KIRK HADİS ŞERHİ

ONUNCU HADİS: HEVA VE UZUN EMEL

HEVA VE UZUN EMEL

Onuncu Hadis: Heva ve Uzun Emel

 

Yahya bin Akil, Emir’ul-Müminin Ali’nin (a.s) şöyle buyurduğunu nakletmektedir: “Ben sizin için iki şeyden korkuyorum: Nefsin isteklerine tabi olmaktan ve uzun emelden. Nefsin isteklerine tabi olmak insanı haktan alıkoyar, uzun emel ise insana ahireti unutturur.” [1]

 

Şerh

“Heva”nın sözlük anlamı, “sevmek ve iştahlanmak” demektir. Bu sevgi ve iştah ister övülmüş, güzel; isterse de kınanmış, kötü şeyler hususunda olsun fark etmez. Ama genellikle kınanmış iştahlar hususunda kullanılmaktadır. Bu da ya nefsin kınanmış şehvetlere meyletmesi, ya da akıl ve şeriat tarafından dizginlenmediği takdirde tabiatı gereği nefsin batıl şehvetlere ve nefsani isteklere meyyal olması esasıncadır. Ama bazı araştırmacıların[2] kabul ettiği hakikat-i şer’îyye [3] ihtimali, uzak bir ihtimaldir.

Arapça metinde geçen “sadde” kelimesi ise engellemek, yüz çevirmek ve döndürmek anlamındadır ve bütün bu anlamların tümü de burada uygundur. Ama burada engellemek ve döndürmek anlamını ifade etmektedir. Zira “yüz çevirmek” anlamındaki “sadde”, geçişsiz fiildir. Biz inşaallah iki makam halinde bu iki hasletin fesadını, birinci olarak haktan uzaklaştırmasının ve ikinci olarak da ahireti unutturmasının niteliğini açıklamaya çalışacağız. Allah’tan başarı niyaz ediyoruz.

 

Birinci Makam: Nefsin Hevasına Tabi Olmanın Kötülüğü

1. Bölüm: İnsanın Başlangıçta Bilfiil Hayvan Olmasının Beyanı

Bil ki, insan bir anlamda -ki bunun zikri şu anda konumuzun dışında kalmaktadır- fıtraten (yaratılış itibariyle) tevhide ve hatta bütün hak inançlara eğilimlidir, ama dünyaya gelişinin başlangıcından ve bu aleme ilk adım atışından itibaren nefsani, hayvani ve şehevi isteklerle büyür ve gelişir. Elbette Allah tarafından desteklenmiş ve kutsal bir koruyucusu olanlar bu kuralın dışında yer almaktadırlar. Ama bunlar nadir varlıklar olduklarından, bu hesabımızın dışındadırlar; çünkü biz türün halini göz önünde bulunduruyoruz.

Kendi alanında delillerle ispatlandığı gibi insan, ilk vücuda geldiğinde insanlık kabiliyetinden başka bir imtiyazı bulunmayan zayıf bir hayvandır ve o kabiliyet de bilfiil/edimsel insan olmanın ölçüsü değildir.

O halde insan, bu aleme gelişi sırasında bilfiil/edimsel olarak hayvandır ve şehvet ile öfkenin tatmini olan hayvanlık kurallarının dışında hiç bir ölçüye bağlı değildir. Bu zamanın ucubesi, kapsamlı zat ve toplu kabiliyet sahibi olduğundan, o iki kuvvetin idaresi için; yalancılık, aldatma, nifak, kovuculuk ve benzeri şeytani sıfatlar da devreye sokar ve bu fesat ve helakin temel esasları olan üç kuvvet ile beraber ilerleyip gelişirken, aynı zamanda bu kuvvetler de onda güçlenip serpilirler. Eğer bir terbiyeci ve öğretmenin etkisi altına da girmezse buluğ aşamasını kat ettikten sonra, bütün bu zikredilen hususlarda diğer hayvanları ve şeytanları geride bırakıp onlardan ileriye geçen acaib ve garip bir hayvana dönüşür, hayvanlık ve şeytanlık makamında hepsinden daha güçlü ve olgun bir hale gelir. Eğer bu hali devam eder ve o üç kuvvet hususunda nefsinin hevasına tabi olmaktan başka bir şey yapmazsa, onda hiç bir ilahî marifet, üstün ahlak ve salih amel boy göstermez. Hatta bütün fıtri nurları da söner gider.

Dolayısıyla zikredilen üç makamın, yani ilahî marifet, üstün ahlak ve salih amellerin kapsamı içine giren bütün hak mertebeler nefsani hevaların ayakları altında çiğnenir, nefsani eğilimler ve hayvani istekler hakkın hiç bir mertebesiyle onda tecelli etmesine izin vermez, nefis hevasının sahip olduğu karanlıklar bütün akıl ve iman nurlarını boğar, böylece insanlığın doğuşu olan ikinci doğumu gerçekleşmez, insan o halde kalarak hak ve hakikatten alıkonmuş bir durumda bu dünyadan göçüp gider. Sırların açığa çıktığı o alemde kendini hayvan veya şeytan suretinde bulur. İnsan veya insanlığı asla hatırlamaz ve Allah dilediği müddetçe o halde karanlıklar, azaplar ve sonsuz dehşetler içinde çırpınıp durur.

O halde bu durum, haktan tamamıyla alıkoyan nefsin hevasına tam anlamıyla tabi olma halidir. Buradan yola çıkarak, haktan uzak düşmenin ölçüsünün nefsin hevasına uymak olduğunu ve uzak düşmek oranının bu uyma miktarınca olduğunu anlayabiliriz. Örneğin; eğer peygamberlerin eğitimi ve alimlerle terbiyecilerin terbiyesi neticesinde doğumunun başlangıcında bu üç kuvvet ile birlikte bulunan ve onların gelişimiyle, gelişip kemale eren bu insanın insanlık memleketi yavaş yavaş enbiya ve evliyanın (a.s) terbiye gücüne teslim olursa kendisine kabiliyet olarak emanet edilen o mükemmel insanlık kuvvetinin yeniden fiiliyete dönüşmesi, zuhur etmesi ve memleketinin bütün iş ve güçlerinin insanlık işleri haline gelmesi mümkündür. Böylece şeytan kendisine teslim olup iman eder. Nitekim şeytan, Resul-i Ekrem’in (s.a.a) eliyle iman etmiştir. Peygamber bir rivayette şöyle buyurmuştur: “Şeytanım benim elimle iman etti.” [4] Böylece insanın hayvanlık makamı insanlık makamına teslim olur. Öyle ki kemal ve ilerleme aleminin doludizgin uysal merkebi ve ahiret yolunu kat eden semavi burakı haline gelir. Asla insana karşı çıkıp inatçılık etmez. Şehvet ve gazab, adalet ve şeriat makamına teslim olunca memleketinde adalet ortaya çıkar ve hakimi Hak ile hak kanunlar olan adil/hak bir hükümet kurulur. Artık orada hakka aykırı bir tek adım bile atılmaz ve batıldan tam anlamıyla arınılır ve beri olunur.

O halde hakkı engellemenin ölçüsü nefsin hevasına tabi olma olduğu gibi, hakkı elde edip ortaya çıkarmanın ölçüsü de şeriata ve akla tabi olmaktır. Birisi nefsin hevasına tümüyle uymak ve diğeri de akla tam ve mutlak uymak olan bu iki konak arasında sonsuz derecede menziller vardır. Öyle ki nefsin hevasına ne kadar tabi olunursa, o oranda hakka engel olunur, hakikatten uzaklaşılır, insanlık kemalinin ve Ademi sırların nurundan o oranda mahrum kalınır. Ama tam tersine nefsin hevasına aykırı davrandığında ise o oranda perdeler ortadan kalkar ve insanda Hakk’ın nuru tecelli eder.

 

2. Bölüm: Hevaya Tabi Olmanın Kınanması Hususunda

Nefse ve nefsin hevasına tabi olmanın kınandığı hakkında Allah Tebarek ve Teala şöyle buyurmaktadır: “Hevaya uyma, çünkü seni Allah’ın yolundan saptırır.” [5] Başka bir ayette de şöyle buyurulmaktadır: “Allah’tan bir yol gösterici olmadan hevesine uyandan daha sapık kim vardır?” [6]

Kafi’de senedi Hz. Bakır’a (a.s) ulaşan bir rivayette Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Aziz ve celil olan Allah şöyle buyuruyor: “İzzetim, celalim, azametim, kibriyam, nurum, ulviliğim ve makamımın yüceliğine andolsun ki, bir kul kendi hevasını benim hevama üstün tuttuğu takdirde işlerini tefrikaya salar, dünyasını birbirine katar, kalbini dünyayla meşgul eder ve dünyadan kendisine takdir ettiğimin dışında hiç bir şey vermem. Hakeza izzetim, celalim, azametim, kibriyam, ulviliğim ve makamımın yüceliğine andolsun ki, bir kul benim hevamı kendi hevasına üstün tutarsa; meleklerim onu korur, gökler ve yerler rızkını üstlenir ve her tacirin ticaretinin ardında ben onun için hazır bulunurum (yani ben onun yerine ticaret edip rızkını sağlarım), dünya kendisine zelil bir şekilde teslim olarak gelir. (Yani kalbi dünyadan yüz çevirdiği halde, dünya yine kendisine yönelerek hor bir şekilde yanında bulunur. ) “ [7]

Bu hadis-i şerif, sağlam hadislerden biridir ve senet açısından zayıf olduğu söylense bile muhtevası Allah Tebarek ve Teala’nın o arı/duru ilim pınarından geldiğine tanıklık etmektedir ki biz şimdilik bunu açıklama niyetinde değiliz.

Hz. Mevla Emiru’l Müminin’in (a.s) şu anda şerh etmekte olduğumuz hadisten başka bir hadiste, şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Sizin için korktuğum şeylerin en korkuncu iki şeydir: Hevaya uymak…” [8] Daha sonraki sözler, İbn-i Akil’in hadisiyle uyumludur.

Hz. İmam Sadık (a.s) da Kafi’de yer alan bir hadiste şöyle buyurmuştur:

“Hevanızdan düşmanınızdan korkar gibi korkun. İnsanlar için hevaya tabi olmaktan ve dillerinin ürünlerinden (yani dillerinin kendilerine kazandırdığı şeylerden) daha tehlikeli bir düşman yoktur.” [9]

Ey aziz! Bil ki, nefsin istek ve temennilerinin sonu yoktur ve iştahı asla sona ermez. İnsan onun peşinde bir adım yürüdü mü bir kaç adım daha atmak zorunda kalır. Bir hevasına yoldaşlık etti mi, pek çok temennisine de yoldaşlık etmeye mecbur olur. Nefsin isteklerine bir kapı araladın mı pek çok kapı daha aralamak zorunda kalırsın. Nefse bir defa itaat etmekle pek çok fesada ve fesatlardan binlerce helak edici günaha düçar olursun. Sonunda Allah korusun Hakk’ın bütün yollarını yüzüne kapatırsın. Nitekim Allah-u Teala’da yüce kitabının bir ayetinde bunu haber vermiştir. [10] Bu yüzden Müminlerin Emiri, Veliyy-i Emr, Mevla, mürşit, hidayet sorumlusu ve insanlık ailesinin kılavuzu da bundan korktuğunu dile getirmiştir.

Resul-i Ekrem (s.a.a) ve Hidayet İmamları’nın (a.s) yüce ruhları da nübüvvet ve velayet ağacının yapraklarının dökülüp hazana uğramasından dehşet ve ıstırap içindeydi.

Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Evlenip üreyin; şüphesiz ki ben sizin düşüklerinizle bile diğer ümmetlere karşı övünürüm.” [11]

Yokluk uçurumuna yuvarlanmasından korkulan böylesi korkunç bir yola girdiği, gerçek babası Resul-i Ekrem’e eziyete sebep olduğu ve de alemlere rahmet olan Peygamber’in öfkesine maruz kaldığı takdirde, insanın ne kadar zavallı olduğu ve perde arkasında kendisini ne gibi musibetlerin beklediği ise bellidir.

O halde eğer Resulullah’ı (s.a.a) tanıyorsan, Mevla Emir’ul Müminin’e muhabbet besliyorsan ve onların o temiz evlatlarının dostu isen, onların mübarek kalplerini korku, ıstırap ve sarsıntıdan kurtar.

Hud suresinin bir ayet-i şerifesinde şöyle buyurulmuştur: “Sen, berâberindeki tövbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” [12]

Bir hadiste de Hz. Resulullah’ın şöyle buyurduğu yer almıştır: “Hud suresi bu ayetten dolayı beni yaşlandırdı.” [13]

Kamil arif Şeyh Şahabadi –ruhum ona feda olsun- şöyle buyuruyordu: “Gerçi bu ayet-i şerife Şura suresinde de mevcuttur; ama orada “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol![14] ifadesi bulunmaktadır. Hz. Resul’ün sadece Hud suresini zikretmesinin sebebi ise Allah-u Teala’nın ümmetin dosdoğru olmasını da kendisinden istemesindendir. Hz. Peygamber, bu görevi yerine getirememekten korkuyordu. Yoksa, o yüce insan zaten dosdoğru bir kimseydi. Hatta Peygamber hikmet sahibi, adalet isminin mazharı bir kimseydi.”

O halde ey kardeşim! Eğer kendini o yüce insanın bağlısı kabul ediyorsan ve o zat-ı mukaddesin görevinin muhatabı olduğunu kabul ediyorsan gel de o yüce insanın senin çirkin ve kötü amellerinden ötürü görevinde mahcup düşmesine sebep olma. Kendini onun yerine koy ve çocuklarının veya diğer yakınlarının senin makamına aykırı kötü ve uygunsuz bir iş yaptıkları takdirde halka karşı ne kadar mahcup olduğunu düşün! Bil ki, Resul-i Ekrem (s.a.a) ve Emiru’l Müminin ümmetin hakiki babalarıdırlar. Nitekim bizzat Peygamber şöyle buyurmuştur: “Ben ve Ali bu ümmetin babasıyız.” [15]

Dolayısıyla bizi rububiyetin huzuruna çağırıp bu iki yüce insanın önünde hesaba çekerlerse ve amel defterimizde çirkinlik ve kötülükten başka bir şey olmadığı ortaya çıkarsa, bu durum yüce insanlara sıkıntı verir. Hak Teala, melekler ve peygamberlerin huzurunda mahcup olurlar. Oysa biz onlara ne büyük zulmettik, nasıl bir musibete düçar olduk ve de Allah-u Teala kim bilir bizlere nasıl davranacaktır?!

Ey zalim ve cahil insan! Sen kendine ve nimet velilerine zulmediyorsun. Sadece kendine zulmettiğini sansan bile; kendi can, mal ve rahatlıklarını senin hidayete erişmen ve kurtulman için harcayan, en şiddetli musibetlerle öldürülen, kadın ve çocukları esir ve tutsak edilen velinimetlerine teşekkür etmen gerekirken ne kadar da büyük zulüm ediyorsun! Şu gaflet uykusundan biraz uyan da kendi nefsinden utan. Onları din düşmanlarından gördükleri zulümlerle baş başa bırak, bir de dostları olduğunu iddia eden sen, onlara zulmetme. Zira dostun ve dostluk iddiasında bulunan kimsenin zulmü daha acı ve daha çirkindir.

 

3. Bölüm: Nefsani Hevaların Çeşitlerine Dair

Bilmek gerekir ki aşama ve ilgili olduğu şeyler bakımından nefsani heva ve hevesler birbirlerinden oldukça farklı ve çeşitlidir. Bazen öylesine incedir ki, insan uyarılıp gafletten uyandırılmadıkça onun şeytanın tuzaklarından ve nefsani isteklerden olduğundan bile gaflet eder. Ama buna rağmen nefsani isteklerin tümü dereceleri farklı olsa dahi hak yolundan alıkoyma bakımından ortak konumda bulunmaktadırlar.

Nitekim Allah-u Teala’nın “Hevasını ilahî edineni gördün mü?” [16] ayeti ile diğer ayetlerde haber verdiği batıl istekler ehli ile altın ve diğer şeyleri ilahî edinenler, herhangi bir şekilde Allah’tan mahrum kalmışlardır.

Nefsani hevaya ve şeytani batıl şeylere tabi olanlar da diğer batıl inançlar ve bozuk ahlak hususunda başka bir şekilde Hak’tan alı konmuşlardır. Küçük ve büyük günahlar ile helak edici şeylerin ehli olanlar da dereceleri esasınca belli bir şekilde Hakk’ın yolundan geri kalmışlardır. Mübah nefsani istekler himmetini harcama ve bu isteklerle fazla uğraşma sayesinde nefsin hevasına tabi olanlar da başka bir şekilde Hak’tan mahrum kalmışlardır. Ahiret alemini imar etmek, nefsani isteklerini temin etmek, derecelere ulaşmak, azaptan korkmak ve cehennem mertebelerinden kurtulmak için zahiren itaat ve ibadet eden kimseler de başka bir şekilde Hak’tan uzak düşmüşlerdir. Nefis kudretinin zuhuru ve sıfatlar cennetine ulaşmak için nefis tezkiyesi ve riyazetiyle uğraşan kimseler de başka bir şekilde Hak’tan ve Hakk’ı görmekten mahrum kalmışlardır. Hakk’ı görmekten ve yakınlık makamına erişmekten başka bir görüşü olmayan marifet, sülûk, cezbe ve ariflerin makamına sahip olan kimseler de başka bir şekilde Hak’tan ve özel tecellilerinden mahrum kalmışlardır. Zira onlarda bile değişim vardır ve bencilliklerinden kalıntılar mevcuttur. Elbette zikri bu makama uygun düşmeyen bundan başka mertebeler de vardır.

O halde bu mertebelerin mensuplarının her biri Hakk’ın yolundan uzak düşmemek, hakikati sülûk yolundan sapmamak ve hangi makamda olurlarsa olsunlar yüzlerine rahmet ve ihsan kapılarının açılması için kendi hallerini kontrol etmeli ve kendilerini nefsani hevalardan arındırmalıdırlar. Hidayete ve başarıya eriştiren şüphesiz Allah’tır.

 

İkinci Makam: Uzun Emellere Kapılmanın Kötülüğü

1. Bölüm: Uzun Emellere Kapılmanın İnsana Ahireti Unutturduğuna Dair

Bil ki, insanlık aşamalarının ilki, “yakza” (uyanıklık) ve bilinç aşamasıdır. Nitekim bunu ehl-i sülûk şeyhleri, sâliklerin aşamalarından söz ederken bunu açıklamışlardır[17] ve bu aşama için yüce Şeyh Şahabadi de –gölgesi başımızdan eksik olmasın- on konak zikretmiştir ki burada onları saymaya kalkışmayacağız. Burada asıl üzerinde durulması gereken husus şudur ki insan bir yolcu olduğunu idrak edip bu yolda ilerlemesi gerektiğini ve bir hedefinin olduğunu ve o hedefe doğru hareket etmesi icap ettiğini ve de bu hedefe ulaşmasının mümkün olduğunu anlamadıkça azmi gelişmez ve irade sahibi olamaz. Bu hususların her birinin uzun bir açıklaması vardır ki buna koyulduğumuz takdirde söz çok uzayacaktır.

Bilinmesi gerekir ki hedefi ve de hedefe doğru ilerlemeyi unutturan ve insanın azim ve iradesini öldüren bu uyanıklık ve bilinçlenmenin büyük engellerinden biri de insanın ilerlemek için önünde çok zamanı bulunduğunu sanmasıdır. Eğer bugün hedefe doğru yürümezse yarın yürüyeceğini, bu ay sefer etmezse gelecek ay sefer edebileceğini düşünmesidir. Bu uzun emellilik ve arzu hali, ebedi oluş hissi, hayat dileği ve vaktin geniş olduğu ümidi insanı asıl hedef olan ahiretten, ona taraf ilerleme gereğinden ve yanına yoldaş ve azık alma lüzumundan uzaklaştırmakta, böylece insan ahireti bütünüyle unutmakta ve hedef tümüyle aklından çıkmaktadır.

Allah etmesin ki insan önünde uzun ve oldukça tehlikeli bir yol olduğu, vakti çok sınırlı bulunduğu ve kendisine zaman ve azık gerektiği halde hiçbir şeye sahip olmasın ve bütün bunlara rağmen de asıl maksadını unutmuş bulunsun! Çünkü eğer bu durumda olursa yolculuk için hiç bir araç ve erzak hazırlığına girişmez, ister istemez sefere çıkması gerektiğinde de perişan olur, yolda kalır ve bir yere ulaşmadan helak olup gider.

 

2. Bölüm: Uzun Emellere Kapılmanın Tedavisine Dair

O halde ey aziz! Bil ki önünde binek ve azığı yararlı ilim ve amel olan zorunlu bir yol ve sefer vardır. Bu seferin vaktinin ne zaman olduğu belli değildir. Vaktin çok dar ve fırsatın elden gitmek üzere olabilir. İnsan ne zaman yolculuk çanının çalınacağını ve göç etmesi gerekeceğini bilmemektedir. Nefs sevgisi, şeytani bir tuzak ve o mel’unun şaheserlerinden biri olan şu benim ve senin sahip olduğumuz uzun emellilik ise bize bu yolla ahireti ve ahirete hazırlıklı olmayı unutturmakta, eğer sefere çıkmamızı engelleyecek özelliklere sahip ise bunları ıslah etmemize ve tevbe edip Hakk’a yönelmemize engel olmakta ve sefer için azık ve binek temin etmeyi düşünmemizi önlemektedir. Vaat edilen ecel gelecek ve bizi hazırlıksız yakalayıp bineksiz ve azıksız bir şekilde sefere çıkaracaktır. Ne salih amelimiz var, ne de yararlı ilmimiz! O alemin giderleri bu ikisine dayalı olduğu halde biz hiç birini hazırlamış değiliz. Amel etmiş olsak bile, bu amelimiz halis ve katışıksız değildir ve kabule engel teşkil eden binlerce şeylerle eda edilmiştir. Eğer ilim tahsil etmişsek, bu ilim sonuçsuz ve etkisiz bir ilim olmuştur. Dolayısıyla bizatihi kendisi ya oyalanma ve batıldır veya ahiret yolunun büyük engellerinden biri haline gelmiştir. Eğer bu ilim yararlı olsaydı, senelerdir onu tahsil etmekle meşgul olan bizlerde açık etkisinin görülmesi, ahlak ve davranışlarımızda bir farklılığın oluşması icap ederdi. Ne olmuş ki, kırk elli yıllık ilim ve amelimiz kalbimizde aksi tesir meydana getirmiş ve gönüllerimizi kayalık taştan daha katı kılmıştır.

Müminin miracı olan namazdan istifademiz nedir? İlmin gereği olan o korku ve haşyet nerede? Allah korusun eğer bu halimizle göç ettirilirsek, önümüzde telafi edilmesi imkansız çok büyük ziyan ve hasretler var demektir.

O halde ahireti unutmak öylesine tehlikeli bir şeydir ki, eğer Allah’ın en büyük velisi Emir’ul Müminin ondan ve onun gereği olan uzun emellilikten bizim için korkuyorsa, bu korku yerindedir. Çünkü o bu seferin ne tehlikeli bir sefer olduğunu, insanın bir an bile gevşeyip rahat etmeden yolculuk için azık toplaması ve bir an bile oturup dinlenmemesi gerektiğini ve eğer o alemi unutarak ve gaflet uykusuna dalıp böyle bir alemin varlığından ve kendisini bir yolculuğun beklediğinden habersiz kalırsa, başına nelerin geleceğini ve ne tür talihsizliklerle karşılaşacağını biliyordu.

Eğer yaratıkların en şereflileri ve hatadan, unutkanlıktan, keşmekeş ve tuğyandan masum olan o yüce insan’ın (Hz. Ali’nin) ve Hz. Resul-i Ekrem’in (s.a.a) hallerini düşünür, bizim ne halde bulunduğumuzu ve onların ne halde olduklarını anlamaya çalışırsak, çok iyi olacaktır.

Onların seferin büyüklüğü ve tehlikeli oluşuna ilişkin bilgileri kendilerinde rahat huzur bırakmamıştı. Bizim cehaletimiz ise unutkanlığımızı artırmıştır. Hz. Peygamber o kadar ibadet ediyor ve Hakk’ın huzurunda namaza duruyordu ki mübarek ayakları şişmişti ve bu yüzden de azameti yüce Hakk Teala şu ayeti indirdi:

“Ta-Ha! Biz Kur’an’ı sana sıkıntı çekesin diye indirmedik.” [18]

Hz. Emiru’l Müminin’in haletleri, ibadetleri ve Hakk Teala karşısında duyduğu korku bilinmektedir. O halde bil ki sefer oldukça tehlikelidir ve bu bizdeki durum bir unutkanlık değil, nefs ve şeytanın bir tuzağıdır. Bu uzun emel ve ümitli oluşumuz iblisin büyük kapanlarından ve nefsin tuzaklarından biridir. O halde bu uykudan uyan, ayıklık ve bilinç elde et. Bil ki belirli hedefi olan bir yolcusun sen. Hedefin ve maksadın başka bir alemdir ve istesen de istemesen de bu dünyadan alınıp götürüleceksin. Eğer hazırlıklarını yapar, azık ve bineğini hazırlarsan bu seferde yolda kalmaz ve bu gidişte, perişan olmazsın. Aksi takdirde fakir, çaresiz ve yoksul düşersin. Mutluluğu olmayan bir mutsuzluğa, izzeti olmayan bir zillete, sonu zenginliğe ulaşmayan bir yoksulluğa, rahatlığı olmayan bir azaba, sönmeyen bir ateşe, yok edilemeyen bir baskıya, sevinci olmayan bir hüzün ve sıkıntıya ve sonu gelmek bilmeyen bir hasret ve pişmanlığa doğru gideceksin.

Ey aziz! Bak Mevla Ali (as. ) Kumeyl duasında Allah-u Teala ile yaptığı münacatında neler arz ediyor: “Sen, dünyanın az bir bela ve cezaları karşısında dahi benim ne kadar da zayıf olduğumu biliyorsun.” Sonra da şöyle buyuruyor: “Oysa bu göklerin ve yerin bile dayanamadığı bir azaptır.” [19] Bu ne azaptır ki gökler ve yer bile ona dayanamamaktadır ve de senin için hazırlanmıştır; ama sen hala gafletten uyanmıyor ve gün geçtikçe unutkanlık, gaflet ve uykun daha da bir artmaktadır.

Ey gafil gönül! Uykudan uyan ve ahiret seferine hazır ol. “Aranızda göç emri verilmiş!” Hz. Azrail’in işçileri işbaşındalar ve seni her an ahiret alemine doğru sürüklemekteler; ama sen hala cahil ve gafilsin. “Rabbimiz! Şüphesiz senden bu aldanma diyarından uzak durmayı, mutluluk diyarına dönmeyi ve ölüm gelip çatmadan ölüme hazırlıklı olmayı diliyorum.” [20]

 

 



[1] Usul-i Kafi, c. 2, s. 335 ve 336, Kitab’ul İman ve’l Kufr, Bab-u İttiba’ul Heva, 3. Hadis

[2] Hakikat-i Şer’iyye, şeriat sahibinin bir kelimeyi hiçbir delil olmaksızın lügavi anlamının dışında başka bir anlamda kullanmasıdır. Başka bir ifadeyle kelimenin asıl anlamından uzaklaştırılmasıdır.

[3] Mir’et’ul Ukul, c. 10, s. 312, Kitab’ul İman ve’l Kufr, Bab-u İttiba’ul Heva, 1. hadis

[4] Bu hadisin içeriği Eval’il Leali, c. 4, s. 97 ile İlm’ul Yakin, c. 1, s. 282’de yer almıştır.

[5] Sad/26.

[6] Kasas/50.

[7] Usul-i Kafi, c. 2, s. 335, Kitab’ul İman ve’l Küfr, Babu’l-İttiba-il-Heva, 2. Hadis.

[8] Nehc’ul-Belağa-i Feyz’ul İslam, 28. Hutbe, s. 89

[9] Usul-i Kafi, c. 2, s. 335, Kitab’ul İman ve’l Küfr, Babu’l-İttiba-il-Heva, 1. Hadis.

[10] bkz. Casiye/23, Kasas/50 ve Rum/10

[11] Bihar’ul Envar, c. 103, s. 220, Ebvab’un-Nikah, 1. bab, 24. hadiste şöyle yer almıştır: “Evlenip çoğalın; şüphesiz ben kıyamet günü düşüklerinizle bile diğer ümmetlere karşı övünürüm.” Müstedrek’ül-Vesail, c. 14, s. 153, Ebvab-u Mukaddemat’in-Nikah, 1. bab, 17. hadiste ise şöyle yer almıştır: “Evlenip üreyin; kıyamet günü sizinle diğer ümmetlere karşı övünürüm.”

[12] Hud/112.

[13] İlm’ul Yakin, c. 2, s. 971; Mecme’ul Beyan, ilgili ayetin tefsirinde ve Keşşaf, c. 2, s. 432’de ise bir benzeri yer almıştır.

[14] Şura/15

[15] Bihar’ul Envar, c. 36, s. 11, Tarih-u Emir’il Muminin, 26. bab, 12. hadis

[16] Casiye/23

[17] Menazil’us-Sairin, s. 8, Kısm’ul Bedayat, Bab’ul Yakza

[18] Ta-Ha/1-2. İmam Bakır ve İmam Sadık’tan (a.s) nakledilen bir rivayette de şöyle yer almıştır: “Resulullah (s.a.a) namaz kıldığında şişinceye kadar ayaklarının parmakları üzerinde duruyordu. Bunun üzerine Allah Tebarek ve Teala, “Ta-Ha” ayetini nazil buyurdu.” (Tefsir-i Ali b. İbrahim Kummi, c. 2, s. 58)

[19] Dua-i Kumeyl. Bkz. Misbah’ul Müteheccid, s. 587

[20] Ramazan ayının 27. gecesinde okunan dualardan biridir. Bu dua az bir farklılıkla İmam Seccad’dan (a.s) da nakledilmiştir. (İkbal, s. 228; el-Murakebat fi A’mal’is-Sünnet, s. 155; Mefatih’ul Cinan, Ramazan Ayının 27. Gecesinin Amelleri)

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı