlerin yaşını tesbit etmekte uygulanan metodların, günümüzde kesin

bir SOnuÇ vermediği kabul edilmektedir.[422] Fakat Karbon 14 metodunun uygulandığı bu cese­din en az 3000 senelik olduğu, yani Hz. Musa (A.S.) devrinde yaşadığı bilin­mektedir, ouıün du delillerin, mucizenin isbatı için yeterli olduğu ortadadır. Çünkü ayet

ve tefsirler, hadiseyi her bakımdan teyid eder mahiyettedir.

Mesela 1144 yılında vefat eden Zemahşerî, Yunus suresinin 92. ayetinin tefsirini aynen şu şekilde yapmakta ve kendisinden 8 asır sonra bulunacak olan bu cesedi, âdeta görür gibi tasvir etmektedir.

“… Seni, deniz kenarında bir köşeye atacağız… Cesedini tam, noksansız ve bozulmamış halde, çıplak ve elbisesiz olarak, senden asırlar sonra gele-ceKiere dır ioret olmak üzere koruyacağız. [423]

Ayet ve tefsirlerde, firavun cesedinin “tam” olacağının bildirilmesi, onun mumyalanmamış durumda olacağını da isbat etmektedir. Çünkü mumyalan­mış cesedlerin iç organları eksiktir. O halde, bir benzeri daha bulunmayan bu cesed, ayet ve tefsirlere bu noktadan da uygunluk arz etmektedir.

Evet, bir cesedin 3000 yıl muhafaza edilmesi, mukaddes kitabımızın sahibi olan Rabbimizin kudretine, elbette ağır gelmeyecektir. Ancak bizler, o secde vaziyetindeki cesedden ibret almalı ve Rabbimizin kudreti karşısında secde­ye varmalıyız.[424]

 [/accordion]

[accordion title=” YÛŞ’A VE KÂLİB ALEYHİSSELÂMLARIN MISIR ‘A GÖNDERİLİŞİ V“]

 Yûş’a Ve Kâlib Aleyhisselâmların Mısır Şehirlerine Gönderilişi:

Yüce Allah; Mûsâ Aleyhisselâmla bütün İsrail oğullarını, denizden selâmetle karaya çıkardığı, Firavunla ordularını denizde boğduğu zaman, Mûsâ Aleyhisse­lâm,[425] , on ikişer bin kişilik iki orduyu, Yûşa’ b.Nûn Aleyhisselâmla Kâlib b.Yu-fenna Aleyhisselâm’ın kumandası altında Firavunun şehirlerine gönderdi.

Yüce Allah; o şehirlerin Ulularını, Başkanlarını, kumandanlarını ve savaş erle­rini denizde boğmuş; oralarda, kadınlar, çocuklar ve ihtiyarlardan başka kimse­ler kalmamış, şehirler, bomboş hale gelmişti.

Yûşa’ ve Kâlib Aleyhisselâmların orduları, Firavunun beldelerine girip oralar­da buldukları malları ve hazineleri iğtinam ettiler.

Ganimet mallarından taşıyabildiklerini, taşıdılar, taşlamadıklarını da, başka bir kavme sattılar. [426]

Yûşa’ b.Nûn Aleyhisselâm, Firavun halkının üzerine, onlardan birisini Vekil tâ­yin edip yanındaki Müslümanlarla birlikte ve pek çok ganimet almış ve Allah’a hamd ve şükre dalmış olarak Mûsâ Aleyhisselâm yanına döndü. [427]

 

İsrail Oğullarının Tapmak İçin Mûsâ Aleyhisselâmdan Put İstemeleri:

Yüce Allah; İsrail Oğullarının -Tapmak üzre- Mûsâ Aleyhisselâmdan nasıl put istediklerini, Kur’ân-ı Kerim’de şöyle açıklar:

“İsrail oğullarını, denizden geçirdik.

Hemen, putlarının önünde tapan bir kavme rastladılar:

“Ey Mûsâ! Onların nasıl tanrıları varsa, sen de, bize, öyle bir tanrı yap!” dediler. Mûsâ:

“Siz, cidden, ne kadar cahillik eder bir kavimsiniz!

Hiç şüphe yok ki, bunların, içinde bulundukları (din), helake mahkûmdur.

(İbadet diye) yapmakta oldukları şey de, boşunadır.

İlâh olarak size, Allah’dan başkasını mı arayacakmışım?!

Halbuki, O, sizi, âlemlerin üstüne geçirmiştir.

Hani, sizi, Firavun Hanedanından kurtarmıştık.

Onlar ki, size, azabın kötüsünü yüklüyorlardı: Oğullarınızı, öldürüyorlar, yalnız kızlarınızı sağ bırakıyorlardı.

Bunda, size, Rabb’inizden, büyük bir imtihan vardı. “[428]

Mûsâ Aleyhisselâm’ın uyarısı üzerine, İsrail oğulları, put istemeyi bıraktılar. [429]

İsrail oğullarının rastladıkları kavm, inek heykeline tapmakta idi.

Kendilerine, sorulunca, ona, tapmadıklarını, zaruret halinde, onlardan yarar­landıklarını ve zararlardan, onlarla korunduklarını, onlarla rızıklandırıldıklarını söy­lemişler, kendilerinden bazı cahiller de, onları, doğrulamışlardı.[430]

[/accordion]
[accordion title=” MÛSÂ ALEYHİSSELÂM’IN TÛR DAĞI’NA GİDİŞİ“]

Mûsâ Aleyhisselâm’ın Tûr Dağına Gidişi:

Mûsâ Aleyhisselâm; Mısırda iken, Yüce Allâh’dan telakki eylediği Vahy’e da­yanarak; Mısırdan çıkışlarından, düşmanlarının helaklerine kadar olanları ve ge­riye bırakılanları içine alan bir Kitab getirmeyi, İsrail oğullarına va’d etmişti.

Yüce Allah; Firavunu ve Firavunun kavmini helak edip İsrail oğullarını, onların elinden kurtardığ.ı düşmanlarından, emîn bir hale getirdiği zaman[431]; İsrail oğul­ları, bir Kitab ve Şeriat bulunmadığı için[432], Mûsâ Aleyhisselâm’a:

“Ey Mûsâ! Bize, va’d etmiş olduğun kitabı, getir!” dediler.

Mûsâ Aleyhisselâm da, bunu, Rabb’inden diledi. [433]

Bunun üzerine, Yüce Allah, Mûsâ Aleyhisselâm’a:

Tür dağına gelerek, Kendisine ibadet ve münâcaatta bulunmasını, Vahy etti.

Cebrail Aleyhisselâm, Onu, götürmek üzere, Hayat Atı denilen At üzerinde geldi.

Sâmirî, onu, görünce:

“Bu At için, muhakkak, önemli bir hal ve şan vardır!” dedi ve At’ın tırnağının bastığı yerden bir avuç toprak aldı. [434]

Sâmirî Mûsâ b.Zafer[435]; öküze tapan Bâcerma halkından olup[436] Mısıra gel­miş ve İsrail oğulları arasında, Müslüman olduğunu açıklamış[437], kendisi Ku-yumcu[438], dışı Müslüman, içi, münafık bir adamdı[439].

Mûsâ Aleyhisselâm; Tûr’a giderken, kendisinin yerine, Hârûn Aleyhisselâm’ı, İsrail oğullarının başına, Vekil bıraktı.

Onlara, Tûr’da otuz gece -Yüce Allah, bunu, kırka çıkardı- kaldıktan sonra, dö­neceğini va’d etti. [440]

Mûsâ Aleyhisselâm, Tûr dağına çıktı.

Yüce Rabb’i, Onunla, konuştu.

İsrail oğulları hakkında, ona, emirler verdi. [441]

Sâmirî’nin İsrail Oğullarını Buzağıya Taptırışı:

Hârûn Aleyhisselâm; İsrail oğullarına:

“Ey İsrail oğulları! ganimet, size helâl değildir.

Kıbtîlerden, emaneten almış olduğunuz süs eşyaları ise, ganimettir. Onların hepsini, bir araya toplayıp kazacağınız bir çukura gömünüz!

Mûsâ gelip te, onları, size helal kılarsa, çukurdan çıkarıp alınız. Aksi olursa, sakın, onlardan, hiç bir şey yemeyiniz!” dedi. [442]

Yüce Allah’ın; Mûsâ Aleyhisselâm için tayin ettiği ve on gece ile de, kırka ta­mamladığı müddetten otuzu, geçince, Sâmirî, İsrail oğullarına:

“Firavun Hanedanından, emaneten aldığınız ve onların, felâkete uğramaları üzerine, size kalan süs eşyalarını, getiriniz!” dedi.

Getirdiler ve ona, verdiler.

Sâmirî de, onlardan, bir erkek buzağı heykeli yaptı.

Cebrail Aleyhisselâm in atının ayağının bastığı yerden almış olduğu bir avuç topraktan birazını, onun karnına koyup ortaya, böğüren bir buzağı çıkardı. [443]

İsrail oğullarına:

“İşte, sizin İlâhınız ve Mûsânın İlâhı, budur!

Fakat, Mûsâ, onu, burada unuttu da, aramağa gitti.” dedi. [444]

İsrail oğullarından Hârûn Aleyhisselâmla birlikte bulunan on iki bin kişiden baş­ka, hepsi, bir benzeri daha görülmeyen bir sevgi ile buzağıya bağlanıp[445] tapmaya başladılar. [446]

Hârûn Aleyhisselâm, onlara:

“Ey kavmim! Siz, bununla (Buzağı ile) ancak, imtihana çekildiniz.

Sizin hakîkî Rabb’iniz, Rahman’dır.

Haydi, bana tâbi olunuz,benim emrime itaat ediniz!” dedi.

Onlar ise:

Biz, Mûsâ bize dönüp gelinceye kadar, ona (buzağıya tapmakta) kaim ve dâim olmaktan katiyen ayrılmayacağız!” dediler.’[447]

Hârûn Aleyhisselâm ile İsrail oğullarından, onunla birlikte bulunan kimseler, buzağıya tapanlara karşı, ayaklandılarsa da, onlarla savaşmadılar.[448]

Sâmirî’nin ziynet eşyasından eriterek yapıp İsrail oğullarını azdıran (Böğüren Buzağı Heykeli) hakkında Eshab-ı kiramdan İbn.Abbas:

“Hayır! Vallahi, hiç bir zaman, onun içinde ses bulunmamış, ancak, yel, arka deliğinden girer, ağzından çıkar da, bu seslenme, bundan ileri gelirdi.” de-miştir. [449]

Bunun için, Yâkubîde; Buzağı heykelinin, karnına giren yel’in, onu buzağı gi­bi seslendirdiğini söylemiştir. [450]

Yüce Allah; Mûsâ Aleyhisselâm’a, İsrail oğullarının, kendisinin arkasından na­sıl saptıklarını, buzağıya taptıklarını haber verdi. [451]

[/accordion]
[accordion title=” KURAN-I KERİM’DE MÛSÂ ALEYHİSSELÂM’IN TÛR DAĞI’NA GİDİŞİ “]

 Hâdisenin Yüce Allah Tarafından Açıklanışı:

Yüce Allah; Mûsâ Aleyhisselâm’ın, Tûr’a ne için gittiğini, orada ne kadar kaldı­ğını, neler olduğunu, kendisinin arkasından İsrail oğullarının neler yaptıkların, Mûsâ Aleyhisselâm’ın, onlara ve Hârûn Aleyhisselâm’a nasıl kızdığını, Kur’ân-ı Kerim’-de şöyle açıklar:

“Mûsâ ile otuz gece (ibadet ve münâcatta bulunması için) sözleşmiştik ve ona, bir on gece daha kattık. Bu suretle Rabb’ının tayin buyurtuğu vakit, kırk gece ola­rak tamamlandı.

Mûsâ, kardeşi Harun’a:

“Kavmimin içinde, benim yerime geç. (Onları) İslah et!

Fesadcıların yoluna uyma!” dedi.

Vaktâ ki, Mûsâ (ibadet için) tâyin ettiğimiz vakitte geldi.

Rabb’i, ona (İlâhî sözünü) söyledi.

(Mûsâ):

“Rabb’im! (Cemâlini) göster bana (ne olur?) Seni, göreyim!” dedi.

(Rabb’i, ona):

“Beni, katiyen göremezsin!

Fakat, şu dağa bak! Eğer, o, yerinde durabilirse, sen de, beni, görürsün!” buyurtu.

Derken, Rabb’i, o dağa[452] tecellî edince, onu, param parça ediverdi!

Mûsâ da, baygın (bir halde) yere düştü!

Ayılınca:

“Seni, tenzih ederim. Tevbe ettim Sana!

Ben, iman edenlerin ilkiyim!” dedi.

(Rabb’i, ona):

“Ey Mûsâ! Ben, seni, Risâletimle, Kelâmımla (zamanındaki) bütün insanlardan mümtaz kıldım.

Şimdi, sana, şu verdiğimi al! ve şükreden/erden ol!” buyurtu.

Biz, onun için, levhalarda her bir şeyi, Mev’izaya ve (hükümlerin) tafsiline ait her şeyi yazdık.

Haydi, bunları, kuvvetle (ciddiyet ve azim ile) tut!

Kavmine de, onun en güzel (hükümleri)ni, tutmalarını, emret!

Size, ileride fâsıkların yurtunu göstereceğim.

Yer yüzünde haksızlıkla kibirlenenleri, âyetlerimi idrâk)den çevireceğim.

Onlar, her âyeti görseler, ona, inanmazlar.

Doğru yolu görseler de, onu, bir yol edinmezler.

(Fakat) azgınlık yolunu, görürlerse, yol diye işte, onu, tutarlar.

Bu âyetlerimizi, yalan saydıklarından, onlardan, gafil olmalarındandır.

Halbuki, âyetlerimizi ve Âhirete kavuşacaklarını yalan sayanların bütün işledik­leri, boşa gitmiştir.

Onlar, yapmakta olduklarından başkası ile mi cezalandırılacaklardı ya[453]

(Rabb’i, Musa’ya):

“Ey Mûsâ! Seni, kavminden (ayrılıp böyle gelmekte) acele ettiren nedir?” buyurtu.

(Mûsâ):

“Onlar, işte, onlar da, benim ardımca (geliyorlar)

Ben, sana yönelerek acele ettim ki, yâ Rab! (benden, daha çok) hoşnud ola­sın!” dedi. (Rabb’i):

“Biz, senden sonra, kavmini, imtihan ettik.

Sâmirî, onları, azdırdı!” buyurtu.

Mûsâ, derhal, öfkeli ve tasalı olarak kavmlına döndü:

“Ey kavmim! Rabbiniz, size, güzel bir va’d ile söz vermedi mi?

Yoksa (ayrılışımın üzerinden) sizce, çok zaman mı (geçip) uzandı?

Yahud, Rabbinizden, bir gazab vâcib olmasını mı istediniz de, bana olan va’di-nizden caydınız?!” dedi.

(Kavmi):

“Biz, sana verdiğimiz sözden, kendimize mâlik olarak caymadık.

Fakat, biz, o kavmin (Kıbtîlerin) zînetinden, bir takım ağırlıklar, yüklenmiştik te, onları, (ateşe) atmıştık.

Sâmirî de, (kendi zînetini) böylece atmıştı.” dediler.

Hulâsa, o, kendilerine, böğüren bir buzağı heykeli (döküp) çıkarmıştı.

(Gerek o, gerek onun avenesi):

“İşte, sizin de, Musa’nın da, İlâh’ı budur!

Fakat, Mûsâ unuttu!” demişlerdi.

Bilmiyorlarmıydı ki: o (buzağı), onlara hiç bir sözle mukabele edemiyor, onlara, ne bir zarar, ne de, bir yarar vermek kudretine mâlik olamıyordu?[454]

“Mûsâ, kavmine, öfkeli ve tasalı döndüğü zaman:

“Size bıraktığım şu makamımda, arkamdan ne kötü işler yapmışsınız?

Rabbinizin emrini (beklemeyip) acele ettiniz ha?!” dedi.

Elindeki Levhaları (yere) bırakıverip[455] kardeşinin başından tuttu. Kendine doğ­ru çekiyordu.

(Hârûn):

“Anam oğlu! Bu kavim, beni, cidden zayıf gördüler (hırpaladılar).

Az kaldı ki, beni, öldüreceklerdi!

Sen de, bana, bari, böyle, düşmanları sevindirecek harekette bulunma! Beni, zâlimler gürûhuyle bir tutma!” dedi. [456]

Mûsâ:

“Ey Hârûn! Bunların saptıklarını, gördüğün zaman, bana, tâbi olmaktan, seni, meneden ne idi?

Sen, benim emrime isyan mı ettin?” dedi.

(Hârûn):

“Ey anamın oğlu! sakalımı, başımıfn saçını) tutma!

Hakîkat, ben, senin:

“İsrail oğulları arasında ayrılık çıkardın, sözüme, bakmadın! diyeceğinden korktum” dedi.

(Mûsâ):

“Ya senin zorun ne idi ey Sâmirî?” dedi.

O da:

“Ben, onların görmediklerini, gördüm:

Binâenaleyh, o Elçinin izinden bir avuç (toprak) alıp (erimiş ziynet eşyasının içi­ne) attım.

Bunu, bana, nefsim hoş gösterdi, böyle!” dedi.

(Mûsâ):

“Haydi, (defol) git!

Çünkü, senin hayatın boyunca (nasibin: benimle) temas etmeyiniz! demendir.

Sana, senin için, hiç şüphesiz, asla vazgeçilemeyecek bir ceza günü de, vardır.

Üstüne düşüp taptığın ilâhına bak!

Biz, onu, yakacağız. Sonra da, onu, parça parça edip denize atacağız!

Sizin İlahınız, ancak, kendisinden başka hiç bir İlâh bulunmayan Allâh’dır.

Onun ilmi, her şeyi, kuşatmıştır!” dedi. [457]

Vaktâ ki (İsrail oğulları, buzağıya tapmaktan) çok pişman oldular ve kendileri­nin, muhakkak, saptıklarını gördüler:

“Ey Rabbimiz! Bize acımaz, bizi bağışlamazsan, her halde, en büyük ziyana uğrayanlardan olacağız!” dediler. [458]

(Mûsâ):

“Ey Rabb’im! Beni de, kardeşlerimi de, yarlığa! Bizi, rahmetinin içine sal! Sen, esirgeyenlerden, daha esirgeyensin!” dedi.

“Şüphe yok ki: buzağıya (ilâh diye) tutunanlara, Rab’larinden bir gazab dünya hayatında da, bir horluk erişecektir.

İşte, biz, (Allah’a karşı) yalan düzenleri, böyle cezalandırırız.

Kötülükler işleyip te, sonra, ardından tevbe ve bununla beraber iman edenler(e gelince): şüphesiz ki, Rabb’in, bunun ardından (tevbe ve imanlarından sonra) el­bette (kendilerini) yarlıgayıcıdır, hakkıyle esirgeyicidir.

Vaktâ ki, Musa’dan, o öfke uzaklaşıp sükûn hasıl oldu.

(Yere bıraktığı) Levhaları, aldı.

Onun bir nüshasında (şu da, yazılı idi):

(Sapıklıktan kurtulup) Hidâyet(e), (Azabdan sıyrılıp) Rahmet(e kavuşmak), o kim­selere mahsustur ki; onlar, Rab’terinden korkarlar. “[459]

Sâmiri’nin Ve Yaptığı Buzağı Heykelinin Akıbeti:

Mûsâ Aleyhisselâm; Sâmirî’ye yaklaşmamalarını, onunla düşüp kalkmamala­rını, İsrail oğullarına emretti.

Bunun üzerine, Sâmirî, ne kimse ile ülfet eder, ne de, kendisiyle ülfet olunur bir hale geldi.

Hiç kimse, onun yanına yaklaşmaz ve hiç kimse, ona dokunmazdı. O halde olarak ölüp gitti. [460]

Sâmirînin yapmış olduğu buzağı heykeli de, ateşte yakılıp toz haline geldikten sonra, denize atıldı. [461]

 

[/accordion]
[accordion title=” Tevbe Etmek Üzere Seçilen Yetmiş Kişinin Tur’daki Davranışları Ve Akıbetleri“]

 Tevbe Etmek Üzere Seçilen Yetmiş Kişinin Tur’daki Davranışları Ve Akıbetleri:

Mûsâ Aleyhisselâm; Tûr-i Seynâ’nın karşısında konaklamış bulunan[462] İsrail oğulları arasından seçtiği yetmiş kişiye[463]:

“Benimle birlikte, gidiniz de, yaptığınız şeyden dolayı, Allah’a tevbe ediniz!

Kavminizden, arkanızda bıraktığınız kimseler için de, tevbe dileğinde bulununuz!

Oruç tutunuz!

Temizleniniz ve elbiselerinizi de, temizleyiniz!” dedi.

Onları, Rabb’inin tâyin ettiği vakitte Tûr-i Seynâ’ya götürdü.

Mûsâ Aleyhisselâm; Yüce Allah’ın katına, ancak, Onun izni ve bildirmesiyle, varırdı.

Mûsâ Aleyhisselâm’ın yanında, Cenâb-ı Hakk’la buluşmak için giden bu yet­miş kişi:

“Bizim için dile de, Rabb’imizin Kelâmını işitelim!” dediler. Mûsâ Aleyhisselâm: “Dileyeyim.” dedi.

Tûr dağına yaklaştığı zaman, dağın üzerine, bir bulut sütunu dikildi, dağın tü­münü kapladı!’

Mûsâ Aleyhisselâm, yanaşıp bulutun içine girdi. Yetmiş kişilik cemaatına da: “Yaklaşınız!” dedi.

Mûsâ Aleyhisselâm, Rabb’i ile konuşmağa başladığı zaman, alnında öyle bir nûr parladı ki, Âdem oğullarından hiç kimse, ona, bakamazdı!

Bu nûr’un üzerine, bir de, perde örtüldü ve o, yetmiş kişi de, yaklaşıp bulutun içine girince, secdeye kapandılar.

Yüce Allah’ın Kelâmını, işitmeye başladılar.

Yüce Allah, Mûsâ Aleyhisselâm’a, emir ve nehiylerde bulunuyor. [464]

“Şunu, yap! Bunu, yapma!” buyuruyordu. [465]

Mûsâ Aleyhisselâm’a verilecek emirler, sona erdiği zaman, bulut, Mûsâ Aley-hisselâmın üzerinden açıldı.

Mûsâ Aleyhisselâm, onların yanına geldi.

Onlar, Mûsâ Aleyhisselâm’a:

“Biz, Allah’ı, apaçık görünceye kadar, sana, katiyen inanmayız!” dediler.

Derken, kendilerini, bir yıldırım yakaladı da, ruhları, bedenlerinden uçup ölü-verdiler! [466]

Mûsâ Aleyhisselâm, kalkıp[467] ağlayarak Rabb’ine yalvarmağa başladı: “Ey Rab’im! Ben, İsrail oğullarının yanına gittiğim zaman, ne diyeyim? Sen, onların hayırlılarını! helak etmiş bulunuyorsun?

Ben, şimdi, yanımda onlardan, tek kimse bile bulunmaksızın İsrail oğullarının yanına dönüyor olduğuma göre, onlar, beni, doğrulamayacaklardır. [468]

Yâ Rab! Eğer, di/eşeydin, onları da, beni de, daha önce helak ederdin.

İçimizden, bir takım beyinsizlerin işlediği (günah) yüzünden, hepimizi helak mi edeceksin?

Zâten, o da, Senin imtihanından başka (bir şey) değildi.

Sen, onunla, kimi dilersen, dalâlete götürür, yine, kimi dilersen (onu da) doğru yola iletirsin.

Sen, bizim Velîmizsin!

O halde, bizi yarlığa!

Bizi, Esirge!

Sen, Yarlıgayıcıların en hayırlısısın!” diyordu. [469]

Yüce Allah, bu yetmiş kişinin, buzağıyı mâbud edinenlerden olduğunu, Mûsâ Aleyhisselâm’a Vahy ile bildirdi.[470]

Bununla beraber, Kendisine, şükretmeleri için[471] onları, birbiri arkasından di­riltip ayağa kaldırdı.

Onlar, dirilirlerken de, birbirlerinin nasıl diriltildik/erini seyrediyorlardı. [472]

[/accordion]
[accordion title=” İSRAİL OĞULLARININ MÛSÂ ALEYHİSSELÂM’A İTAATSIZLIKLARI “]

 

İsrail Oğullarının Mûsâ Aleyhisselâm’a İtaatsızlıkları:

Mûsâ Aleyhisselâm; İsrail oğullarına, Erîhâ’ya, yâni Beytülmakdis toprağına git­melerini emretti, [473] ve:

“Ey kavmim! Allah’ın, size takdir ettiği mukaddes toprağa giriniz!

Arkalarınıza, dönmeyiniz!

Sonra, nice zararlara uğrayanların haline)a dönmüş olursunuz!” dedi.

(Onlar ise):

“Ey Mûsâ! Doğrusu, orada zorbalar güruhu (Âd kavmi kalıntısı) var!

Doğrusu, onlar, oradan, çıkıncaya kadar, biz, (oraya) katiyen giremeyiz!

Eğer (onlar), oradan çıkarlarsa, biz de, muhakkak (oraya) giricileriz.” dediler. [474]

(Peygamberine aykırı davranmaktan) korkmakta olan kimselerden, Allah’ın, kendilerine nimet ihsan ettiği iki er1 h

“Onların üzerine (şehrin) kapısından giriniz!

(Bir kerre), ona girdiniz mi, hiç şüphesiz ki, siz galipsinizdir.

Artık,Allâh’a güvenip dayanınız,(gerçekten) imanetmiş kimse/erseniz!r”dedi. [475]

Onlar ise:

Ey Mûsâ! Onlar (Zorbalar), orada bulundukça, biz, oraya, ebediyen giremeyiz!

Artık, sen, Rabb’inle beraber git! Bu suretle ikiniz (onlarla) harp ediniz!

Biz, mutlaka (burada) oturucularız!” dediler.

(Mûsâ):

‘Yâ Rab! Ben, kendimle kardeşimden başkasına mâlik olamıyorum (Sözümü, geçiremiyorum)

Artık, sen, o fâsıklar güruhunun arasını, Sen, ayır!” dedi. [476]

ffillâhV

“Muhakkak, orası, kendilerine, kırk yıl haram kılınmıştır.

Onlar (oldukları) yerde (Tîh çölünde) sersem sersem dolaşacaklardır.

Artık, sen, o fâsıklar güruhu hakkında tasalanma!” buyurtu. [477] “Hani. Mûsâ, kavmine:

Ey kavmim! Ben, size, hakîkaten Allah’ın Peygamberi (olarak gönderilmiş) ol­duğumu, bildiğiniz halde, niçin beni cezalandırıyorsunuz?!” demişti.

İşte onlar, (hakdan) sapıp eğrildikleri zaman, Allah da, onların kalblerini (hidâ­yetten) döndürdü.

Allah, fâsıklar güruhuna hidâyet etmez. “[478]

[/accordion]
[accordion title=” İSRAİL OĞULLARININ TÎH ÇÖLÜNDE KIRK YIL KALIŞI“]

 

İsrail Oğullarının Tîh Çölünde Kırk Yıl Kalışı:

Mûsâ Aleyhisselâmla İsrail oğulları, Mısırdan çıkışlarının üçüncü ayında, yaz  mevsiminin başında Tîh çölüne girdiler. [479]

Tîh: Seyna’nın kırıdır. [480]

Eyle, Mısır, Kulzum denizi ve Şam’ın Serat dağları arasında bulunmaktadır.[481]

Tîh çölüne girenlerden, kırk yıl içinde Yuşa’ b.Nûn Aleyhisselâmla Kâlib b.Yu-fenna Aleyhisselamdan başka, hepsi ölmüşlerdir.[482]

İsrail oğullarından, Mûsâ Aleyhisselâm’a itaat eden ve onunla birlikte olanları: “Ey Mûsâ! Bize, bunu, ne diye yaptın?!” dediler. [483] Mûsâ Aleyhisselâm, İsrail oğulları aleyhinde dua ettiğine pişman oldu. [484] İsrail oğulları:

“Ey Mûsâ! Burada, bizim için su ve yiyecek nasıl ve nereden sağlanacak” di­ye sordular.

Yüce Allah, turunç  ağaçlarının üzerlerine kudret helvası indirdi, bıldırcın kuş­ları, düşürdü.

İsrail oğullarından her hangi biri gelip kuşlara bakar, semiz  ise, onu, tutar, ke­ser, zaif ise, salardı.[485]

İsrail oğulları:

“Bu, yiyecektir. [486]

İçeceğimiz su, nerededir?” dediler.

Yüce Allah tarafından, Mûsâ Aleyhisselâm’a, asası ile taşa vurması emrolundu.

Taştan, her bir kabilenin içeceği su ayrı olmak üzere, on iki pınar fışkırdı. [487]

İsrail oğulları:

“Bunlar, yiyecek ve içecektir.

Gölgeleneceğimiz[488] gölge, nerede?” dediler.

Bunun üzerine, Yüce Allah, onların üzerlerini, bulutla gölgeledi. [489]’

İsrail oğulları:

“Bu da, gölgedir

Giyineceğimiz[490] elbise, nerededir?” dediler.

Bunun üzerine, üzerlerindeki elbiseleri, çocukların, büyüdükçe uzamaları gi­bi, boylarına göre, uzar, yırtılmaz ve eskimez oldu. [491]

Bundan sonra, İsrail oğulları, Mûsâ Aleyhisselâm’a tekrar başvurarak bir çeşid yemekten bıktıklarını, buna, daha fazla katlanamayacaklarını söyleyip yerin bitir­diği bakliyattan da, yararlandırılmaları için, Allâha dua etmesini istediler, [492]:

“Bize, kim et yedirecek?

Biz, Mısırda iken, balık, hıyar, kavun, karpuz, pırasa, soğan, sarımsak yerdik!?” dediler.

İsrail oğullarının bu istekleri, Mûsâ Aleyhisselâm’ı, çok üzdü. [493]

İsrail oğullarının Tîh çölündeki durum ve davranışları, Kur’ân-ı kerimde şöyle açıklanır:

“Biz, onları, on ikiye (o kadar) torunlara (kabileye) ümmetlere ayırdık.

(Tîh’da susayan) kavmi, (Musa’dan) su istediği zaman:

“Asa’nı taşa vur!” diye (Vahy ettik) de, ondan on iki pınar kaynayıp aktı.

İnşaların her kısmı, su içecekleri yeri, iyice belledi.

Onları, üstlerindeki bulutla gölgelendirdik.

Onlara, kudret helvası ile bıldırcın indirdik.

Size, rızık olarak verdiğimiz en temiz ve güzellerinden yeyiniz! (dedik) Onlar, bize zulmetmediler. Fakat, kendilerine zulmediyorlardı. “[494] “…(Onlara demiştik ki): Allah’ın rızkından, yeyiniz, içiniz! (Fakat) yeryüzünde fesadcılar olarak taşkınlık yapmayınız! “[495] “Hani, siz:

Ey Mûsâ! Bir çeşid yemeye (kudret helvası ile bıldırcın etine) mümkün değil da­yanamayız!

O halde, bizim için, Rabb’ine dua et te, yerin bitirdiği şeylerden, sebze, acur, sarımsak, mercimek ve soğan çıkarsın!” demiştiniz.

(Mûsâ da):

O hayırlı olanı, şu daha aşağı olanı ile değiştirmek mi istiyorsunuz?!

(Öyle ise) bir şehire ininiz.

Çünkü (orada) size, istediğiniz (sebzeler) var!” demişti.

Onların üzerine, horluk ve yoksulluk vuruldu.

Onlar, Allah’dan, bir gazaba da, uğradılar.

Bu, onların, Allah’ın âyetlerini inkâr ettiklerinden, Peygamberlerini haksız yere, öldürdük/erindendi.

Bu, isyan ettiklerinden ve (mâsiyetlerde) aşırı gittiklerinden idi. [496]

O zaman, onlara:

Şu şehirde yerleşiniz!

Onun, dilediğiniz yerinden yiyiniz. Hıtta! deyiniz.

Kapısından, hepiniz secde edici olarak giriniz ki, suçlarınızı, yarlıgayalım.

İyi hareket edenlere, ileride daha fazlası ile vereceğiz! denilmişti.

Fakat, içlerinden, o zulmedenler, sözü, kendilerine, söylenenden başka bir şekle soktu.

Biz de, zulmeder oldukları için, üstlerine murdar bir azab (Taun) indirdik.” [497]

[/accordion]
[accordion title=” BİR MAKTULÜN DİRİLTİLİP KATİLİNİ HABER VERİŞİ“]

  Bir Maktulün Diriltilip Katilini Haber Verişi:

İsrail oğulları arasında vuku bulup faili bilinemeyen ve bir çok tartışmalara yol açan bir kati hâdisesi, Mûsâ Aleyhisselâm’a arzedilmiş Mûsâ Aleyhisselâm da:

“Allah aşkına! şu maktulün işi hakkında kimde bilgi varsa, bize bildirsin!” di­yerek halka seslenmiş, bu hususta hiç kimsede bir bilgi bulunmadığı görülünce, kendisinin, bunu, Rabb’inden sorup öğrenmesi, istenilmişti. [498]

Bunun üzerine, Yüce Allah, onlara, bir inek boğazlamalarını emretmişti. [499]

Bu hâdise, Kur’ân-ı kerimde şöyle açıklanır:

“Bir zaman da, Mûsâ, kavmine:

Allah, size, her halele, bir inek boğazlamanızı, emrediyor!” demişti.

Onlar:

“Bizi, eğlence mi ediniyorsun?” demişti.

Mûsâ da:

“Ben, câhillerden olmaktan, Allah’a sığınırım!” demişti.

(Onlar, öyle ise) bizim için, Rabb’ine dua et te, onun, ne olduğunu (kaç yaşında olacağını) bize iyice açıklasın.” demişlerdi.

(Mûsâ):

Allah, diyor ki: o, ne çok yaşlı, ne de, pek genç değil, ikisi ortası, bir dinç (inek)tir.

Artık, emrolunduğunuz şeyi, yapınız!” demişti.

(Onlar, tekrar):

Bizim için, Rabb’ine, dua et te, onun rengi, nedir? bize, tam açıklasın?” dediler.

Oda:

(Rabb’im) diyor ki:

O, bakanlara ferahlık verecek sapsarı bir inektir!” demişti.

Onlar:

Bizim için, Rabb’ine dua et de, o, nedir? Apaçık anlatsın bize.

Çünkü, bizce, bir çok inekler, birbirlerine benzerler.

Allah, dilerse, (istenilen ineği bulmağa) muvaffak oluruz.” demişlerdi.

(Mûsâ):

Rabb’im, buyuruyor ki: o, ne boyunduruğa koşulup arazi sürecek, ne ekin sula­yacak bir inek değildir, salmadır.

Hiç alacası da, yoktur.” dedi.

Onlar:

“İşte, şimdi, hakikati getirdin (vasfını, tam bildirdin) dediler.

Bunun üzerine, o ineği (bulup) boğazladılar ki, az kaldı (bunu) yapmayacaklardı.

Hani, siz, bir kimse öldürmüştünüz de, onun (katili) hakkında birbirinizle atış-mıştınız.

Halbuki, Allah, sizin gizleyecek olduğunuz şeyi, açığa vurandı.

Onun için, biz, ona (Öldürülen adama, boğazlanan ineğin) bir parçası ile vuru­nuz!” demiştik.

İşte, Allah, böylece, ölüleri, diriltir, size, âyetlerini, gösterir.

Gerekir ki, aklınızı, başınıza alasınız.ıl[500]

Boğazlanan ineğin bir parçası ile maktule vurulunca, Yüce Allah, maktulü, diriltti.

Mûsâ Aleyhisselâm, ona:

“Seni, kim öldürdü?” diye sordu.

O da: kendisini, kimin öldürdüğünü, haber verdikten sonra, eski ölü haline döndü[501]

[/accordion]
[accordion title=” KARUN’UN MÛSÂ ALEYHİSSELÂM’A İFTİRA EDİŞİ VE YER TARAFINDAN YUTULUŞU“]

 Karun’un Mûsâ Aleyhisselâm’a İftira Edişi Ve Yer Tarafından Yutuluşu:

Karun’un Kimliği ve Yaşantısı:

Karun; Mûsâ Aleyhisselâm’ın amcasının oğlu olup[502] büyük servet sahibi ve servet azgını idi.

Hazînelerinin anahtarlarını, müteaddid adamlar, zorlukla taşıyabilirdi. [503]

Süslenmiş üç yüz câriye ve dokuz bin adamları yanında bulunduğu halde, hal­kın yanına çıkardı.

Konağının kapısını altından yaptırmış, duvarlarını, altın levhalarla kap-latmıştı. [504]

Firavun ve Hâman gibi, Karun da, Mûsâ Aleyhisselâm’ı;

“Çok yalancı bir Sihirbazdırl” diyerek red ve tekzib etmişti. [505]

Mûsâ Aleyhisselâm; Karun’un, kötü tutum ve davranışlarını -akrabası olduğu

için- af ve müsamaha ile karşılardı.[506] Firavun; Karun’u, İsrail oğullarına Vali tayin etmişti. [507] İsrail oğullarına zulmünü ve taşkınlığını, onun vâsıtası ile yapardı. [508]

Karun; Musa ve Hârûn Aleyhisselâmdan sonra, İsrail oğullarının en bilgilisi ve üstünü idi. [509]

Kendisi; İsrail oğulları arasından seçilip -tevbe etmek üzere- Tûr’a götürülen ve orada, Yüce Allah’ın Kelâmını işiten yetmiş kişi arasında idi. [510]

Mûsâ Aleyhisselâm; İsrail oğullarına, zekâtı emredince, Karun, İsrail oğullarını toplayıp onlara:

“Bu, size, oruç, namaz ve bir takım şeyler getirmiş, siz de, onlara katlanmış bulunuyorsunuzdur. Ona, birde, mallarınızı verme külfetini, yüklenecek misiniz?” dedi.

İsrail oğulları:

“Biz, ona, mallarımız(ın zekâtın)ı, verme külfetini, yüklenmeyeceğiz!

Sen, ne görüştesin?” dediler.

Karun:

“Benim görüşüm: İsrail oğullarının fahişesini, ona gönderelim.

Onun, ona, kendisiyle temasta bulunmak istediği iftirasını atmasını[511] ve bu­nu, ordu dumandanları ve halk arasında yaymasını, emredelim!” dedi.

Öyle yaptılar[512]

Karun; İsrail oğulları arasında bulunan bir fahişeyi; Mûsâ Aleyhisselâm’a, cinsî münasebette bulunma suçu atmak üzere, kiraladı. Karun; İsrail oğullarının, Mec­lislerinde toplandıkları gün, Mûsâ Aleyhisselâm’ın yanına varıp:

“Ey Mûsâ! Hırsızlık edenin, cezası, nedir?” diye sordu.

Mûsâ Aleyhisselâm:

“Eli, kesilmektir!” dedi.

Karun:

“Hırsızlık eden, sen olsan da mı, böyledir?” diye sordu.

Mûsâ Aleyhisselâm:

“Evet!” dedi.

Karun:

“Zina edenin, cezası, nedir?” diye sordu.

Mûsâ Aleyhisselâm:

“Taşlanıp öldürülmektir!” dedi.

Karun:

“Zina eden. sen olsan da. böyle midir” diye sordu.

Mûsâ Aleyhisselâm:

“Evet!” dedi.

Karun:

“Sen. zina etmişsin!” dedi.

Mûsâ Aleyhisselâm:

“Yazıklar olsun sana!

Kiminle etmişim?” dedi.

Karun:

“Filanca kadınla!” dedi.

Mûsâ Aleyhisselâm, hemen o kadını, çağırdı:

“Tevratı, indiren Allah adına, sana, and veriyorum:

Karun, doğru mu söylüyordur?” dedi.

Kadın:

“Madem ki, sen, bana, Allah adına and verdin.

Ben de, Allah için, yemin ederek şehâdet ederim ki: Sen, bu işden berîsin, uzak­sın ve Allah’ın Resulüsün!

Ailâh düşmanı Karun, sana, bu suçu atayım diye beni kiraladı!” dedi. Mûsâ Aleyhisselâm, hemen kalkıp secdeye kapandı. [513]

Karun aleyhinde, Allah’a dua edince; Yüce Allah, Mûsâ Aleyhisselâm’a, boyun eğmesi için, yer’e, emretti. [514]

Mûsâ Aleyhisselâm’a da:

“Başını, secdeden kaldır! Yer’e, istediğini, emret!” diye vahy etti. [515]

Mûsâ Aieyhisseiâm:

“Ey İsrail oğulları! Yüce Allah, beni, Firavun’a, gönderdiği gibi, Karun’a da, gönderdi.

Kim, onun yanında bulunuyorsa, yerinde kalsın!

Kim, benim yanımda bulunuyorsa, onun yanından ayrılsın!” dedi.

Karun’un yanında iki kişiden başka kimse kalmadı. [516]

Mûsâ Aleyhisselâm, Yer’e:

“Tut onları, yut!” dedi.

Yer, onları, topuklarına kadar, yuttu. [517]

Onlar:

“Ey Mûsâ! Ey Mûsâ” diyerek istimdad ediyorlardı. [518]

Mûsâ Aleyhisselâm, yere:

“Tut onları, yut!” dedi.

Yer, onları, dizlerine kadar yuttu! [519]

Onlar:

“Ey Mûsâ! Ey Mûsâ!” diyerek istimdad edip durdular. [520]

Mûsâ Aleyhisselâm, yer’e:

“Tut onları, yut!” dedi.

Yer, onları, bellerine kadar yuttu!

Onlar, yine:

“Ey Mûsâ, Ey Mûsâ!” diyerek istimdad ettiler, durdular. [521]

Mûsâ Aieyhisselâm, yere:

“Tut onları, yut!” dedi.

Yer, onları, boğazlarına kadar yuttu! [522]

Onlar, yine:

“Ey Mûsâ! Ey Mûsâ!” diyerek istimdad ettiler.

Mûsâ Aleyhisselâm, yer’e:

“Tut onları, yut!” dedi.

Yer, onları, yuttu!

Tamamı ile kaybolup gittiler.

Bunun üzerine, Yüce Allah, Mûsâ Aleyhisselâm’a:

“Ey Mûsâ! Kullarım, senden yardım istediler, durdular. Sen, yardım etmedin!

Eğer, onlar, benden yardım istemiş olsaydılar, muhakkak, onların imdadlarına yetişir, kendilerine, yardım ederdim!” diye Vahy etti. [523]

Diğer rivayete göre:

Mûsâ Aleyhisselâm, abdest alıp namaz kıldı ve ağladı:

“Yâ Rab! Senin düşmanın, benim eziyyet edicim, benim rüsvay olmamı ve ayıp­lanmamı, istiyordur.

Beni, onun üzerine, musallat kıl!” diyerek dua etti.

“Yer’e, dilediğini, emret! Sana, itaat edecektir!” diye vahy olundu.

Bunun üzerine, Mûsâ Aleyhisselâm, Yer’e:

“Ey yer! Tut onları, yut!” dedi.

Karun’un konağı sarsıldı.

Yer, Karûnu ve adamlarını, topuklarına kadar, tutup yuttu!

Karun:

“Ey Mûsâ! Bana, acı!” diye sesleniyordu.

Mûsâ Aleyhisselâm:

“Ey Yer! Tut onları yut!” dedi.

Konak, sarsıldı.

Karun ile adamları, dizlerine kadar, yere battılar!

Karun ise, Mûsâ Aleyhisselâm’a:

“Ey Mûsâ! Bana, acı!” diye yalvarıyor ve sesleniyordu.

Mûsâ Aleyhisselâm:

“Ey Yer! Tut onları yut!” dediği zaman, konak, sarsıldı.

Karun ile adamları, alınlarına, kadar, yere, battılar!

Karun ise, Mûsâ Aleyhisselâm’a, yalvarıyor:

“Ey Mûsâ! Bana, acı!” diyordu.

Mûsâ Aleyhisselâm, tekrar, yer’e:

“Ey yer! Tut onları, yut!” dediği zaman, yer, Karûnu ve adamlarını konağıyle birlikte tamamıyla yuttu!

Yüce Allah tarafından, Mûsâ Aleyhisselâm’a:

“Ey Mûsâ! Sen, çok katı davrandın!

İzzet sıfatım hakkı için, onlar, bana seslenmiş olsalardı, davetlerine icabet eder­dim!” buyruldu. [524]

Rivayete göre, Karun ve adamları, Kıyamete kadar, her gün, bir insan boyu, yerin dibine geçirilmektedir! [525]

Karun, helak  olduğu zaman, İsrail oğulları:

“Musa, onu, ancak, konağını ve servetini ele geçirmek için, helak etti!” dediler.

Karun’un helakinden üç gün sonra da, Yüce Allah, bütün konak ve mallarını, yere yutturdu! [526]

 [/accordion]

[accordion title=” KUR’ÂN-I KERİMİN KARUN HAKKINDAKİ AÇIKLAMASI“]

 Kur’ân-ı Kerimin Karun Hakkındaki Açıklaması:

Kur’ân-ı Kerim’de, Karun’un durumu ve akıbeti şöyle açıklanır: “Aslında, Karun, Musa’nın kavmindendi. Fakat, o, onlara karşı serkeşlik etti.

Biz, ona, öyle hazîneler verdik ki, anahtarlarını taşımak bile) güçlü kuvvetli bü­yük bir cemaata ağır geliyordu.

O vakit, kavmi(nden Mü’min olanlar) ona; şöyle demişti:

Şımarma! Çünkü, Allah, şımarıkları, sevmez.

Allâh(ın), sana verdiği (maldan harcayıp) Âhiret yurtunu ara!

Dünyadan, nasibini de, unutma!

Allah’ın, sana ihsan ettiği gibi, sen de, (insanlara sadaka vererek) ihsanda bulun.

Yer (yüzünde) de, fesad arama.

Çünkü, Allah, fesadcıları, sevmez.

(Karun) dedi ki:

Bu (servet), bana, ancak, bende olan ilimle (ilim sayesinde) verilmiştir.

(O, madem ki, âlimdi) kendisinden önceki nesillerden, kuvvetçe ondan daha üs­tün, cemiyetçe, daha kesretli kimseleri, Allah’ın, hakîkaten helak etmiş olduğunu bilmedi mi?

Mücrimlerden, günahları, sorulmaz. (Allah, sormadan, her şeyi bilir) Derken, zîneti (debdebesi) içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını arzu edenler:

Ne olurdu Karun’a verilen (şu servet) gibi, bizim de, (malımız) olsaydı, o, hakî-katan, büyük bir nasib sahibidir, dediler.

Kendilerine ilim verilenler de, şöyle dedi:

Yazıklar olsun size! Allah’ın sevabı; iman ve iyi amel (ve hareket) eden kimseler için, daha hayırlıdır.

Buna da, sabır (ve sebat) edenlerden başkası kavuşturulmaz.

Nihayet, biz, onu da, onun sarayını da, yere geçiriverdik!

Artık, onun, Allah’a karşı, kendisine yardım edecek hiç bir cemâati da, yoktu.

O, bizzat kendisini müdafaa edebileceklerden de, değildi!

Dün, onun mevkiini temenni edenler, sabahleyin, şöyle diyorlardı:

Hayret! Demek ki, Allah, kullarından, kimi dilerse, onun rızkını, yayıyor (genişleti­yor, yahud) daraltıyor.

Allah, bize lutfetmeseydi, bizi de, muhakkak (yere) batırırdı!

Hayret! Demek gerçek şu ki kahirler felah bulmak!

İşte, Âhiret yurtu!

Biz, onu, yer (yüzün)de, ne tegallüb, ne fesad arsuzuna düşmeyeceklere veririz.

(iyi) Sonuç, (Allah’ın /kabından) sakınanlarındır.

Kim, iyi (hal) ile gelirse, onun, için, bundan daha hayırlısı vardır.

Kim de, kötü (hal) ile gelirse, o kötülükleri işleyenler, yapmış olduklarından başka­sı ile cezalandırılmaz(lar[527]

Karun’u, Firavun’u ve Hâmân’ı da, (helak ettik)

And olsun ki: Mûsâ (daha önce) kendilerine apaçık burhanlar getirmişti de, onlar, yer (yüzün)de büyüklük taslamışlardı.

Halbuki, (azabın) önüne geçebilecek değillerdi. [528]

Mûsâ Aleyhisselâm’ın Hızır Aleyhisselâmla Buluşup Arkadaşlık Etmesi[529]

 [/accordion]

[accordion title=” HÂRÛN ALEYHİSSELÂM’IN VEFATI“]

Hârûn Aleyhisselâm’ın Vefatı:

Yüce Allah; Mûsâ Aleyhisselâm’a, Hârûn Aleyhisselâm’ı vefat ettireceğini, vahy ile haber verip[530]:

“Kendisini, dağa, şöyle şöyle getir!” buyurtu. [531]

Mûsâ Aleyhisselâm, Hârûn Aleyhisselâm’ın elinden tutup[532] dağa doğru gittiler.[533]

Hârûn Aleyhisselâm’ın Şibr ve Şibbîr adındaki oğulları da yanlarında bulunuyor­du. [534] Dağın üzerine çıktıkları zaman[535] ne görsünler: Bir benzeri daha görülmemiş bir ağaç i

Yapılmış bir ev!

Evin içinde bir Sedir!

Sedirin üzerinde de, bir döşek!

Döşeğin içinden de, güzei bir koku yayıimaktai

Hârûn Aleyhisselâm; o dağa, o eve, o evin içindekilere bakınca, onlar çok hoşuna gitti:

“Ey Mûsâ! Ben, şu Sedir’in üzerinde muhakkak uyumamı arzu ediyorum! dedi.

Mûsâ Aleyhisselâm:

“Haydi, onun üzerinde uyu!” dedi.

Hârûn Aieyhisseiâm:

“Ben, bu evin sahibi geiip bana kızar diye korkuyorum!” dedi.

Mûsâ Aleyhisselâm

“Korkma! Bu evin sahibi hakkında, ben, sana, yeterim. Uyu! dedi.

Hârûn Aleyhisselâm:

“Hayır! Ey Mûsâ! Sen de, benim yanımda uyu!

Ev sahibi gelirse, bana ve sana karşı, toptan kızmış olur!” dedi.

ikisi de, yatıp uyudular.

Hârûn Aleyhisselâm’ı. ölüm yakaladı.

Kendisinin öleceğini, sezince:

“Ey Mûsâ! Beni aldattın” dedi. [536]

Orada, Hârûn Aleyhisselâm’ın ruhu kabzolundu. [537]

Dağda görülen o ev de, o sedir de, semaya kaldırıldı. Ağaç ise, kaybolup gitti. [538]

Mûsâ Aleyhisselâm, Hârûn Aleyhisselâm’ın cenaze namazını kıldı’[539]’ ve onu ora­ya gömdü. [540]

Bunun için, Yahudiler, Hârûn Alehisselâmın gömülü bulunduğu dağa Tûr-ı Harun adını vermişlerdir.[541]

Mûsâ Aleyhisselâm yanında Hârûn Aleyhisselâm bulunmaksızın, İsrail oğullarının yanına dönünce[542] israil oğullan:

Mûsâ; İsrail oğullarının, Harun’a gösterdiği sevgiyi kıskanarak onu öldürdü!” dedi­ler.

Gerçekten de, Hârûn Aleyhisselâm, Mûsâ Aleyhisselâm’a nazaran, İsrail oğulları­na karşı, daha yumuşak ve daha sakin davranışlı idi.

Mûsâ Aleyhisselâm’ın ise, onlara karşı, bazı sert ve katı davranışı olmuştu.

Mûsâ Aleyhisselâm; İsrail oğullarının, kendisi aleyhinde söyledikleri bu sözü ha­ber alınca, onlara:

“Hey Allah’ın rahmetine uğrayasıcalar! Kardeşim olan bir kimseyi, Sen, öldürdün! diye bana iftira ediyorsunuz hâ!?” dedi.[543]

israil oğulları:

“Onu, sen öldürdün!” dediler.

Mûsâ Aleyhisselâm:

“Yanımda iki oğlu bulunduğu halde, ben onu, nasıl öldürürüm?!” dedi’[544]

İsrail oğulları, Mûsâ Aleyhisselâm aleyhindeki sözlerini çoğalttıkları zaman, Mûsâ Aleyhisselâm kalkıp iki rekât namaz kıldı. Sonra da, Allah’a dua etti.

Gökle yer arasına inen sediri gördüler. [545]

“Ey Hârûn! Seni, kim öldürdü?” diye sordular.

Hârûn Aleyhisselâm:

“Beni, kimse öldürmedi, Fakat Allah, beni vefat ettirdi!” dedi. [546]

Hârûn Aleyhisselâm; Tîh’de[547] vefat ettiği zaman, yüz on yedi’[548] veya yüz yirmj[549] ya da yüz yir-

mi üç yaşında idi.’[550]

“Musa’ya da, Harun’a da, selâm!”[551]

[/accordion]
[accordion title=”MİRAÇ GECESİNDE PEYGAMBERİMİZİN HARÛN ALEYHİSSELÂMLA KARŞILAŞMASI“]

 Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm’ın Mîrac Gecesinde Hârûn Aleyhisselâmla Karşılaşıp Selamlaşması:

Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm, Mîrac gecesinde Cebrail Aleyhisselâmla birlikte beşinci kat göğe yükseldiler.

Cebrail Aleyhisselâm; göğün kapısını çaldı.

“Sen kimsin?” denildi.

Cebrail Aleyhisselâm:

“Cebrailim!” dedi.

“Yanında kimse var mı? diye soruldu.

Cebrail Aleyhisselâm: “Muhammed (Aleyhisselâm) var!” dedi. “O (Mîrac için) gönderildi mi?” diye soruldu. Cebrail Aleyhisselâm: “Gönderildi!” dedi.

Göğün kapısı açılınca, Hârûn Aleyhisselâmla karşılaştılar.[552] Peygamberimiz:: “Ey Cebrail! Kim bu? diye sordu. Cebrail Aleyhisselâm:

“Bu kavmi içinde sevdirilmiş Hârûn b. İmran (Aleyhisselâm)dır. [553] “Selâm ver ona!” dedi. Peygamberimiz Aleyhisselâm, selâm verdi.

O da, Peygamberimizin selâmına mukabele ettikten sonra, Peygamberimize: “Hoş geldin! Safa geldin! Salih kardeş! Salih Peygamber!” dedi. [554]

[/accordion]
[accordion title=” MUSA ALEYHİSSELÂM’IN HACCA GİDİŞİ“]

 Musa Aleyhisselâm’ın Hacca Gidişi:

Peyamberimiz Muhammed Aleyhisselâm; Hicretin onuncu yılında Veda Haccına gi­derken Ezrak vadisine uğrayıp:

“Bu, hangi vadidir?” diye sordu.

“Ezrak vâdisidir!” dediler.

Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselâm:

“Musa’nın; şehâdet parmaklannı, kulaklarına koyup yüksek sesle Allah’a Telbiye ederek vadiden geçişini, görür gibiyim!” buyurtu. [555]

Mûsâ Aleyhisselâm, Hacc’da Beytullâhı Tavaf edince, Sâfâ tepeciğine çıktı. Ora­da, Cebrail Aleyhisselâmla karşılaştı.

Cebrail Aleyhisselâm ona:

“Ey Safiyullah! Vadiye indiğinde, sıkı git!” dedi.

Mûsâ Aleyhisselâm, elbisesinin eteğini, beline, kuşağıyla bağlayıp Safa tepeciğin­den aşağı indi ve vadiye erişince, Sa’y’a ve:

Lebbeyk! Allâhümme lebbeyk! Lebbeyk! Ene abdüke lebbeyk! Lebbeyk!

Buyur Allah’ım buyur!

Ben, Senin kulun’um!

Buyur! BuyuıTEn-ırine amadeyim!” diyerek Telbiye’ye başladı. [556]

Mûsâ Aleyhisselâm, Arafat’a giderken de, en kısa yol olan Dabb yolundan gitmiş­ti. [557]

[/accordion]
[accordion title=” TEVRAT HÜKÜMLERİNİN İSRAİL OĞULLARINA ZORLA KABUL ETTİRİLİŞİ“]

 Tevrat Hükümlerinin İsrail Oğullarına Zorla Kabul Ettirilişi:

Yüce Allah; Mûsâ Aleyhisselâm’a, önce, on Sahife indirmiş[558] sonra, bunu, yüz Sahife’ye tamamlamıştı.

Bundan sonra, ona, bir çok emirleri, nehiyleri, haramları, helalları sünnetleri ve hükümleri içinde taşıyan Tevrat’ı, İbranice olarak indirmişti. [559]

Mûsâ Aleyhisselâm, Tûr’dan, İsrail oğullarının yanına dönüp[560] Tevrat’ı getirdiği zaman, onu kabullenmekten, onda, kendilerine yükletilen mükellefiyetlere, Şeriat hükümlerine göre[561] amel etmekten kaçındılar.

Bunun üzerine, Tür dağı, başlarının üzerine kaldırıldı!

Yüzlerinin yamacından, kendilerine bir ateş gönderildi!

Arkalarından da, tuzlu bir deniz getirildi!

Onlara:

“Size verdiğimiz şeyi, kuvvetle tutunuz. (Ona, sımsıkı sarılınız) ve söz, dinleyiniz!..

Ya bunu, kabul eder ve size emrettiğim şeyleri, yaparsınız, yahud şu dağ, üzerini-zebırakılacaktır!

Yahut şu denizde boğulacaksınız!

Ya da şu ateşte yakılacaksınız!” denildi.

İsrail oğulları, kendileri için, kaçılacak yer olmadığını görünce, bunu, kabullenmek zorunda kaldılar ve yüzlerinin yarısı üzerine, secdeye kapandılar. Secde halinde, üzerlerindeki dağı, göz ucuyla süzdüler.

Böyle, yüzlerinin yarısı üzerine secde etmeleri ve göz ucuyla yukarıya doğru bak­maları, Yahudiler için, Sünnet ve âdet oldu. “Yâ Mûsâ! işittik ve itaat ettik!” [562]Kabul ettik! Kabul ettik! [563] Eğer dağ (tepemizde) olmasaydı, yine de, sana, itaat etmezdik!” dediler. [564]

[/accordion]
[accordion title=” KUR’ÂN-I KERİMİN İSRAİL OĞULLARI HAKKINDAKİ  AÇIKLAMALARI“]

 Kur’ân-I Kerimin İsrail Oğulları Hakkındaki Bazı Açıklamaları:

“Hani, sizden (Tevrat hükümlerine göre amel edeceğinize dair) sapasağlam söz almıştık.

Tûr’u da (tepenize iniverecek bir şekilde) üstünüze kaldırmıştık (ve demiştik ki):

Size verdiğimiz (kitabın hükümlerin)i, kuvvetle tutunuz.

Onun içindekileri, hatırlayınız. Tâ ki, sakınmış olasınız.

Sonra, onun (Tevrat’ı kabul edişinizin) arkasından, yine yüz çevirmiştiniz.

İşte, eğer, üzerinizde, Allah’ın fazl’u rahmeti olmasaydı, elbette maddî ve manevî en büyük zarara uğrayanlardan olacaktınız.

And olsun ki: Cumartesi günüfne saygı göstermek) hakkında(ki dinî hududu, balık avlamak suretiyle) çiğneyip geçenler(in hallerini, başlarına gelenleri) de, her halde, bil(ip öğren)mişinizdir.

İşte, biz onlara (Dâvud lisanı ile):

“Hor ve zelil maymunlar, olunuz!” dedik.

(Üç gün sonra, hepsi helak oldu.)

Binâenaleyh, onu, hem önündekilere (o zaman hazır olanlara), hem de ardındaki-lere (sonradan geleceklere) ibret verici ceza ve (Mü’minlerden) Takvaya erenlere de, bir öğüt yaptık.” [565]

“Bir vakit;

Size verdiğimiz (Tevrat)’!, kuvvetle tutunuz! (Ona, sımsıkı sarılınız, söz) dinleyiniz! (diye) Tûr’u, tepenizin üstüne kaldırıp sizden, teminatlı va’d almıştık.

“(Kulağımızla) dinledik. (Kalbimizle) isyan ettik!” demişlerdi.

(Çünkü), Küfürleri yüzünden, özlerine buzağı, (bir su gibi) içirilmiş (iyice işlemiş)ti.

De ki: Eğer, Mü’min (kimse)ler iseniz, inancınız, size, ne kötü şey emrediyor?!” [566]

“Hani, İsrail oğullarından:

Allâh’dan başkasına ibâdet etmeyiniz!

Anaya, babaya, hısımlara, yetimlere, yoksullara iyilik ediniz!

İnsanlara, güzellikle söyleyiniz!

Dosdoğru namaz kılınız!

Zekât veriniz! diye (emretmiş), teminatlı söz almıştık.

Sonra, (bu sağlam sözünüze karşı) içinizden birazınız hariç olmak üzere, arka döndünüz ve (siz de, atalarınız gib)i hâlâ yüz çevirmekte berdevamsınız!

Hani, sizden (ey Yahudiler! Birbirinizin) kanlarını (haksız yere) akıtmayınız!

Kendinizi, kendi yurtlarınızdan çıkarmayınız! diye kat’î söz almıştık.

Sonra, siz de, (buna karşı) ikrar vermiştiniz, ve hâlâ, (bu yolda aleyhinizde) şahid-lik edip duruyorsunuz da.

(Öyle olduktan) sonra, sizler, yine onlarsınız ki: (işte) kendilerinizi öldürüyor, içi­nizden bir fırkayı, yurtlarından çıkarıyor, aleyhlerinde günah ile, düşmanlıkla birleşip yardım/aşıyorsunuz.

Eğer, size esir olup gelirlerse, kendileriyle fidyeleşir (esir mübadelesi yapar, yine,

onların yurtlarında kalmasına müsâade etmez)siniz.

Halbuki, onların çıkarılması, size haram kılınmıştı.

Yoksa, siz, Kitabın (fidyeye ait) bir kısmına inanıyorsunuz da, (adam öldürmeyi sürgün etmeyi, kötülükle yardımlaşmayı men eden) bir kısmını, inkâr mı ediyorsu­nuz?!

Şu halde, içinizden böyle yapan(lar)ın cezası, dünya hayatında bir rüsvaylıktan, (esir ve makhur yaşamaktan) başka (bir şey) değildir.

Kıyamet gününde de, onlar, azabın en çetinine itileceklerdir.

Allah, ne yaparsanız, (hiç birinden) gafil değildir.

Onlar, Âhirete bedel, dünya hayatını satın almış kimselerdir.

Bundan dolayı, kendilerinden azab kaldırılıp hafifletilmeyecek, onlara, yardım da edilmeyecektir.

And olsun ki: Musa’ya o Kitabı verdik.

Ondan (Musa’dan) sonra da birbiri ardınca, (aynı Şeriatla memur) Peygamberler gönderdik.

Meryem oğlu İsa’ya da, beyyineler (gayet açık burhanlar, mucizeler) verdik ve onu, Rûhülkudüsle de, destekledik.

Demek size ne vakit bir Peygamber, gönüllerinizin hoşlanmadığı bir şey getirirse, kibirlenmek isteyeceksiniz de, kiminiz, yalanlayacak, kiminiz de, öldüreceksiniz öyle m/?[567]

And olsun ki: sen, onları(lsrail oğllarını), insanlardan (hattâ) müşrik olanlardan zi­yâde hayata düşkün bulacaksın!

Onlardan, her biri arzu eder ki, (kendisine) bin yıl ömür verilsin. Halbuki, onun çok yaşatılması, kendisini, azabdan uzaklaştırıcı değildir. Allah, onları, ne işlerse, hakkıyla görücüdür[568]

 [/accordion]

[accordion title=” MÛSÂ ALEYHİSSELÂM’IN YÜCE ALLÂH’DAN BAZI SORULARI VE DİLEKLERİ“]

 Mûsâ Aleyhisselâm’ın Yüce Allâh’dan Bazı Soruları Ve Dilekleri:

Mûsâ Aleyhisselâm, bir gün;

“Ey Rab! Kullarının, Sana, sevgilisi, hangisidir?” diye sordu.

Yüce Allah:

“Onların, beni, en çok zikredenidir!” buyurtu. [569]

Mûsâ Aleyhisselâm:

“Yâ Rab! Kullarının en zengini, hangisidir?” diye sordu.

Yüce Allah:

“Kendisine verdiğim şeye, en razı olanıdır!” buyurtu.

Mûsâ Aleyhisselâm:

“Ey Rab! Kullarının en iyi hüküm vereni, hangisidir?” diye sordu. Yüce Allah:

“insanlar hakkında, kendisi için hüküm verdiği gibi, hüküm verendir” buyurtu. [570] Mûsâ Aleyhisselâm:

“Yâ Rab! Kullarının, Sana karşı en haşyetlisi hangisidir?” diye sordu. Yüce Allah:

“Onların, beni, en iyi bilenidir!” buyurtu. [571]

“ilâhî! Ben, Sana nasıl şükredeyim ki: Bana, ihsan buyurtuğun nimetlerinden en küçük bir nimete bile bütün amellerim denk gelmez!” dedi. Yüce Allah:

“Ey Mûsâ! işte, sen, şimdi, bana şükrettin!” buyurtu. [572] Mûsâ Aleyhisselâm

“Ey Rabb’im! İyiliği, emir, kötülükten nehy ve Allah’a imân eden hayırlı bir Ü’m-met’in, insanlar için, ortaya çıkarılacağını, Tevratta yazılı buldum.

Onları, benim ümmetim yap! dedi. Yüce Allah:

“Onlar, Ahmed (Aleyhisselâm)ın Ümmeti’dir.” buyurtu.

“Ey Rabb’im! Sonradan geldikleri halde, kendilerinden önceki Ümmetleri, Kıyamet gününde geçen bir Ümmeti, Tevratta yazılı buldum. Onları, benim ümmetim yap!” dedi. Yüce Allah:

“Onlar, Ahmed’in (Muhammed’in) Ümmetidir!” buyurtu. Mûsâ Aleyhisselâm:

“Ey Rabb’im! Kendilerinden öncekiler, Kitaplarını ezberlemeyip yüzünden okurlar­ken, indileri (İlim ve hikmetin aslı olan kitapları) kalblerinde (ezberlerinde) bulunan bir Ümmet’i, Tevratta yazılı buldum.

Onları, benim Ümmetim yap!” dedi.

Yüce Allah:

“Onlar, Ahmed’in Ümmetidir!” buyurtu.

Mûsâ Aleyhisselâm:

“Ey Rabb’im? Önceki ve sonraki Kitaba inanan ve dalâlet başları ile savaşan ve hattâ yalancı kör (Deccal) ile de, savaşan bir Ümmeti, Tevratta yazılı buldum. Onları, benim Ümmetim yap!” dedi. Yüce Allah:

“Onlar, Ahmed’in (Muhammed’in) Ümmetidir!” buyurtu. Mûsâ Aleyhisselâm:

“Ey Rabb’im! Kendilerinden öncekilerin kabul olunan sadaka ve kurbanları, Yüce Allah’ın gönderdiği bir ateşle yakıla gelir, kabul olunmadığı zaman yakılmazken, kur­ban ve sadakalarını, kendileri yiyen bir Ümmeti, Tevratta yazılı buldum.

Onları, benim Ümmetim yap!” dedi.

Yüce Allah:

“Onlar, Ahmed’in Ümmetidir!” buyurtu.

Mûsâ Aleyhisselâm:

“Ey Rabb’im! Ben, Tevratta yazılı bir Ümmet buldum ki: Onlardan birisi, bir kötü­lük yapmağa niyetlerinse, kendisine, bundan dolayı günah yazılmaz. O kötülüğü iş­lerse, bir günah yazılır.

Onlardan birisi, bir iyilik yapmağa niyetlenir de, onu, yapmazsa, kendisine, bir Ha-sene (sevap) yazılır.

Eğer, o iyiliği yaparsa, kendisine, on sevap yazılır ve bu sevap yediyüz misline kadar katlanır.

Onları, benim Ümmetim yap!” dedi. Yüce Allah:

“Onlar, Ahmed’in Ümmetidir!” buyurtu. Mûsâ Aleyhisselâm:

“Ey Rabb’im! Ben, Tevratta yazılı bir Ümmet buldum ki: onlar, dilekte bulunurlar, kendilerinin dilekleri kabul olunur.

Onları, benim Ümmetim yap!” dedi.

Yüce Allah:

“Onlar, Ahmed’in Ümmetidir?!” buyurtu. [573]

[/accordion]
[accordion title=” KUR’ÂN-I KERİM VE DİĞER KİTAPLARA GÖRE MUHAMMED ALEYHİSSELÂM VE ESHÂBININ SIFATLARI”]

 Kur’ân-ı Kerim Ve Diğer Kitaplara Göre Muhammed Aleyhisselâm Ve Eshâbının Sıfatları Ve Yahudilerin İnkârlarının Sebebi

“Muhammed, Allah’ın Resulüdür.

Onunla birlikte olanlar, kâfirlere karşı çok çetin, kendi aralarında ise, çok merha­metlidirler.

Onların, rükû ve secde ederek Allâh’dan, lütuf ve rızasını istediklerini görürsün.

Yüzlerinde, secdelerin eserinden dolayı nûrânflik vardır.

Bu, onların, Tevrattaki vasıflarıdır.

İncil’deki vasıfları da: bir ekin gibidir ki, filizini, çıkarmış. Derken, onu, kuvvetlendir­miş, kalınlaşmış, sapları üzerine bir düzeye dizilmiştir. Öyle ki, ekincilerin hoşuna gi­der.

Bu (teşbih), onlarla, kâfirleri öfkelendirmek içindir.

Allah, onlardan, iman edip iyi amel işleyenlere bir mağfiret ve büyük bir ecir va’d buyurmuştur[574]

“Onlar, yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı bulacakları o Ümmî Nebi olan Resule tâbi’ olanlardır.

O, kendilerine, iyiliği emir, onları, kötülükten nehy ediyor, onlara, (nefislerine ha­ram kıldıkları) temiz şeyleri helal, (helâl kıldıkları) murdar şeyleri de, üzerlerine ha­ram kılıyor, onlardan, ağır yüklerini, sıtlarında olan zincirleri indiriyordun

İşte, ona, iman edenler, ona tazimde bulunanlar, ona yardım edenler ve onunla birlikte indirilen Nûr’a tâbi’ olanlardır ki, onlar, selâmete erenlerin ta kendisidirler. [575]

“Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu, öz oğulları gibi tanırlar.

Böyle iken, içlerinden bir kısmı, gerçeği, bile bile gizlerler. [576]

Ata b. Yesar’dan rivayet edildiğine göre: Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâ-mın Tevrattaki sıfatlarından sorulunca, Eshab-ı kiramdan Abdullah b. Amr b. Âs de­miştir ki:

“Evet! Vallahi, Kur’andaki:

Ey Peygamber! Şüphe yok ki Biz, seni, Şâhid, Müjdeci, Uyarıcı, olarak gönder-dik.”[577] ayetindeki bazı vasıtalar ile Tevrat’ta da tavsif uyurmuştur.

Şöyle ki: “Ey peygamber! Biz, seni, Şahit, Müjdeci, Uyarıcı, Ümmiler için Koruyu­cu olmak üzere gönderdik.

Sen, benim Kulum’sun, Peygamberimsin.

Ben, sana, Mütevekkil ismini verdim.

O, ne kötü huyludur, ne katı kalblidir, ne de, çarşılarda, pazarlarda, bağırır, çağırır.

O, kötülüğü, kötülükle de, karşılamaz, fakat, af eder ve bağışlar.

Doğru yoldan sapan milleti, Lâ ilahe illallah = Allâh’dan başka ilâh yoktur! diyerek doğrultmadıkca, kör gözleri, sağır kulakları, kapalı gönülleri açmadıkça, Allah onun ruhunu almayacaktır.” [578]

Ata b. Yesar; Yahûdî Bilginlerinden iken, Müslüman olan Abdullah b. Selâm’ın da, bunu, aynen tekrarladığını ve yine, Yahûdî Bilginlerinden iken Müslüman olan Kâ’b’ul’ahbar’ın da, Abdullah b. Selâm’ın söylediklerinin aynını söylerken işittiğini, Ebû Vâkıdülleysî’nin, kendisine haber verdiğini, aynı zamanda:

“Onun, doğum yeri Mekke, hicret yurtu Taybe (Medine) olacak, kendisi, Şam ül­kesine hükmedecektir.

Onun Ümmeti de, bollukta, ve darlıkta, her yerde Allah’a hamd ederler, her yük­sek yerde Tekbir getirirler.

Güneşin seyrini izleyip vakitleri gelince, nerede olursa olsun, namazlarını kılarlar. Bellerine fota bağlarlar. Kollarını, yıkarlar (Abdest alırlar)

Ezanlarının sesleri, geceleyin, gök boşluğunda arı uğultusu gibi uğuldar” dediğini açıklamıştır.

Abdullah b. Abbas da, Kâ’b’a:

“Tevrat’ta, Resûlullâh Aleyhisselâm’ın na’t’ini, nasıl buldun?” diye sorduğu zaman, Kâ’b:

“Tevrat’ta, onun na’ti:

Muhammed b. Abdullah, Mekke’de doğacak, Tâbe’ye (Medine’ye) hicret edecek, Şam’a hâkim olacaktır.

Kendisi, ne kötü söz söyler, ne de, çarşılarda, bağırır, çağırır.

Kötülüğü, kötülükle karşılamaz, fakat, af eder, bağışlar.

Onun Ümmeti de, bollukta, darlıkta, her yerde, Allah’a hamd ederler, Tekbir geti­rirler, kollarını, yıkar (Abdest alır)lar.

Bellerine, fota bağlarlar.

Savaşta saf oldukları gibi, namazlarında saf olurlar.

Mescidlerinde, arı uğultusu gibi uğuldarlar.

Ezanların sesleri, gök boşluğunda duyulur.” diye yazılı bulduk… demiştik’[579]

Geleceği müjdelenen üç Peygamberden birincisi Yahya Aleyhisselâm’ın, ikincisi, Mesîh diye anılan isâ Aleyhisselâm’ın gelmesiyle gerçekleşmiş bulunuyor[580] Müjde-lenenlerden üçüncüsü olan ve kendisinden, sâdece (O peygamber) diye bahsolu-nan[581] son Peygamberin gelmesi ise, isâ Aleyhisselâmdan sonra beklenip duru­yordu.

Nitekim, putperest Medineli Evs ve Hazrec kabilelerinin, ne zaman, Medineli Yahudilerle araları açılsa, Yahudiler, onlara:

“Bir Peygamber, hemen gönderilmek, gelmek üzeredir.

Onun geleceği zamanın gölgesi düştü.

O Peygamber gelince, biz, ona tâbi olacak, irem ve Âd kavimleri gibi sizi öldürüp kökünüzü kazıyacağız!” demekte[582] Râhib Bahîrânın da, dediği gibi, Yahûdîler, gelmesini bekledikleri son Peygamberin, israil oğullarından olmasını arzu etmekte idiler.

Muhammed Aleyhisselâm, ise, İsmail Aleyhisselâm’ın soyundan gelen Araplardan olduğu için, Medineli Yahûdîler, ona, kıskançlıklarından dolayı iman etmemekte ve karşı koymakta direndiler. [583]

Hz. Safiyye’nin bildirdiğine göre:

Muhammed Aleyhisselâm’ın Medine’ye hicreti sırasında, Kubâ köyüne geldiği işitilinçe, Hz. Safiyye’nin Benî Nadîr Yahudîlerinden olan babası Huyey b. Ahtab ile Am­cası Ebû Yâsir b. Ahtab, hemen Kubâ köyüne gitmişler, güneş batarken de, çok bit­kin ve üzgün bir halde eve dönmüşlerdi.

Ebû Yâsir, Huyey b. Ahtab’a:

“Bu, geleceği beklenilen O Peygamber midir?” diye sorduğu zaman, Huyey b. Ah­tab:

“Evet! Vallahi, O’dur!” demiş:

Ebû Yâsir:

“Bunun, O, olduğunu, iyice anladın, tesbit ettin mi?” diye sormuş:

“Huyey b. Ahtab:

“Evet!” demiş.

Ebû Yâsir: “O halde, Ona karşı, kalbinde ne var?” diye sormuş.

Huyey b. Ahtab;

Vallahi, sağ oldukça, Ona karşı dâima düşmanlık besleyip duracağım! demiş ve dediğini de, yapmıştır. [584]

Kur’ân-ı Kerim’de bu hususta şöyle buyrulur:

“Vaktâ ki, onlara, Allah katından, yanlarındakini tasdik edici ve doğrultucu bir Ki-tab geldi ki, daha önce, kâfirlere karşı, Allâh’dan böyle bir fetih ve yardım istiyorlardı.

Fakat, o tanıdıkları, kendilerine gelince, onu, inkâr ettiler.

Artık, Allah’ın laneti, o kâfirlerin üzerinedir., [585]

Ahdi-i Kadîm’de ise, bu hususta şöyle denir:

“Onlar için, kadeşleri arasından[586] senin gibi bir Peygamber çıkaracağım ve sözle­rimi onun ağzına koyacağım ve onlara emredeceğim her şeyi onlara söyleyecek! [587]

“Ben de, kavimden olmayanlarla, onları, kıskandıracağım!

Akılsızf[588] bir milletle onları öfkelendireceğim!”[589]

 [/accordion]

[accordion title=” MUSA ALEYHİSSEYÂM ‘IN VEFATI“]

 Musa Aleyhisseyâmın Vefatı:

Mûsâ Aleyhisselâm; kardeşi Harun Aleyhisseiâmın vefatından sonra üç yıl daha yaşadı. [590]

israil oğullarının, üzerlerine kaldırılan Tûr dağıyla korkutularak Tevrat hükümlerine göre amel edecekleri hakkında, kendilerinden kesin söz alındıktan[591] kırk gece[592]

veya kırk gün[593]’ sonra, Mûsâ Aieyhisselâmı hiç kimse göremedi.’[594]

Rivayete göre: Mûsâ Aleyhisselâm bir gün, bazı işlerini görmek üzere, gölgelikten

çıkıp gitmişti.

Allah’ın yaratıklarından hiç kimse, onun, nereye, gittiğini, bilmiyordu. [595] Mûsâ Aleyhisselâm; Meleklerden, kabir kazan bir topluluğa rastladı. Onların, Melek olduklarını anlayınca, yanlarına vardı. Üzerlerine, dikildi. Meleklerin; o güne kadar iç yeşilliğinde ve güzelliğinde ondan daha güzeli ve

benzeri görülmeyen bir kabir kazdıklarını görünce

“Ey Allah’ın Melekleri! Bu kabri, kimin için kazıyorsunuz?” diye sordu. Melekler: “Bu kabri, Rabb’ine karşı, çok iyi davranıştı olan kul için, kazıyoruz!” dediler. Mûsâ Aleyhisselâm: “Ben, bu güne kadar, Allah tarafından, o kula bahşedilen üstün makam ve kabrin,

bir benzerini görmedim!” dedi. Melekler:

“Öyle ise, in de, onun içinde yanının üzerine, yat ve Rabb’ine yönel!

Sonra da, şimdiye kadar almadığım rahat nefes gibi, nefes al!” dediler.

Mûsâ Aleyhisselâm, hemen kabrin içine inip yanının üzerine yattı ve Rabb’ine, yö­neldi.

Sonra, nefes almağa başlayınca, Yüce Allah, onun ruhunu kabzetti.

Bundan sonra, Melekler, kabrinin üzerine toprak çektiler.

Allah’ın hâlis kulu Mûsâ Aleyhisselâm, dünyada, dünyadan yüz çevirmiş olarak ve Allah katında olanı umarak yaşamıştı. [596]

Mûsâ Aleyhisselâm, vefat ettiği zaman, yüz yirmi yaşında idi. [597]

“Musa’ya da, Harun’a da, selâm!”‘[598]

Eshab’dan bazılarının, İsrâ ve Mîrac hakkındaki rivayetlerine göre:

Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm;

“Yürütüldüğüm gece, Mûsâ Aleyhisselâm’a, rastlamıştım ki, o, ayağa kalkmış, kab­rinde namaz kılıyordu. [599]

Vallahi[600], ben orada olsam, kendisinin, yol kenarındaki kırmızı kum tepesinin ya­nında bulunan kabrini size gösterirdim!” buyurmuştur. [601]

[/accordion]
[accordion title=” MÛSÂ ALEYHİSSELÂM’A İNDİRİLMİŞ OLAN KİTAB VE SAHİFELER“]

 Mûsâ Aleyhisselâm’a İndirilmiş Olan Kitab Ve Sahifeler:

Yüce Allah tarafından Peygamberlere indirilen yüz dört kitaptan dördü büyük ki­tap olup bu dört büyük kitaptan:

Tevrat, Musa Aleyhisselâm’a, Zebur, Dâvûd Aleyhisselâm’a, incil, İsâ Aleyhisselâ-ma, Furkan (Kur’ân-ı Kerim), Muhammed Aleyhisselâm’a indirilmiştir. [602]

Tevrat’tan sonra Zebur, Zebur’dan sonra da incil indirilmiştir. [603]

Mûsâ Aleyhisselâm’a, Tevrat’tan önce de, on sahife indirilmişti. [604]

EbûZerr’H’Gıfârîderki:

“Yâ Resûlallâh! Musa’nın Sahifelerinde neler vardı?” diye sordum.

Hepsi, ibret idi. Şöyle ki:

“Ölüme yakînen inanmış bulunan kimsenin, nasıl olup da, sevinebildiğine şaşılır!

Ateşe (Cehenneme), yakînen inanmış bulunan kimsenin, nasıl olup da, gülebildiğine şaşılır! [605]

Dünyayı ve onun, üzerindekileri hep değiştirip durduğunu gören kimsenin, nasıl olup da, onun üzerinde sükûnet ve rahatlık bulabildiğine şaşılır!

Kadere yakînen inanmış bulunan kimsenin nasıl olup da, tasalandığına şaşılır!

Yarın hesaba çekileceğine yakînen inanmış bulunan kimsenin nasıl olup da, amel et­mediğine şaşılır!” [606] buyurtu.

Yâ Resûlallâh! İbrahim ve Musa’nın Sahifelerinde bulunan şeylerden, Yüce Al­lah’ın Sana indirdiği bir şey var mıdır? diye sordum.

Ey Ebûzer! Okusan a!

“Hakikaten,iyi temizlenen ve Rabb’inin ismini zikredip de, namaz kılan kimse, um­duğuna ermiştir.

Belki, siz, dünya hayatını, Âhiretten üstün tutarsınız. Halbuki, Âhiret, daha hayırlı, daha süreklidir. Hiç şüphesiz, bunlar, önceki Sahifelerde, İbrahim ve Musa’nın Sahife­lerinde de, vardır.”[607] buyurtu.” [608]

 [/accordion]

[accordion title=” MUHAMMED ALEYHİSSELÂM’IN MÎRAÇ GECESİNDE MÛSÂ (a.s)LA KARŞILAŞMASI” ]

 Muhammed Aleyhisselâm’ın Mîrac Gecesinde Mûsâ Aleyhisselâmla Karşılaşıp Selamlaşması:

Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm; Mîrac gecesinde Cebrail Aleyhiselâmla birlikte altıncı kat göğe yükseldiler.

Cebrail Aleyhisselâm, göğün kapısını çaldı.

“Sen, kimsin?” denildi.

Cebrail Aleyhisselâm:

“Cebrail’im!” dedi.

“Yanında kim var?” diye soruldu.

Cebrail Aleyhisselâm:

“Muhammed (Aleyhisselâm) var!” dedi.

“O (Mîrac için), gönderildi mi?” diye soruldu.

Cebrail Aleyhisselâm:

“Gönderildi!” dedi.

Göğün kapısı açılınca, orada, Mûsâ Aleyhisselâmla karşılaştılar.[609]

Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm:

“Ey Cebrail! Kim bu?” diye sordu. [610]

Cebrail Aleyhisselâm:

“Bu kardeşin Mûsâ b. İmran’dır[611] Selâm ver ona!” dedi.

Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm, selâm verdi.

O da, Peygamberimizin selâmına mukabele ettikten sonra, Peygamberimiz Aleyhis-selâma:

“Hoş geldin! Safa geldin! Salih kardeş! Salih Peygamber! [612]’ Ümmî Peygamber!” dedi[613]ve ağladı.

“Sen, ne için ağladın?” diye sorulunca: “Ey Rabb’im! Benden sonra göndermiş oldu­ğun bu Olgun Genc’in Ümmeti, Cennet’e, benim Ümmetim girmeden önce, girecek. Onlar, benim Ümmetimden daha çok, daha üstün olacak!?” dedi. [614]

[/accordion]
[accordion title=”KAYNAKÇA“]

 

[1] ibn.Sa’d-Tabakatc.1,s.55, Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.79, Yâkûbî-Tarih C.1.S.33, Taberî-Tarih c.1,s.198, Mes’ûdı-Murucuzzeheb c.1,s.48, Hâkim-Müstedrek c.2,s.574, Sâlebî-Arais s.166, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.169.

[2] ibn.Sa’d-Tabakat c.1,s.55, Sâlebî-Arais s.166, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.169, Muhyiddin b.Arabî-Muhâdaratülebrar c.1,s.13O

[3] ibn.Sa’d-Tabakat c.1,s.55, ibn.Kuteybe-Maarif s.20, Mes’ûdî-Murucuzzehebc.1,s.48, Hâkim-Müstedrek c.2,s.574, Sâlebî-Arais s.166, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.169, İbn.Arabî-Muhâdara c.1,s.13O

[4] İbn.Sa’d-Tabakat c.!,s.55, İbn.Kuteybe-Maarif s.20, Hâkim-Müstedrek c.2,s.574, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.169, İbn.Arabî-Muhâdara c.1,s.13O.

[5] İbn.Sa’d-Tabakat c.1,s.55.

[6] Taberî-Tarih c.1,s.198, Salebî-Arais s.166, İbn.Arabî-Muhâdara c.1,s.13O.

[7] İbn.Sa’d-Tabakat c.1,s.55, Taberî-Tarih c.1,s.198, Salebî-Arais s.166, İbn.Arabî-Muhadara c.1,s.13O.

[8] Taberî-Tarih c.1,s.200.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/7.

[9] ibn.lshak, İbn.Hişam-Sîre c.2,s.41, Ahmed b.Hanbel-Müsned c.1,s.257, ibn.Kuteybe-Maarif s.20, Taberî-Tarih c.1,s.2O8, Hâkim-Müstedrek c.2,s.577, Sâlebî-Arais s.172, ibn.Asakir-Tarih c.2,s.142.

[10] ibn.lshak, İbn.Hişam-Sîre c.2,s.41, Taberî-Tarih c.1,s.2O8, ibn.Asakir Tarih c.2,s.141

[11] İbn.ishak, İbn.Hişam-Sîre c.2,s.41, Tirmizî-Sünen c.5,s.300.

[12] İbn.Kuteybe-Maarif s.20, Taberî-Tarih c.1,s.2O8, Hâkim-Müstedrek c.2,s.574, Salebî-Arais s.172.

[13] ibn.ishak, İbn.Hişam-Sîre c.2,s.41, Ahmed b.Hanbel-Müsned c.1,s.257, ibn.Asakir-Tarih c.2,s.142.

[14] Hâkim-Müstedrek c.2,s.577.

[15] İbn.ishak, İbn.Hişam-Sîre c.2,s.41, Abdurrezzak-Musannef c.5,s.329, Ahmed b.Hanbel-Müsned c.2,s.528, Buharî-Sahih c.4,s.84, Müslim-Sahih c.1,s.152, Tirmizî-Sünen c.5,s.300.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/7.

[16] İbn.Kuteybe-Maarif s.20, Hâkim-Müstedrek c.2,s.577, Sâlebî-Arais s. 172.

[17] İbn.Kuteybe-Maarif s.20, Hâkim-Müstedrek c.2,s.577.

[18] İbn.Kuteybe-Maarif s.20.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/8.

[19] ibn.Habîb-Kitabulmuhabber s.467.

[20] Taberî-TKarih c.1,s.187, Salebî-Arais s.167, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.147.

[21] Taberf-Tarih c.1,s.187.

[22] Yâkubî-Tarih c.1,s.33, Mes’ûdî-Murucuzzeheb c.1,s,48, Salebî-Arais s.167.

[23] Taberî-Tarih c.1,s.199, Sâlebî-Arais s.166-167, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.17O

[24] ibn.Habib-Kitabuimuhabbers.467.

[25] Mîr Havent-Ravzatussafa Terceme s.237.

[26] Taberî-Tarih c.1,s.199, 200, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.17O.

[27] Taberî-Tarih c.1,s.199, Şâlebî-Arais s.167, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.17O.

[28] Taberî-Tarih c.1,s.2O2, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.170-171.

[29] Taberî-Tarih c.1,s. 199-200, Sâlebî-Arais s. 167.

[30] Taberî-Tarih c.1,s.200, Sâlebî-Arais s.167-168, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.171.

[31] Taberî-Tarih c.1,s.2O2, Heysemî-Mecmauzzevait c.7,s.56-57.

[32] Taberî-Tarih c.1,s.200, Sâlebî-Arais s.167-168, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.171.

[33] Tabert-Tarih c.1,s.200, Sâlebî-Arais s.168, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.171.

[34] Kasas: 7.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/8-11.

[35] M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/12-14.

[36] M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/14-15.

[37] Kasas: 24.

[38] Taberî-Tarih c.1,s.199-205, Sâlebî-Arais s.166-174, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.169-176.

[39] Sâlebî-Arais s. 174.

[40] Taberî-Tarih c.1,s.2O5, Sâlebî-Arais s.174, ibn.Asakir-Tarih c.6,s.322, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.176.

[41] Sâlebî-Arais s.174, ibn.Asakir-Tarih c.6,s.322.

[42] Taberî-Tarih c.1,s.2O5, Sâlebî-Arais s.174, İbn.Asakir-Tarih c.6,s.322, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.176

[43] Sâlebî-Arais s.174

[44] Taberî-Tarih c.1,s.2O5, Sâlebî-Arais s.174, ibn.Asâkir-Tarih c.6,s.322, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.176.

[45] İbn.Asâkir-Tarih c.6,s.322.

[46] Taberî-Tarih c.1,s.2O5, Sâlebî-Arais s.174, İbn.Asâkir-Tarih c.6,s.322, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.176.

[47] İbn.Asâkir-Tarih c.6,s.322.

[48] Taberî-Tarih c.1,s.2O5.

[49] Taberî-Tarih c.1 ,s.2O5, Sâlebî-Arais s.174.

[50] Taberî-Tarih c.1,s.2O5, Sâlebî-Arais s.174, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.176.

[51] Sâlebî-Arais s.174.

[52] İbn.Asâkir-Tarih c.6,s.322.

[53] Taberî-Tarih c.1,s.2O5, Salebî-Arais s.174, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.176.

[54] Taberî-Tarih c.1,s.2O5.

[55] Sâlebî-Arais s.174.

[56] İbn.Asakir-Tarih c.6,s.322.

[57] Sâlebî-Arais s.174.

[58] Taberî-Tarih c.1,s.2O5, Sâlebî-Arais s.174, İbn.Asakir-Tarih c.6,s.322, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.176.

[59] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.176

[60] Sâlebî-Arais s.174.

[61] Sâlebî-Arais s.174, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.176.

[62] İbn.Asâkir-Tarih c.6,s.322.

[63] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.177.

[64] İbn.Asâkir-Tarih c.6,s.322, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.177.

[65] İbn.Asâkir-Tarih c.6,s.322.

[66] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.177.

[67] İbn.Asakir-Tarih c.6,s.322, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.177.

[68] İbn.Asakir-Tarih c.6,s.322.

[69] İbn.Asakir-Tarih c.6,s.322, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.177.

[70] M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/15-18.

[71] Taberî-Tarih c.1,s.2O5.

[72] Taberî-Tarih c.1,s.2O5, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.176.

[73] Taberî-Tarih c.1 ,s.2p5.

[74] Sâlebî-Arais s.175, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.177.

[75] Kasas: 27-28.

[76] Sâlebî-Arais s.175, İbn.Esîr-Kâmil C.1.S.177.

[77] Taberî-Tarih c.1,s.2O5.

[78] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.177.

[79] Sâlebî-Arais s.175.

[80] Taberî c.1,s.2O5, Sâlebî s.175, İbn.Esîr c.1,s,177.

[81] Sâlebî-Arais s.175.

[82] Şâlebî-Arais s.175.

[83] ibn.Esîr-Kârnil c.1,s.177.

[84] Taberî-Tarih c.1,s.2O5, Sâlebî-Arais s.175, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.177.

[85] Sâlebî-Arais s.175, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.177.

[86] Taberî-Tarih c.1,s.2O5, Şâlebî-Arais s.175, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.177.

[87] Taberî-Tarih c.1,s.2O5, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.177.

[88] Sâlebî-Arais s.175.

[89] Taberî-Tarih c.1,s.2O5, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.177.

[90] Taberi-Tefsirc.20,s.71, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s 177.

[91] Taberi-Tarih c.1,s.2O7, Sâlebî-Arais s.176, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.177.

[92] Sâlebî-Araiss.175.

[93] Taberî-Tarih c.1,s.2O5, Sâlebî-Arais s.175, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.177

[94] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.177.

[95] Taberî-Tarih c.1,s.205.

[96] Taberî-Tarih c.1,s.205-206.

[97] Taberî-Tarih c.1,s.2O6, Sâlebî-Arais s.175, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.177.

[98] Taberî-Tarih c.1, s.206, İbn.Esîr Kâmil c.1, s.177.

[99] Sâlebî-Arais s.175.

[100] Taberî-tarih c.1,s.206, Sâlebî-Arais s.175.

[101] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.177.

[102] Taberî-Tarih c.1,s.2O6, Sâlebî-Arais s.175, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.177.

[103] Taberî-Tarih c.1,s.206, Sâlebî-Arais s.175

[104] Sâlebî-Arais s.175

[105] Taberî-Tarih c.1,s.2O6, Sâlebî-Arais s.175, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s,177

[106] Sâlebî-Arais s.175

[107] Taberî-Tarih c.1,s.2O6, Sâlebîs.176, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.177

[108] Sâlebî-Arais s.175

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/18-20.

[109] Kasas: 10-28.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/20-23.

[110] Taberî-Tarih c.1,s.198, Sâlebî-Arais s. 178 .

[111] Sâlebî-Araiss.178.

[112] Taberî-Tarih c.1,s.206-207, Sâlebî-Arais s.178, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.177.

[113] Taberî-Tarih c.1,s.2O7.

[114] Sâlebî-Arais s.178.

[115] Sâlebî-Arais s.178, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.177.

[116] Taberî-Tarih c.1,s.2O7, Sâlebî-Arais s.178, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.177.

[117] Taberî-Tarih c.1,s.2O7, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.177-178.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/24.

[118] Tâhâ: 10.

[119] Hâkim-Müstedrek c.2,s.379

[120] Taberî-Tarih c.1,s.2O6, ibn.Esîr-Kâmil C.1.S.178

[121] Taberî-Tarih c.1,s.2O7

[122] Sâlebî-Arais ..178. ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.178, Ebülferec ibn.Cevzî-Tabs.ra c.1,s 219-220.

[123] Taberî-Tarih c.1,s.207, Sâlebî-Arais s.178, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.178, Ebülferec İbn.Cevzî-Tabsıra c.1,s.22O.

[124] Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.80-81.

[125] Taberî-Tarih c.!,s.2O6, Sâlebî-Arais s.178, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.178.

[126] Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.80, Taberî-Tarih c.1,s.2O6, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.178.

[127] Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.81, Ebülferec ibn.Cevzî-Tabsıra c.1,s.22O.

* Mûsâ Aleyhisselâm’a: “Seninle konuştuğu zaman, konuşanın, Yüce Allah olduğunu, nasıl anlayabildin?” diye sorulmuştu.

Mûsâ Aleyhisselâm: Mahluk kelamı, ancak bir tek cihetten gelir ve bir tek uzuvdan işitilir. Ben ise, Yüce Allah’ın kelâmını, her cihetten ve bütün azalarımla işittim ve anladım ki: işittiklerim, Yüce Allah’­ın kelâmıdır.” demiştir. (Sâlebî-Arais s. 181).

[128] Ahmed b. Hanbei Ezzühd s.86, Deylemî-Elfirdevs c.3, s.192.

[129] Deyiemî-Eifirdevs c.3, s.192.

[130] Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.86, Deylemî-Elfirdevs c.3, s.192.

[131] Deylemî-Elfirdevs c.3, s.192.

[132] Taberî-Tarih c.1,s.206-207, Sâlebî-Arais s.178, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.178

[133] Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.81, Sâlebî-Arais s.178-179, Ebülferec İbn.Cevzî-Tabsıra c.1,s.22O, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.178.

[134] Sâlebî-Arais s.179, Ebülferec-Tabsıra c.1,s.22O, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.178.

[135] Taberî-Tarih c.1,s.2O8.

[136] Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.80, Ebülferec-Tabsıra c.1,s.22O.

[137] A.b.Hanbel-Ezzühd s.81, Taberî-Tarih c.1,s.2O8, Ebülferec-Tabsıra c.1,s.22O, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.178.

[138] Tâhâ: 17-20 A.b.Hanbel-Ezzühd s.81, Taberî c.1,s.2O8, Ebülferec c.1,s.22O, İbn Esîr-Kâmil c 1 s 178-179.

[139] Taberî-Tarih c.1,s.2O8.

[140] Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.81, Taberî-Tarih c.1,s.2O8.

[141] Taberî-Tarih c.1,s.2O8

[142] Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.81-82.

[143] Tâhâ: 21, A.b.Hanbel-Ezzühd s.82, Taberî c.1,s.2O8, Ebülferec Tabsıra c.1,s.221.

[144] Taberî-Tarih c.1,s.2O8, Sâlebî-Arais s.179, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.179-180.

[145] Sâlebî-Arais s. 180.

[146] Sâlebî-Arais s.180, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.18O.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/25-28.

[147] Tûr-i Seynâ: Zeytin ağacı biten mübarek bir dağdır. (Mü’minûn: 20).

[148] Kasas: 29-31.

[149] Nemi: 8-10.

[150] Tâhâ: 12-21.

[151] Dokuz Mucize şunlardı:

1) Asa,

2) El Aklığı,

3) Tufan (Sağnak halinde ve sürekli yağış),

4) Çekirge,

5) Kummel (Kanadsız çekirge, Ekin biti, küçük karınca…),

6) Kurbağa,

7) Kan,

8) Times (Malların mahv edilişi),

9) Denizin yarılıp yol verişi (Taberî-Tarih c.1,s.216, Sâlebî-Arais s.190-195, Ebülfida-Elbidaye vennihaye C.1.S.248).

[152] Nemi: 12.

[153] Kasas: 32.

[154] Nâziât: 17-19.

[155] Kasas: 33-35.

[156] Tâhâ: 25-44.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/29-32.

[157] Sâlebî-Araiss.181.

[158] Sâlebi-Arais s.181, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.18O.

[159] Mes’udî-Ahbaruzzaman s.244.

[160] Sâlebi-Arais s.181, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.18O.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/32-33.

[161] Sâlebi-Arais s.181.

[162] Taberî-Tarih c.1,s.2O8, Sâlebi-Arais s.182, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.18O.

[163] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.18O.

[164] Taberî-Tarih c.1,s.2O8, Sâlebî-Arais s.182, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.18O.

[165] Furkan: 35, Kasas: 35.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/33-34.

[166] Tâhâ: 45-48.

[167] Taberî-Tarih c.1,s.2O8, Sâlebî-Arais s.182, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.18O.

[168] Ebülferec İbn.Cevzî-Tabsıra c.1,s.223.

[169] Taberî-Tarih c.1,s.2O8, Sâlebî-Arais s.182, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.18O.

[170] Taberî-Tarih c.1,s.2O8, Sâlebî-Arais s.182.

[171] Taberî-Tarih c.1,s.2O8, Sâlebî-Arais s.183, ibn.Esîr c.1,s.18O

[172] Sâlebî-Arais s.183.

[173] Taberî-Tarih c.1,s.2O9, Salebi-Arais s.183, İbn.Esîr c.1,s.18O.

[174] Yâkubî-Tarih c.1,s.34.

[175] Sâlebî-Arais s.183.

[176] Taberî-Tarih c.1,s.2O8, Sâlebi-Arais s.183, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.181.

[177] Taberî-Tarih c.1,s.2O8, Sâlebî-Arais s.183, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.181.

[178] Sâlebi-Arais s.183.

[179] Taberî-tarih c.1,s.2O9, Sâlebî-Arais s.183, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.181.

[180] Şuarâ: 18-22.

[181] Taberî-Tarih c.1,s.2O9, Sâlebî-Arais s.183.

[182] Şuarâ: 23-25

[183] Taberî-Tarih c.1,s.209-210, Sâlebî-Arais s.183.

[184] Şuarâ: 26-27.

[185] Taberî-Tarih c.1,s.21O, Sâlebî-Arais s.183.

[186] Sâlebî-Arais s.183.

[187] Taberî-Tarih c.!,s.21O, Salebî-Arais s.183.

[188] Şuarâ: 28.

[189] Taberî-Tarih c.1,s.21O, Sâlebî-Arais s 183.

[190] Şuarâ: 28-30.

[191] Taberî-Tarih c.1,s.21O, Sâlebî-Arais s.183.

[192] M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/34-37.

[193] Şuarâ: 30-32.

[194] Taberî-Tarih c.1,s.21O, Sâlebî-Arais s.183.

[195] Taberî-Tarih c.1,s.2O9, Sâlebî-Arais s.183.

[196] Taberî-Tarih c.1,s.21O, Sâlebî-Arais s.183.

[197] Taberî-Tarih c.1,s.21O, Sâlebî-Arais s.183-184.

[198] Sâlebî-Arais s. 184.

[199] Taberî-Tarih c.1,s.21O, Sâlebî-Arais s.184.

[200] Taberî-Tarih c.1,s.2O9, Sâlebî-Arais s.184.

[201] Taberî-Tarih C.1.S.209.

[202] Şuarâ: 33.

[203] Taberî-Tarih c.1,s.212.

[204] Sâlebî-Araiss.184.

[205] Taberî-Tarih c.1,s.212.

[206] Sâlebî-Arais s. 184.

[207] Taberî-Tarih c.1,s.2O9.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/37-39.

[208] Taberî-Tarih c.1,s.211, Sâlebî-Arais s.191, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.186.

[209] Taberî-Tarih c.1,s.211, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.186.

[210] Sâlebî-Arais s.191.

[211] Taberî-Tarih c.1,s.211-212, Sâlebî-Arais s.191-192, İbn.Esîr-Kâmilm c.1,s.186.

[212] Sâlebî-Arais s. 192.

[213] Taberî-Tarih c.1,s.212, Sâlebî-Arais s.192, ibn.Esîr c.1,s.186.

[214] Taberî-Tarih c.1,s.212, Sâlebî-Arais s.192, İbn.Esîr c.1,s.186.

[215] Sâlebî-Araiss.192.

[216] Taberî-Tarih c.1,s.212, Sâlebî-Arais s.192, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.186.

[217] Sâlebî-Araiss.192.

[218] M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/39-40.

[219] Sâlebî-Arais s.192.

[220] Taberî-Tarih c.1,s.212, Sâlebî-Arais s.192, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.186.

[221] Sâlebî-Arais s.192.

[222] Taberî-tarih C.1.S.212, Sâlebî-Arais s.192,, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.186.

[223] Sâlebî-Arais s.192, Ebülfida-Elbidâye Vennihâye c.1,s.296.

[224] Sâlebî-Arais s.192 Sâlebî-Arais s.192.

[225] M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/40.

[226] Taberî-Tarih C.1.S.211-212.

[227] Taberî-Tarih c.1,s.212, Sâlebî-Arais s.192-193, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.186.

[228] M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/40-41.

[229] Sâlebî-Arais s. 193-194.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/41-42.

[230] Taberî-Tarih C.1.S.212, Sâlebî-Arais s.194, ibn.Esîr-Kâmil C.1.S.186.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/42.

[231] Mü’minûn: 45-47.

[232] Zuhruf: 51-53.

[233] Zâriyât: 39.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/42.

[234] Sâlebî-Arais s.195, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.186.

[235] Taberî-Tarih c.1,s.216, Sâlebî-Arais s.195, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.186.

[236] Yûnus: 88-89.

[237] Taberî-Tarih c.1,s.213, Sâlebî-Arais s.196.

[238] Taberi-Tarihc.1,s.216, Sâlebî-Arais s.195.

[239] Ârâf: 130-135.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/42-44.

[240] Tâhâ: 47-52.

[241] Tâhâ: 57.

[242] Isrâ: 101-102

[243] Ârâf: 109-110

[244] Firavunun Amucasının oğlu olduğu rivayet edilir. (Taberî-Tefsir c.24,s.58, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.260).

[245] Mü’min: 26-34.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/44-46.

[246] Kasas: 38.

[247] ) Kasas: 38, Mü’min: 36.

[248] Kasas: 38.

[249] Kasas: 38, Mü’min: 36.

[250] Kasas: 38, Mü’min: 37.

[251] Kasas: 38, Mü’min: 37.

[252] Kasas: 38.

[253] Mü’min: 37.

[254] Kasas: 38, Mü’min: 37.

[255] Sâlebî-Arais s.189, ibn.Esîr-Kâmil C.1.S.185.

[256] Taberî-Tarih c.1,s.2O9.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/46.

[257] Şuarâ: 34-35.

[258] Ârâf: 111-112.

[259] Yûnus: 78-79.

[260] Ârâf: 113-114.

[261] Tâhâ: 62-64.

[262] Tâhâ: 57-60.

[263] Şuarâ: 39-40.

[264] İbn.Habîb-Kitabulmuhabber s.388, Sâlebî-Arais s.185.

[265] Sâlebî-Arais s.185, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.254

[266] Taberî-Tarih c.1,s.21O, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.182

[267] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.254

[268] Taberî-Tarih c.1, s.213, Sâlebî-Arais s.185, ibn.Esîr-Kâmil c.1, s.182. Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1, s.254.

[269] Sâlebî-Arais s.185.

[270] Taberî-Tarih c.1,s.21O, Ebülferec İbn.Cevzi-Tahsıra c.1, s.223.

[271] Taberî-Tarih c.1,s.211, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.254.

[272] Sâlebî-Arais s 186.

[273] Taberi-Tarih c. 1,8.211, Sâlebî-Arais s.186, İbn.Esîr-Kamil c.1,s.182.

[274] Mes’ûdî-Ahbaruzzaman s.246

[275] Taberi-Tarih c.1,s.211, Sâlebî-Arais s.186, İbn.Esîr c.1,s.182.

[276] Bedrüddin Aynî-Umdetülkârî c.21,s.277.

[277] ibn.Habîb-Kitabulmuhabber s.338.

[278] Dîneveri-Kibulahbar s.3-4.

[279] Taberî-Tarih c. 1 ,s.211.

[280] Tâhâ: 61.

[281] Sâlebî-Arais s.186.

[282] Tâhâ: 65.

[283] Ârâf: 115.

[284] Şuarâ: 43-44.

[285] Ârâf: 116.

[286] Heysemî-Mecmauzzevait c.7,s.62.

[287] Taberî-Tarih c.1,s.211, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.225.

[288] Mes’ûdî-Ahbaruzzaman s.245-246.

[289] Mes’üdî-Ahbaruzzaman s.245-246.

[290] Tâhâ: 68-69.

[291] Şuarâ: 45.

[292] Ârâf: 117, Şuarâ: 45.

[293] Taberî-Tarih c.1,s.211, Sâlebî-Arais s. 186.

[294] Sâlebî-Arais s. 186.

[295] Heysemî-Mecmauzzevait c.7,s.62.

[296] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.183.

[297] Şuarâ: 46-48.

[298] Şuarâ: 49, Tâhâ: 71.

[299] Araf: 123.

[300] Tâhâ: 71.

[301] Şuarâ: 50.

[302] Ârâf: 125, Şuarâ: 50.

[303] Tâhâ: 72-73.

[304] Şuarâ: 51.

[305] Araf: 126.

[306] Taberî-Tarih c.1,s.213, Sâlebî-Arais s.187, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.184, Ebülfida-Elbidaye vennihaye C.1.S.258.

[307] Taberî-Tarih c.1,s.211, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.265.

[308] Ârâf: 127.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/46-53.

[309] Sâlebî-Arais s.187.

[310] Sâlebî-Arais s.187, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.184.

[311] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.1,s.309-310, Sâlebî-Arais s.187-188, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.184, Heysemî- Mecmauzzevait c.1,s.65

[312] Sâlebî-Arais s.188, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.184.

[313] Şâlebî-Arais s.188, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.184-185.

[314] ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.185.

[315] Tahrîm: 11.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/53-55.

[316] Şuarâ: 52.

[317] Tâhâ: 77.

[318] Şuarâ: 53.

[319] Zemahşerî-Keşşaf c.3,s.114, Hâzin-Tefsir c.3,s.362.

[320] Sâlebî-Arais s.196, Zemahşerî-Keşşaf c.3,s.114, Hazin-Tefsir c.3,s.362.

[321] Taberî-Tarihc.1,s.214, Sâlebî-Arais s.191, Zemahşerîc.3,s.114, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.187, Ebülferec İbn.Cevzî-Tabsıra c.1,s.223.

[322] Taberî-Tefsir c.19,s.76, Zemahşerî-Keşşaf c.3,s.114, Hâzin c.3,s.362.

[323] Taberî-Tarih c.1,s.214, Salebî s.191, ibn.Esîr c.1,s.187, Tabsıra c.1,s.223, Ebülfida-Tefsir c.3,s.336.

[324] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.28O.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/55-56.

[325] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.28O.

[326] Mir Hâvend-Ravzatussafa s. 252 (Terceme).

[327] Mes’ûdî-Ahbaruzzaman s.250.

[328] Kurtubî-Tefsir c.13,s.100.

[329] Zemahşerî-Keşşaf c.3,s.114, Kurtubî-Tefsir c.13,s.100, Hâzin-Tefsir c.3,s.362.

[330] Kurtubî-Tefsir c.13,s.100.

[331] Mes’ûdî-Ahbaruzzaman s.250.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/56-57.

[332] Sâlebî-Arais s.142, ibn.Hacer-Metalibül’âliye C.3.S.274.

[333] Sâlebî-Arais s. 142.

[334] Sâlebî-Arais s.142, ibn.Hacer-Metalibül’âliye c.3,s.274.

[335] Sâlebî-Arais s.142.

[336] Sâlebî-Arais s.142, İbn.Hacer-Metalibül’âliye c.3,s.274.

[337] Sâlebî-Arais s.142.

[338] Sâlebî-Arais s.142, ibn.Hacer-Metalibül’âlieye c.3,s.274.

[339] Sâlebî-Araiss.142 .

[340] Taberî-Tarih c.l.s.214, Sâlebî-Arais s.197.

[341] Salebî-Arais s. 142, ibn.Hacer-Metalib.c.3,s.274.

[342] Sâlebî-Arais s. 142.

[343] Salebî-Arais s.142, ibn.Hacer-Metâlib, C.3.S.274.

[344] Sâlebî-Arais s. 142.

[345] Taberî-Tarih c.1,s.215, Sâlebî-Arais s.197.

[346] Taberî-Tarih c.1,s.215, Sâlebî-Arais s.197.

[347] Sâlebî-Arais s.142, İbn.Hacer-Metalibül’âliye c.3,s.274.

[348] Taberî-Tarih c.1,s.215, Sâlebî-Arais s.197, ibn.Hacer-Metâlib.c.3,s.274.

[349] Taberî-Tarih c.1,s.215, Sâlebî-Arais s.142,197.

[350] İbn.Hacer-Metalibül’âliye c.3,s.274.

[351] Sâlebî-Arais s. 142.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/57-59.

[352] Taberî-Tarih c.1,s.214, Sâlebî-Arais s.196.

[353] Şuarâ: 60.

[354] Taberî-Tarih c.1,s.214, Sâlebî-Arais s.196, Ebülferec İbn.Cevzî-Tabsıra c.1,s.224.

[355] Taberî-Tarih c.1,s.214, Sâlebî s.196, Zemahşerî-Keşşaf c.3,s.114, Ebülferec İbn.Cevzî-Tabsıra c.1,s.224, Ebüssuud-Tefsir c.6,s.244.

[356] Taberî-Tarih c.1,s.214, Sâlebî-Arais s.199.

[357] ibn.Ebî Şeybe-Musannef c.11 ,s.527, Sâlebî-Arais s.196, Zemahşerî-Kesşaf c.3,s,114, Ebüssuud-Tefsir c.6,s.244.

[358] Sâlebî-Arais s.196, Kurtubî-Tefsir c.13,s.1O1.

[359] Mes’ûdî-Ahbaruzzaman s.250.

[360] Taberî-Tarih c.1,s.217

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/59.

[361] Tâhâ: 78

[362] Şuarâ: 61-62.

[363] Ârâf: 129.

[364] Şâlebî-Arais s.197.

[365] Ârâf: 129.

[366] Taberî-Tarih c.1,s.214, Sâlebî-Arais s. 197.

[367] Sâlebî-Arais s. 197.

[368] Taberî-Tefsir c.19,s.8O, Salebî-Arais s.197, Hâzin-Tefsir c.3,s.363.

[369] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.271.

[370] İbn.Ebî Şeybe-Musannef c.11,s.527.

[371] Mîr Hâvend-Ravzatussafâ

Terceme c.252.

[372] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.271.

[373] Taberî-Tefsir c.19,s.8O, Sâlebî-Arais s.197, Zemahşerî-Keşşaf c.3,s.115.

[374] Sâlebî-Arais s.197, Zemahşerî-Keşşaf c.3,s.115.

[375] Zemahşeri-Keşşaf c.3,s.115, Ebüssuud-Tefsir c.6,s.244.

[376] Taberî-Tefsir c.19,s.8O, Sâlebi-Arais s. 198.

[377] Taberî-Tarih c.1,s.214.

[378] Hesyemî-Mecmauzzevait c.7,s.63.

[379] Şuarâ: 63, İbn.Ebî Şeybe-Musannef c.11,8.527.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/59-61.

[380] İbn.Ebî Şeybe-Musannef c.11,s.527, Taberî-Tarih c.1,s.214, Sâlebî-Arais s.198, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c. 1,8.271, Ravza Terceme s.253.

[381] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.271, Mir Hâvend Ravza Terceme s.253.

[382] Şuarâ: 63.

[383] İbn.Ebî Şeybe-Musannef c. 11 ,s.529, Taberî-Tarih c. 1 ,s.214, Mes’ûdî-Ahbaruzzaman s.251, Sâlebî-Arais s. 198, Ebülfedec-Tabsıra c.1,s.224, Ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.187, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.271.

[384] Salebî-Arais s.198, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.271.

[385] Taberî-Tarih c.1,s.214, Sâlebî-Arais s.198.

[386] Zemahşerî-Keşşaf c.1,s.28O, Süyûlî-Dürrülmensur c.5,s.87

[387] Taberî-Tarih c.1,s.214, Sâlebî-Arais s.198, Ravza Terceme s.253

[388] Şuarâ: 64-65.

[389] Taberî-Tarih c.1,s.214, Sâlebî-Arais s.199, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.187-188

[390] Sâlebî-Arais s.199

[391] Taberî-Tarih c.1,s.214, Sâlebî-Arais s.199, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.187-188.

[392] Yûnus: 90.

[393] Yûnus: 91-92.

[394] Taberî-Tarih c.1,s.214, 217, SâlebrArais s.199, Kurtubî-Tefsir c.8,s.377, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.272, Tefsir c.2,s.33O, Beyzâvî-Tefsir c.1,s.456-457, Hâzin-Tefsir c.2,s.311-314, Ebüssuud-Tefsir c.4,s.173.

[395] Mü’min: 84-85.

[396] Kasas: 39-42.

[397] Hûd: 98.

[398] Taberî-Tarih c.1,s.214.

[399] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.1 ,s.3O9, Tirmizî-Sünen c.5,s.287, Taberî-Tefsir c.11 ,s.163, Kurtubî-Tefsir c.8,s.378, Ebülfida-Tefsir c.2,s.43O, Hâzin-Tefsir c.2,s.312-314, Ebüssuud-Tefsir c.4,s.173.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/61-64.

[400] Sâlebî-Arais s. 199.

[401] Taberî-Tarih c.1,s.214, Sâlebî-Arais s.199, Ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.188.

[402] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.273

[403] İbn.EbîŞeybe-Musannef c.11.S.528, Taberî-Tefsir c.11.S.165, Sâlebî-Arais s.199, Ebülfida-Elbidaye venniha­ye c.1,s.273.

[404] İbn.Ebî Şeybe-Musannef c.11,s.528, Taberî-Tefsir c.11,s.165.

[405] Taberî-Tarih c.1,s.214, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.188.

[406] Taberî-tarih c.1,s.214.

[407] Sâlebî-Arais s.199, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.273.

[408] Kurtubî-Tefsir c.8,s.38O, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.273, Beyzavî-Tefsir c.1,s.457

[409] İbn.Ebî Şeybe-Musannef c.11,s.528, Taberî-Tefsir c.11,s.165, 166.

[410] Taberî-Tefsir c. 11,s. 165.

[411] Kurtubî-Tefsir c.8,s.380.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/64-65.

[412] Zemahşerî-Keşşaf c.3,s.115, Kudaîden naklen Yâkut-Mûcemûlbüldan C.4.S.387, Nesefî-Medarik c.3,s.185, Beyzavî-Tefsir c.2,s.159, Ebüssuud-Tefsir c.6,s.245.

[413] Kudaiten naklen Yâkut-Mûcemülbüldan c.4,3.387,388.

[414] Fîrûzâbâdî-Kamusulmuhît c.4,s.169.

[415] M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/65.

[416] Eş şuara suresi 52. ayet. Taha suresi 77. ayet. Ömer Nasuhi Bilmen, Kur’an-ı Kerim’in Türkçe meali ve Tefsiri, Cüz. 11 s. 1426.

[417] Eş-şuara62,63,64.

[418] Eş-şuara, 65, 66.

[419] Yunus suresi 91. ayet, Prof.Seyyid Kutub, Fızılâl-il Kuran b.55.

[420] Sözler ? 373.

[421] Ö.N.Bilmen, K.K.Meâü, sûre : Yûnus, s. 1425.

[422] (6) Piggot, S. The Radio-Carbon Date from Durrington

waiis-Antiquity, xxxııı. no. 132,1959, s.289.

[423] Keşşaf Tefsiri, ait 2, s.251-252.

[424] M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/65-67.

[425] Taberî-Tarih c.1,s.214, Sâlebî-Arais s.198

[426] Sâlebî-Arais s.200, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.188

[427] Şâlebî-Arais s.200.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/68.

[428] Araf: 138-141.

[429] İbn.Esîr-Kâmil C.1.S.188.

[430] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.f,s.276

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/68-69.

[431] Sâlebî-Arais s.200, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.188-189.

[432] Sâlebî-Arais s.200.

[433] Sâlebî-Arais s.200, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.189.

[434] Taberî-Tarih c.1, s.218, Sâlebî-Arais s.208.

[435] ibn.Kuteybe-Maarif s.20.

[436] İbn.Kuteybe-Maarif s.20, Taberî-Tarih c.1, s.219, Sâlebî-Arais s.208.

[437] Taberî-Tarih c.1,s.219.

[438] Sâlebî-Arais S.208İ İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.189.

[439] Sâlebî-Arais s.208.

[440] Taberî-Tarih c.1,s.218.

[441] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.28O.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/69.

[442] Taberî-Tarih c.1, s.218

[443] Taberî-Tefsir c.16,s.20O

[444] Taberî-Tarih c.1,s.218, Sâlebî-Arais s.209, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.19O

[445] Sâlebî-Arais s.209

[446] Taberî-Tarih c.1,s.218, Sâlebî-Arais s.209

[447] Tâhâ: 90-91

[448] Taberî-Tarih c.1,s.218, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s. 190

[449] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.3O5, Heysemî-Mecmuazzevait c.7,s.64.

[450] Yâkubî-Tarihc.1,s.38

[451] Taberi-Tarih C.1.S-218, Sâlebî-Arais s.210

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/71-72.

[452] Serçe parmağı kadar (Hâkim-Müstedrek c.2,s.576).

[453] Ârâf: 142-147.

[454] Tâhâ: 83-89.

[455] Mûsâ Aleyhisselâm’a, On Suhuf indirildikten sonra, on da, levha indirilmişti.

Mûsâ Aleyhisselâm, israil oğullarının Buzağı heykeline tapmalarına kızıp levhaları, elinden yere bıraktığı za­man, levhalar, kırılmıştı.

Bunun üzerine, Müsâ Aleyhisselâm, Yüce Allah’a niyaz ederek levhaların yeniden verilmesini istemiş, Yüce Allah da, Ona iki levha iade etmişti ki, onlardan birisi Mîsak, diğeri Şehâdet levhası idi. (İbnünnedîm-Fihrist s.39-40).

[456] Ârâf: 150.

[457] Tâhâ: 92-98.

[458] Ârâf: 149

[459] Ârâf: 151-154.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/72-75.

[460] Sâlebî-Arais S.212.

[461] Taberî-Tarih c.1,s.22O, Sâlebî-Arais s.211, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.191.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/76.

[462] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.28O.

[463] Meşhur Zengin Karun da, seçilen ve Yüce Allanın Kelâmını işiten yetmiş kişi arasında bulunuyordu. (Deylemî-Elfirdevs c.3,s.277).

[464] Taberî-Tarih c.1,s.220-221, Sâlebî-Arais s.212, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.191-192.

[465] Taberî-Tarih C.1.S.221.

[466] Taberî-Tarih c.1,s.221, Sâlebî-Arais s.212, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.192.

[467] Taberî-Tarih c.1,s.221, İbn.Esîr-Kâmil c.1 ,s.192.

[468] Taberî-Tarih c.1,s.221.

[469] Ârâf: 155.

[470] Taberî-Tarih c.1,s.221.

[471] Bakare: 56.

[472] Taberî-Tarih c.1,s.221, Sâlebî-Arais s.212-213, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.192.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/76-78.

[473] Taberî-Tarih c.1,s.221.

[474] Maite: 21-22.

[475] Maite: 23.

[476] Maite: 24-25.

*O Yûşa’ b.Nûn Alevhisselâmla Kâlib b.Yufenna Alevhisselam. fTaberî-Tarih c.1.s.222.

[477] Maite: 26 .

[478] Saf: 50.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/78-79.

[479] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.28O, ibn.Haldun-Tarih c.2,ks.1,s.85

[480] Yâkubî-Tarih c.1,s.41

[481] Yâkut-Mûcemülbüldan c.2,s.69.

[482] Yâkut-Mûcemülbüldan c.2,s.69, Mir Hâvend-Ravzatussafa Terceme s.272-273

[483] Taberî-Tarih C.1.S.222

[484] Taberî-Tarih C.1.S.222, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.196

[485] İsrail oğulları, Tih çölünde, kendilerine ihsan edilen Bıldırcın kuşunun etinden, bir günlükten fazla aldıklarını ertesi güne bıraktıkları zaman, fazla olan kısım, sabaha çıkmadan, muhakkak, bozulur, kokardı. (Taberî-Tefsir c.1,s.298) Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm:

“Eğer, israil oğulları olmasaydı, et, kokmazdı!” Hadîs-i şeriflerile, her halde, bu vakıaya işaret buyurmuşlardır. (Buhari-Sahih c.4,s.1O3, Müslim-Sahih c.2,s.1092)

[486] Taberî-Tarih C.1.S.222

[487] Taberî-Tarih c.1,s.222, Sâlebî-Arais s.244-245, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.196.

[488] Taberî-Tarih c.l,s.222.

[489] Taberi-Tarih c.1,s.222, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.196

[490] Taberi-Tarih c.1,s.222

[491] Taberi-Tarih c.1,s.222, Sâlebî-Arais s.245-246, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.196

[492] Taberi-Tarih C.1.S.222

[493] Yakubi-Tarih c.1,s.4O

[494] Ârâf: 160.

[495] Bakare: 60.

[496] Bakare: 61.

[497] Ârâf: 162.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/79-81.

[498] Taberî-Tefsir d.s.337. Ebûlfida-Elbidaye vennihaye d.s.293-94.

[499] Ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.193, Ebûlfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.294.

[500] Bakare: 67-74.

[501] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.294.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/83-84.

[502] İbn.Kuteybe-Maarif s.20, Taberî-Tarih c.1,s.23O, Sâlebî-Arais s.213

[503] Taberî-Tarih c.1 ,s.23O, Sâlebî-Arais s.213-214, Ebülferec İbn.Cevzî-Tabsıra c.1 ,s.252, İbn.Esîr-Kâmil c.1, s.2O4, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.309.

[504] Taberî-Tarih c.1,s.233, Sâlebî-Arais 215-216, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.2O4, Ebülferec İbn.Cevzî-Tabsıra c.1,s.253.

[505] Mü’min: 23-24.

[506] Taberî-Tarih c.1,s.233.

[507] Sâlebî-Arais s 213.

[508] Sâlebî-Arais s.213, Ebülferec İbn.Cevzî-Tabsıra c.1,s.252.

[509] Sâlebî-Arais s.213.

[510] Deylemî-Elfirdevs c.3,s.277.

[511] İbn.Ebî Şeybe-Musannef c.11,s.532, Hâkim-Müstedrek c.2,s.408-409.

[512] İbn.Ebî Şeybe-Musannef c.11,s.532.

[513] Taberî-Tarih c.1,s.232, Sâlebî-Arais s.216, Ebülferec ibn.Cevzî-Tabsıra c.1,s.253, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.2O5

[514] İbn.Ebî Şeybe-Musannef c.11.s.532. Hâkim-Müstedrek c.2,s.4O9

[515] Taberî-Tarih C.1.S.232, Sâlebî-Arais s.216, Ebülferec-Tabsıra c.1,s.253, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.2O5

[516] Sâlebî-Araiss.216.

[517] Taberî-Tarih c.1 ,s.232, Hâkim-Müstedrek c.2,s.4O9, Sâlebî s.216, Ebülferec-Tabsıra c.1 ,s.252, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.2O5

[518] İbn.Ebî Şeybe-Musannef c.11,s.532, Hâkim-Müstedrek c.2,.409.

[519] İbn.Ebî Şeybe-Musannef c.11 ,s.532, Taberî-Tarih c.1 ,s.232, Hâkim-Müstedrek c.2,s.4O9, Sâlebî s.216, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.2O5.

[520] Hâkim-Müstedrek c.2,s.4O9.

[521] jbn.Ebî Şeybe-Musannef c.11,s.532.

[522] İbn.Ebî Şeybe-Musannef c.11,s.532, Taberî-Tarih c.1,s.232, Hâkim-Müstedrek c.2,s.4O9, Sâlebî-Arais s.216.

[523] İbn.Ebî Şeybe-Musannef c.11,s.532, Taberî-Tarih c.1,s.232, Hâkim-Müstedrek c.2,s.4O9, Sâlebî-Arais s.217, Ebülferec İbn.Cevzî-Tabsıra c.1,s.253, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.205-206.

[524] Taberî-Tarih c.1,s.234, Sâlebî-Arais s.216-217, Ebülferec lbn.Cevzî-Tabsırac.1,s.253, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.2O6.

[525] Taberî-Tarih c.1,s.234, Sâlebî-Arais s.217, Ebülferec İbn.Cevzî-Tabsıra c.1,s.253.

[526] Ebülferec İbn.Cevzî-Tabsıra c.1,s.253.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/84-89.

[527] Kasas: 76-84.

[528] Ankebût: 39.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/89-90.

[529] Bu bahis Hızır Aleyhisselâm bölümündedir.

[530] Yâkubî-Tarih c.1,s.41, Taberi-Tarih c.1,s.223, Hakim-Müstedrek c.2,s.579, Sâlebi-Arais s.246,

[531] Taberî-Tarih c.1,s.223 Hakim-Müstedrek c.2,s.579, Sâlebî-Arais s.246, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.318.

[532] Yâkubî-Tarih d ,s.41.

[533] Ibn. Ebî Şeybe.Musannef c.11,s.53O, Taberî-Tarih c.1,s.223, Hâkim-Müstedrek c.2,s.579, Sâlebî-Arais s.246, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.318.

[534] Ibn. Ebi Şeybe-Musannef c.11 s.530.

[535] Yakubî-farih c.1,s.41.

[536] Taberî-Tarih c.1 .s.223. Hâkim-Müstedrek C.2.S.579, Sâlebî-Arais s.246.

[537] Ibn. Ebî Şeybe-Musannef c.11 ,s.53O, Taberî-Tarih c.1,s.223, Hâkim-Müstedrek c.2,s.579, Sâlebi-Arais s.246.

[538] Taberî-Tarih c.1,s.223, Hâkim-Müstedrek c.2,s.579- Sâlebî-Arais s.246.

[539] Yâkubî-Tarih c.1,s.41.

[540] Taberî-Tarih c.1,s.224, Sâlebi-Arais s.246.

[541] Yâkut-Mûcemülbüldan c.4,s.48.

[542] Ibn. Ebî Şeybe-Musannef c.11 ,s.23O Taberi-Tarih c.1 ,s.223, Hâkim-Müstedrek c.2,s.579, Sâlebî-Arais s.246

[543] Taberî-Tarih c.1 ,s,223, Hâkim-Müstedrek c.2,s,579, Sâlebi-Arais s.246

[544] Ibn. Ebî Şeybe-Musannef c.11 ,s.53O

[545] Taberî-Tarih c.1 ,s.223, Hâkim-Müstedrek c.2,s.579, Sâlebi-Arais s.246

[546] Ibn. Ebî Şeybe-Musannef c.11 ,s.53O

[547] Taberî-Tarih c. 1 ,s.224, Mes’ûdî-Murûcuzzeheb c. 1 ,s.49, Sâlebi-Arais s.246, Ibn. Esîr-Kâmil c. 1 ,s. 197

[548] Ibn. Kuteybe-Maarif s.20,Hâkim-Müstedrek c.2,s.578

[549] Mes’ûdî-Murucuzzeheb c.1,s.50 Hâkim-Müstedrek c.2,s.5O.

[550] Yâkubî-Tarih c.1 ,s,41, Mes’ûdî-Murucuzzeheb c.1 ,s.5O.

[551] Sâffâtri20..

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/90-92.

[552] Ibn. Ebî Şeybe-Musannef c. 14,s.303, Ahmed b.Hanbel-Müsned c.3,s.148. Müslim-Sahih c.1,s. 146, Beyha-kî-Delâllünnübüvve c.2,s.13O, Begavî-Mesabihussünne c.2,s.179, Kadı İyaz-Şifâ c.1,s. 137, Ibn. Esîr-Câmiul’usul c.12s.53, Ibn. Seyyid-Uyunleser c.1,s.144.

[553] Ibn. Ishak, Ibn. Hişam-Sîre c.2,s.48

[554] Ahmed b.Hanbel.Müsned c.4,s.2O9, Buharî-Sahih c.4,s.249

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/92-93.

[555] 513) Ibn. Mâce-Sünen c.2,s.965, Begavi-Mesâbihussünnec.2,s.166, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.316.

[556] Ezrakî-Ahbaru Mekke C.1.S.73.

[557] Ezrakî-Ahbaru Mekke c.2,s. 193.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/93-94.

[558] Mes’ûdî-Murûcuzzehebc.1,s.5O, Ibn. Asâkir-Tarih c.6,s.357.

[559] Mes’ûdî-Murûcuzzeheb c.1 ,s.5O.

[560] Sâlebî-Arais s.207, İbn. Esîr-Kâmil c.1,s.192.

[561] Sâlebî-Arais s.207.

[562] Sâlebî-Arais s.207, Ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.192.

[563] Hakîmüttirmizî-Nevâdirül’usûl s.101.

[564] Sâlebî-Arais s.207.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/94.

[565] Bakara: 63-66.

[566] Bakara: 93.

[567] Bakara: 83-87.

[568] Bakara: 96.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/95-96.

[569] Ibn. Ebi Şeybe-Müsannef c.13, s.211, Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s. 110.

[570] ibn. Ebî Şeybe-Musannef c.13, s.211, Ahmed b Hanbel-Ezzühd s. 110.

[571] Dârimî-Sünen c.1,s.86.

[572] Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.85.

[573] Beyhakî-Delâilünnübüwe c.1 ,s.281 -282, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.6,s.62.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/96-98.

[574] Fetih: 29.

[575] Ârâf:157.

[576] Bakara: 146.

[577] Ahzâb: 45.

[578] Ibn. Sa’d-Tabakat c.1,s.362, Ahmed b.Hanbel-Müsned c.2,s.174, Buharî-Sahih c.3,s.21, Beyhakî-Delâ-lilünnübüvve c.1,s.278-279, Kadı lyaz-Şifa c.1,s.19, Ebülferec Ibn. Cevzî-Elvefa c.1,s.37-38, ibn. Seyyid Uyûnüleser c.1,s.58, Zehebi-Tarihul’islam C.2.S.49, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.325.

[579] Dârimî-Sünen c.1,s.14-15, Ebülferec Ibn. Cevzî-Elvefa c.1,s.38-39 Zehebî-Tarihulislâm c.2,s.5O.

[580] Matta İncili Bab:3, Fıkra: 13.

[581] Yuhanna İncili Bab: 1, Fıkra: 21-25.

[582] Ibn. Ishak, Ibn. Hişam-Sîre c.2,b.7O, Taberî-Tarih c.2,s.234, Beyhakî-Delâlünnübüvve c.1,s.344, Ibn. Esîr-Kâmil c.2,s.95-96, Ibn. Seyyid-Uyûnûleser c.1 ,s.156, Zehebî-Tarihulislam c.2,s.193, Ebülfida-Elbidaye venni-hayec.2,s.149.

[583] Ibn. Sa’d-Tabakatc.1,s.155.

[584] Ebû Nuaym-Delâilünnübüvve c.1,s.39.

[585] Bakare: 89

[586] İsrail oğullarının Atası Ishak Aleyhisselâm, Ümmi bir kavm olan Arapların Atası da, İsmail Aleyhisselâm oldu­ğuna göre, Yahudilerle Araplar, kardeş oğulları idiler.

[587] Tesniye Bab: 18, Fıkra:18.

[588] Her halde Ümmî denilmek isteniliyordun.

[589] Tesniye Bab:32 Fıkra: 21.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/98-101.

[590] Ibn. Kuteybe-Maarif s.20, Mes’ûdî-Murucuzzeheb c.l.s.50 Hâkim-Müstedrek c.2,s.5O, Hâkim-Müstedrek c.2,s.578.

[591] Salebî-Arais s.207, ibn. Esîr-Kâmil c.1,s.193.

[592] Salebî-Arais s.207.

[593] Ibn. Esîr-Kâmilc.1,s.193.

[594] Salebî-Arais s.207, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s. 193

[595] Taberî-Tarih c.1 ,s.224, Hâkim-Müstedrek c.2,s.58O, Sâlebi-Arais s.248

[596] Taberî-Tarih c.1,s.224, Hâkim-Müstedrek c.2, s.580, Sâlebî-Arais s.248, Ibn. Esir-Kâmil c.1, s. 198.

[597] Taberî-Tarih c.1,s.225, Hâkim-Müstedrek c.2, s.578, Sâlebî-Arais s.248, Ebülferec Ibn.Cevzî-Tabsıra c.1,s. 224, İbn.Esîr-Kâmil c.1, s. 199, Muhyiddin b. Arabî-Muhâdaratülebrar c.1, s. 130, Ebülfida-Elbidaye venniha-yec. 1, s. 319.

[598] Sâffât: 120

[599] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.3,s.12O, Ezzühd s.95, Müslim-Sahih c.4,s.1845, Nesâi-Sünen c.3, s.215, 216, Begavî-Mesâbihussünne c.2,s.166.

[600] Müslim-Sahih c.4, s. 1845, Begavî-Mesâbihussünne c.2, s. 166.

[601] Ahmed b. Hanbel-Müsned s.7634, Hadîs, Buharî-Sahih c.4, s. 131, Müslim-Sahih c.4, s. 1843. Begavî-Mesâbihussünne c.2, s. 166.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/101-102.

[602] Ibn.Kuteybe-Maarif s. 26.

[603] Ibn. Kuteybe-Maarif s. 26, Ibn. Nedîm-Fihrist s. 39-40, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s. 78.

[604] Ebû Nuaym-Hilyetülevliya c.1, s. 167, ibn.Asakir-Tarih c.2, s. 357, Süyûtî-Dürrülmensur c.6, s. 341, A.Aliyyülmüttakî-Kenzül’ummal c. 16, s. 132.

[605] Taberî-Tarih c.1, s. 234, Ebû Nuaym-Hilyetülevliya c. 1, s. 167, 168, Ibn.Esîr-Câmiul’usûl c.2, s. 506, Kurtu-bî-Tefsîr c.20, s. 25, Hâzin-Tefsir c.4, s. 371, Süyûtî-Dürrülmensur c.6, s. 341, A.Aliyyülmüttakî-Kenzûl’ummal c. 16, s. 133.

[606] Ebû Nuaym-Hilyetülevliya c.1, s. 168, İbn.Asakir-Tarih c.2, s. 357, Ibn.Esîr-Câmiul’usul c.2, s. 506, Hazin-Tefsirc.4, s. 371, Süyûtî-Dürrülmensur c.6, s. 341, A. Aliyyülmüttakî-Kenzül’ummat c. 16, s. 133.

[607] Âlâ: 14-19.

[608] Ebû Nuaym-Hilyetülevliya c.1, s. 169, Ibn.Esîr-Camiulüsul c.2, s. 505, Kurtubî-Tefsir c. 20, s. 25, Hâzin-Tefsir c.4, s. 371, Süyûtî-Dürrülmensur c.6, s.341, A.Aliyyülmüttakî-Kenzül’ummal c.16, s. 133.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/103.

[609] Ibn.Ebt Şeybe-Musannef c.14, s.303, Ahmed b. Hanbel-Müsned c.3, s.148, Müsiim-Sahih c.1, s. 146, Bey-hakî-Delâilünnübüvve c.2, s. 130, Begavî-Mesâbîhussünne c.2, s. 179, Kadı lyaz-Eşşifâ c.1, s. 137, Ibn. Esîr-Câmiul’usûlc.12, s.53, lbn.Seyyid-Uyûnüleserc.1, s. 144.

[610] Ibn. Ishak, Ibn.Hişam-Sîre c.2, s.48, Buhari-Sahih c.4, s. 107.

[611] Ibn. Ishak, Ibn.Hişam-Sîre c.2, s.48.

[612] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.4, s. 209, Buharî-Sahih c.4, s. 249.

[613] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.1, s. 257.

[614] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.4, s.207, Beyhaki-Delâilünnübüvve c.2,s. 124-125, Begavî-Mesâbihussünne c.2, s. 178.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/103-104.

 

 

  [/accordion]

 [/accordions]

 

 

Etiketler

İlgili Makaleler

Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı