AHLAK

Peygamberimiz ve Ehl-i Beyt Işığında Adalet

ADALET

Zulmün karşıtı. Adalet vicdanî bir kalkandır. Kişiyi zulme karşı ko­rur ve onu âdil davranmaya, hak ve yükümlükleri yerine getirme­ye yöneltir.

Faziletlerin efendisi, övünçlerin sembolü, uygar bir toplumun iske­leti, barış ve mutluluğun yolu adalettir.

İslâm dini, adalet ilkesine büyük önem vermiştir. Kur’ân ve sünnet­te, bu prensip üzerinde ısrarla durmuş, müslümanlar âdil olmaya teşvik edilmişlerdir.

“Allah adaleti ve ihsanı emreder.” (Nahl, 90)

“Söylediğiniz zaman da akrabanız da olsa adalet yapın.” (En’am, 152)

“Allah, size emanetleri eh/ine vermenizi, insanlar arasında hükmet­tiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder” (Nisa, 58)

İmam Sadık(as) der ki: “Adalet baldan tatlıdır, kaymaktan yumuşak­tır ve miskten daha hoş kokuludur.”

er-Râvi Ali b. Hüseyin’e (as) der ki: “Bana dinin tüm yasalarını kapsa­yan bir söz söyle.” İmam şu cevabı verir: “Hak söz, âdil hüküm ve ahde vefa (antlaşmalara bağlı kalma)”

İmam Rıza (as) şöyle der: “Yönelimde adalet ve ihsanı gözetme isteği, nimetin devamının ilanı niteliğindedir.”

ADALETİN TÜRLERİ

Adaletin göz kamaştırıcı türleri vardır. Sözkonusu oldukları yerde güzellik ve görkemlilik yansıtırlar. Adalet türlerinin en önemlilerini şu şekilde sıralayabiliriz:

1) İnsanın Allah’a karşı âdil olması. Adaletin en parlak şekli, en ulu kavram ve anlamını ve ifadesini eksiksiz bulduğu şeklidir. İnsanoğlu, nimetleri saymakla bitmez, iyiliklerini sıralamak insan gücüne sığmaz en büyük nimet vericiye karşı yükümlü olduğu adalet görevini nasıl ye­rine getirebilir?

Adalet denklik olduğuna göre, nimetin miktarınca ve nimeti vere­nin şerefi mikdarınca karşılık vermek olduğuna göre, Vacibu’l-Vücud’a (Yüce Allah’a) karşı bu görevi eksiksiz yerine getirmek, bütün yaratıl­mışlara karşı mutlak olarak müstağni olan, âlemlerin Rabbinin karşılı­ğını tam olarak vermek, bir insan için imkânsızdır. İnsanın kusurları ile beraber ve Ulu Yaratıcının muvaffak kılması başka.

Allah’a karşı âdil olmayı, O’na inanmak, O’nu bir ve ortaksız bil­mek, kulluğu sırf O’na özgü kılmak, kullara gönderdiği elçilerini ve ka­nıtlarını tasdik etmek, bunun gereklerini yerine getirmek, sevgisini ka­zanmak, kulluğu ile onur duymak, O’na yönelik itaati sürekli bir alış­kanlık haline getirmek ve O’na isyan etmekten kaçınmak şeklinde özet­leyebiliriz:

2) İnsanın topluma karşı âdil olması. Bu yükümlülük, toplumu oluşturan fertlerin haklarını gözetmek, onlara eziyet etmekten, kötülük yapmaktan sakınmak, en yüce ahlâkla onları idare etmek, ilişkilerde güzelliği esas almak, onlar için hayrı istemek, düşkün ve yoksullara şef­kat göstermek şeklinde gerçekleştirilir. Kuşkusuz bu tutum ve davra­nışlar toplumsal adaletin gerçekleşmesine dönük önemli adımlardır.

Yüce Allah, bir âyet-i kerimede, sosyal adalet olgusunu şu ifadelerle dile getirmiştir: “Allah adaleti, ihsanı, akrabaya vermeyi emreder; Jahşâdan, münkerden ve azgınlıktan meneder. Düşünüp akletmeniz için size böyle öğüt verir.” (Nahl, 90)

Emiru’l-Mu minin(as) sosyal adaletin metodunu, sistemini şu veciz ve beliğ ifadelerle çizer. Oğluna şöyle der:

“Yavrucuğum, kendini, kendinle başkalarının arasına bir mizan gibi düşün. Kendin için istediğini başkaları için de iste. istemediğin şeyi onun için de isteme, sana zulmedilmesini istemediğin gibi sen de baş­kalarına zulmetme. Sana iyilik yapılmasını istediğin gibi, sen de başka­larına iyilik yap. Başkasının çirkin söz ve davranışlarını, kendin için de çirkin olarak değerlendir ve onlardan sakın. Onlara yapmayı kendine yedirdiğin şeyi, onların da sana yapmalarına razı ol. Bildiğin şeyler az da olsa, bilmediğin şeyler hakkında konuşma. Sana söylenmesini iste­mediğin şeyi, başkasına söyleme.”

Hz. Ali(as), bu sözlerinde, sevgili oğluna insanlar arası ilişkilerde bir terazi gibi âdil olmasını ögütlüyor. Sonra da, olumlu ve olumsuz yönle­rini ele alarak adaletin şekil ve yöntemlerini açıklıyor.

3) Dirilerin, hayattan göçmüş, geride mal ve servet bırakmış, mal ve servetin zevkinden, lezzetinden yoksun kalmış, ebedi yolculukların­da bir kaç metrelik kefen bezinden ve toprağın bağnndaki daracık me­zar çukurundan başka bir şey kazanamamış olan ölülere karşı âdil dav­ranmaları.

Şu halde yaşayan insanların geçmişlerini vefa, şefkat ve hayırla an­ma duygularıyla düşünüp hatırlamaları adaletin gereğidir. Bunu, vasi­yetlerini yerine getirme, borçlarını ödeme, onlar adına hayırlar işleme, Yüce Allah’tan onlar için bağışlanma, hoşnutluk ve merhamet dileme şeklinde gerçekleştirebilirler.

İmam Sadık(as) der ki: “Yaşayan insanlar kendilerine sunulan arma­ğanlardan dolayı sevindikleri gibi, ölüler de, kendileri için merhamet ve bağışlanma dilenmesi durumunda sevinirler.”

“Bir müslüman, bir ölü adına salih bir amel işlerse, Yüce Allah onun ödülünü ikiye katlar ve bu amelin sevabından ölüyü de yararlan­dırır.”

4) Yöneticilerin adaleti: Vatandaşların idarecileri, ümmetin işlerini yürüten liderleri olmaları hasebiyle yöneticilerin insanlara karşı âdil ol­maları son derece önemlidir. En çok onların bu niteliğe sahip olmaları gerekir. Adalet kavramı, en güzel şekilde, onların davranışlarında ifade­sini bulur. Adalete uygun olarak sergiledikleri hareketler çok daha gör­kemli, çok daha hayranlık uyandırıcı olur. İnsan hayatı üzerinde çok daha etkin olur.

Onların âdil olmaları ile insanlar kendilerini güvende hissederler. Ba­rış egemen olur, huzur yaygınlaşır, yurttaşlar, yönetilenler mutlu olur.

Ama yöneticilerin zalim ve zorba kimseler olmaları ile bu güzellik­ler tersine döner, temennilerin aksi gerçekleşir. Bu durumda toplum hayatına bunalım, kaos, anarşizm egemen olur.

ADALETİN GÜZELLİKLERİ

Dejenere olmamış yalın fıtrat, adalete yönelik sevgi ve aşk duygularını besler. Yalın fıtrat, tersyüz olmamış özyaratılış, zulümden nefret eder, onu tepkiyle karşılar. İnsanlık, yeryüzüne adım attığı günden bu yana, yasaların ve ilkelerin değişmesine rağmen adaletin yüceltilmesi

ve kutsanması, faziletlerine ve olumlu sonuçlarına sahip olunması, bu uğurda her türlü fedakârlık gösterilmesi hususunda görüş birliği içinde olagelmiştir.

Adalet, toplumsal hayatın sırrı, birlikte yaşamanın sembolü, top­lumsal üstünlüğün ve mutluluğun dayanağı, güvenlik ve huzurun ga­rantisi, hayattaki en yüce hedefi ve idealidir.

Dağılıp gitmeyen hiçbir büyük devlet, darmadağın olmayan hiç bir köklü medeniyet yoktur ki, bunun nedeni adalet ilkesini yitirmeleri, bu temel ilkeyi küçümsemeleri olmasın. Ehl-i beyt imamları (as) adalet ilke­sinin en ideal örnekleriydiler. Sözleri ve davranışları insanlık için ada­let, hak ve doğruluk yollarını aydınlatan ölümsüz dersler niteliğindedir.

EHL-İ BEYTİN ADALETİNDEN ÖRNEKLER

Suvade b. Kays, hastalandığı günlerde Resulullah(sas) şöyle der: “Ya Resulallah, sen Taiften geri döndüğünde seni karşılamıştım. O sıra­da, kulakları yank devenin sırtında bulunuyordum. Elinde ince bir dal vardı. Sen deveye vurmak isterken kaldırdığın dal karnıma isabet etti.” Bunun üzerine Resulullah’sas’ kendisine kısas yapmasını emretti. Suva­de: “Ya Resulallah, karnını aç” dedi. Resulullah karnını açtı. Suvade: “Ağzımı karnın üzerine koymama izin verir misin?” dedi. Resulullah ona izin verdi. Bunun üzerine Suvade: “Resulullahın vücudundaki kı­sas yeri ile, ateş günü ateşten sığınırım” dedi. Resulullah(sas): “Ey Suvade b. Kays af ediyor musun, yoksa kısas mı istiyorsun?” dedi. Suvade: “Aksine af ediyorum, ey Allah’ın Resulü” dedi. Bunun üzerine Resulullah(sas) şöyle buyurdu: “Allah’ım, senin elçin Muhammedi affettiğin gibi, sen de Su­vade b. Kays’ı affet”

Ebu Said cl-Hudri der ki: Bir bedevî Resulullah’ın yanına geldi ve kendisinde olan borcunu istedi. O kadar sıkıştırdı ki, şunu bile söyledi: “Borcunu ödemedikçe, seni zorlayacağım.” Bunun üzerine, ashab ada­mı azarlayıp: “Yazıklar olsun sana, kiminle konuştuğunu biliyor mu­sun?” dediler. Adam: “Ben hakkımı istiyorum” dedi. Bunun üzerine Resulullah(sas) şöyle buyurdu: “Yoksa siz hak sahibinden yana değil misiniz?”

Sonra birini Havle binti Kays’a göndererek ona şu haberi gönderdi: “Eğer yanında hurma varsa, borcumuzu öde; hurmalarımız gelince senden al­dığımızı veririz” Havle: “Evet, anam, babam sana feda olsun ya Resulallah” dedi. Resulullah ondan hurmayı alıp bedevinin borcunu ödedi, Be­devi hurmasından yedi sonra şöyle dedi: “Sözünü tuttun, Allah da sana vaadettiğini yerine getirsin.” Resulullah şöyle buyurdu: “İşte bunlar in­sanların en hayırlılarıdır. Hiç şüphesiz, bir toplumda güçsüzler titremeden, korkmadan haklarını almadıkları sürece o toplum arınmaz, yücelmez”

Bir rivayete göre, sözkonusu bedevi kâfirdi, bu yüce karakteri, bu güzel ahlâkı görünce müslüman oldu ve şöyle dedi: “Ya Resulallah, bu güne kadar senden sabırlısını görmedim.”

Emiru’l-Müminin(as) de böyleydi.

İmam Sadık(as) der ki: “Ali(as) yönetime gelince, minbere çıktı. Önce Allah’a hamd-ü sena etti. Sonra şöyle dedi: “Sizin malınızdan bir dir­hem eksiltmem. Yesrib’te bana verilecek bir hurma çekirdeği yoktur ki, onu size tasadduk etmeyeyim. Yoksa siz, beni nefsini men edip size ve­ren biri mi görüyorsunuz?” Bu sırada Ukeyl’ra’ kalktı ve şöyle dedi: “Allah’a andolsun, sen benimle bir siyahı Medine’de eşit kılacaksın.” Bunun üzerine Hz. Ali(as) o’na:”Otur” dedi. “Burada senden başka konu­şacak biri yok mu? Senin siyaha bir hayırda öne geçme veya takvadan başka bir üstünlüğün yoktur.”

es-Sadık de İbn-i Hacer şöyle der: (sh. 79) İbn-i Asâkir’in rivayetine göre, Ukeyl Hz. Ali’mden mal ister ve der ki: “Ben muhtacım, yoksu­lum, bana ver. ” Hz. Ali(as) o’na: Sabret. Müslümanlardan sana verilecek bir şey gelirse, onu sana veririm” der. Ukeyl ısrarla ister. Bunun üzerine Hz. Ali(as) bir adama: “Bunun elinden tut ve pazardaki dükkânlara götür ve o’na de ki: Şu kilitleri aç ve dükkânların içinde olanı al” diye emret­ti. Ukeyl: “Sen beni hırsız mı yapmak istiyorsun?” dedi. Bunun üzerine Hz. Ali(as): “Ama sen beni hırsız yapmak istiyorsun. Müslümanların mallarını, onların haberi olmadan bana ver, diyorsun.” Ukeyl: “Muavi-ye’ye gideceğim” dedi. Hz. Ali(as): “Sen bilirsin” dedi. Ukayl Muaviye’nin yanına gitti, o’ndan mal istedi. Muaviye o’na yüz bin dirhem ver­di. Sonra o’na: “Minbere çık ve Ali’nin sana nasıl davrandığını, buna karşılık benim nasıl davrandığımı anlat” dedi. Ukeyl minbere çıktı. Ün­ce Allah’a hamd etti, nimetlerini sayarak O’nu övdü. Sonra şöyle dedi: “Ey insanlar, size haber veriyorum. Ben Ali(as)’den dinine rağmen mal istedim. Ama o, dinini tercih etti. Sonra gelip dinine rağmen Muaviye’den istedim. O ise, dinine karşılık beni tercih etti.”

Bir grup arkadaşı, dünyayı talep ederek insanların etrafından dağıl­dıkları, bir çoklarının Muaviye’nin yanına kaçtıkları sırada Hz. Ahi’nin yanına gelip şöyle derler: Ey mü’minlerin emiri. şu malları dağıt, şu Arap ileri gelenlerini ve Kureyş’in ulularını Mevaliden ve Acemlerden üstün tut. Muaviye’nin yanına kaçmalarından korktuğun insanlara mal vererek yanında tut. “Emiru’l-Mü’minin(as) onlara şu ceva­bı verir: “Zaferi cömertlikle mi elde etmemi tavsiye ediyorsunuz? Hayır, Allah’a andolsun ki, böyle yapmayacağım. Güneş doğdukça ve gökte yıldızlar parladıkça bu kararımdan dönmem. Allah’a andolsun ki, eğer onların malı olan bu mal benim olsaydı, bunu aralarında bölüştürür­düm. Mal onlarınken aksini mi yaparım ben?”

İbn-i Abbas der ki: ona gittiğimde (Hz. Ali’yi(as) kastediyor) bir ayakkabıyı yamadığını gördüm. Sonra onu tekinin yanına bıraktı. Bana dedi ki:

– Bunlara bir değer biç. Ben de dedim ki:

– Bunların hiçbir değeri yok. O da:

– Buna rağmen yine de biç, dedi. Ben de:

– Birkaç dirhem, dediğimde O şöyle dedi.

– Allah’a yemin olsun ki, eğer Hak olan bir haddi ikâme etmem ve­ya bir bâtılı def etmem sözkonusu olmasaydı, size halife olmaktansa bunlar benim için daha iyiydi.

Etiketler

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı