KIRK HADİS ŞERHİ

ONÜÇÜNCÜ HADİS: TEVEKKÜL

TEVEKKÜL

Onüçüncü Hadis: Tevekkül

 

“Ali b. Suveyd şöyle diyor: “Hz. Musa b. Ca’fer’e (a.s) aziz ve celil olan Allah’ın “Allah’a güvenen kimseye O yeter” [1] sözünü sordum. Şöyle buyurdu: “Allah’a tevekkül etmenin dereceleri vardır. Bunlardan birisi bütün işlerinde Allah’a tevekkül etmen, O sana ne yaparsa yaptığından razı olman ve O’nun senden hiç bir iyilik ve fazlı esirgemeyeceğini ve bu konuda hüküm vermenin O’na ait olduğunu bilmendir. O halde işlerini Allah’a havale ederek O’na tevekkül et; o ve diğer işlerinde sadece Allah’a itimat et.” [2]

 

Şerh

Hadisin Arapça metninde geçen “helal” kelimesi “hell” satan kimse anlamındadır. “Hell” ise susam yağı anlamındadır. Metindeki 1. Ebu’l Hasan’dan maksat ise Hz. Kazım’dır (a.s) . Nitekim mutlak şekilde Ebu’l Hasan dendiği zaman da Hz. Kazım (a.s) kastedilmektedir. 2. Ebu’l Hasan, Hz. Rıza (a.s), 3. Ebu’l Hasan ise Hz. Hadi’dir (a.s) .

Kelime anlamıyla “tevekkül”, aczini açığa vurmak ve başkasına güvenip dayanmak demektir. “İttekeltü ala fulanin fi emri” cümlesi “i’temattuhu” anlamındadır. Aslı ise “ivtekeltu” dur. “Hasbuhu” ise “muhsibuhu ve kafihi” anlamındadır. [3] “Ela”, “yelu” ve “elven” ise “kusur etmek” anlamındadır. Bazılarının dediğine göre ise iki mefule geçiş yaptığı takdirde men etmek[4] anlamını ifade etmektedir. Bu görüş de kötü bir görüş değildir ve daha da akıcıdır. Gerçi bunun lüzumu da yoktur ve kusur etmek anlamıyla da uyum içindedir. Nitekim Sihah’ta da bunun aksi istifade edilmekte ve şöyle denilmektedir: “Ela, ye’lu” kelimesi “kassere” ve “Fulanun la ye’luke nushan” anlamındadır. [5] Bundan da anlaşıldığı üzere iki mef’ule geçiş yaptığı zamanda aynı anlamı ifade etmektedir ve tevekkül”, “tefviz” (işi başkasına havale etmekten) başka bir şeydir ve bunların ikisi de “rıza” ve “vusuk” (itimat)’dan farklıdır. Nitekim ileride bu durum açıklanacaktır inşaallah. Şimdi bir kaç bölümde hadisin yorum gerektiren yanlarını yorumlayacağız.

 

1. Bölüm: Tevekkülün Anlam ve Derecelerine Dair

Bil ki, “tevekkül” ün değişik kesimlerce birbirine yakın birçok tanımı yapılmıştır. Bu çerçevede Menazil’us-Sairin’in sahibi şöyle buyurmaktadır: “Tevekkül, bütün işleri sahibine havale etmek ve onun vekaletine güvenmek demektir.” [6] Bazı arifler de şöyle buyurmuşlardır: “Tevekkül, bedenin kul haline getirilmesi ve kalbin rububiyete bağlanmasıdır.” [7] Yani bedenin güçlerini Hak Teala’ya itaat yolunda sarf etmek, işlerde tasarrufta bulunmamak ve işleri Allah’a bırakmaktır.

Bazıları da şöyle demişlerdir: “Allah’a tevekkül etmek, kulun bütün arzularını yaratılmışlardan koparması ve onlardan kopup Hakk’a bağlanması demektir.”

Bütün bu zikredilen tanımlar birbirine yakın anlamlardır ve anlamlarını irdelemeye gerek yoktur. Söylenmesi gereken, bu tevekkülün kimi derecelere sahip olduğu ve bu derecelenmenin kulların meşreplerinin farklılığından kaynaklandığıdır ve tevekkülün derecelerinin ilmî, kulların Hakk’ın rububiyetine ilişkin marifetine bağlı olmasından ötürü bunun üzerinde durmak gerekmektedir.

O halde bil ki sâliklerin onsuz bir makama erişemeyecekleri maarif usullerinden birisi, Hakk’ın rububiyet ve malikiyeti ile zat-ı mukaddesin işlerdeki tasarrufunun mahiyetinin ilmidir ve biz bu hususa ilmî açıdan yaklaşmayacağız. Çünkü bu husus “cebr” ve “tefviz” in incelenmesini gerektirmektedir; böyle bir inceleme ise bu sayfaların maksadına uygun düşmemektedir. Bunun yerine halkın bu konudaki marifet derecelerini açıklamakla yetineceğiz.

Şunu belirtelim ki halk, zat-ı mukaddesin rububiyetini tanıma hususunda birbirinden pek farklı ve muhteliftir. Tevhid ehli olan avam kesimi, Hak Teala’yı bütün temel işlerin, tümel cevherlerin ve eşya unsurlarının yaratıcısı olarak kabul ederken, tasarrufunu sınırlı saymakta ve rububiyetin kuşatıcılığına inanmaktadırlar. Bunlar kimi zaman salt laf olsun diye “İşlerin takdir edicisi Hak’tır, her şey O’nun tasarrufu altındadır ve hiç bir varlık O’nun mukaddes iradesi olmaksızın var olamaz” demektedirler. Ama bunlar ne ilim, ne iman, ne görüş ve ne de vicdan açısından bu makamın sahibi değillerdir. Bizim de içinde yer aldığımız bu halk kesimi, Hak Teala’nın rububiyetinin ilmine sahip değildir. Tevhitleri noksandır ve Hakk’ın rububiyet ve egemenliğinden zahirî sebepler yüzünden mahcup (örtülü) kalmışlardır. Bunlar konumuz olan tevekkül makamına lafız ve iddia dışında sahip değillerdir. Bu nedenle de dünyevi işlerde hiç bir şekilde Hakk’a itimat edip dayanmamakta ve zahirî sebepler ve kozmik etkenler dışında hiç bir şeye tevessül etmemektedirler. Eğer bunlar kimi vakit Hakk’a yönelip O’ndan her hangi bir şey talep ediyorlarsa, bu ya taklit yüzünden bir şeydir veya ihtiyata yönelik bir durumdur. Çünkü bu eğilimleri onlara herhangi bir zarar getirmemekte ve menfaatlerine olacağı ihtimali de mevcut bulunmaktadır. Bu durumda onlarda tevekkülden bir eser vardır. Ama eğer zahirî etkenleri uygun bulurlarsa, bunlar Hak Teala’nın ve O’nun tasarrufundan bütünüyle gafil olurlar. Bu nedenle de “Tevekkül, kazanç ve iş ile çelişmez” sözü yerinde bir sözdür, delil ve nakle de uygundur. Ama Hakk’ın rububiyet ve tasarrufundan ihticab etmek (örtülü bulunmak) ve etkenleri bağımsız saymak tevekküle aykırıdır.

Dünyevi işlerle ilgili tevessül ve tevekkül etmeyen bu kesim, ahiret hususunda ise tevekkülden çok fazla dem vurmaktadır. Hangi ilim ve marifette veya nefis tezkiyesi, ibadet ve itaatte tembellik edip gevşek davranırlarsa, derhal Hakk’a itimattan dem vurup tevekküle sarılırlar. Amel ve çaba olmaksızın sadece “Allah büyüktür” ve “Allah’ın fazlına tevekkül etmişiz” demekle ahiret derecelerini elde etmek isterler. Dünya işlerinde “Çaba ve çalışma, Hakk’a tevekkül ve itimat etmekle çelişmez” derler. Ahiret işlerinde ise çaba ve ameli Hakk’ın fazlına ve O’na tevekkül etmeye aykırı sayarlar. Oysa bu, nefsin hilelerinden ve şeytanın tuzağından başka bir şey değildir. Çünkü bunlar aslında ne dünyevi ve ne de uhrevi işlerde tevekkül ehli değiller ve bunların hiç birinde Hakk’a itimat etmemektedirler. Dünyevi hususları önemsedikleri için sebeplere meyletmekte, Hakk’a ve O’nun tasarrufuna güvenmemekte, buna karşılık uhrevi hususlara önem vermedikleri, ahiret günü ve detaylarına iman etmedikleri için, bu konuda bahaneler üretmektedirler.

Kimi zaman “Allah büyüktür” derler. Kimi zaman Hakk’a ve şefaatçilerin şefaatine güven duyduklarını ifade ederler. Oysa bunların laf olmaktan öte hiç bir anlamı ve gerçekliği yoktur.

İkinci kesim ise delil veya nakil ile Hak Teala’nın işlerin takdir edicisi, sebeplerin müsebbibi ve varlık aleminin müessiri olduğunu, kudret ve tasarrufunun sınırsız olduğunu kabul ve tasdik edenlerdir. Bunlar akıl boyutunda Hakk’a tevekkül ederler, yani onların katında tevekkül rüknü aklen ve naklen tamamdır. Bu nedenle kendilerini müvekkel kabul eder ve tevekkülün gerekliliğini delillere dayandırırlar. Zira tevekkülün şartlarını sabit kılmışlardır ve bu şöyle sıralanabilir. Birincisi Hak Teala’nın kulların ihtiyaçlarını bilmesidir. Bir diğeri bu ihtiyacı giderme kudretine sahib olmasıdır. Bir diğeri ise Zat-ı Mukaddes’te cimriliğin olmamasıdır. Bir diğeri ise kullara rahmet ve şefaat etmesidir. O halde kullarına cimrilik etmeyen, bu rahmet, ilim ve kudret sahibine tevekkül edilmesi gerekir. Çünkü O, kullarının imdadına yetişir ve onlar salih işleri fasitlerinden ayırabilecek durumda olmasalar bile onların maslahatlarına uygun düşeni yapar.

Bu kesim her ne kadar ilmen müvekkel iseler de, aslında tevekkülleri iman mertebesine erişmiş değildir. Bu nedenle işlerde sarsıntıdadırlar ve akılları kalpleriyle çatışma halindedir. Bu durumda akılları mağlup düşmüş demektir. Çünkü kalpleri sebeplere bağlıdır ve Hakk’ın tasarrufundan mahcup (örtülü) haldedirler.

Üçüncü kesim, Hakk’ın varlıklar üzerindeki tasarrufunu kalben idrak etmiş, kalpleri işlerin takdir edicisinin Hak Teala olduğuna ve her şeyin egemen ve malikinin Allah olduğuna iman etmiş olanlardır. Bunlar akıl kalemiyle gönül levhalarına tevekkül rüknünü yazmışlardır. Bunlar tevekkül makamının sahipleridir. Ama bu kesim de imanın aşama ve dereceleri hususunda birbirlerinden çok farklıdır. Sonunda tevekkülün kamil ve itminan derecesine ulaşanların kalbinin kamil tevekkül derecesi ortaya çıkar ve bunlar, sebeplere gönül verip bağlanmazlar, gönülleri rububiyet makamına doğru kanat çırpar ve O’na itminan ve itimat besler. Nitekim o arif de tevekkülü, bedenin kulluğa yönelmesi ve kalbin rububiyete bağlanması olarak tarif etmişti.

Bu zikredilenlerin durumu, kalplerin fiili kesrette vaki olması halinde böyledir. Değilse, tevekkül makamından geçer ve maksadın dışına çıkarlar.

O halde anlaşıldı ki tevekkülün dereceleri vardır ve belki de (yorumlamakta olduğumuz bu) hadis-i şerif, ikinci kesimin durumuna işaret etmektedir. Çünkü tevekkülün başlangıcı olarak ilimden söz etmektedir, ama başka bir itibar ile tevekkülün diğer derecelerine de işaret ediyor olabilir. Çünkü tevekkülün başka ayrımlar bakımından da dereceleri mevcuttur ve o da şudur: Sülûk derecelerinde nasıl irfan ve riyazet ehli olanlar mesela kesret makamından yavaş yavaş vahdet makamına erişir ve mutlak fiilî fena (yokluk) birden bire gerçekleşmezse -aksine tedricen önce kendinde, sonra diğer varlıklarda gerçekleşirse-, aynı şekilde tevekkül, rıza, teslimiyet vb. makamlar da tedrici olarak gerçekleşir. Mümkündür ki ilk aşamada işlerin bir kısmında ve gizli görülmeyen sebeplerde tevekkül edilsin, sonra da yavaş yavaş mutlak makama erişilsin ve hem zahirî sebeplerde, hem de batınî sebeplerde, hem kendi işlerinde, hem de akraba ve yakınlarının işlerinde tevekkül edilsin. Bu açıdan hadis-i şerifte bunun derecelerinden birisinin de bütün işlerde tevekkül edilmesi olduğu buyurulmuştur.

 

2. Bölüm: Tevekkül İle Rıza Arasındaki Farka Dair

Bil ki, “rıza” makamı “tevekkül” makamından farklı bir şeydir. Rıza tevekkülden daha ulvi ve yüce bir makamdır. Çünkü “Tevekkül eden kimse, kendi hayır ve maslahatını talep etmekte ve Hak Teala’yı hayrın faili kabul ettiğinden, O’nu kendine vekil kılmaktadır. Buna karşılık “razı” (rızayet sahibi kimse) kendi iradesini Hakk’ın iradesinde fani kılmakta ve kendisi için hiç bir şey istememektedir. Nitekim kimi ehl-i sülûka “Ne istiyorsun?” diye sorduklarında “İstememeyi istiyorum” diye cevap vermişlerdir. [8] Zira onun istediği rıza makamıdır.

Hadis-i şerifte yer alan “O sana ne ederse, ettiğinden razı olmandır” ifadesinden maksat ise “rıza” makamı değildir. Bu nedenle de bu sözden hemen sonra “Hak Teala’nın yaptığı her şey senin hayrınadır” diye buyurulmuştur. Adeta İmam (a.s), muhatabında tevekkül makamını vücuda getirmek istemiştir, bu nedenle de tevekkül için kimi koşullar sıralamış ve önce şöyle buyurmuştur “O’nun senden hiç bir iyilik ve fazlı esirgemeyeceğini bil” sonra da şöyle buyurmuş: “ve bu konuda hüküm vermenin O’na ait olduğunu bilmendir.”

Şüphesiz Hak Teala’nın her şeye kadir olduğunu bilen ve O’nun hayır ve fazlını kaybetmek istemeyen kimse tevekkül makamına erişir. Hadis de tevekkülün bu iki büyük esasını zikretmiş ve belirgin oluşlarından ötürü diğer iki veya üç esası zikretme gereği duymamıştır.

O halde, zikredilen koşullardan çıkan netice, Hak Teala’nın yaptığı her şeyin hoşnutluk ve rızayla karşılanmasıdır. Çünkü hayır ve salah bundadır. Bu yolla da tevekkül makamına erişilir ve bu nedenle de sonuç olarak şöyle buyurmuştur: “Allah’a tevekkül et.”

 

3. Bölüm: Tefviz, Tevekkül ve Sıka Arasındaki Farka Dair

Bil ki “tefviz” (kulun bütün işlerini Allah’a ısmarlayıp O’na dayanıp güvenmesi) de “tevekkül” den farklı bir şeydir. Nitekim “sıka” (itimat, güven, itminan vb. ) da her ikisinden (tefviz ve tevekkülden) farklıdır. Bu nedenle de bunlar sülûk ehlinin makamlarında ayrı ayrı zikredilmişlerdir. Hace Abdullah şöyle buyuruyor: “Tefviz, tevekkülden işaret açısından daha latif, mana açısından daha geniştir.” Daha sonra da şöyle buyurmuştur: “Tevekkül tefvizin bir şubesidir.” [9] Çünkü tefviz; kulun güç ve kudretinin kendinden görmemesi ve bütün işlerde kendini tasarrufsuz bilip Hakk’ı tasarruf sahibi kabul etmesidir. Oysa tevekkülde durum bu değildir. Çünkü tevekkül eden kimse, tasarruf, hayır ve salahın celbinde Hakk’ı kendine vekil kılar.

Ama tefviz daha geniş bir anlam ifade etmektedir. Tevekkül de tefvizin bir şubesidir. Oysa tefviz mutlak anlamıyla bütün işlerdedir. Ayrıca tevekkül, tevekkülü gerektirecek bir sebep, yani kulun kendisinden ötürü Allah’a tevekkül edeceği bir husus ortaya çıkmadıkça gerçekleşmez. Tıpkı Peygamber (s.a.a) ve ashabının, “İnsanlar onlara, “düşmanınız olan insanlar size karşı bir ordu topladılar, onlardan korkun” dediler. Bu, onların imanını artırdı da: “Allah bize yeter. O ne güzel vekildir” dediler” [10] ayetinde belirtildiği üzere müşriklerden korunmak için Allah’a tevekkül etmeleri gibi.

Oysa tefviz sebebin ortaya çıkmasından öncedir. Nitekim Resulullah’tan rivayet edilen bir duada şöyle yer almıştır: “Allahım! Nefsimi sana teslim ettim, sırtımı sana dayadım ve işlerimi sana tefviz edip ısmarladım.” [11]

Kimi zaman da tefviz sebepten sonradır. Firavun ailesindeki mümin kul Habib-i Neccar’ın tefvizi gibi.

Bu zikrettiklerim, tanınmış arif Abdurrezzak Kaşani’nin, kamil arif Hace Abdullah’ın sözleri hakkında yaptığı izahın özetle tercümesinden ibarettir. [12] Hace’nin kendi sözleri de buna delalet etmektedir.

Lakin tevekkülün, tefvizin bir şubesi olduğu hususu tartışmalıdır. Hakeza tefvizin tevekkülden daha genel bir anlam taşıdığı konusu da açık bir müsamahadır. Ayrıca tevekkülün, sebeplerin meydana gelişinden sonra olduğunun da bir delili yoktur. Aksine her iki yerde de tevekkül olabilir. Hadis-i şerifte, “İşi Allah’a tefviz ederek tevekkül et” diye buyurulması da tevekkülün insanın sadece kendi tasarrufunu görmesiyle mümkün olduğuna işaret olabilir. Bu yüzden, kendine ait kabul ettiği bir işte kendisi için vekil tutmaktadır ve İmam (a.s) da insanı tevekkül makamından tefviz makamına yüceltmek ve de insana Hak Teala’nın tasarruf hususunda vekili olmadığını, aksine Allah’ın kendi mülkünde tasarruf ettiğini ve kendi memleketinin maliki olduğunu anlatmak istemiştir. Hace Abdullah’da Menazil’us Sairin’de, tevekkülün üçüncü makamında bu anlama işaret etmiştir. [13]

“Sıka” da “tevekkül” ve “tefviz” den farklıdır. Nitekim Hace (Abdullah) şöyle buyurmuştur: “Sıka; tevekkülün gözbebeği, tefviz dairesinin merkezi ve kalbin teslimiyet ocağıdır.” [14]

Yani bu üç makam itimat etmeksizin gerçekleşmez. Bu makamların ruhu Allah-u Teala’ya sıka (itimad) etmektir ve kul Hak Teala’ya güven duymadıkça bunlara erişemez.

O halde böylece İmam’ın (a.s) tevekkül ve tefvizden sonra “Onda ve diğerlerinde Allah’a sıka (itimat) et.” Demesinin nedeni de anlaşılmış oldu.

 

 

 


[1] Talak/3

[2] Usul-i Kafi, c. 2, s. 65, Kitabu’l-İman ve’l Küfr, Babu’t-Tefvizi İlallah Ve’t-Tevekküli Aleyh, 5. Hadis.

[3] “İttekeltu ala fulanin fi emri” cümlesi, “İşimde ona tevekkül ettim” anlamındadır. Aslı ise “ivtekeltu”dur. Hasbuhu ise “Ona yeterdir” anlamını ifade etmektedir.

[4] Mir’at’ul Ukul, c. 8, s. 23, Kitab’ul İmani ve’l Kufr, Bab’ut Tefviz, 5. Hadis

[5] Ela, Ye’lu kelimesi “kusur etti” ve “Falan kimse senin hayrını dilemede kusur etmedi” anlamındadır.

[6] Menazil’us Sairin, s. 33, Kısm’ul Muamelat, 27. bölüm

[7] Bu söz Ebu Turab Nehşebi’den nakledilmiştir, Risale-i Kuşeyriye, c. 1, s. 468

[8] Bu söz Beyazıt’tan nakledilmiştir, Şerh-u Menazil’us Sairin, s. 89, Ahlak, 4. Bölüm, Rıza konusu.

[9] Menazil’us Sairin, s. 34, Kısm’ul Bedayat, Tefviz bölümü

[10] Al-i İmran/173.

[11] Sünen-i İbn-İ Mace, c. 2, Kitabu’d-Dua, 3876. Hadis.

[12] Şerh-i Menazil’us Sairin, s. 78, Muamelat babı, Tevekkül konusu

[13] Menazil’us Sairin, s. 34, 3. bölüm, Muamelat babı, Tevekkül konusu

[14] Menazil’us Sairin, s. 35, Kısm’ul Bedayat, Sıka babı

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı