KIRK HADİS ŞERHİ

ONDÖRDÜNCÜ HADİS: HAVF VE RECA

havf ve reca

Ondördüncü Hadis: Hafv ve Reca[1]

 

“Ravi şöyle diyor: “Hz. Sadık’a (a.s) Lokman’ın vasiyetinde ne olduğunu sorunca şöyle buyurdu: “Onda hayret verici şeyler vardı, en hayret vericisi de oğluna şunu söylemesiydi. : “İnsanların ve cinlerin bütün itaatlerini yerine getirsen bile Allah’tan (c. c) sana azap edecekmiş gibi kork (havf) ve insanların ve cinlerin günahlarını işlemiş olsan bile seni bağışlayacakmış gibi Allah’tan ümitvar ol (reca) .” Hz. İmam Sadık saha sonra şöyle buyurdu: “Babam şöyle diyordu: “İnanmış kulun kalbinde mutlaka iki nur bulunur. Korku nuru ve ümit nuru. Öyle ki eğer bu tartılırsa diğerinden ağır gelmez ve eğer o tartılırsa bundan ağır gelmez.” [2]

 

Şerh

Cevheri Sihah’ta şöyle diyor: “Eacib” kelimesi “e’cube” nin çoğuludur. Nitekim “ehadis” kelimesi de “ehduse” nin çoğuludur. Bazılarının dediğine göre “ecube” kelimesi güzelliği veya çirkinliği insanı şaşkınlığa düşüren şey anlamındadır. Burada maksat birincisidir ve anlaşıldığı kadarıyla bu kelime, aslında, güzelliği insanı şaşkınlığa düşüren şey anlamındadır. Ama müsamaha edilerek genel anlamda da kullanılmaktadır. “Birr” kelimesi de “ukuk” kelimesinin çoğuludur. “Fulanun yeberru halikehu” cümlesi “ona itaat ediyor” anlamındadır. Nitekim Cevheri de bunu açıkça belirtmiştir. “Sekeleyn” kelimesi ise “ins ve cin” anlamındadır.

Bu hadis-i şerif korku (havf) ve ümidin (reca) her ikisinin de kamil derecede olması gereğine delalet eder ve rahmetten bütünüyle ümitsizliğe kapılmak ile düzenden bütünüyle güvende olduğunu düşünmenin yasak olduğunu bildirir. Bu konuya bir çok hadisler delalet etmekte[3] ve Kitab-ı Kerim’de açık bir şekilde belirtilmektedir. [4] Ayrıca ikisinden (havf ve recadan) herhangi biri, diğerinden öne geçmemelidir ve biz inşaallah bu konuyu ve hadis-i şerifin işaret ettiği sair hususları bir kaç bölüm halinde ele alacağız

 

1. Bölüm: Arif İnsanın İki Bakışı Olduğuna Dair

Bil ki hakikatlerin arifi ve “mümkün’ul vücud” ile “vacib’ul vücud” (c.c) arasındaki nispeti bilen insanın iki bakışı vardır.

Birincisi, kendinin ve kainattaki diğer “mümkün varlıklar”ın zatî noksanlığına bakmaktır. Bu bakışta ilmen ve aynen, bütün mümkün varlıkların noksanlık zilletinde bulunduklarını ve imkan, yoksulluk ve ihtiyaç batağına dalmış bir halde olduklarını, hiç bir şekilde kendilerinden herhangi bir şeye sahip olmadıklarını, sırf noksanlık, düşüklük ve mutlak yetersizlik içinde olduklarını anlamasıdır ki belki bu ifadeler bile bu durumu anlatmak için yetersiz kalmakta ve başka bir şekilde ifade edememekten kaynaklanmaktadır. Zira yoksulluk ve ihtiyaç “şey olma”nın (nesnelliğin) bir fer’idir ve oysa bütün mümkünat ve yaratılmışlar kendinden herhangi bir şeye sahip değildir. Dolayısıyla, kişi bu bakışta velev ki rububiyetin mukaddes huzurunda her türlü ibadet, taat, iyilik ve marifetleri yerine getirse bile, boyun büküklüğü, utanç, zillet ve korkudan başka bir şey elde etmiş olamaz. Ne ibadet ve taatıymış bu? Kimden ve kim için? Bütün övgüler O’na aittir ve “mümkün” varlıklar onda herhangi bir tasarrufa sahip değildir. Hatta “mümkün” ün tasarrufundan Hakk’ın övgü ve senasının izharının noksanlığı ortaya çıkmaktadır ki şimdi biz bu konuya değinmeyeceğiz. Bu makam hakkında şöyle buyurulmuştur: “Sana gelen her iyilik Allah’tandır, sana gelen her kötülük de kendi nefsindendir.” [5] Nitekim birinci makam için de şöyle buyurmuştur: “De ki: “Hepsi Allah’tandır.” [6]

Konuşmacı[7] bu makamda şöyle der:

“Yaratılış kalemi için hata düşünülmez dedi pirimiz.

Aferin o hatalar örten pak nazara.”

Pirin sözü ikinci makama, konuşmacının sözü ise birinci makama ilişkindir. O halde bu bakışta insanı korku, hüzün ve utanç çepeçevre sarar.

İkincisi de Vacib’ul Vücud’un kemaline ve O’nun rahmet, yardım ve lütuf genişliğine bakmaktır. Bunlara baktığında, aklın anlamayacağı kadar büyük olan bütün bu rahmetlerin, varlıklarda kabiliyet aramaksızın verilen şeyler olduğunu görür. O, kullarına hak etmedikleri halde bütün lütuf ve bağış kapılarını açmıştır. O’nun nimetleri istenmeden verilen nimetlerdir. Nitekim Hz. Seyyidu’s-Sacidin Zeyn’el-Abidin (a.s) “Sahife” ve gayrisinde yer alan bir çok dua ve münacatında buna işaret buyurmuşlardır. [8] Bu durumda kişinin recası (ümidi) güç kazanır ve Hakk’ın merhametinden ümitvar olur. Keremliliği salt yardım ve rahmetinden ileri gelen kerim ve de bizim istememize ve kabiliyetimize gerek olmaksızın bize bütün akılların idrakinden aciz kalacakları oranda bunca yardım ve inayetlerde bulunan, günah ehlinin isyanlarının O’nun geniş memleketinde her hangi bir gedik açmadığı ve taat ehlinin itaatlerinin O’na her hangi bir ilavede bulunmadığı bir Malik’ul-Müluk’tür O. O’nun insanları taat yollarına hidayet etmesi ve o Zat-ı Akdes’in insanları isyandan menetmesi, sadece kendi kerimane yardım ve rahmetini daha da genişletmek istemesinden kaynaklanmaktadır ve bu yolla insanları kemal makamlarına ve kemaliye derecelerine ulaştırıp noksanlık, çirkinlik ve şaşkınlıktan uzaklaştırmak istemektedir. O halde O’nun izzet ve celal dergahına O’nun rahmet ve inayet huzuruna vardığımızda şunları arz etmemiz icab eder: “Rabbimiz, bize varlık giysisini giydirdin, müdriklerin idrak edemeyeceği kadar geniş bir biçimde hayatımızı en güzel şekilde sürdürmemizi sağlayacak imkanlar bahşettin, bize bütün hidayet yollarını gösterdin. Bütün bu inayetler sadece bizim yararımıza ve rahmet ve nimetinin genişlemesi içindir. . Bizler şuanda ağır günahlarla yüklü olarak senin kerem diyarına ve senin izzet ve saltanat huzuruna gelmiş bulunuyoruz. Ama günahkarların günahları senin düzenine herhangi bir halel getirici değil ve senin memleketinde herhangi bir gedik açıcı değildir. Senin huzurunda bir avuç topraktan başka bir şey olmayan şu varlığa ne edersin rahmet ve inayet etmekten başka? Senin dergahından rahmet ve ümitten başka bir şey beklenir mi?”

O halde insan her zaman bu iki nazar arasında gidip gelmelidir. Ne kulluğu hakkında kendi kusur ve günahlarına göz yummalıdır ve ne de Hakk’ın (c. c) rahmetinden ve O’nun yardım, nimet ve lütuf genişliğinden umut kesmelidir.

 

2. Bölüm: Havf ve Reca’nın Aşamalarına Dair

Ey aziz! Bil ki; havf ve recanın, kulların durumlarına ve marifet mertebelerine uygun aşama ve dereceleri vardır. Nitekim halkın geneli azaptan havf ettiği (korktuğu) gibi, havasın (seçkinlerin) korkusu kınanmaktan, ehassın (en seçkin olanların) korkusu da ihticabtan (örtülü kalmaktan) dolayıdır. Ama biz şu anda bunları izah etmek konumunda değiliz ve önceki konumuzla ilgili şeyleri başka bir beyanla izah etmeye çalışacağız.

O halde bil ki hiç bir yaratılmış, Hak Teala’ya hakkıyla ibadet edemez. Çünkü ibadet; O Zat-ı Mukaddes’in makamını övmek ve yüceltmektir. Herkesin övülmesi de o kimseyi tanımayı gerektirir ve kulların ümit elleri O’nun izzet, celal ve marifetine gerçek anlamda erişecek bir durumda olmadığından, O’nu hakkıyla övecek bir konuma erişmeleri de mümkün değildir. Nitekim yaratılmışların en şereflisi ve varlıkların rububiyet makamını en iyi bilen (Peygamber) bile noksanlığını itiraf etmiş ve şöyle arz etmiştir: “Sana hakkıyla ibadet edemedik ve seni hakkıyla tanıyamadık.” [9] Bu ikinci ifade, birincisinin gerekçesi durumundadır. Hakeza şöyle buyurmuştur: “Sen kendi kendini yüceltip ululadığın gibisin.” [10] O halde zatî kusur, mümkün varlıkların hakkıdır ve zatî yücelik ise azameti yüce Zat-ı Kibriya’ya mahsustur.

O halde kullar Zat-ı Mukaddes’i yeterince yüceltip O’na tam anlamıyla ibadet edecek durumda olmadıklarından ve hiç bir kul hakkın marifet ve ubudiyeti olmaksızın kemal makamına erişemediğinden -Nitekim bu ahiret alimleri nezdinde delille ispat edilmiş bir husustur, ama halk geneli bu durumdan gafildir, uhrevi makamları boş veya ona benzer bir şey saymaktadırlar ki yüce Allah bundan münezzehtir- Hak Teala kendi kapsamlı lütfü ve geniş rahmetiyle peygamberler ve meleklere talimat, vahiy ve ilham yoluyla kullarının yüzüne bir marifet ve inayet kapısı aralamıştır ve bu kapı, ibadet ve marifet kapısıdır. Kendi ibadet yollarını kullarına öğretmiş ve önlerine marifet kapılarını açmıştır ki kendi yetersizliklerini olabildiğince telafi edebilsinler, kemale erişmeye çalışsınlar, kulluk nurundan feyz alıp hidayete erişsinler ve Hakk’ın kerem diyarına, ruh, reyhan ve cennet-i naime ve hatta Allah’ın en yüce rızasına kavuşsunlar.

O halde ibadet ve ubudiyet kapısının açılması, bütün kulların şükranla karşılaması gereken büyük nimetlerden biridir ve bu nimetin şükrünü eda etmeye kimsenin gücü yetmez. Aksine her şükür, kulların şükründen aciz oldukları yeni bir kerem ve lütuf kapısıdır. O halde insanın kalbi bu durumdan haberdar olduğu oranda kendi yetersizliğin bilincine erişir ve velev bütün ins ve cinnin ibadetlerinin tümünü tek başına eda etse bile yine de korku ve yetersizlik yükünü sırtından atamayacağını anlar. Hakk’ın arif kulları ve O’nun has velileri, yüzlerine keder sırrından bir kapı açılmış olmasına ve gönülleri marifet nuruyla aydınlanmış olmasına rağmen kalpleri öylesine büyük bir korkuyla titrer ki velev bütün kemalatı elde etseler, bütün marifet anahtarları ellerine verilse ve gönülleri ilahî tecellilerle dolup taşsa da korkularının zerresi bile eksilmez ve titremeleri hiç bir şekilde hafiflemez. Nitekim onlardan biri şöyle demiştir: “Herkes işin sonundan korkar, bense başlangıcından.” [11]

“Suphanallah ve la havle vela kuvvete illa billah.”

Allah-u Teala’ya sığınırım. Allah biliyor ya, insanın kalbi bu kelam karşısında parça parça olmalı, gönlü korkudan erimeli ve çöllere düşmelidir. İnsan ne kadar da gafildir!

Diğer bir husus da daha önce başka bir hadisin şerhinde de ifade ettiğimiz gibi bütün taat ve ibadetlerimizin kendi ihtiyaçlarımızı tatmine yönelik olması ve bizi harekete geçiren şeyin nefis sevgisi olmasıdır. Oysaki asıl züht ahiret için olmalıdır ve bu bile hürler nezdinde dünya için zühdün ta kendisidir.

Özetle ins ve cinnin bütün ibadetlerini tek başımıza eda etsek bile, bize rububiyet dergahından uzaklaşma dışında herhangi bir istihkak elde edemeyiz. Hak Tebareke ve Teala bizi kendine yakın bir makama ve ünsiyet dergahına çağırmış “Seni kendim için yarattım.” [12] diye buyurmuş, yaradılışın maksadını ilahî marifete erişmek olarak belirlemiş ve bize marifet ve kulluk yolunu göstermiştir. Ama bizler bütün bunlara rağmen mide ve şehvetimizi tatmin etmenin dışında hiç bir şeyin peşinde değiliz ve bencilliğin dışında herhangi bir maksat gütmemekteyiz.

O halde ey biçare insan! Eğer taat ve ibadetlerin bile seni rububiyet makamından uzaklaştırıyor, kınanıp sorgulanmana yol açıyorsa, o halde güvendiğin şey nedir? Niçin Allah’ın şiddetli azabının korkusu seni huzursuz etmemekte ve yüreğini kanatmamaktadır. ? Başka bir dayanağın var mı? Kendi amellerine mi güveniyorsun yoksa?

Eğer öyleyse eyvahlar olsun senin haline ve kendin ile Malik’ul Müluk hakkındaki marifetine! Ama eğer Hakk’ın ihsan ve keremine, rahmete yönelik recaya (umuda) ve Zat-ı Mukaddes’in inayetinin kapsamlılığına itimat ediyorsan, evet gerçekten de yerinde ve dosdoğru bir şeye güvenmişsin ve uygun bir sığınağa sığınmışsın demektir.

Allahım! Yarabbi! Bizler yetersiz insanlarız, kendimiz de biliyoruz ki önemsiz ve naçiz kişileriz ve senin dergahına layık değiliz. Baştan ayağa noksan ve ayıplıyız, batın ve zahirimiz günah kirleriyle örtülüdür. Biz kimiz ki seni yüceltip ululamaya kalkışalım? Velilerin bile “Bu aciz dilimle mi sana şükredeyim?” [13] demiş ve acz, zaaf ve yetersizliklerini ilan etmişlerken, biz günah ehli ve yüce dergahından mahrumlar sana ne diyelim? Diyebileceğimiz tek şey senin rahmetinin genişliğini ümit ettiğimizdir, umut ve dayanağımızın senin fazl ve mağfiretin, kerem ve cömertliğin olduğunu belirtmemizdir. Nitekim senin velilerin de şunu ifade etmişlerdir:

Hz. İmam Bakır şöyle buyurmuştur: “Allah Resulü (s.a.a) Allah Tebarek ve Teala’nın şöyle buyurduğunu aktarmıştır: “Amel edenler benim sevabım için ettikleri amellerine güvenmesinler. Onlar bütün ömürleri boyunca olanca gayretleriyle bana ibadet etseler bile, yine de hakkıyla ibadet etme hususunda kusurdan kurtulmuş olamazlar ve bu amelleriyle benden istediklerine, cennetlerimdeki kerem ve lütuflarıma ve katımdaki yüce mertebelere erişemezler. O halde benim rahmetime bel bağlasınlar, benim fazlımdan ümitvar olsunlar ve benimle ilgili olarak hüsnü zan beslesinler ki rahmetim onlara erişsin, ihsanım onları rızama ulaştırsın ve mağfiretim onlara af örtüsünü giydirsin. İşte o Rahman ve rahim olan Allah benim ve bu isimle anılırım.” [14]

Hakeza korkunun sebeplerinden bazısı da Allah’ın şiddetli azabını düşünmek, ahiret yolunu kat etmenin inceliği, hayat ve ölüm günlerinde insanı tehdit eden tehlikeler, berzah ve kıyamet zorlukları ve hesab ve tartı hususunda Allah’ın insanı inceden inceye hesaba çekmesidir.

Rivayete göre Hak Teala kıyamet günü rahmetini öylesine yaracaktır ki şeytan bile Hakk’ın bağışlamasına tamah edecektir. [15] Rivayetlerde de yer aldığı üzere Allah’ın yarattığı günden beri lütuf nazarıyla bakmadığı[16] ve diğer alemlere oranla zerre kadarı dışında bir rahmetin nazil olmadığı bu dünyada bile, Allah’ın rahmet, nimet ve mağfireti her şeyi kuşatmış ise, görülen ve görülmeyen her şey Hak Teala’nın nimet ve bağış sofrası ise ve de istediği takdirde bütün alem, zerre kadar rahmetini dahi ihata edemiyorsa, o halde yücelik alemi ve Allah’ın bağış yeri olan, rahimiyet ve rahmaniyetinin sonsuz şekilde tecelli ettiği o alemde Allah Tebarek ve Teala neler yapacaktır acaba? Şeytanın rahmete tamah etmesi ve Hakk’ın bağışına ümit bağlaması yerindedir.

O halde Hak Teala’yla ilgili hüsnü zannını mükemmelleştir ve O’nun fazlına güven “Allah bütün günahları bağışlar.” [17] Allah-u Teala bütün günahları bağışlar ve tümünü kendi lütuf ve rahmet deryasına gark eder. Hakk’ın vaadinde hilaf hiç bir şekilde mümkün değildir, ama vaidde (cezalandırma hususunda) bir hilafın olması mümkündür. Bu pek çok defa vaki de olmuştur. O halde O’nun kamil rahmetinden gönül hoşnutluğu duy, eğer Hakk’ın rahmeti sana erişmeseydi var olman bile mümkün olamazdı, mahluk olamazdın ve her mahluk (yaratılmış) merhumdur (rahmet edilmiştir) . “Rahmeti her şeyi kuşatmıştır …” [18]

 

3. Bölüm: Reca (Ümit) İle Gurur Arasındaki Farka Dair

Ama ey aziz! Reca ile gururu birbirinden ayırmada dikkatli davran. Gurur ehli olmana rağmen kendini reca ehli sanabilirsin. Bunları temel noktasında birbirinden ayırmak ise kolay ve mümkündür. Acaba sende meydana gelen bu durum, Hakk’ın emirlerini önemsememen ve Hakk’ı ve O’nun emirlerini küçümsemenden mi kaynaklanmıştır, yoksa o Zat-ı Mukaddes’in rahmet ve azametine olan inancından mı? Eğer bunu ayırmak zor gelirse, sahip olunan durumun meydana çıkardığı etkilere bakarak bir ayrıma gidilebilirsin. Gönülde Hakk’ın azameti yer etmişse, eğer kalb o Zat-ı Mukaddes’in rahmet ve ihsanının kapsamlılığına iman etmiş ise, itaat ve kulluğa yönelir, o doğrultuda hareket eder. Çünkü azimin ve nimet bahşedicinin ululanması ve O’na kulluk edilmesi fıtri bir durumdur ve yanılmasının düşünülmesi söz konusu değildir. O halde eğer kulluk görevlerini ifa etmede ve itaat ve kullukta ciddi davranıyor, amellerine fazla güvenmiyor, onları bir şey saymıyorsan ve Hakk’ın rahmetine umut bağlayıp yaptıklarından ötürü her türlü kınamaya müstahak olduğunu kabul ediyorsan ve mutlak cömert zatın rahmetine güveniyorsan, bu durumda reca’ makamına sahipsin demektir. Allah Tebarek ve Teala’ya şükret ve O’ndan bu durumu kalbinde sağlamlaştırmasını ve sana daha yüce bir makam ihsan etmesini niyaz et. Ama eğer Allah göstermesin, Hakk’ın emirlerini önemsemez bir haldeysen ve Zat-ı Mukaddes’in buyruklarını değersiz şeyler hükmünde görüyorsan, bil ki bu durum kalbinde yer etmiş gururdur ve şeytan ile nefsi emmarenin tuzaklarında biridir. Eğer Hakk’ın rahmet ve azametine imanın varsa, bu imanın sende etkileri görülür. Amelleri iddiasına ters düşen kişi kendi kendini yalanlar durumdadır. Bunun muteber hadislerde pek çok dayanağı mevcuttur:

“Ravi şöyle diyor: “Hz. Sadık’a (a.s) şöyle dedim: “Halktan bir bölümü günah işledikleri halde “Biz ümidvarız (reca ehliyiz) diyor ve bu durumlarını ölünceye değin sürdürüyorlar.” İmam şöyle buyurdu: “Onlar yersiz arzuların peşine düşmüş kimselerdir. Dedikleri yalandan ibarettir. Reca ehli değillerdir. Bir şeyi umup dileyen kişi, onu elde etmek için gayret eder, bir şeyden korkan kişi de o şeyden kaçınıp firar eder.” [19]

Kafi-i Şerif’te bu anlama delalet eden başka bir rivayet daha mevcuttur:

Ravi şöyle diyor: “Hz. Sadık’ın şöyle buyurduğunu duydum: “Mümin kişi hem korku (havf) ve hem de ümit (rece) içinde olmadıkça inanmış olamaz ve korktuğu ve ümit ettiği şey için amel etmedikçe de korku ve ümit içinde olamaz;” [20]

Kimileri de şöyle demiştir: “Amel etmediği halde beklenti ve reca sahibi olanın durumu, etkenleri devreye sokmadığı halde sonuç bekleyip uman kişinin durumuna[21] veya tohum ekmediği ya da toprağı koruyup gözetmediği, sulamadığı ve engelleri ortadan kaldırmaya çalışmadığı halde ürün bekleyen çiftçiye benzer. Buna reca sahibidir denilemez. Olsa olsa ahmak ve budala biridir o.

Ahlak ıslahına yönelmediği ve günahlardan sakınmadığı halde amel eden kişinin durumu da çorak yere tohum ekenin durumuna benzer. Şüphesiz böyle bir ziraattan hiç bir netice alınamaz. O halde istenen ve güzel görülen ümit, kişinin tasarrufu altında olan, Hak Teala’nın kamil inayetiyle kudret inayet buyurduğu, kendisine doğru ve yanlış yolu gösterdiği, emir ve nehiy buyurduğu tüm sebepleri icad etmesiyle mümkündür. İşte bundan sonra Allah’ın ezeli inayetiyle kendi tasarrufunda olmayan sebepleri temin etmesini ve tüm engelleri ortadan kaldırmasını ümit edebilir.

O halde eğer kul; gönül tarlasını, fasit ahlak dikenlerinden ve günah taşlarından arındırıp amel tohumlarını eker ve bu tohumları halis yararlı ilim ve iman suyuyla sular ve kendini beğenmişlik, riya ve benzeri bitkinin yeşermesine engel olan zararlı otları bu tarladan uzak tutmaya gayret ettikten sonra Hak Teala’nın kendisini korumasını ve akıbetini hayırlı kılması için Hak Teala’nın inayet ve ihsanını ümit ederse bu ümit ve reca güzeldir. Nitekim Hak Teala şöyle buyurmaktadır:

“İman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda cihat edenler Allah’ın rahmetini umarlar.” [22]

 

4. Bölüm: Havf ve Reca’nın Birbirine Denk Olması Gerektiğinin Sebebine Dair

Bu Hadis-i şerifin devamında, havf ve recanın birbirinden üstün tutulmaması ve yekdiğerine denk olması gerektiği zikredilmiştir. Nitekim mürsel bir hadiste Hz. İmam Sadık, İbn-i Ebi Umeyr’e bu anlamı ifade etmiştir. [23] İnsan ibadet hususundaki yetersizliğini idrak ettiğinde, ahiret yolunun çetinliğini düşündüğünde büyük bir havfa (korkuya) kapılır. Günahlarını düşündüğünde, başları iyi olduğu halde sonraki durumları kötü olan, kötü akıbete maruz kalan, imansız ve salih amelsiz dünyadan göçen kendinden önceki kişilerin halini değerlendirdiğinde, korkusu daha da şiddetlenir. Kafi’de yer alan bir hadiste Hz. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmaktadır: “Mü’min, iki korku arasındadır: İşlenmiş günah korkusu ki, Allah’ın kendisine ne tür bir ceza vereceğini bilmez ve geriye kalmış ömrünün korkusu ki, onda da ne tür helak edici şeylere maruz kalacağını bilmez. Bu nedenle de korkuyla yatıp kalkar ve onu korkudan başka bir şey ıslah etmez.” [24]

Kafi’de Hz. Sadık’tan (a.s) nakledilen hadiste yer alan Resul-i Ekrem’in (s.a.a) bir hutbesi de bu manaya delalet etmektedir. [25] Özetle insan daima nihai derecede noksanlık ve kusur içinde, Hak ise daima nihai derecede mükemmellik, yücelik, bağışlayıcılık ve ihsan konumundadır ve kul bu iki durum arasında her zaman için hem korku (havf) ve hem de umut (reca) mertebesindedir ve sâlikin kalbinde esma-i celaliye ve cemaliye birbirine denk bir şekilde tecelli ettikleri için, havf ve reca birbirine denk durur, biri öbürüne ağır basmaz.

Kimleri de şöyle demiştir: “Bazen havf (korku) insan için daha yararlıdır; sağlık ve esenlik zamanları gibi. Bu durumda korku insanı salih amele ve kemale sürükler. Kimi zamanlar da reca (ümit) daha yararlıdır, sağlık ve esenlik zamanları gibi. Bu durumda korku insanı salih amele ve kemale sürükler. Kimi zamanlar da reca (ümit) daha yararlıdır. Ölüm belirtilerinin ortaya çıktığı zamanlar gibi. Bu durumda insan Hak Teala’yı daha sevimli bir halet içinde mülakat eder. [26] Ama bu yorum, daha önce söylenenlere ve zikredilen hadislere uygun düşmemektedir. Çünkü sevimli ve olumlu ümit de insanı salih amele ve ahireti kazanmaya sürükler ve Hak’tan korku duyma da her zaman sevimlidir ve de güvenilir umuda ters düşmektedir.

Kimileri de şöyle demiştir: “Havf, ahiret yurdunda nefsani faziletler ve aklî kemallerden biri değildir. Sadece amel yurdu olan dünyada ibadetlerin yerine getirilmesini ve günahların terk edilmesi için yararlıdır. Ama dünyadan ayrıldıktan sonra herhangi bir yarar sağlamaz. Oysa reca (umut) dünyadan ayrıldıktan sonra da ahirette bakidir. Çünkü kul Allah’ın rahmetine ne kadar nail olsa, Hakk’ın fazlına olan iştiyakı o oranda artar. Zira Hakk’ın rahmet hazineleri bitmek nedir bilmez. O halde havf geçici, reca ise kalıcıdır. [27]

Muhakkik muhaddis Meclisi (r.a) şöyle buyurmaktadır: Hak olan şudur: Kul teklif yurdu olan dünyada kaldığı müddetçe, kendisi için hem havf ve hem de reca vazgeçilmez şeylerdir. Ama ahiret diyarına intikal ettikten sonra mutlaka bunlardan biri diğerine üstün bir konuma yükselecektir.” [28]

Yazara göre ise ahiret aleminde korku ve ümidin galebe çalmasıyla ilgili olarak söylenen bu sözler, ümit ile ilgili zikrettiğimiz anlama uygun düşmemektedir ve doğru bile olsa, bu korku ve ümitleri mükafata yönelik olan orta dereceli kimseler için geçerli olabilir.

Oysa has kulların ve evliyanın durumu bundan çok farklıdır. Zira azamet ve celalin müşahede edilmesi, lütuf ve cemal isimlerini kalpte tecelli etmesiyle ortaya çıkan korku ve ümit, ahiret durumunun müşahedesiyle ortadan kalkmaz ve birbirine galebe çalmaz. Tersine ahiret aleminde celal ve azametin eserleri ve cemal ve lütfün tecellileri daha fazladır ve Hakk’ın azametinden kaynaklanan korku, ruhani lezzetlerden biridir ve bu, “İyi bil ki Allah’ın velilerine (sevdiklerine, dostlarına) korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır” [29] ayet-i kerimesine de ters düşmemektedir. Düşünüldüğünde bunun böyle olduğu görülür. Yukarıda aktarılan “Korku nefsani faziletlerden değildir” ifadesindeki korku, celal ve azametten kaynaklanan bir korku değildir. Çünkü celal ve azametten kaynaklanan korku bir kemaldir ve kemal sahibi insanlarda diğerlerine oranla daha fazla bulunmaktadır. Hamd, celal ve cemali sebebiyle Allah’a mahsustur. Allah’ın selamı ve rahmeti Muhammed’e ve Ehl-i Beyt’ine olsun.

 

 


[1] Korku ve Ümit (Müt.)

[2] Usul-i Kafi, c. 2, s. 67, Kitabu’l-İman ve’l Küfr, Babu’l-Havf Ve’r-Reca, 1. Hadis.

[3] İsmail b. Hammad Cevheri (332-393 veya 398) edebiyat ve lügat alimlerinden biridir. Kelam ve usul konusunda da bilgin biriydi. Ebu Ali Farisi ve Ebu Said Serrafi’nin öğrencisidir. En önemli eseri lügat dalında yazdığı es-Sihah’tır.

[4] Bihar’ul Envar, c. 67, Kitab’ul İmani ve’l Kufr, 59. Bölüm; 28, 39,46,71 ve 72. hadisler.

[5] Nisa/79

[6] Nisa/78.

[7] Hafız

[8] Sahife-i Seccediye’nin 12. duasında şöyle yer almıştır: “Zira senin bütün ihsanların fazlındır ve bütün nimetlerin iptidaidir (kulların liyakat ve istihkakı olmaksızın ihsan edilmiştir) .” Aynı kitabın 32. duasında ise şöyle yer almıştır: “Liyakat aramaksızın verdiğin büyük nimetler sebebiyle hamd sana mahsustur.” İmam Seccad’dan nakledilen Ebu Hamza, İftitah ve benzeri dualarda da bu anlam yer almıştır.

[9] Mir’at’ul Ukul, c. 8, s. 146, Kitab’ul İman ve’l Kufr, Şükür babı

[10] Bu dua Allah Resulünün (s.a.a) secdede yaptığı bir duadır. Furu-i Kafi, c. 3, s. 324, Kitab’us Salat, Bab’us Sucud, 12. Hadis; Misbah’uş Şeriat, 5. bab; Mirat’ul ukul, c. 8,s. 146, Kitab’ul İman-i ve’l Kufr, Şükür babı

[11] Bu söz Hace Abdullah-i Ensari’nin münacatlarından biridir.

[12] Bir kudsi hadiste şöyle yer almıştır: “Ben her şeyi senin için yarattım ve seni ise kendim için yarattım.” Feyz, İlmu’l-Yakin, c. 1, s. 381, 5. bab, 3. bölüm

[13] Ebu Hamza-i Sumali Duasından, Misbah-u Kef’ami, 45. bölüm, s. 596 ve Misbah’ul Müteheccid, s. 534

[14] Usul-i Kafi, c. 2, s. 71, Kitabu’l-İman ve’l Küfr, Bab-u Husn’iz-Zanni Billah, 1. Hadis.

[15] İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Kıyamet günü Allah Tebarek ve Teala rahmetini yayınca İblis ile Allah’ın rahmetine tamahlanır.” (Bihar’ul Envar, c. 7, s. 287, Kitab’ul Adl ve’l Miad, 14. bab, 1. hadis)

[16] Nitekim bir rivayette şöyle yer almıştır: “Aziz ve celil olan Allah nezdinde dünyanın hiçbir değeri ve kıymeti yoktur. Allah’ın yarattığı ve haberi bize ulaşan hiçbir varlık, Allah nezdinde dünyadan daha nefret edilmiş değildir. Allah dünyayı yarattığı günden beri ona bakmamıştır.” (Bihar’ul Envar, c. 70, s. 110, Kitab’ul İman ve’l Kufr, 122. bab, 109. Hadis)

[17] Zümer/53.

[18] Araf/156. ayetten iktibas edilmiştir.

[19] Usul-i Kafi c. 2, s. 68, Kitab’ul İman ve’l Küfr, Babu’l-Havf Ve’r-Reca, 5. Hadis.

[20] Usul-i Kafi c. 2, s. 71, Kitab’ul İman ve’l Küfr, Babu’l-Havf Ve’r-Rica. 11. Hadis.

[21] İhya-u Ulumiddin, c. 4, s. 139, Kitab’ul Havf ve’r Reca, Hakikat-i Reca Konusu

[22] Bakara/218.

[23] Usul-i Kafi, c. 2, s. 71, Kitab’ul İman ve’l Kufr, Bab’ul Havfi Ve’r Reca, 13. Hadis

[24] – Usul-i Kafi, c. 2,s. 71, Kitabu’l İman ve’l Küfr, Bab’ul Havf Ve’r-Reca, 12. Hadis

[25] Usul-i Kafi, c. 2,s. 70, Kitabu’l İman ve’l Küfr, Bab’ul Havf Ve’r-Reca, 9. Hadis

[26] İhya-u Ulumiddin, c. 4, s. 163, Kitab’ul Havf ve’r Reca; Esrar’us Salat, Meleki Tebrizi, s. 163-164

[27] Mirat’ul Ukul, c. 8, s. 32, Kitab’ul İman ve’l Kufr, Bab’ul Havf ve’r Reca, 1. hadis. Allame Meclisi bu sözü bazılarından nakletmiştir.

[28] Mir’at’ul Ukul, c. 8, s. 32, Kitab’ul İman-i Ve’l Kufr, Bab’ul Havf ve’r Reca, 1. hadis

[29] Yunus/62

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı