KIRK HADİS ŞERHİ

ONYEDİNCİ HADİS: TEVBE

TEVBE

Onyedinci Hadis: Tevbe

 

“Muaviye İbn Veheb’in işittiğine göre, Hz. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Bir kul halis bir şekilde tevbe ederse, Allah’ın sevgisini kazanır ve Allah onu dünya ve ahirette örter.” İbn-i Veheb, “Nasıl örter?” diye sorunca da İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “İki meleğine ona ilişkin yazdıkları günahları unutturup, o kişinin beden uzuvlarına, işlediği günahları gizli tutmalarını ve yeryüzüne de onun dünyada işlediği suçları örtüp gizlemesini vahyeder. Bu nedenle Allah’ın huzuruna vardığı zaman aleyhine tanıklık edebilecek hiç bir şeyi kalmaz.” [1]

 

Şerh

Tevbenin Hakikati Hakkında

Bil ki tevbe önemli ve güç bir menzildir. Tevbe, günahlar ve uygunsuz davranışlardan sonra, nefis ve ruhaniyet nurunun tabiat zulmetiyle örtüldükten sonra tabiattan nefis ruhaniyetine doğru dönülmesidir.

Bu özet bilginin detayı ise şöyledir: Nefs, fıtratın başlangıcında her türlü kemal, cemal ve nurdan uzaktır. Aynı şekilde bunların karşıtlarından da uzak bir haldedir ve mutlak çizgilerden arınmış, boş bir sayfa gibidir. Üzerinde ne ruhani kemalden eser vardır ne de bunun karşıtından, ama özünde her türlü makama ulaşabilmenin kabiliyet nuru mevcuttur. Fıtratı doğruluk üzere ve mayası da zatî nurlarla yoğrulmuş haldedir. Bu nedenle günaha yöneldiğinde gönlünde bir karartı ortaya çıkar ve günah oranı arttıkça da bu karartı ve zulmet artar. Sonunda gönül tamamen kararır, fıtrat nuru söner ve ebedi mutsuzluğa düçar olur. Ama eğer henüz karanlık bütün gönlü sarmadan gaflet uykusundan uyanılır ve “yakza” (uyanma) aşamasından “tevbe” aşamasına geçilir ve inşallah ileride özetle zikredilecek şartlarıyla birlikte bu makamdan nasiplenecek olursa, bu durumda karanlıktan ve zulmetten aslî fıtrat nuruna ve zatî ruhaniyete döner. Adeta yeniden o kemalattan ve zıtlarından arınmış boş bir sayfa haline döner. Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: “Günahtan tövbe eden kişi hiç günahı olmayan kişi gibidir.” [2]

O halde, tövbe; tabiat hükümlerinden, ruhaniyet ve fıtratın hükümlerine geri dönüştür. “İnabe” ise fıtrat ve ruhaniyetten Allah’a dönmek ve nefis evinden asıl hedefe hicret etmektir. O halde tövbe aşaması inabe aşamasından daha önceliklidir, ama bu hususun ayrıntılarına girmek konumuzun dışında kalmaktadır.

 

1. Bölüm: Önemli Bir Nokta

Kurtuluş ve hidayet yolu yolcusunun şu önemli hususa dikkat etmesi gerekir. İleride belirtilecek şartlarıyla sahih bir şekilde tövbe etmek zor bir iştir ve insan bu makama çok az ulaşabilir. Çünkü günah işlemek ve özellikle de büyük günahlara sürüklenmek kişiyi tövbe etmekten de tam anlamıyla gafil eder ve eğer günah ağacı insanın gönül tarlasında güçlü bir şekilde kök salarsa, çok kötü sonuçlar doğurur ki bunlardan bir tanesi de kişiyi tövbeden tamamen uzaklaştırmasıdır. Eğer o haldeki insanın hatırına nadiren de olsa tövbe etme düşüncesi erişse bile, yarına, öbür güne, gelecek aya, öbür aya erteleyerek kendi kendine, “Ömrümün sonunda, ihtiyarladığım zaman kesin bir şekilde tövbe ederim” diyerek oyalanıp durur. Oysa bunun Allah’a tuzak kurmaya çalışmak olduğundan gaflet eder. “Allah düzen kuranların en hayırlısıdır.” [3]

Günah kökleri sağlamlaştıktan sonra insanın tövbeye yönelebileceğini veya tövbenin şartlarını yerine getirebileceğini sanma. O halde tövbenin baharı, günah yükünün daha hafif, gönül bulanıklığının ve batın zulmetinin daha az ve tövbenin şartlarının daha kolay olduğu gençlik günleridir.

Yaşlılıkta, insanın hırs ve tamaha kapıldığı, mal ve makamı sevdiği ve de uzun emellere sarıldığı tecrübelerle sabittir. Peygamber’den nakledilen hadisler de buna tanıklık etmektedir. [4] Ama diyelim ki insan yaşlılık günlerinde bu tövbe işine yeltenebildi ve bunu gerçekleştirebildi. Acaba ecelin gençlikte, isyana düştüğü bir halde erişmeyeceğine ve kendisine mühlet verilerek yaşlılığa ulaşabileceğine ilişkin bir garantisi var mıdır? Yaşlıların azlığı ölümün gençlere yakın olduğunun delilidir. Elli bin nüfuslu bir şehirde seksen yaşına ulaşan elli kişi bile bulmak mümkün olmayabilmektedir.

O halde ey aziz! Şeytanın tuzaklarından kork ve “elli şu kadar yıl şehvetlerin peşinde koşar, sonra tövbe ederim” diyerek Allah’a oyun oynamaya kalkışma. Çünkü bu ham hayalden öteye gidemez.

Eğer hadis-i şerifte Hak Teala’nın bu ümmete lütufta bulunduğunu ve ölüm belirtilerinin görülmeye başladığı süreye kadar tövbelerini kabul buyuracağını okumuş veya işitmişsen[5], evet bu doğrudur. Ama heyhat ki tövbe o esnada insandan uzaklaşır. Tövbe sadece sözden mi ibarettir? Hayır, tövbenin gereğini yerine getirmek zahmetli bir iştir. Tövbeden dönmemenin azim ve gayreti için ilmî ve ameli riyazet lazımdır. Aksi takdirde, pek az kişi kendiliğinden tövbe etmeyi düşünür ve tövbe etmeye muvaffak olur veya eğer muvaffak olur ise sıhhat, kabul ve kemal şartlarını yerine getirebilir. Ayrıca çoğu zaman daha tövbeyi düşünmeden veya hayata geçirmeden ecel erişebilir ve kişiyi bütün o günah yüküyle alıp götürebilir ve o zaman insanın ne sıkıntı ve eziyetlere düçar olacağını Allah bilir.

O alemde kişi kurtuluş ve mutluluk ehli olsa bile, günahlarını telafi etmek kolay bir iş değildir. İnsanların şefaate layık ve Erham’er Rahimin’in rahmetine nail olabilmesi için nice sıkıntı ve eziyetlere katlanması gerekecektir.

O halde ey aziz! En kısa zamanda toparlan, azmini güçlendir, iradeni güçlü kıl ve daha gençken, dünya hayatındayken tövbe et, Allah’ın lütfettiği fırsatı elden kaçırma, şeytani aldatmalara ve nefs-i emmarenin tuzaklarına itibar etme.

 

Önemli Bir Husus

Dikkat edilecek bir diğer husus da, tövbe eden kişinin tövbe etmesine rağmen o batınî ve ruhani sefayı ve halis fıtrat nurunu elde edememesidir. Nitekim kararmış beyaz bir kağıdı eski haline getirmek isteseler, asla o eski beyazlık ve parlaklığına döndüremezler. Veya kırık bir kabı tamir etseler, eski haline dönmesi çok zordur. Bütün bir ömür insana halisane davranmış bir dost ile ihanet eden ve daha sonra bu tutumundan ötürü özür dileyen dost arasında çok büyük fark vardır. Ayrıca, pek az kişi tövbenin gerektirdiği görevleri hakkıyla yerine getirebilir.

O halde insan mümkün mertebe günah ve günahlara bulaşmamaya gayret etmelidir. Çünkü bir kez bulaştıktan sonra nefsi ıslah etmek çok zordur. Ama eğer Allah göstermesin bunlara bulaşırlarsa hiç vakit geçirmeden tedaviye çalışılmalıdır, çünkü hem küçük fesadı ıslah etmek daha kolaydır ve hem de ıslahın niteliği daha iyi olur.

Ey aziz! Bu makamı başıboş ve önemsemez tavırla geçip gitme. Halini düşün, taşın ve durumunun sonu ne olacak anla, Allah’ın kitabına, Hatem-i Enbiya ve hidayet imamlarının hadislerine, ümmetin alimlerinin sözlerine ve aklının hükmüne vicdanlı bir şekilde müracaat et, kapıların anahtarı olan bu kapının yüzüne kapanmasına izin verme, bu fırsata gereken önemi ver ve Allah Tebarek ve Teala’dan başarı niyaz et. Resul-i Ekrem ve hidayet imamlarının ruhaniyetinden yardım iste ve veliyy-i emr olan İmam-ı Asr’a (Hz. Mehdi) (a.s) sığın. Şüphesiz o yüce şahsiyet, güçsüzlerin elinden tutacak çaresizlere yardım buyuracaktır.

 

2. Bölüm: Tövbenin Esaslarına Dair

Bil ki mükemmel bir tövbenin kimi esas ve şartları vardır ki onlar olmadıkça sahih tövbe gerçekleşemez. Şimdi bunların gerekli olan en önemlilerine değineceğiz.

En önemli esası, geçmiş kusur ve günahlardan pişmanlık duyma, ikincisi ise o kusur ve günahlara ilelebet dönmeye azmetmektir. Bu ikisi hakikatte tevbenin temel şartları ve zatî destekleridir. Bu konuda esas olan bu makamı elde etmek ve bu hakikati hayata geçirmektir. Bunların olabilmesi de insanın günahların ruhtaki etkilerini ve berzah aleminde duracağı sonuçları anlaması ve bu günah ve günahların berzah aleminde kişiyi bilinç ve irade üzere sıkıntı ve azaba sürüklediklerini bilmesiyle mümkündür ki bu durum hem aklî delillerle ve hem de ismet Ehl-i Beyt’inin (a.s) rivayetleriyle sabittir. Nitekim cehennem ateşi de insanı bilinç ve irade üzere yakmaktadır. Çünkü o alem, gerçek hayat alemidir.

O halde o alemde olup bitecekler, bizim bu alemdeki iyi ve kötü amellerimizin sonuçlarının birer suretidir ve de bizimle birlikte haşr edilir. Bu hususa hem hadis-i şeriflerde ve hem de Kur’an-ı Kerim’de açıkça veya ima yoluyla pek çok kez işaret edilmiştir ve bu husus, aynı zamanda İşrak (Işıkçılık, İllumintive) filozoflarının görüşlerine ve ehl-i sülûk ve irfanın keşiflerine de uygun düşmektedir. Aynı şekilde her günah ruhta bir etki bırakır ki bu etki hadis-i şeriflerde “siyah nokta” olarak isimlendirilmiştir ve kalb ve ruhta bir karartı şeklinde açığa vurmakta ve yavaş yavaş şiddet kazanarak insanı küfür ve zındıklığa sürüklemektedir ki daha önce bu hususa değinilmiştir.

O halde bu anlamı kavrayan, enbiya ve evliyanın (a.s) arif, filozof ve ulemanın (r.a) buyruklarına bir doktorun reçetesi kadar olsun önem veren akıllı kişi, muhakkak ki günahlardan perhiz edecek, çevrelerinde dönüp durmayacak ve eğer Allah muhafaza, bunlara düçar olursa derhal geri çekilip pişmanlığını gösterecek ve bu pişmanlığın sureti onun kalbinde ortaya çıkacaktır.

Böyle bir pişmanlığın sonucu çok önemli ve etkisi çok güzeldir. Uygunsuz şeylerin ve günahların terkine yönelik azim, bu pişmanlığın etkisiyle gerçekleşir.

İşte, tevbenin iki esası gerçekleştiğinde ahiret yolu sâlikinin işi kolaylaşır ve ilahî tevfik, başarısını perçinler. Tevbesinde samimi olan kişi “Muhakkak ki Allah tevbe edenleri sever” [6] ayet-i kerimesinin muhatabı haline gelir.

İnsan, ilmî ve ameli riyazetler ve gerekli düşünme ve tedbirlerle halis bir tevbeye ulaşmak için çırpınmalı ve Hak Teala’nın sevgisini kazanmanın öyle hesap kitap işi olmadığını anlamalıdır. Hakk’ın sevgisinin o alemlerdeki suretinin ne gibi manevi nurlar ve mükemmel tecelliler olduğunu ve Allah Tebarek ve Teala’nın kendi mahbubuna nasıl davranacağını Allah bilir.

Ey insan! Ne kadar da zalim ve cahilsin. Veliyy-i Nimet’in nimetlerinin değerini bilmiyorsun. Kendisine (neuzubillah) en ufak bir faydası dokunmadığı halde senin bütün ihtiyaçlarını karşılayan böyle bir Veliyy-i Nimet’e karşı koydun, muharrematı çiğnedin yıllar yılı hayasızlık ve serseriliğini artırdıkça artırdın. Ama sonunda pişman olup yaptıklarından döndün, tevbe ettin ve Hak Teala seni mahbub edindi. Nasıl bir rahmet ve geniş bir nimet deryasıdır bu, bir baksana!

Rabbimiz! Senin nimetlerinin şükründen aciziz biz. Dilimiz dönmüyor, senin hamd ve senanı hakkıyla eda etmeye utanç içinde boyun büküp, hayasızlıklarımızdan ötürü af dilemekten başka bir şey gelmiyor elimizden. Biz kim oluyoruz ki senin rahmetine layık olalım? Ama senin rahmet ve nimetin kimsenin aklının alamayacağı kadar geniştir.

“Sen kendini övdüğün gibisin.” [7]

İnsan pişmanlık suretinin gönlünde güçlenmesi için çaba harcamalı ki Allah’ın izniyle “yanma” evine dahil olsun. Bunun yolu da günahların korkunç eser ve sonuçlarını düşünüp gönülde pişmanlığı kuvvetlendirmek ve kendi kendine “Allah’ın alevli ateşi” [8] örneğini gönlünde tutuşturmak, kalbi pişmanlık ateşinde yakarak bütün günahların bu ateşte yanıp kül olmasını sağlamak ve bu yolla gönlün bulanıklık ve pasını silip atmaktır.

Bil ki eğer insan bu ateşi kendisi için tutuşturmaz ve aslında cennetin kapılarından biri olan bu cehennem kapısını aralamazsa, bu alemden göçtüğünde elim bir ateşle karşılaşacak, yüzüne cehennem kapıları açılacak, cennet ve rahmet kapıları yüzüne kapanacaktır.

Rabbimiz! Bize yanık bir gönül lütfet, gönüllerimizde pişmanlık ateşini tutuştur ve onu bu dünya ateşiyle yak, kalbi bulanıklığımızı bertaraf et ve bizi bu alemden günahlara tabi olmadan götür.

Şüphesiz sen nimet sahibi ve her şeye gücü yetensin.

 

3. Bölüm: Tevbenin Şartlarına Dair

Geçen bölümde zikredilenler tevbenin esaslarıydı. Tevbenin kabulü ve mükemmelliğiyle ilgili kimi şartları da vardır ki şimdi onları zikredeceğiz.

Tevbenin iki temel şartı vardır. Ayrıca mükemmelliğin şartı da ikidir ve biz bu bölümde Hz. Ali’nin buyruğunu zikredeceğiz. Çünkü o sözlerin derleyip toparlayıcısı, meliklerin sözü ve sözlerin melikidir.

“Seyyid Razi[9] (r.a) Nehcu’l Belağa’da şöyle rivayet ediyor: “Adamın biri Hz. Ali’nin (a.s) huzurunda “Estağfurullah” dedi. Bunun üzerine Hz. Ali şöyle buyurdu: “Annen mateminde ağlasın! Acaba istiğfarın ne olduğunu biliyor musun? İstiğfar “illiyyin” derecesidir ve bu altı anlama gelen bir isimdir:

Birincisi:Geçmişten pişmanlık duymaktır.

İkincisi: Bir daha asla o duruma dönmemeye azmetmektir.

Üçüncüsü: Mahlukatın hakkını eda etmendir ve bu yolla Allah’ın huzuruna tertemiz ve arınmış bir şekilde çıkmandır. (Yani üzerinde kimsenin hakkının bulunmaması)

Dördüncüsü: Eda etmen gerekirken eda etmediğin her farzı yerine getirip hakkını eda etmendir.

Beşincisi: Haram yolla elde ettiğin bedenindeki etini; sıkıntılar çekerek eritmen, derinin kemiğine yapışmasını sağlaman ve deriyle kemiğin arasını yeni bir etle doldurmandır.

Altıncısı: Bedenine tıpkı günahların lezzetini tattırdığın gibi itaatin acılarını tattırmandır.” [10]

Bu hadis-i şerif önce tevbenin iki esasını kapsamaktadır: Birincisi, pişmanlık, ikincisi de geri dönmemeye azmetmektir. Sonra da tevbenin kabul edilmesinin iki temel şartını kapsamaktadır. Birincisi, yaratıkların hakkını ödemek, ikincisi de yaratıcının hakkını eda etmek. İnsan sadece “tevbe ettim” demekle tevbe etmiş olmaz. Tevbe eden kişi, halktan haksız yere aldığı her şeyi onlara iade eden, birinin herhangi bir hakkını gasbetmişse, mümkün mertebe o hakkı telafi etmeye çalışan, eğer Allah’ın farzlarını terk etmişse, o farzları kaza veya eda eden ve eğer tümünü yerine getirmek mümkün değilse, mümkün olan kısmını yerine getirendir.

Bil ki bunlar her halükarda edası istenecek şeylerdir ve öbür alemde bunları ödemenin, başkalarının günahlarını üstlenmek ve kendi salih amellerini onlara vermekten başka bir yolu yoktur. O halde bu durumdaki kişi o zaman çaresiz ve perişan olur ve önünde hiç bir kurtuluş çaresi olmaz.

Ey aziz! Sakın şeytan ve nefs-i emmare üzerine egemen olup sana vesvese ederek, konuyu büyüterek, tövbeden vaz geçirerek ve tevbeden uzaklaştırarak seni helake sürüklemesin.

Bil ki bu hususta ne kadar olursa olsun velev çok az bile olsa çaba harcamak ve girişimde bulunmak iyidir. Eğer bazı namazlar eda edilmemiş, oruçlar tutulmamış, Hakk’ın hukuku çiğnenmiş ve pek çok günah işlenmişse bile, Hakk’ın lütfünden ümitsiz olma ve O’nun rahmetinden umut kesme. Çünkü eğer biraz çaba harcayıp tevbeye yönelirsen, O sana yolu kolaylaştıracak ve kurtuluş yolunu gösterecektir. Bil ki Hakk’n rahmetinden umut kesmek, öylesine büyük bir günahtır ki, hiç bir günahın nefste bu günah kadar büyük bir etki bırakacağını sanmıyorum. Hakk’ın rahmetinden umut kesenin gönlünü, öylesine büyük bir karanlık kuşatır ve ipleri öylesine bir kopar ki artık onu hiç bir şeyle ıslah etmek mümkün değildir. Sakın Hakk’ın rahmetinden gafil olma ve sakın günahlar ve sonuçları sana olduğundan daha büyük görünmesin. Çünkü Hakk’ın rahmeti her şeyden daha büyük ve daha kuşatıcıdır. “Hakk’ın yardımı kabiliyet gerektirmez.” [11]

Sen daha önce ne idin? Yokluk karanlığında kabiliyetten eser yoktu. Ama Hak Teala (c. c) istihkak ve istidatsız, isteme ve dua olmaksızın, sana vücud nimeti ve varlık kemalatı bahşetti. Sınırsız ve sonsuz nimet imkanlarını açtı ve bütün mahlukatı sana boyun eğdirme lütfünde bulundu. Şimdiki halin o salt yokluktan daha kötü değildir. Hak Teala, rahmet ve mağfiret vaadinde bulunmuştur. Sen bir adım ilerleyip O’nun mukaddes dergahına yaklaşırsan, O her vesileyle senin elinden tutar; haklarını eda etmezsen, kendi haklarından vazgeçer ve başkalarının haklarını eda edemediğini görürse, bunu telafi eder. Resulullah zamanındaki o mezarları deşen gencin hikayesini[12] işitmişsindir.

Ey aziz! Hakk’ın yolu kolaydır, ama biraz dikkat gerekmektedir. Girişimde bulunmak gerekmektedir. İşi geciktirip günah yükünü günbegün ağırlaştırmak durumu zorlaştırır. Oysa girişimde bulunmak ve nefsi ıslaha kalkışmak, yolu kısaltıp işi kolaylaştırmaktır. Hele bir dene ve bir kez girişimde bulun. Eğer netice alırsan o zaman konunun sıhhatine inanırsın, yok eğer sonuç alamazsan, nasıl olsa fesadın yolu açık ve senin günahkar elin uzundur.

Emiru’l Mü’minin’in (a.s) buyurduğu diğer iki şartsa, tevbenin ve kabulünün olmazsa olmaz şartları değil, tevbenin kemalinin ve mükemmelliğin şartlarıdır. Sadece bu şartlar olmadığı takdirde tövbe kamil olmaz.

Bil ki sâliklerin her birinin kalbi durumuna uygun bir menzili vardır. Tevbe etmiş kişi eğer bu mertebelerin kemaline erişmek istiyorsa, terk ettiği şeyleri telafi ettiği gibi, aldığı lezzetleri de telafi etmelidir. Yani günah günlerinde elde ettiği nefsani hazları da gidermelidir. Bu da, günahlardan meydana gelen ruhsal ve cismani etkileri vücudundan kazımaya niyetlenmesi ve bu yolla nefsinin ilk nuruna ve fıtri ruhaniyetine geri dönmesiyle mümkündür. Çünkü anlaşıldığı gibi her günah ve lezzet, tıpkı bedende bunların bir kısmından güç elde edilmesi gibi, ruhta da bir etki bırakır. O halde tevbe etmiş kişi yiğitçe ayaklanmalı, o etkileri bütünüyle ortadan kaldırmalı ve bunun gerçekleşebilmesi için de fiziksel ve ruhsal riyazete yönelmelidir. Tıpkı Hz. Ali’nin buyurduğu gibi davranmalıdır.

O halde fiziksel riyazetlere koyularak, güçlendirici ve ferahlatıcı şeylerden kaçınarak, müstehab veya boynunda varsa farz oruçlarını tutarak, günahlardan veya günah günlerinde oluşan et ve eserleri eritmeye koyulmalıdır. Ruhsal riyazet ve ibadetlerle tabiat lezzetlerini telafi etmelidir. O suretler var oldukça, nefis onlara meyleder ve kalb onlara aşık olur. Dolayısıyla Allah korusun nefsin yeniden isyan edip dizginleri koparması korkusu vardır.

O halde ahiret yolunun yolcusunun ve günahlardan tevbe etmiş kişinin riyazet ve ibadet sıkıntısına katlanması ve günah içinde geçirdiği her gün için bir gün ibadet etmeye yönelmesi lazımdır. Eğer bir gününü nefsani lezzet ve günahların peşinde geçirmişse o günün karşılığını bir günlük oruç ve ibadetle ödemelidir ki nefsi dünya sevgisinden ve ona bağlı olmaktan tam anlamıyla kurtulsun. Şüphesiz bu takdirde tevbe daha kamil olur ve nefsin fıtri nuru geri döner. Bunları yerine getirmenin yanı sıra, daima günahların sonuçlarını ve Hak Teala’nın azabının şiddetini, amel terazisinin dakikliğini ve ahiret alemindeki azabın korkunçluğunu düşünmeli ve nefsine bütün bunların kendi amellerinin sonucu ve Maliku’l Müluk’a muhalefetin neticesi olacağını kabul ettirmelidir. Bu ilim ve düşünme sonucunda nefsin günahlardan nefret etmeye başlaması, onlardan tam anlamıyla uzaklaşarak tevbe kapısını ardına kadar açması ve tevbesinin kamil ve tam olması umulur.

O halde bu iki makam, tevbe menzilinin tamamlayıcıları ve kemale erdiricileridir. Ama şüphesiz henüz tevbenin ilk aşamasında bulunan ve tevbe etmeye henüz niyetlenmiş olan insan, kendisinden hemen bu son aşamaya uygun davranmasının beklendiğini, bu işin çok zor olduğunu düşünmemeli ve her şeyi yüzüstü bırakmamalıdır. Ahiret yolu yolcusunun durumu ne kadarına el veriyorsa, yalnızca o kadarı kendisinden beklenir ve o kadarı kafi ve uygundur. Bir kere bu yola girdi mi, Allah-u Teala ona yolu kolaylaştıracaktır. O halde yolun güçlülüğü insanı asıl maksadından uzaklaştırmamalıdır. Çünkü maksat çok büyük ve çok önemlidir. Eğer bu hedefin büyüklük ve azametini anlarsak, bu yoldaki her zahmet bize kolay gelecektir. Acaba hangi maksat ruhun ebedi kurtuluşundan ve ebedi mutluluktan daha yüce olabilir? Herhangi zahmet ve sıkıntı, ebedi helakten daha korkunç ve tehlikelidir? Tövbenin terki veya geciktirilmesi yüzünden insanın ebedi helake sürüklenmesi ve aksi halde tövbe sayesinde ebedi mutluluğa erişip Hak Teala’nın sevgili kullarından biri olması mümkündür. O halde maksat bu kadar muazzam olunca, birkaç günlük sıkıntının lafı mı olur?

Bil ki girişim ne oranda olursa olsun yararlıdır. Uhrevi durumu dünyevi durumla bir karşılaştır. Dünyada büyük bir maksada ulaşılmayınca, küçük maksattan vazgeçiliyor mu hiç? Mükemmel bir istek ve arzu elde edilemeyince, küçüğünden de geçilmiyor. O halde sen eğer tövbenin en mükemmeline erişemiyorsan, hiç değilse maksadın aslından ve öz hakikatinden da ayrı düşme ve olabildiği oranda tahsiline gayret et.

 

4. Bölüm: İstiğfarın Sonucuna Dair

Tevbe eden kişinin yapması gereken şeylerden birisi, Hak Teala’nın bağışlayıcılık makamına sığınması ve istiğfar halini elde etmesidir. Hz. Hakk’ın bağışlayıcılık makamından söz ve hal diliyle, alenen ve gizlice, acizane ve niyaz ile günahlarını ve etkilerini örtmesini dilemesidir. Elbette Hak Teala’nın gaffariyet ve settariyeti de ayıpları örtmeyi ve etkilerini bağışlamayı gerektirmektedir.

Amellerin melekutî şekli, insanın bir çocuğu mesabesindedir, hatta ondan daha üstün bir konumdadır ve tövbe ile istiğfar kipi de lanetleşme (mübahele) mesabesindedir. Hak Teala, gaffariyet ve settariyeti vasıtasıyla, o çocukları, mağfiret dileyen kimsenin lanetleşmesiyle kendisinden koparıp almaktadır. İnsanın günahlarından haberdar olan meleklere, suç defterlerini yazan katiplere, zamana, mekana ve insanın organlarına kısaca her şeye Hak Teala bu hususta unutkanlık vermekte ve insanın bu amellerini unutmalarını sağlamaktadır. Nitekim hadis-i şerifte bu duruma işaret edilerek şöyle buyurulmuştur: “İki meleğine ona ilişkin yazdıkları günahları unutturup, o kişinin beden uzuvlarına, işlediği günahları gizli tutmalarını ve yeryüzüne de onun dünyada işlediği suçları örtüp gizlemesini vahy eder.”

Hak Teala’nın insanın azalarına ve yeryüzüne hadis-i şerifte buyrulduğu gibi insanın işlediği günahları örtmelerini vahyetmesi de bu unutturma anlamında olabilir. Elbette tanıklık etmemelerini emretmesi de kastedilmiş olabilir. Belki de maksad, tekvini/yaratışsal tanıklık ile oluşan günahın etkilerinin yok edilmesidir. Nitekim kişi yaptıklarından tevbe etmediğinde de bütün uzuvları söz ve hal diliyle, her halde yaptıkları günahlara tanıklık edebilir. Nitekim Allah’ın gaffariyet ve settariyeti yaşadığımız bu dünyada da organlarımızın amellerimize tanıklık etmemelerini, zaman ve mekanın yaptıklarımızı örtmelerini gerektirmiştir ve tevbe etmemiz halinde bunlar diğer alemde de tanıklık etmeyeceklerdir veya amellerimizden örtülü kalacaklardır. Belki de tevbe etmiş insanın hiç kimsenin karşısında boynu bükük ve mahcup olmaması için Hakk Teala’nın (c. c) yüceliği, ikinci ihtimali gerektirmektedir. Yine de Allah bilir.

 

5. Bölüm: Tevbe-İ Nasuh’a Dair

Bil ki tevbe-i nasuhun yorumunda ihtilaf mevcuttur ve bunları özetle zikretmekte yarar vardır. Biz burada yüce muhakkik Şeyh Bahai’nin (r.a) söylediklerini tercüme etmekle yetiniyoruz.

Değerli muhaddis Meclisi (r.a) Şeyh Bahai’nin şöyle buyurduğunu nakletmektedir[13]: “Müfessirler tevbe-i nasuhla ilgili farklı yorumlar zikretmişlerdir. Bunlardan, biri halka nasihat eden tevbe anlamına geldiğidir. Yani bu tevbe, halkı, sahibinde güzel etkilerinin ortaya çıkması için, kendi benzerini yerine getirmeye davet etmektedir veya sahibine günahları söküp atmayı ve asla o günaha dönmemeyi nasihat etmektedir.

Diğer bir yorum ise nasuh tevbe, sadece Allah’ın rızası maksadıyla yapılan tevbedir. Nitekim mumundan arındırılmış halis bala da “nasuh bal” denilmektedir. Buradaki halislik ise, kişinin günahlarından ateşten korktuğu için değil, bu günahların çirkinliğinden veya Hak Teala’nın rızasına aykırı olmalarından ötürü pişmanlık duyup tevbe etmesidir.

Yüce araştırmacı Tusi de Tecrid-i Hikem’de[14] korkudan ötürü duyulan pişmanlığın tevbe olmadığını buyurmaktadır.

Diğer bir yorum ise, tevbe-i nasuhtaki “nasuh” ifadesinin “nesahat” tan, yani “dikmek” ten geldiğini ve tevbenin, günahların dinde meydana getirdikleri yırtılmaları dikip onardığını veya tıpkı terzinin giysi parçalarını birbirine dikmesi gibi, tövbenin de tevbe edenle Allah’ın veli ve dostlarının arasını bulup onları birbirine yaklaştırdığını belirtmektedir.

Başka bir yoruma göre ise burada geçen nasuh ifadesi, tevbe edenin bir sıfatıdır ve dolayısıyla tevbe kelimesine isnadı da mecazidir. Yani tevbe-i nasuh, kendi sahibine nasihatta bulunarak tövbeyi mükemmel ve kalpten günahların etkisini temizleyecek bir şekilde yerine getirmeyi nasihat etmektedir. Bu ise nefsin hasretlerle eritilmesi ve kötülük karanlığının iyilik ve güzellik aydınlığıyla aydınlatılması yoluyla gerçekleşir.”

 

Bütünleme: Bütün Varlıkların İlim ve Hayat Sahibi Olduklarına Dair

Bil ki tevbenin kimi hakikatleri, incelikleri ve sırları vardır ve her Allah yolu yolcusunun da kendi makamına has bir tevbesi mevcuttur. Ama bizim o makamlardan bir haz ve nasibimiz olmadığından, bu sayfalarda onlardan söz etmemiz uygun değildir. O halde en iyisi hadis-i şeriften istifade edilen ve aynı zamanda Allah’ın yüce kitabı ve çeşitli yerlerde yer alan bir çok hadislerle de mutabık düşen bir hususu aktarmakla sözlerimizi sona erdirelim ve o da her varlığın ilim, hayat ve bilinç sahibi olduğu, hatta bütün varlıkların Hakk’ın (c. c) mukaddes makamını bildikleri hususudur. Nitekim organlara ve yeryüzüne insanların günahlarını gizlemesinin emredilmesi, onların ilahî emre itaat etmesi ve Kur’an’da açıkça belirtilen ve bir çok rivayetlerde de yer alan[15] bütün varlıkların Allah’ı zikretmesi gerçeği, tüm varlıkların ilim, idrak ve hayat sahibi olduğunun en büyük delilidir ve hatta Hak Teala’nın kutsal zatı ile “O’nun bildirmek istediği” [16] kullarından başka hiç kimsenin bilmediği yaratıcı ile yaratıklar arasındaki özel ilişkiye işaret etmektedir. Bu Kur’an-ı Kerim’in ve Masum İmamlar’ın hadislerinin insanoğluna duyurdukları ve İşrak (Işıkçılık, İllumintive) felsefesine, tasavvuf ehlinin keşiflerine ve sülûk ve riyazet ehlinin müşahedelerine uygun düşen bir husustur.

Tabiat öncesi yüce ilimlerde de ispat edildiği üzere vücud; kemal, sıfat ve isimlerin bizatihi aynısıdır. Hangi aşamada zuhur eder ve hangi aynada tecelli ederse, ilim, hayat ve diğer yedi temel kemalin tümüyle zahir olur ve tecelli eder. Vücud hakikatinin tecelli aşamalarının ve mabudun kamil cemal nurunun nüzul mertebelerinin her birinin “ehadiyet” makamı ve rububiyet makamı hakkındaki gizli marifet ile özel bir ilişkisi vardır. Nitekim ayet-i şerifede şöyle buyrulmaktadır: “Hiç bir canlı yoktur ki O, onun perçeminden tutmuş olmasın.” [17]

Denildiği üzere ayette geçen “huve”, hüviyet (“ kim”lik) gaybına ve “perçeminden tutmak” da hiç bir varlığın haberdar olamadığı o asıl gaybi sırsal ve vücudî irtibata işaret etmektedir.

 

 

 


[1] Usul-i Kafi, c. 2, s. 430, Kitab’ul İman ve’l Küfr, Babu’t Tevbe, 1. Hadis.

[2] Usul-i Kafi c. 2, s. 435, Kitabu’l İman Ve’1-Küfr, Babu’t-Tevbe, 10. Hadis.

[3] Al-İ İmran/54.

[4] Peygamber (s. a. s) şöyle buyurmuştur: “İnsanoğlu yaşlandığı zaman iki şey onunla birlikte baki kalır: Hırs ve uzun emeller. (Hisal, c. 1, s. 73, Bab’ul İsneyn, 112. hadis ve İhya-u Ulumiddin, c. 4, s. 438, Kitab-u Zikri’l Mevt ve ma Be’dehu, Fezilet-u Kesr’il Emel

[5] İmam Sadık (a.s) Peygamberin (s.a.a) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Her kim ölümünden bir yıl önce tevbe ederse Allah tevbesini kabul eder.” Peygamber daha sonra şöyle buyurdu: “Bir yıl çoktur. Her kim ölümünden bir ay önce tevbe ederse Allah tevbesini kabul eder.”daha sonra şöyle buyurdu: Bir Cuma (hafta) çoktur. Her kim ölümünden bir gün önce tevbe ederse Allah tevbesini kabul eder.” Daha sonra şöyle buyurdu: “Bir gün çoktur, her kim ölümü görmeden önce tevbe ederse Allah tevbesini kabul eder.” (Usul-i Kafi, c. 2, s. 440, Kitab’ul İman ve’l Kufr, bab-u fi Ma A’tallahu Azze ve Celle Ademe Vakt’et-Tevbe, 2. hadis

[6] Bakara/222

[7] Mu’cem-i Ehadis-i Nebevi, c. 1, s. 304

[8] Hümeze/7

[9] Ebu’l-Hasan Muhammed b. Hüseyin b. Musa, Şerif Razi diye meşhurdur. Seyyid Razi (359-406) meşhur Şii bilginidir. Şeyh Mufid’in öğrencisidir. Şeyh Tusi ve diğerleri de ondan rivayet etmişlerdir. Edebiyat ve belagat ilminde önde gelenlerden biridir. Diğer İslami ilimlerde de büyük bir ilme sahiptir. Züht ve yüceliği dillere destan idi. Babasından sonra Seyyidlerin başkanlığı görevi ona verilmiştir. İnşirah’us-Sadr, Hesais’ul-Eimme, Telhis’ul-Beyan en Mecazat’il-Kur’an, Mecazat’ul-Asar’in-Nebeviyye gibi eserler geride bırakmıştır. En meşhur eseri ise Nehc’ül-Belağa’dır.

[10] Feyz, Nehcu’l Belağa, Hikmet, 409.

[11] Mesnevi, 5. Defter, 1537. Beyt

[12] Kabirleri deşen ve sonra tövbe eden gencin hikayesi tefsir ve hadis kitaplarında şöyle nakledilmiştir: Bir gün Muaz b. Cebel Peygamber’in (s.a.a) huzuruna vardı ve şöyle arz etti: “Kapının önünde bir genç şiddetle ağlamakta ve sizinle görüşmek istediğini belirtmektedir.” Peygamber (s.a.a) onu kabul etti ve neden ağladığını sorunca da genç şöyle dedi: “Büyük günahlar işledim, bu günahlarımdan ve Allah’ın gazabından korkmaktayım.” Peygamber ona Allah’ın rahmetini ümit etmesini söyleyerek şöyle buyurdu: “Allah-u Teala insanın büyük günahlarını da bağışlar.” Daha sonra o gence günahını sordu. Genç şöyle dedi: “Yedi yıldır kabirleri deşiyor ve kefenleri çalıyordum. Bir gece ensardan genç bir kızın mezarını deştim ve onunla ilişkide bulundum. Oradan geri dönünce beni Allah’ın azabıyla tehdit eden bir ses işittim.” Peygamber (s.a.a) gencin bu olayını işitince onu yanından kovdu. Genç dağın başına çıktı, kırk gün kırk gece kendi haline ağladı. “Kötülük yaptıklarında” ayeti nazil oldu. Peygamber o gencin yanına gitti ve Allah’ın tövbesini kabul buyurduğunu müjdeledi. (Bihar’ul-Envar, c. 6, s. 23, Kitab’ul-Adl-i ve’l-Mead, Bab’ut-Tevbe ve envaiha ve şeraitiha, 26. hadis ve Tefsir-i Safi, Al-i İmran 135. ayetin tefsirinde

[13] Erbein, Şeyh Bahai, s. 332, 38. hadis, Mir’et’ul-Ukul, c. 11, s. 295, Kitab’ul-İman ve’l-Kufr, Bab’ut-Tevbe, 1. hadis

[14] Keşf’ul-Murad, fi Şerh-i Tecrid’il-İtikad, s. 264, 6. maksat, fi vucub’it-Tevbe

[15] İsra/44 ve Tefsir-i Burhan’da bu ayetin tefsirinde varlıkların tesbihatı hakkında sekiz hadis nakledilmiştir.

[16] Cin/27. ayete işarettir.

[17] Hud/56

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı