Hz. Muhammed(s.a.v)Uncategorized

PEYGAMBERİMİZİN ÇOCUKLUĞU

çocukluğu

[accordions]
[accordion title=” YENİ DOĞAN ÇOCUKLARIN SÜTANNELERE VERİLMESİ ÂDETİ“]

Yeni Doğan Çocukların Sütannelere Verilmesi Âdeti

Yeni doğan çocuklarını sütannelerine vermek, Kureyş ve diğer Arap eşrafının âdetleri idi.

Bu da; kadınların kocalarıyla daha rahat meşgul olmalarını ve çocukların da[103] kırda yaşayan Araplar içinde,[104] özellikle havasının güzelliği, rutubetinin azlığı ve suyunun tatlılığı ile tanınan yerlerde yaşayan şerefli kabileler arasında[105] sağlam vücutlu, sıkı etli, cesaretli yetişmelerini ve düzgün ve pürüzsüz konuşmayı öğrenmelerini sağlamak içindi.

Emevî halifelerinden Abdulmelik b. Mervan:

“Velid’i sevmek, bize zarar verdi!” derdi.

Velid; annesinin yanından ayrılmadığı için, konuşurken hep gramer hatası yapardı.

Kardeşi Süleyman ise, çok düzgün ve pürüzsüz konuşurdu. Çünkü, Süleyman ve öteki kardeşleri, kırda otururlardı.

Arapça’yı açık, pürüzsüz ve düzgün konuşmayı orada öğrenmişlerdi.[106]

Umumiyetle Araplar için tek lügat vardı. Benî Sa’d b. Bekr’lerin ise lügatları yedi idi.

Benî Sa’d b. Bekr b. Hevazin’ler; Arap kabileleri içinde, dil bakımından en fesahatli olanı, en açık, en düzgün ve en pürüzsüz konuşanı idi.[107]

Benî Sa’d b. Bekr kabilesi; Arap kabileleri arasında cömertlikleri ve şereflilikleri ile de tanınmış bir kabile idi.[108]

Mekke çevresinde ve Harem içinde oturan kabilelerden sütannesi olanlar, her yıl, iki kez, yaz ve güz mevsimlerinde Mekke’ye gelerek, yeni doğan çocukları-ücretle emzirmek üzere-alıp yurtlarına götürür­lerdi.[109]

 [/accordion]

[accordion title=” SÜTANNESİ HALİME HATUNUN PEYGAMBERİMİZ (A.S.)I BÜYÜTÜŞÜ“]

Sütannesi Halime Hatunun Peygamberimiz (a.s.)ı Emzirişi ve Büyütüşü

Peygamberimiz (a.s.)ı; Süveybe Hatundan sonra, Benî Sa’d b. Bekrkabilesinden sütannesi Halime Hatun götürüp emzindi.[110]

Halime Hatun; Kays b. Aylan’lardan Ebu Züeyb Abdullah b. Hâris’in kızı [111] ve Sa’d b. Bekr b. Hevazin’lerden Haris b. Abduluzza’nın da zevcesi idi.

Peygamberimiz (a.s.)ın bu sütanne ve babadan kardeşleri de, Abdullah b. Haris, Üneyse binti Haris ve Şeyma binti Haris idi.

Halime Hatun; yanında, kocası ve memedeki küçük oğlu ve Benî Sa’d b. Bekr kadınlarından dal[112] on kadın olduğu halde,[113] emdirilecek oğlan çocuğu arayıp bulmak üzere, yurtlarından yola çıktılar.[114] Mekke’ye geldiler. [115]

Halime Hatun der ki:

“İçindebulunduğumuz kuraklık ve kıtlık yılında, hiçbir şeyimiz kalmamıştı.

Ben, kır merkebimin üzerinde idim.

Yanımızda yaşlı bir devemiz de bulunuyordu.

Vallahi, o bize bir damla bile süt vermiyordu.

Fakat, biz, bir yağmura kavuşmayı, darlıktan kurtulmayı umup duruyorduk.

Üzerinde bulunduğum arık ve zayıf merkebimin yürüyüşünün ağırlığı, arkadaşların canını sıkacak dereceye varmıştı.

Nihayet, Mekke’ye varıp, emzirilecek oğlan çocukları aramaya başladık.

İçimizde hiçbir kadın yoktu ki, o ona arz ve teklif edilsin de, ‘Yetimdir!’ denilince onu almaktan kaçın­mış olmasın!

Çünkü, bizler, emzireceğimiz çocuğun babasından bahşişe kavuşmayı umuyor, ve onun [Peygamber (a.s.)ın] hakkında da:

‘Yetimdir. Annesi ve dedesi, bize ne ihsan yapabilecek?’ diyorduk.

Bunun için, hepimiz, onu emzirmek üzere almak istememiştik.

Benimle gelmiş olan kadınlardan, emzirilecek çocuk almayan, benden başka, kalmamıştı.”[116]

O sırada, Abdulmuttalib, Peygamberimiz (a.s.) için sütannesi arayıp duruyordu.[117]

Halime Hatun der ki:

“Abdulmuttalib, benimle karşılaşınca:

‘Sen, kimsin?’ diye sordu.

‘Ben, Benî Sa’d’lardan bir kadınım!’ dedim.

‘İsmin nedir?’ diye sordu.

‘Halime’ dedim.

Abdulmuttalib gülümsedi:

‘Ne güzel! Ne güzel! Sa’d ve hilm iki güzel haslettir ki, dünyanın hayrı da, ebediyetin izzet ve şere­fi de bunlardadır.

Ey Halime! Benim yanımda yetim bir çocuk vardır ki, onu Benî Sa’d kadınlarına teklif ettim.

‘Biz, götüreceğimiz çocuklardan yararlanmayı, onların babalarından ikram görmeyi umuyoruz’ diy­erek, almaya yanaşmadılar.

Onu emzirmeyi, sen üzerine alır mısın?

Belki onun yüzünden saadete, mutluluğa erersin’ dedi.

Ben de:

‘Bana biraz müsaade et de, kocama bir danışayım’ dedim.

Hemen, kocamın yanına dönüp durumu ona haber verdim [118] ve:

‘Mekke’de, bu yetim çocuktan başka, emzirilecek çocuk yoktur! O çocuğu almamızı uygun görür müsün?

Ben yurdumuza eli boş dönmemizi hoş bulmuyorum.[119]

Vallahi, ben, arkadaşlarım arasında, emzirilecek bir çocuk almadan geri dönmeyi istemiyorum.

Vallahi, o yetime gideceğim. Ben de onu alacağım!’ dedim.

Kocam:

‘Bunu yapmanda bir sakınca yok. Belki, Allah onun yüzünden bereket ve bolluk ihsan eder.[120]

Ey Halime![121] Git, al onu!’dedi.[122]

Döndüğüm zaman, Abdulmuttalib’i oturmuş, beni bekliyor bir halde buldum.

Kendisine: ‘Haydi, çocuğu getir!’ deyince, yüzünde sevinç belirdi ve beni hemen Âmine’nin evine götürdü.

Âmine, bana ‘Hoş geldin! Safa geldin!’ dedi. Beni Muhammed (a.s.)ın bulunduğu odaya koydu.[123]

Odaya girdiğim zaman, o, sütten daha ak bir yün kumaşa sarılmış, kendisinin altına da yeşil ipek­ten bir sergi serilmişti.

Sırtüstü yatırılmış, mışıl mışıl uyuyor, kendisinden misk kokusu geliyordu!

Sevimliliğine ve yüzünün güzelliğine hayran oldum.

Kendisini uykudan uyandırmaya kıyamadım.

Ellerimi göğsünün üstüne yavaşça koyduğum zaman, gülümsedi ve bana bakmak için gözlerini açtı.

Hemen, iki gözünün arasından öptüm ve kucağıma aldım.'”[124]

Hz. Âmine:

“Bana, üç gece: ‘Oğlunu, Benî Sa’d b. Bekr’lerde Ebu’z-Züeyb ailesi içinde emzireceksin!’ denildi” dedi.

Halime Hatun:

“İşte, bu kucağımdaki çocuğun sütbabası Ebu’z-Züeyb’dir. O benim babamdır” dedi.

Hz. Âmine gerek hamilelik, gerek doğum sırasında gördüklerini haber verip “Oğlumu iyi koru!” diy­erek Halime Hatuna sıkı sıkı tenbihatta bulundu.

Halime Hatunun içi son derecede ferahladı, işittiği şeyler kendisini sevindirdi.[125]

[/accordion]

[accordion title=” HALİME HATUN’UN AİLESİNİN HAYRA VE GEÇİM BOLLUĞUNA KAVUŞMASI“]

Halime Hatun’un Ailesinin Peygamberimiz (a.s.) Yüzünden Hayra ve Geçim Bolluğuna Kavuşması

Halime Hatun, hatıralarını anlatmaya devamla derki:

“Ben onu, ancak başkasını bulamadığım için almıştım.

Binitimin ve yolculuk eşyalarımın yanına döndüğüm ve kucağıma alıp emzirmek istediğim zaman, ona, memelerimden, dilediği kadar süt geldi!

O da, onunla birlikte sütkardeşi de, kanasıya emdiler ve uyudular*

Halbuki, bundan önce, bizim çocuk, kendisiyle birlikte bizi de hiç uyutmam işti.

Kocam, kalkıp o yaşlı ve sütsüz devemizin yanına vardığı zaman, onun da memelerinin sütle dolu olduğunu gördü.

Kendisi, ondan, içeceği kadar süt sağıp içti.

Kendisiyle birlikte, ben de içtim.

Her ikimiz de süte kandık ve doyduk!

Bambaşka ve hayırlı bir gece geçirdik.

Sabaha çıktığımız zaman, kocam, bana: Vallahi, ey Halime! İyi bil ki, sen mübarek bir çocuk almış bulunuyorsun1 dedi.

‘Vallahi, ben de böyle olmasını umuyor ve diliyordum1 dedim.

Sonra, hayvanıma bindim. Çocuğu da kucağıma aldım.”[126]

Haris ise yaşlı devesinin üzerine bindi; Sirer vadisinde yol arkadaşlarına yetiştiler.

“Kadınlar

‘Ey Halime! Ne yaptın’ diye sordular.

‘Vallahi, hayır ve bereketi en büyük olan bir çocuğu görüp aldım.’

‘Yoksa, o kucağındaki, Abdulmuttalib’in oğlu [torunu] mu?’ dediler.

‘Evet!’ dedim.

Kadınlarımızdan bazılarının kıskandıklarını gördüm.[127]

Vallahi, benim merkebim öyle hızlı gidiyordu ki, hepsinin önüne geçti.

Kafiledekilerin merkeplerinden hiçbirisi ona yetişemediler.

Nihayet, kadın arkadaşlarım, bana:

‘Ey Ebu Züeyb’in kızı! Yazıklar olsun sana! Biraz durup bizi beklesen a? Gelirken üzerine binmiş olduğun merkep bu değil miydi?’ diyerek sesleniyorlar; ben de onlara:

‘Evet! Vallahi, işte o merkeptir’ diyordum.

Şaşırıyorlar ve:

‘Vallahi, buna şaşılacak birşey olmuş!’ diyorlardı.

Nihayet, Benî Sa’d yurtlarındaki evlerimize geldik.

Ben; Allah’ın yarattığı yerlerden, Benî Sa’d yurdundan daha kurak bir yer bulunduğunu bilmiyorum.

Fakat, çocuğu yanımıza getirdiğimizden beri, davarlarımız akşamları karınları tok ve memeleri sütlü olarak dönüyor ve biz de onlardan süt sağıp içiyorduk.

Halbuki, hiç kimse, davarlarından sağıp içecek bir damla süt bulamıyordu.

Hatta, kavmimizden, çevremizde bulunanlar, çobanlarına:

‘Yazıklar olsun size! Ebu Züeyb’in kızının çobanı nerede yayıyor, otlatıyorsa, siz de onunla birlikte yaysanız ya’ diyerek çıkışmakta idiler.

Fakat, onların davarları akşamlan karınlan aç, memelerinde bir damla bile süt sızmaz bir halde dön­erlerken, bizim davarların karınları tok, memeleri sufle dolu olarak dönerlerdi!

Yüce Allah, bize, onun [Peygamberimiz (a.s.)ın] yüzünden hayır ve bereketi arttırdı durdu.

Onun büyüyüp yetişmesi de başka çocuklara benzemiyordu.”[128]

* Peygamberimiz (a.s.), daima, sütannesinin memesinden birisini emmekle yetinip diğerini emmekten kaçınır; onu, süt ortağı, sütkardeşi Abdullah’a bırakırdı.[129]

 [/accordion]

[accordion title=” Peygamberimiz (a.s.)ın Büyümesindeki Başkalık“]

Peygamberimiz (a.s.)ın Büyümesindeki Başkalık

Başka çocukların bir aydaki büyümelerini o bir günde büyüyor, başka çocukların bir yıldaki büyümelerini o bir ayda büyüyordu![130]

Peygamberimiz (a.s.); daha iki aylık iken, her tarafa yuvarlanmaya çalışıyordu.

Üç aylık olunca, ayağa kalkıp day duruyordu!

Dört aylık olunca, duvara tutunup yürüyordu!

Beş aylık olunca, bir yere tutunmadan yürüyebiliyordu!

Altı ayı tamamlayınca, yürümeyi hızlandırmıştı.

Yedi aylık iken, konuşuyor, her tarafa gidip geliyordu.

Sekiz aylık iken, konuşuyor, konuşulanı anlıyordu.

Dokuz aylık iken, açık ve düzgün konuşmaya başlamıştı.

On aylık iken, çocuklarla ok atıyordun [131]

 [/accordion]

[accordion title=” Peygamberimiz (a.s.)ın Sütten Kesilişi ve Annesine Götürülüşü “]

Peygamberimiz (a.s.)ın Sütten Kesilişi ve Annesine Götürülüşü

Halime Hatun der ki: “İki yıl geçince, onu sütten kestim.[132]

Kendisi, iki yılı doldurduğu zaman, oldukça iri ve gösterişli bir çocuk olmuştu. Onu annesine götürdük, ama biz, onun yüzünden gördüğümüz hayır ve bereketten dolayı, kendisi­ni yanımızda bir müddet daha tutmaya çok istekli bulunuyorduk.”[133]

Habeş Hıristiyanlarının Peygamberimiz (a.s.)ı Halime Hatunun Elinden Almaya Kalkışmaları

Sütannesi Halime Hatun, Peygamberimiz (a.s.)ı Medine’ye, annesine götürürken, [134] Siner vadisinde[135] Habeş Hıristiyanlarından bazı kimselere rastlamıştı. [136]

Hıristiyanlar, Halime Hatuna nereye gittiğini sordular.[137] Sonra da, Peygamberimiz (a.s.)a dikkatli dikkatli baktılar.[138] Arkasını döndürüp[139] onun iki kürek kemiği arasındaki peygamberlik hâtemine ve gözlerinin beyazındaki kırmızılığa baktılar.

Kırmızılık hakkında:

“Gözlerinden bir şikâyeti, hastalığı var mı?” diye sordular.

Halime Hatun:

“Hayır! Bu kırmızılık gözlerinden hiç ayrılmaz” dedi.[140]

Hıristiyanlar

“Biz, bunu kralımıza, ülkemize götüreceğiz. Çünkü, bunun bizimle ilgili hali, şanı vardır. Biz, onun işini biliyoruz” dediler.[141]

Hıristiyanlar, Peygamberimiz (a.s.) hakkında o kadar baskı yaptılar ki, Halime Hatun onu zorla elinden alacaklarından korkmaya başladı. Fakat, Yüce Allah onu onlardan korudu.[142]

Halime Hatun, Peygamberimiz (a.s.)ı onların ellerinden güçlükle kurtarıp[143] Hz. Âmine’nin yanına götürebildi. [144]

Hz. Âmine’ye, Peygamberimiz (a.s.) hakkında bilgi verdi. Onun uğurluluğu yüzünden gördükleri hayır ve bereketi anlattı. Habeş Hıristiyanlarının yaptıklarını da haber verdi. [145]

  [/accordion]

[accordion title=” PEYGAMBERİMİZ (A.S.)IN BENÎ SA’D YURDUNA TEKRAR GÖTÜRÜLÜŞÜ “]

Peygamberimiz (a.s.)ın Benî Sa’d Yurduna Tekrar Götürülüşü

Halime Hatun der ki:

“Âmine’ye:

‘Oğulcuğumu, iyice büyüyünceye kadar benim yanımda bıraksan iyi olur. Çünkü, ben onun Mekke vebasına yakalanmasından korkuyorum!1 dedim.

Bu hususta o kadar ısrar ettim ki, nihayet, Âmine onu yanımızda bırakmaya razı oldu, [146] ve:

‘Oğlumla birlikte yurduna dön! Ben de onun Mekke vebasına tutulmasından korkuyorum. Vallahi, onun hali, şanı büyük olacak!’ dedi.”[147]

Peygamberimiz (a.s.)ın Atlattığı İkinci Tehlike

Halime Hatun; yurtlarına uğrayan bir Yahudi cemaatına:

“Siz, bu oğlum hakkında bana birşey söylemeyecek misiniz?” deyip, Hz. Âmine’nin kendisine anlat­tığı gibi:

“Ben ona hamile iken şöyle şöyle, onu doğurduğumda şöyle, rüyada da şöyle gördüm” diyerek görülenleri anlatınca, Yahudiler birbirlerine:

“Onu öldürünüz” dediler.

Halime Hatuna da:

“O, yetim midir?” diye sordular.

Halime Hatun:

“Hayır! Şu, onun babasıdır. Ben de annesiyim” dedi.

Yahudiler

“Eğer yetim olsaydı, onu muhakkak öldürürdük” dediler.[148]

Halime Hatun, Peygamberimiz (a.s.)ı hemen oradan götürüp kendi kendine:

“Az kalsın emanetimi harap edecektim!” dedi.[149]

   [/accordion]

[accordion title=” PEYGAMBERİMİZ (A.S.)IN GÖĞSÜNÜN MELEKLER TARAFINDAN YARILIŞI VE TARTILIŞI“]

Peygamberimiz (a.s.)ın Göğsünün Melekler Tarafından Yarılışı ve Tartılışı

Sütannesi Halime Hatun yemin ederek der ki:

“…[Muhammed (a.s.)], sütkardeşi [Abdullah] ile birlikte evlerimizin arkasında küçük kuzu­larımızın yanında bulundukları sırada, sütkardeşi telaş ve heyecanla koşarak bize geldi. Bana vebabasına:

‘Üzerlerinde ak elbise bulunan iki adam, o Kureyşî kardeşimi tutup yere yatırdılar, kendisinin kamını yardılar! Şimdi, onun içini karıştırıyorlar’ dedi.

Ben ve babası, hemen ona doğru vardık.

Kendisini, ayakta ve yüzü sararmış bir halde bulduk.

Ben, hemen tutup onu bağrıma bastım. Babası da bağrına bastı.

‘Sana ne oldu yavrucuğum?’ diye sorduk.

‘Üzerlerinde ak elbise bulunan iki adam gelip beni yatırdılar, kamımı yardılar. Karnımda, bilemediğim birşey aradılar1 dedi.

Birlikte, çadırımıza döndük.

Sütbabası Haris:

‘Ey Halime! Ben, bu çocuğun başına bir felaket gelmesinden korkuyorum!

Sen, başına bir felaket gelmeden önce, onu hemen ailesine götürüp teslim et!’ dedi.”[150]

Bu hadise, bazı kaynaklara göre, Peygamberimiz (a.s.) m dört-beş yaşlarında bulunduğu sırada vuku bulmuştur.[151]

Peygamberimiz (a.s.) da bu hususta şu açıklamada bulunmuşlardır

“Ben, Sa’d b. Bekrler’de emzirilip büyütüldüm. O sıralarda, sütkardeşimle birlikte evlerimizin arkasında kendimize ait küçük kuzuları yayıyor, otlatıyorduk. Üzerlerinde ak elbise bulunan iki adam, içi kar dolu, altından bir leğen ile yanıma geldi.

Beni tutup karnımı yardılar.

Kalbimi çıkardılar. Onu da yardılar.

Kalbimin içinden, kara, pıhtılaşmış bir kan parçası çıkarıp attılar.

Sonra, kalbimi, karnımı, o karla iyice yıkayıp temizlediler.

Sonra da, onlardan birisi, arkadaşına:

‘Onu, ümmetinden on kişi ile tart!’ dedi.

Beni onlarla tarttı.

Ben onlardan ağır geldim.

‘Onu ümmetinden yüz kişi ile tart!’ dedi.

Beni onlarla tarttı.

Ben yine onlardan ağır geldim.

‘Onu ümmetinden bin kişi ile tart!’ dedi.

Beni onlarla tarttı.

Ben onlardan da ağır geldim.

Bunun üzerine:

‘Artık onu tartmayı bırak! Vallahi, onu bütün ümmeti ile tartacak olsan, yine de o ağır gelir’ dedi.”[152]

    [/accordion]

[accordion title=” HALİME HATUNUN PEYGAMBERİMİZ (A.S.)I MEKKE’DE KAYBEDİŞİ“]

Halime Hatunun Peygamberimiz (a.s.)ı Mekke’de Kaybedişi

Sütannesi Halime Hatun; Peygamberimiz (a.s.)ı[153] beş yaşında iken,[154] annesine teslim etmek üzere Mekke’ye getirdiği sırada.[155] Mekke’nin yukarı tarafında[156] kalabalık arasında kaybet­ti.[157]

Halime Hatun, bunu şöyle anlatır:

“Hayvanıma bindim. Sütoğlumu da önüme aldım.

Mekke’ye giriş kapılarından büyük kapıya kadar vardım.

Orada toplanmış bir cemaat bulunuyordu.

İhtiyacımı gidermek ve üstümü başımı düzeltmek için, sütoğlumu orada bırakıp ayrıldım.

Şiddetli bir gürültü işitip döndüğüm zaman, kendisini orada göremedim.

‘Ey insanlar cemaatı! Çocuk nerede?1 diye sordum.

‘Hangi çocuk?’ dediler.

‘Muhammed b. Abdullah b. Abdulmuttalib!1 dedim.

‘Allah’ın, onu büyütmek sebebiyle yüzümü güldüreceği, ev halkımı zengin kılacağı, açlığımı gidere­ceği ve onu annesine götürüp teslim ederek emanetimden çıkaracağım, sevincime ve umduğuma kavuşacağım sırada, önümden kaptılar kaçtılar!

Lât ve Uzzaya andolsun ki, onu göremeyecek olursam, kendimi şu dağın tepesinden atacağım, parçalanacağım!’ dedim.

‘Biz, birşey görmedik’ dediler.

Beni ye’se düşürdükleri zaman, elimi başıma koyup:

‘Vah Muhammed’ciğim! Vah oğulcuğum!’ diyerek ağlamaya başladım.

Kadınları ve erkekleri, ağıtımla ağlattım.

Orada bulunan halk da, benimle birlikte feryad ederek ağlaştılar, yanıp yakıldılar.[158] Kaybolma haberinin Abdulmuttalib’e benden önce erişmesinden korktum. Hemen gidip Abdulmuttalib’in yanına vardım. Bana bakınca:

‘Başına mutluluk mu, yoksa yaramazlık mı geldi?’ diye sordu.

‘Belki de, yaramazlığın en büyüğü!’ dedim.

Maksadımı hemen anladı.

‘Belki de, oğlum senin yanından kaybolmuştur’ dedi.

‘Evet![159] Bu gece, Muhammed’i getirmiştim. Mekke’nin yukarı tarafında bulunduğum sırada, kay­bettim. Vallahi, şimdi o nerededir, bilmiyorum. [160] Belki de, Kureyşîler hainlik, düşmanlık edip onu öldür­müşlerdir’ dedim.

Abdulmuttalib kızdı ve hemen kılıcını sıyırdı.

Kızdığı zaman, hiç kimse onun kızgınlığını durduramazdı.[161]

Bana:

‘Ey Halime! Sen otur!’ dedikten sonra, Safa tepeciğine çıktı. [162]

‘Yâ Âl-i Galib!’* diyerek seslendi.[163]

Bütün Kureyşliler toplanıp geldiler:

‘Ey Hâris’in babası! Ne haber var?[164] Söyle, sana icabet edelim?’ dediler.[165]

Abdulmuttalib:

‘Oğlum Muhammed kayboldu!’ dedi.

Kureyşliler:

‘Sen hayvanına atla! Biz de seninle birlikte hayvanlarımıza atlayalım.[166] Sen bizi harekete geçir! Sen denize dalarsan, biz de seninle birlikte dalarız’ dediler.[167]

Abdulmuttalib hemen hayvanına bindi.

Öteki Kureyşîler de hayvanlarına bindiler.

Mekke’nin yukarı tarafına vardılar. Oradan da, Mekke’nin aşağısına indiler. Birşey göremeyince, Abdulmuttalib, halkı kendi haline bırakıp Beyt-i Harama geldi. İhrama girip, Kabe’yi yedi kere tavaf etti. [168]

‘Yâ Rab! Kavmimin hepsi toplandı ise de, Muhammed bulunamadı!1 diyerek Allah’tan yardım dile­di.[169]

Havadan, bir seslenicinin:

‘Ey cemaat! Feryad etmeyiniz! Hiç şüphesiz, Muhammed’in Rabbi vardır. Onu yardımsız bırakmaz ve zayi etmez!1 diyerek seslendiğini işittik.

Abdulmuttalib:

‘Ey seslenici! Bize, onun nerede bulunduğunu da haber ver!1 dedi.

‘O, Tihame vadisinde, sağdaki ağacın yanındadır’ diye haber verdi.

Abdulmuttalib, hemen o tarafa doğru gitti.”[170]

Yolun bir kısmında Varaka b. Nevfel’e rastladı. Birlikte yollarına devam ettiler.[171]

O sırada, Peygamberimiz (a.s.) bir ağacın altında ayakta duruyor, ağacın dallarını çekip yaprağı ile oynuyordu.[172]

Abdulmuttalib, ona:

‘Ey çocuk! Sen kimsin?’ diye sordu.

‘Ben, Muhammed b. Abdullah b. Abdulmuttalib’im1 cevabını alınca, Abdulmuttalib:

‘Canım sana feda olsun! Ben, senin deden Abdulmuttalib’im’ dedi. Onu öptü, kucakladı, bağrına bastı.

Hemen, hayvanının önüne bindirip Mekke’ye getirdi.[173]

Boynuna bindirip Kabe’yi yedi kere tavaf ve onu her türlü tehlike ve kötülükten koruması için Allah’a dua etti.[174] Sonra da, Peygamberimiz (a.s.)ı, Hz. Âmine’ye gönderdi.[175]

Duhâ sûresinin:

“Seni (çocukluğunda) kaybolmuş bulup da yolunu doğrultmadı mı?” mealli 7. âyetinin bu hadiseye işaret ettiği rivayet edilir.[176]

     [/accordion]

    [accordion title=” BİR KÂHİNİN PEYGAMBERİMİZ HAKKINDA KORKUNÇ TEKLİFİ“]

Bir Kâhinin Peygamberimiz Üzerindeki Teşhisi ve Korkunç Teklifi

Peygamberimiz (a.s.), beş yaşında bulunduğu ve dedesi Abdulmuttalib’e teslim edildiği sırada, Mekke’ye bir kâhin gelmişti. Kâhin Abdulmuttalib’in yanında Peygamberimiz (a.s.)ı görünce, ona dikkatli dikkatli bakıp:

“Ey Kureyş cemaatı! Şu çocuğu öldürünüz! Çünkü, o sizi bölecek, öldürecek!” dedi.

Abdulmuttalib, Peygamberimiz (a.s.)ı hemen oradan kaçırdı.[177]

      [/accordion]

    [accordion title=” PEYGAMBERİMİZ (A.S.)IN ANNESİNE TESLİM EDİLİŞİ“]

Peygamberimiz (a.s.)ın Annesine Teslim Edilişi

Halime Hatun der ki:

“Sütoğlumu annesine götürdüğümüz zaman:

‘Onu ne diye getirdin ey sütannesi? Halbuki, yanında kalması için ne kadar ısrar etmiş durmuştun?’ dedi.

‘Allah oğlumu büyüttü. Ben artık üzerime düşen vazifeyi yerine getirmiş bulunuyorum. Doğrusu, kendisinin başına birşeyler gelmesinden de korktum. Şimdi, onu, istediğin gibi, sana teslim ediyorum’ dedim.

‘Sen bu halde değildin. Bana doğrusunu haber ver?’ dedi.

Kendisine herşeyi haber vermedikçe beni bırakmadı, ve:

‘Yoksa, sen ona şeytanın musallat olduğundan mı korktun?’ dedi.

‘Evet’ dedim.

‘Hayır! Vallahi, şeytan için, ona musallat olmaya, sataşmaya asla yol yoktur. Hiç şüphesiz, benim oğlum için büyük bir hal ve şan vardır. Ben sana onun haberini bildireyim mi?’ dedi.

‘Evet! Bildir1 dedim.

‘Ben ona hamile olduğum zaman, Şam topraklarından Busra’nın köşklerini[178] bana aydınlatıp gösteren bir nurun benden çıktığını gördüm.

Ona hamileliğimde de, vallahi, bana hamilelikten daha hafif, daha kolay gelen birşey görmedim.

Doğurduğum zaman, o, başka çocukların yere düştükleri gibi düşmeyip, ellerini yere dayamış, başını semaya kaldırmış olarak doğmuştur.

Şimdi, sen onu bana bırakıp doğruca yurduna gidebilirsin artık’ dedi.”[179]

       [/accordion]

    [accordion title=” MEKKELİLERE ZİYAFET ÇEKİLİŞİ VE HALİME HATUNUN İKRAMLARA GARK EDİLİŞİ“]

Mekkelilere Ziyafet Çekilişi ve Halime Hatunun İkramlara Gark Edilişi

Halime Hatun der ki:

“Kureyşliler ve sair halk sakinleştikleri zaman, Abdulmuttalib, yirmi deve[180] ve ayrıca, davar ve sığır da kestirip Mekke halkına yemek yedirdi.[181]

Fakirlere sadaka olarak da, 50 ratl[182] altın dağıttı.[183]

Sonra da, benim için hazırlanacak herşeyi en güzel bir şekilde hazırlatıp beni yurduma döndürdü.

Ben, yurduma, tarif edemeyeceğim her dünyalık hayırla döndüm!

Muhammed, dedesinin yanında kaldı.

Abdulmuttalib’e, onun bütün haberlerini anlattım.

Abdulmuttalib onu bağrına basıp ağladı.

‘Ey Halime! Hiç şüphesiz, bu oğlum için büyük bir hal ve şan vardır. Ben, o zamana erişmeyi ne kadar arzu ederdim!’ dedi.”[184]

        [/accordion]

    [accordion title=” PEYGAMBERİMİZ (A.S.)IN HALİME HATUNA SEVGİ VE SAYGISI“]

Peygamberimiz (a.s.)ın Halime Hatuna Sevgi ve Saygısı

Peygamberimiz (a.s.), Halime Hatunu gördükçe:

“Benim annem, annem! Benim annem!” der, kendisine candan sevgi ve saygı gösterir, omuz atkısını yere serip onu oturtur, [185] bir dileği varsa hemen yerine getirirdi.[186]

Halime Hatun, bir gün, Peygamberimiz (a.s.)ı görmek için Mekke’ye gelmişti.

Peygamberimiz (a.s.), o zaman, Hz. Hatice ile evli bulunuyordu. [187]

Halime Hatunu konukladılar ve ağırladılar.[188]

Halime Hatun; yurtlarında hüküm süren kuraklık ve kıtlıktan, hayvanlarının kırıldığından dert yandı.

Peygamberimiz (a.s.), bu hususta Hz. Hatice ile konuştu.

Hz. Hatice, ona kırk koyun ile, binmek ve yüklerini taşımak üzere, bir de deve verdi.[189]

Peygamberimiz (a.s.); Mekke’nin fethinde Ebtah mevkiinde bulunduğu sırada, Halime Hatunun kızkardeşi, görümcesi (kocasının kızkardeşi) ile birlikte, Peygamberimiz (a.s.)ı ziyaret ve bir dağarcık içinde keş peyniri (çökelek) ve yoğurt kurusu ile eritilmiş yağ hediye etmişti.

Peygamberimiz (a.s.), ona hemen Halime Hatunu sordu. Vefat etmiş olduğu söylenince, Peygamberimiz (a.s.)ın gözleri yaşla doldu.

Onun, geride kimlerinin kaldığını da sorup bilgi aldı.

Bu sütannenin kardeşine elbise giydirilmesini, bir deveye bindirilmesini, kendisine ayrıca 200 dirhem gümüş para da verilmesini emretti.

Kadıncağız sevinerek yurduna dönerken:

“Sen, küçük iken de, büyüdükten sonra da ne güzel kefil olunansın, bakılansın!” demekte idi.[190]

Hevazin temsilcileri içinde Medine’ye gelen ve Peygamberimiz (a.s.)a sütannesi dolayısıy­la amca düşen Ebu Servan da:

“Yâ Rasûlallah! Biz seni süt emer olarak gördük. Fakat senden daha hayırlı süt emenini görmedik!

Biz seni sütten kesilmiş olarak gördük. Fakat senden daha hayırlı sütten kesilenini görmedik!

Biz seni genç iken de gördük. Fakat senden daha hayırlı genç görmedik!” demiştir.[191]

    [/accordion]

    [accordion title=” PEYGAMBERİMİZ (A.S.)IN ANNESİYLE BİRLİKTE MEDİNE’YE GİDİŞİ “]

Peygamberimiz (a.s.)ın Annesiyle Birlikte Medine’ye Gidişi

Peygamberimiz (a.s.); Mekke’de, annesi Hz. Amine ile dedesi Abdulmuttalib b. Hâşim’in yanında, Yüce Allah’ın himayesinde yaşıyor; Yüce Allah, onu, peygamberlikle şereflendireceği için, bir nebat, bir gül gibi güzelce büyütüyordu. [192]

Peygamberimiz (a.s.), altı yaşında iken; annesi Hz. Âmine, kocası Hz. Abdullah’ın Medine’deki Benî Adiyy b. Neccarlardan olan dayılarını ziyaret ettirmek üzere.[193] Peygamberimiz (a.s.)ı dadısı Ümmü Eymen ile birlikte iki deve üzerinde Medine’ye götürdü ve Nâbiga’nın evine indi.[194]

Rivayete göre; Hz. Âmine’nin Medine’ye gidişi, özellikle, kocası Hz. Abdullah’ın kabrini ziyaret için­di.[195]

Zaten, Hz. Âmine her yıl Medine’ye gidip kocasının kabrini ziyaret ederdi. [196]

Kendisinin aynı maksatla, kayınpederi Abdulmuttalib ve dadı Ümmü Eymen’le birlikte Medine’ye git­tiği de rivayet edilir. [197]

Neccar oğullarının dayılıkları, Abdulmuttalib’in dayısı olmalarından dolayı idi.[198]

Hâşim b. Abdi Menaf, Medine’de Benî Neccarlardan Amr’ın kızı Selma Hatunla evlenmiş; Abdulmuttalib, Selma Hatundan doğmuştu.[199]

     [/accordion]

    [accordion title=”PEYGAMBERİMİZ (A.S.)IN MEDİNE ZİYARETİNE AİT BAZI HATIRALARI “]

Peygamberimiz (a.s.)ın Medine Ziyaretine Ait Bazı Hatıraları ve Yahudilerin Onun Üzerindeki Teşhisleri

Konuklar; Medine’deki dayılarının evinde bir ay oturdular. [200]

Peygamberimiz (a.s.); Medine’de geçen bir aylık ikametleri sırasında olanlardan birçok şeyler hatırlıyordu.

Nitekim, Medine’ye hicret edip geldiği zaman, Adiyy b. Neccar oğullarının köşklerini görür görmez tanımışı[201] ve:

“Çocukluğumda, bu köşkün damında Ensar kızlarından Enise ile oynardım. Dayılarımın oğulların­dan bazıları da yanımda bulunurlardı” demiştir.

Nâbiga’nın evine bakınca da:

“Oraya da, beni annem konuk olarak indirmişti.

Babam Abdullah b. Abdulmuttalib’in kabri de bu evin içindedir.

Suda yüzmeyi de, Adiyy b. Neccarların kuyusunda öğrenmişti m. [202]

Yahudilerden birtakım kimseler, yanıma gelirler, bana bakar dururlardı. [203]

Bir gün, Yahudilerden bir adam da, bana dikkatli dikkatli bakıp durduktan sonra, dönüp gitti. Yalnız bulunduğum bir günde, tekrar yanıma gelip:

‘Ey çocuk! Senin ismin nedir?’ diye sordu.

‘Ahmed!’ dedim.

Sırtıma bakınca:

‘Bu, bu ümmetin peygamberidir!’ dedi.

Dayılarım da durumu anneme anlatınca, annem benim hayatım hakkında korkmaya başladı.

Mekke’ye dönmek üzere, Medine’den acele yola çıktık.”[204]

Peygamberimiz (a.s.)ın dadısı Ümmü Eymen de, bu husustaki hatırasını şöyle anlatır:

“Bir gün, gündüzün ortalandığı sırada, Medine Yahudilerinden iki kişi gelip:

‘Ahmed’i yanımıza çıkar da, bir bakalım?’ dediler.

Kendisini onların yanına çıkardım. Uzun uzun süzdüler, evirdiler, çevirdiler.[205] Hatta, onun edeb yerine bile baktılar![206]

Onlardan birisi diğerine:

‘Bu, bu ümmetin peygamberidir. Burası da, onun hicret yurdudur. Bu şehirde de, öldürme ve sürgün etme gibi birtakım büyük hadiseler vuku bulacaktır’ dedi.[207]

Ben, ondan bu hususta işittiğim sözlerin hepsini ezberlemişimdir.”[208]

      [/accordion]

    [accordion title=” HZ. ÂMİNE’NİN EBVA’DA VEFAT EDİŞİ VE DEDESİNE TESLİM EDİLİŞİ“]

Hz. Âmine’nin Ebva’da Vefat Edişi ve Peygamberimiz (a.s.)ın Ümmü Eymen Tarafından Mekke’ye Götürülüp Dedesine Teslim Edilişi

Hz. Amine, Medine’deki Neccar oğullarından olan dayılarını ziyaret ettirdikten sonra Peygamberimiz (a.s.)ı Mekke’ye getirirken,[209] yolda hastalanıp Ebva köyünde durakladı.[210]

Başucunda duran ciğerparesinin yüzüne baktı.

Sonra da, ona şöyle hitap etti:

“Ey çekilen dehşetli ölüm okundan, Allah’ın lutfu ve yardımı ile yüz deve karşılığında kurtulan zâtın oğlu!

Allah, seni mübarek ve devamlı kılsın!

Eğer rüyada gördüklerim doğru çıkarsa, sen celâl ve ikram Sahibi tarafından Âdem oğullarına helâl ve haramı bildirmek üzere gönderileceksin!

Allah, seni, milletlerle birlikte devam edip gelen putlardan, putperestlikten de esirgeyecek, alıkoya­caktır!

Her canlı varlık ölür.

Her yeni eskir.

Her yaşlanan, kocayan, zeval bulur, yok olur.

Ben de öleceğim.

Fakat, temelli anılacağım.

Çünkü temiz bir oğul doğurmuş, arkamda hayırlı bir andaç bırakmış bulunuyorum .”[211]

Hz. Âmine, Ebva’da vefat etti.[212] Oraya da gömüldü.[213]

Hz. Âmine vefat ettiği zaman otuz yaşında idi.[214]

Ebv’a; Mekke ile Medine arasında bir köy olup[215] Medine’ye Mekke’den daha yakındır.[216]

Medine’ye 23 mil,[217] yani beş günlük uzaklıktadır.[218]

Hz. Âmine’nin Ebva’da vefatı üzerine, Peygamberimiz (a.s.)ı, dadısı Ümmü Eymen (Bereke) bağrına bastı.

Mekke’den binip gelmiş oldukları iki deveden[219] birisine bindi. Ötekini yedeği ne alarak, beş günde, Peygamberimiz (a.s.)ı Mekke’ye getirip dedesine kavuşturdu.[220]

Dünyada böylece babasız ve annesiz kalan Peygamberimiz (a.s.)ı, Yüce Allah hamisiz bırakmadı. Önce dedesinin, sonra da amcası Ebu Talib’in bağrına bastırdı.[221]

Duhâ sûresinin 6. âyetinde:

“Rabbin, seni yetim bulup da barındırmadı mı?” buyurularak bu gerçek hatırlatılır.[222]

       [/accordion]

    [accordion title=” PEYGAMBERİMİZ (A.S.)IN DADISI ÜMMÜ EYMEN’E SEVGİ VE SAYGISI “]

Peygamberimiz (a.s.)ın Dadısı Ümmü Eymen’e Sevgi ve Saygısı

Peygamberimiz (a.s.)ın dadısı Ümmü Eymen’in asıl adı Beneke’dir.

Peygamberimiz (a.s.) Hz. Hatice ile evlendiği zaman, Bereke de Hazreclilerin Haris oğullarından Ubeyd b. Zeyd ile evlenmiş, kendisinden Eymen doğmuştu.

Eymen, Huneyn gazasında şehit olmuştur.

Ümmü Eymen; Ubeyd’den sonra, Zeyd b. Harise ile evlenmiş, Üsâme adındaki oğlu dünyaya gelmiştir.[223]

Peygamberimiz (a.s.) bu dadısını sık sık ziyaret[224] ve kendisine “Ey anne!” diye hitap eder;[225] “Annemden sonra, annem!” diyerek sevgi ve saygı gösterir,[226] ona baktıkça:

“Bu, benim ev halkımdan sağ kalanıdır!” buyururdu.[227]

Peygamberimiz (a.s.)ın Hz. Âmine’nin Kabrini Ziyaret Edişi

Peygamberimiz (a.s.); Hudeybiye umresine giderken, Ebva köyüne uğramıştı. [228] Annesi Hz. Âmine’nin kabrini ziyaret için Yüce Allah’tan izin istemiş, izin verilince de[229] gidip kabrin üzerini eliyle düzlemiş,[230] ağlamış, yanındakileri de ağlatmıştı.[231] Ne için ağladığı sorulunca: “Rahmet duygusu beni rikkate getirdi de ağladım!” buyurmuştur.[232]

        [/accordion]

    [accordion title=” ABDULMUTTALİB DEDENİN PEYGAMBERİMİZ (A.S.)IN ÜZERİNE KANAT GERİŞİ“]

Abdulmuttalib Dedenin Peygamberimiz (a.s.)ın Üzerine Kanat Gerişi

Abdulmuttalib Dede; babasız ve anasız kalan torununu yanına alıp şefkatle bağrına bastı.

Oğullarından hiçbirine göstermediği şefkati ona gösterdi. Onun üzerine kanat gerdi, titredi durdu.[233]

Abdulmuttalib Dedenin; uyurken veya odasında yalnız iken, yanına hiç kimse giremez,[234] Kabe’nin Hicr’inde serili minderine de, kendisinden başkası oturamazdı.[235]

Fakat, Peygamberimiz (a.s.) dedesinin yanından hiç ayrılmaz; odasında yalnız olduğu, uyuduğu sırada bile, dedesinin yanına serbestçe girer çıkardı.[236]

Kabe’nin gölgesinde serili minderin üzerine-babalarına tazim ve saygılarından dolayı-oğullarından hiçbiri oturmaz, çevresinde dururlarken; Peygamberimiz (a.s.) gelip dedesinin minderine serbestçe otururdu.

Amcalarının, kendisini minderden çekmek için tuttuklarını gördüğü zaman, Abdulmuttalib:

“Bırakınız oğlumu![237] Vallahi, onun büyük bir hal ve şanı vardır!” der, minderinin üzerinde yanına oturtup sırtını eliyle sıvazlar, o ne yapsa hoşuna giderdi.[238]

Peygamberimiz (a.s.), yine bir gün, dedesinin Hicr’de serili minderinin üzerine oturmuş, bir adam çekip kendisini minderden kaldırınca, ağlamaya başlamıştır.

Abdulmuttalib:

“Oğlum ne için ağlıyor?” diye sordu.

“Mindere oturma isteğine engel olundu!” dediler.[239]

Abdulmuttalib:

“Bırakınız oğlumu! Minderin üzerine otursun! Herhalde o, kendisinde bir şeref duyuyor. Onun ne kendisinden önce geçmiş, ne de sonradan gelecek hiçbir Arab’ın erişemeyeceği bir şerefe ereceğini umuyorum!” dedi.[240]

Abdulmuttalib Dede bu sevgili torununu yanına almadıkça yemek yemez;

“Oğlumu yanıma getiriniz!” der, yanına getirtirdi.[241]

Yemeği getirildiği zaman da onu yanına alır, bazan da dizine oturtup yemeğin en nefisini hep ona yedirir,[242] o gelmedikçe yemeklere el sürmez, onun gelmesini bekler, sırtını sıvazlar, başını ve ağzını öper, sözleri ve hareketleri hep hoşuna giderdi.

Edep ve terbiyesine de çok dikkat ederdi.[243]

Peygamberimiz (a.s.), sekiz yaşına kadar, yani Abdulmuttalib dedesinin vefatına kadar, onun yanında kaldı.[244]

         [/accordion]

    [accordion title=” Seyf b. Zî Yezen’in  Peygamberimiz (a.s.) Hakkında Abdulmuttalib ile  Konuşması“]

Yemen Hükümdarı Seyf b. Zî Yezen’in Yanında Sakladığı Bir Kitapta Peygamberimiz (a.s.) Hakkında Yazılı Haberleri Abdulmuttalib’e Açıklayışı

 Seyf b. Zî Yezen; Kisrâ tarafından Yemen hükümdarlığına tayin edilip[245] tahta oturduktan sonra her taraftan Arap heyetleri gelip kendisini tebrik ettikleri sırada,[246] Mekke’den gelen on kişilik tebrik heyetinin başında Abdulmuttalib b. Hâşim bulunuyordu.[247]

Abdulmuttalib ve arkadaşları, hükümdarı, hükümdar selâmıyla* selamladılar.

Abdulmuttalib, temsilci olarak hükümdarın önünde, ayakta durdu.[248]

Konuşmak için, hükümdardan izin istedi.[249]

Seyf b. Zî Yezen:

“Eğer krallar önünde konuşabilir kişilerden isen, sana izin verilmiştir.[250] Konuş bakalım!” dedi.[251]

Abdulmuttalib; Seyf b. Zî Yezen’in bulunduğu makama liyakatini, asaletini, babasının çok hayırlı bir hükümdar, kendisinin de onun hayırlı bir halefi olduğunu., belirttikten sonra:

“Ey hükümdar! Bizler, Allah’ın dokunulmaz kıldığı Harem’inin halkı ve Beyt’inin (Kabe’sinin) hadim­leri olup, zaferini tebrik heyetiyiz; ziyaretçi heyet değiliz!” dedi.

Hükümdar Seyf:

“Ey konuşan kişi! Sen kimsin?” diye sordu.

Abdulmuttalib:

“Ben, Abdulmuttalib b. Hâşim’im” dedi.

Hükümdar:

“Demek, sen kızkardeşimizin oğlusun ha!” dedi*

Abdulmuttalib:

“Evet!” deyince, hükümdar:

“Yakınıma gel!” dedi.

Yaklaşınca, hem ona, hem arkadaşlarına:[252]

“Demek, sizler, Kureyşü’l-Ebâtıh’sınız?” dedi.

“Evet!” diye cevap verdiler.[253]

Hükümdar:

“Hoş geldiniz, safa geldiniz! Sizler, yanında emniyet ve huzur bulacağınız, bol bol ihsanlar veren bir kralın yanına geldiniz! Kral ilk konuşmanızdaki sözlerinizi dinledi ve akraba olduğunuzu anladı, ziyaret vesilenizi kabul etti. Sizler burada oturduğunuz müddetçe, gece ve gündüz sohbet edilmeye, oturulup konuşulmaya,[254] övülmeye,[255] ağırlanmaya, ayrılıp giderken de ihsan olunmaya layık,[256] şerefli,[257] şanlı[258] kişilersiniz!” dedikten sonra, maiyetine onların konuk ve elçiler konağına götürülüp misafir edilmelerini emretti. Emri yerine getirildi.

Orada bir ay oturdular.

Hükümdar, bir gün, Abdulmuttalib’e haber salıp:[259]

“Arkadaşlarının arasından bir tek sen benim yanıma gel!” dedi.

Abdulmuttalib, hükümdarın huzuruna vardığı zaman, onu yalnız bir halde buldu. Yanında hiç kimse yoktu.

Hükümdar Abdulmuttalib’i yanına yaklaştırdı, tahtında onunla birlikte oturdu.[260]

“Merhaba! Hoş geldin, safa geldin!” dedikten sonra;[261]

“Ey Abdulmuttalib! Ben sana bildiğim bir işin sırrını emanet edeceğim ki, o sırrı, senin yerinde başkası olsaydı, açmazdım!

Fakat, ben, onun madenini sende gördüm.

Bunun için, onu sana açıklayacağım!

Yüce Allah bu hususta izin verinceye kadar, bu sır senin yanında masun ve mahfuz kalsın!

Şüphesiz ki, Allah emrini yerine getirir.

Ben, gizli Kitab’da, kendimize tahsis edip başkasına kapalı tuttuğumuz ilimde; yaşamanın şerefi, ölmenin fazileti bulunan, genellikle bütün insanları ve heyet arkadaşlarını, özellikle de seni ilgilendiren çok büyük, çok şanlı bir haber buldum!” dedi.[262]

Abdulmuttalib:

“Ey hükümdar! Bütün göçebe halkı ardarda sana feda olsun! Nedir o büyük ve şanlı haber?” diye sordu.

Hükümdar:

“Tihâme bölgesinde bir çocuk doğacak. Alâmet olarak, onun iki küreği arasında bir ben bulu-nacak![263] Kıyamet gününe kadar, kendisinde imamlık, sizde de seyyidlik olacak!” dedi.[264]

Abdulmuttalib:

“Zât-ı Devletinden, lanet ve nefreti mucip haller sâdır olmasın!” diyerek onu hükümdar selam ve duasıyla selamlayıp:

“Eğer hükümdarlık makamının heybetini, ululuğunu göz önünde tutmak zorunluluğu olmasaydı, sevincimi arttıracak beşareti biraz daha açıklamak lütfunda da bulunmalarını kendilerinden dilerdim!” dedi.

Bunun üzerine, hükümdar

“Bu zaman, onun doğacağı zamandır.

Hatta, belki de doğmuştur!

Onun ismi Muhammed; babası ve annesi ölmüş olacak!

Kendisinin bakımını, dedesi ve amcası üzerlerine alacak!

Allah, onu apaçık tebligat yapan peygamber gönderecek!

Bizden, ona Ensar (yardımcılar) yapacak!

Dostlarını onlarla aziz, düşmanlarını da onlarla zelil kılacak!

O, arzın en kıymetli yerlerini fethedecek!

Onun doğumu ile, ateşgede sönecek!

Bir olan Rahmân’a ibadet edilecek!

Küfür ve taşkınlıklar yasaklanacak!

Putlar kırılacak!

Şeytan recmolunacak, taşlanacak!

Onun sözü hak ile bâtıl arasını ayırıcı, hükmü sırf adalet, tam ve dosdoğru hüküm olacak!

O daima iyiliği buyuracak ve işleyecek, kötülükten de sakındıracak ve onları ortadan kaldıracaktır!” dedi.

Abdulmuttalib:

“Ömrün uzun, saltanatın sürekli, şan ve şerefin yüce olsun!

Acaba hükümdar bu hususta beni sevindirecek bazı açıklamalar daha yapmak lutfunda bulunurlar mı?” dedi.

Hükümdar Seyf:

“Örtülerle örtülü Beytullah’a, mucizelere ve semavî kitablara andolsun ki, ey Abdulmuttalib! Hiç hilaf yok, muhakkak ki sen onun atasısın!” deyince, Abdulmuttalib sevincinden yere kapandı.

Hükümdar:

“Başını yerden kaldır! Kalbin ferahladı. Ömrün uzadı. İşin yükseldi!

Sana, anlattıklarımdan, idrak ettiğin, kavuştuğun birşey var mı?” dedi.

Abdulmuttalib:

“Evet ey hükümdar! Benim çok sevgili, üzerine titrediğim bir oğlum vardı. Onu senin kavminin şere­flilerinden birinin kızı olan Âmine birli Vehb b. Abdi Menaf ile evlendirin iştim. Âmine, dünyaya bir çocuk getirdi.[265] Onun ismini Muhammed koydum.[266] İki küreğinin arasında da bir ben vardır! Anlattığın alâmetlerin hepsi de kendisinde mevcuttur.[267] Onun babası ve annesi de vefat etmiştir. Kendisinin bakımını, ben ve amcası, üzerimize almış bulunuyoruz” dedi.

Bunun üzerine, hükümdar Seyf:

“Onun hakkında sana söylediklerim, senin söylediğin gibidir.

Oğlunu iyi koru!

Onun hakkında Yahudilerden sakın!

Çünkü, Yahudiler ona düşmandırlar!

Fakat, Allah onlara bu hususta yol ve fırsat vermeyecektir.

Yanındaki heyet arkadaşlarından, yalnız sana açmış olduğum şeyleri, onlara da dürülü tut! Sakın açayım deme!

Sizde bulunacak reisliği, onların ve oğullarının da kıskanıp onun başına gaileler çıkarmayacak­larından emin değilim.

Eğer onun peygamber olarak gönderileceğinden önce ölmeyeceğimi bilseydim, süvarilerim ve piyadelerimle birlikte gider,[268] Yesrib’i (Medine’yi) hicret yurdu,[269] devletime başkent yapardım ![270]

Ben, Nâtık Kitab’da ve Sabık İlimde buldum ki: Yesrib onun hicret ve nusret yurdu,[271] işinin muhkemleşeceği, kabrinin ve yardımcılarının bulunacağı yer olacaktır![272]

Ne olurdu, onu âfet ve belalardan ben koruya idim!” dedi.

Hükümdar; Kureyş heyetinden her bir delegeye onar köle, onar cariye,[273] yüzer deve,[274] beşer ratl (ntl) altın, onar ratl gümüş,[275] Yemen elbiselerinden ikişer kat elbise, içi anberle doldurulmuş birer kutu;

Abdulmuttalib’e ise, bunlardan onar kat verilmesini emretti ve ona:

“Bir yıl geçince, onun (Peygamberimiz (a.s.)’ın) işinden neler vukua geldiğinin haberini bana getir!” dedi.[276]

Abdulmuttalib, heyet arkadaşlarına, sık sık:[277]

“Ey Kureyş cemaatı! İçinizden hiç kimse hükümdarın bana olan bol ihsanına gıpta da, kıskançlık da etmesin!

Hükümdarın bütün bu ihsanı, bana ve benden sonra soyumdan geleceklere olacak şeref ve izzetin yanında, çok az kalacaktır!” derdi.

Kendisine:

“Bu, ne zaman olacak?” dediklerinde de:[278]

“Bir zaman sonra zuhur edecek, açığa çıkacak;[279] dediğim şey[280] bilinecektir!” derdi.[281]

Seyf b. Zî Yezen, ne yazık ki, yıl geçmeden öldü.[282] Daha doğrusu, öldürüldü. Yemen’den tardettiği Habeşlilerden edindiği hizmetçiler bir gün hükümdarı kendisine mahsus avlanma yerinde yalnız başı­na bulunduğu sırada harbeleriyle mızraklayıp öldürerek dağ başlarına kaçmışlar, hükümdarın adamları da onların hepsini yakalayıp öldürmüşlerdir.[283]

    [/accordion]

    [accordion title=” MÜDLİC OĞULLARININ PEYGAMBERİMİZ (A.S.) HAKKINDAKİ TEŞHİSLERİ“]

 Müdlic Oğullarının Peygamberimiz (a.s.) Hakkındaki Teşhisleri

 Peygamberimiz (a.s.) bir gün çocuklarla oyuna dalarak Redm’e[284] kadar varıp dayanmışlardı.

Orada, Müdlic oğullarından bir cemaat, Peygamberimiz (a.s.)ı yanlarına çağırdılar.

Kendisinin iki ayağına baktılar ve izini izlediler.

O sırada, Abdulmuttalib’le karşılaşıp kucaklaştılar.

Abdulmuttalib’e:

“Bu çocuk senin neslinden midir?” diye sordular.

Abdulmuttalib:

“Oğlumdur” dedi .[285]

Müdlic oğulları:

“Onu iyi koru! Çünkü, biz, Makam’daki ayak izine bununkinden daha çok benzeyenini görmedik” dediler.

Abdulmuttalib, oğlu Ebu Talib’e:

“Bak! Bunlar ne söylüyorlar? İşit!” dedi.

Bunun için, Ebu Talib, Peygamberimiz (a.s.)ı titizlikle korur dururdu.[286]

Müdlic oğulları; kıyafet, alâmet ve ayak izlerinden anlamaktaki maharetleriyle tanınırlardı. [287]

Makam-ı İbrahim, üzerinde İbrahim (a.s.)ın iki ayağının izi bulunan mübarek bir taş olup,[288] Kur’ân-ı Kerîm’de de “Makam-ı İbrahim” diye anılır.[289]

     [/accordion]

    [accordion title=” NECRAN USKUFUNUN PEYGAMBERİMİZ (A.S.) HAKKINDAKİ TEŞHİSİ“]

 Necran Uskufunun[290] Peygamberimiz (a.s.) Hakkındaki Teşhisi

 Abdulmuttalib, bir gün, Kabe’nin yanında, Hicr’de oturuyor, kendisinin dostu olan Necran uskufu da yanında bulunuyordu.

Uskuf, söz arasında:

“İsmail oğullarından gelecek olan son peygamberin sıfatını kitablarda bulduk. Kendisinin doğum yeri burasıdır. Sıfatları da şöyledir, şöyledir” diyerek onları birer birer saydığı sırada, Peygamberimiz (a.s.) oraya geliverdi. Uskuf ona baktı. Onun gözlerine baktı, arkasına baktı, ayaklarına baktı da:

“İşte o, budur! Bu çocuk senin neslinden midir?” dedi.

Abdulmuttalib:

“Oğlumdur” dedi.

Uskuf:

“Biz onun babasını kitablarda sağ bulmadık!?” dedi.

Abdulmuttalib:

“O, benim oğlumun oğludur! Bu daha doğmadan, annesi buna hamile iken, babası vefat etmişti” deyince, uskuf:

“Şimdi doğrusunu söyledin!” dedi.

Abdulmuttalib, oğullarına:

“Kardeşinizin oğlunu iyi koruyunuz! Onun hakkında söylenilen şeyi işitmiyor musunuz?” dedi.[291]

      [/accordion]

    [accordion title=” Abdulmuttalib Dedenin Peygamberimiz (a.s.) Hakkında Ümmü Eymen’i Uyarışı “]

 Abdulmuttalib Dedenin Peygamberimiz (a.s.) Hakkında Ümmü Eymen’i Uyarışı

 Peygamberimiz (a.s.)ın dadısı Ümmü Eymen Bereke derki:

“Resûlullah (a.s.)a bakarken, bir gün, dalmışım, onun yanımdan uzaklaşıp gittiğini bile­memişim.

Abdulmuttalib birdenbire başucuma dikildi.[292]

‘Ey Bereke!’ dedi.[293]

‘Buyur!’ dedim.

‘Oğlumu nerede buldum, biliyor musun?’ dedi.

‘Bilmiyorum!’ dedim.[294]

‘Oğlumdan gaflet etme![295] Onu sidre ağacının yakınında, çocukların yanında buldum.[296] Kitab Ehli olanlar [Yahudiler ve Hıristiyanlar], bu oğlumun bu ümmetin peygamberi olacağını söylüyorlar.[297] Ben oğluma onların zarar vermeyeceklerinden emin değilim1 dedi .”[298]

       [/accordion]

    [accordion title=” PEYGAMBERİMİZ (A.S.)IN KAYBOLAN DEVELERİNİ BULUP GETİRİŞİ“]

 Peygamberimiz (a.s.)ın Kaybolan Develerini Bulup Getirişi

 Kindir b. Saîd, babası Saîd’den; Betiz b. Hakîm’in babasının da, dedesi Muaviye b. Hayda’dan görgüye dayanan rivayetine göne, demişlerdir ki:[299]

“Cahiliye devrinde yaptığım hacda,[300] Beytullah’ı tavaf ettiğim sırada, bir adam gördüm ki,[301] hem Beytullah’ı tavaf ediyor,[302] hem de:

‘Ey Rabbim! Muhammed’i bana geri çevir!1 diyerekyalvanyordu.

‘Kim bu?’ diye sordum.

‘Abdulmuttalib b. Hâşim’dir.[303] Bu, Kureyşîlerin seyyidi ve seyyidinin oğlu Abdulmuttalib b. Hâşim b. Abdi Menaf’tır1 dediler.

‘Muhammed, bunun neslinden midir?’ diye sordum.

‘Oğlunun oğludur ve o, kendisine insanların en sevgilisidir.

Kendisinin pek çok develeri vardır. İçlerinden birisi kaybolunca, onu aramaya oğullarını göndermişti. Oğullarının dönüşleri gecikince,[304] kaybolan deveyi aramaya oğlunun oğlunu da göndermişti. Onu hiçbir işe göndermezdi ki, o onu[305] başarmam iş,[306] getirmemiş olsun.[307] Fakat, bu sefer o da gecik­ti, eğlendi kaldı1 dediler.[308]

Aradan çok geçmeden,[309] daha bulunduğum yerden ayrılmadan,[310] torunu[311] peygamber[312] Muhammed (a.s.) deve ile[313] çıkageldi.[314]

Abdulmuttalib onu kucaklayıp bağrına bastı.[315]

‘Yavrucuğum![316] Ben sana öyle üzüldüm ki, ben hiçbir şeye bunun kadar üzülmem isimdir. Vallahi,[317] ben bir daha seni hiçbir hacete göndermeyeceğim.[318] Bundan sonra, seni hiçbir zaman yanımdan ayırmayacağım’ dedi.”[319]

        [/accordion]

    [accordion title=” ABDULMUTTALİBİN YAĞMUR DUASI İÇİN PEYGAMBERİMİZ (A.S.)I GÖTÜRMESİ“]

 Abdulmuttalib Dedenin Yağmur Duası İçin Peygamberimiz (a.s.)ı Ebu Kubeys Dağına Omuzunda Çıkarışı

 Mahreme b. Nevfel’in.[320] Abdulmuttalib’le yaşıt olan[321] annesi Rukayka’dan (Rukayye’den) işitip rivayet ettiğine göre; annesi, şöyle demiştir:

“Ardarda gelen kuraklık ve kıtlık yılları,[322] Kureyşîlerin bütün malvarlıklarını alıp götürmüş;[323] yer­leri,[324] süt veren memeleri,[325] vücudun derilerini kurutmuş,[326] zayıflatmış, kemikleri inceltmişti.[327]

Ben, uyurken[328] veya uyuklarken,[329] birisinin:

‘Ey Kureyş cemaatı! İçinizden gönderilecek olan o peygamberin zuhuru zamanı bu zamandır![330]

Zuhur zamanının gölgesi üzerinize düşmüştür![331]

Size, o, hayırlı yağmurlar, bolluk ve ucuzluklar getirecektir.[332]

Bakınız: İçinizde, soyca en üstününüz ve şerefliniz; uzun boylu, iri kemikli, ak tenli, iki kaşının arası birbirine yakın, kirpikleri ve saçı uzun, yanakları düz, bumu ince ve yüksekçe olan zât ve oğulları çıksın.

İçinizden, her kabileden de birer adam çıksın.

Onlar, yıkansınlar, güzel koku sürünsünler. Sonra, Hacerü’l-Esved’i istilam etsinler.

Sonra, Ebu Kubeys dağının tepesine çıksınlar.

Vasıfları anlatılan zât ileri geçip dua etsin.

Oradaki cemaat da, ‘Âmin!’ desinler.

Yağmura kavuşursunuz!1 diyerek bağırdığını işittim.

Sabaha çıkınca, rüyamı anlattım.[333]

Baktılar da, bu sıfatlan Abdulmuttalib’in sıfatına uygun buldular.[334] Haremin hürmetine andolsun ki, Mekke vadisinde bulunan herkes:[335]

‘Bu, ancak ve ancak, Şeybetü’l-hamd’dir! Bu, Şeybetü’l-hamd [Abdulmuttalib]’dir!’ dediler.[336]

Mekke’de böyle demeyen hiç kimse kalmadı.[337]

Hep Abdulmuttalib’in üzerinde ve başında toplandılar.

Her kabileden birer adam çıkıp emrolunanları yaptılar.[338]

Sonra da, Peygamberimiz (a.s.) yanlarında olduğu halde, Ebu Kubeys dağının üzerine çık­tılar.[339]

Abdulmuttalib Dede, o zaman yedi yaşında bulunan Peygamberimiz (a.s.)ı dağın üzerine, omuzunda çıkardı.[340]

Abdulmuttalib Dede, yanında Peygamberimiz (a.s.) olduğu halde, ayağa kalktı.

Cemaat da Abdulmuttalib’in iki yanında sıralandılar.[341]

Abdulmuttalib, cemaatın önüne geçti.[342]

Ellerini kaldırdı.[343]

‘Ey ihtiyaçları karşılayan, sıkıntıları kaldırıp ferahlatan Allah’ım! Herşeyi öğretilmeden bilen, her nimeti istenilmeden, esirgemeden veren Sensin![344]

Bunlar, Senin erkek kulların[345] ve erkek kullarının oğullarıdır.[346]

Şunlar da, Senin kadın kulların[347] ve kadın kullarının kızları[348] ve onların oğulları di r.[349]

Senin Harem’inin yanında barınıyorlar.[350]

Ardarda gelen kuraklık yıllarının davarları, develeri yok ettiğinden, Sana şikâyetleniyorlar![351]

Bizler, bildiğin şeye, musibete uğramış bulunuyoruz.

Ardarda gelen şu kuraklık yılları develeri, davarları alıp götürdü, yok etti.[352]

Allah’ım! Duamızı kabul buyur![353]

Üzerimizdeki kıtlığı gider! Bize, bolluk ve ucuzluk getirecek yağmuru acele yağdır!’ diyerek dua etti.[354]

Kâbe’ye,[355] Kabe’nin Rabbine[356] andolsun ki; daha bulundukları yerden ayrılmamışlardı ki,[357] gök yarılıp suyunu boşaltmaya başlamış,[358] Mekke vadisi sel sularıyla dolmuştu.[359]

Kureyş’in yaşlılarından ve ulularından Abdullah b. Cüd’an ile Harb b. Ümeyye ve Hişam b. Mugîre’nin, Abdulmuttalib’e:

!Henîen leke Ebe’l-Bathâ=Ey Mekke halkının atası! Senin içindir, senin sayendedir bu ihsan![360] Sen, Mekkelilere hayat bahşettin!’ dediklerini işittim ve kendisini böyle kutladıklarını gördüm.”[361]

Rukayka (Rukayye) Hatunun da, söylediği dört beyitlik manzumesinde, Yüce Allah’ın kendilerine Abdulmuttalib sayesinde yağmur ihsan ettiğini açıkladığı görülürse de;[362]

Gerek Ebu Talib’in Kureyş müşriklerine karşı Peygamberimiz (a.s.)ı savunan uzun şiirinde-ki “O’nun yüzü suyu hürmetine, Allah’tan yağmur istenir!” mealli 38. beyti; gerek Medinelilerin kuraklık ve kıtlığa uğramaları üzerine Peygamberimiz (a.s.) in duasıyla sağanak halinde yağmaya başlayıp Medine’yi seller içinde bırakan yağmurun Medine çevresine kaydırılması duasıyla dindiği görülünce, Peygamberimiz (a.s.)ın “Ebu Talib bu güne erişmiş olsaydı, buna sevinirdi!” buyurup, “Yâ Rasulallah! Herhalde, sen bununla Ebu Talib’in şu sözüne işaret etmek istiyorsun?” denilerek sözü geçen beyit okununca Peyamberimiz (a.s.)ın “Evet!” buyurdukları; [363] Hz. Âişe’nin de aynı beyti okuduğu zaman, Hz. Ebu Bekir’in “İşte, vallahi, bu, Resûlullah (a.s.)’dır!” dediği[364] göz önünde tutulmak, bu husustaki ihsanın Peygamberimiz (a.s.) için olduğu unutulmamak gerekir.[365]

         [/accordion]

    [accordion title=” ABDULMUTTALİB DEDENİN VEFATI“]

 Abdulmuttalib Dedenin Vefatı

 Peygamberimiz (a.s.)ın dedesi Abdulmuttalib; Fil Vak’asından sekiz yıl sonra ölüm döşeğine düştü,[366] ki o zaman kendisi seksen iki yaşında,[367] Peygamberimiz (a.s.) da sekiz yaşında bulunuyordu.[368]

Abdulmuttalib Dede, öleceğini anlayınca, kızlarını başına topladı. Onlara:

“Vefatımdan sonra, hakkımda söyleyeceğiniz mersiyeleri, ölmeden, bir dinleyeyim bakayım!” dedi.[369]

Bunun üzerine, kızları, söyledikleri birer şiirle babalarına ağıt yaktılar.[370]

Yakıp dinlettikleri ağıtlarda onun üstün soylu, güçlü, boylu boslu, açık alınlı, güzel yüzlü, doğru sözlü, iyi huylu, cesaretli, adaletli, cömert, iyiliksever, saygıya ve boyun eğilmeye değer, şerefli, şanlı, her fazilet kendisinde toplanan, boşluğu doldurulamayacak olan, temelli kalmak şeref ve şanla olacak olsa kendisi dünyada temelli kalabilecek olan bir zât olduğunu dile getirdiler.[371]

Abdulmuttalib Dede vefat edince, Kureyşliler onun cesedini, hürmeten su ile ve sidr ağacının yaprağı ile yıkadılar ki, o zamana kadar Kureyşlilerden hiçbir kimsenin ölüsü sidrle yıkanmış değildi.

Kendisi; kefen olarak, Yemen hüllesinden, bin miskal altın değerinde iki kat hülleye sarıldı. Kefenine de, misk sürüldü.

Kureyşîler, besledikleri derin sevgi ve saygılarından dolayı, onun cenazesini günlerce eller üzerinde taşıdılar.[372]

Abdulmuttalib Dede; Hacun kabristanına,[373] dedelerinden Kusayy’ın yanına gömüldü.[374]

Peygamberimiz (a.s.); dedesinin cenazesini, Hacun kabristanına kadar, ağlayarak takip etti.[375]

Peygamberimiz (a.s.)ın dadısı Ümmü Eymen Bereke:

“O gün, Resûlullah (a.s.)ı gördüm. Abdulmuttalib’in tabutunun arkasından ağlıyordu!” demiştir.[376]

“Abdulmuttalib’in ölümünü hatırlayabiliyor musunuz?” diye sorulduğu zaman, Peygamberimiz (a.s.) da:

“Evet! O zaman ben sekiz yaşlarında idim!” buyurmuştur.[377]

Abdulmuttalib Dedenin arkasından ağlandığı kadar, hiç kimseye ağlanmam ıştır.

Mekke çarşısı onun ölümünden dolayı günlerce açılmamış, kapalı tutulmuştur.[378]

Kureyşîler; Ka’bb. Lüeyy’e tazimlerinden dolayı, onun ölüm tarihini, Fil yılına kadar, tarih başlangıcı edinmişlerdi.[379]

Sonra da, Abdulmuttalib’in ölümünü tarih edindiler.[380]

Kureyşîler, Abdulmuttalib’e “İkinci İbrahim” derlerdi.[381]

Kendisi ahirete, ahiret ceza ve mükâfatına inanır; “Vallahi, şu dünyanın arkasında bir dünya daha vardır ki, iyilik edenler orada iyiliklerinin mükâfatını görecekler, kötülük edenler de orada kötülüklerinin cezasını çekeceklerdir!” derdi.[382]

Beytullah’ı çok çok tavaf eder,[383] Haram olan ayların dokunulmazlığını son derecede gözetir, hac mevsiminde hacılara mallarının en iyisinden infakta bulunurdu.

Konukları ağırlardı.[384]

Dağ başlarında da, vahşi hayvanların, kurtların, kuşların karınlarını doyururdu.[385]

Kaybolan Zemzem kuyusunu ortaya çıkardıktan sonra, kuyunun başına yaptığı havuza Zemzem doldurup, Mekke halkına ve hacılara Zemzem suyu içirirdi.[386]

Ayrıca, develerinin sütünü balla karıştırarak hacılara ikram ettiği gibi, kuru üzüm satın alıp Zemzemle hoşaf yaparak içirdiği de olurdu.[387]

Abdulmuttalib Dede, Kureyşîlerin hâkimlerindendi.[388]

İçki içmezdi.[389]

İçkiyi ve zinayı yasaklamıştı.

Zina yapanı, kamçılatarak cezalandırırdı.

Oğullarına, ahlâkî faziletleri emir ve tavsiye ederdi .[390]

          [/accordion]

    [accordion title=” EBU TALİB’İN PEYGAMBERİMİZ (A.S.)I YANINA ALIP BÜYÜTÜŞÜ“]

 Ebu Talib’in Peygamberimiz (a.s.)ı Yanına Alıp Büyütüşü

 Abdulmuttalib Dede, ölüm döşeğine düşünce, bütün oğullarını başına topladı. Peygamberimiz (a.s.)a çok iyi bakmalarını onlara tavsiye ve emr etti.

Zübeyr ile Ebu Talib; Peygamberimiz (a.s.)ın babası Hz. Abdullah ile aynı anneden, yani Fâtıma binti Amr, b. Âiz, b. İmran, b. Mahzum’dan doğma kardeş idiler.

Bu iki amca; Peygamberimiz (a.s.)ı yanlarına almak için kur”a çektiler.

Kur’a, Ebu Talib Amcaya çıktı.

Ebu Talib Amca; Peygamberimiz (a.s.)a karşı, amcalarının en hamiyetlisi ve en şefkatlisi idi.[391]

Peygamberimiz (a.s.), o zaman, sekiz yaşında bulunuyordu.[392]

Ebu Talib’in; Arafat hizasındaki Ürene vadisinde bulunan,[393] arada sırada sütü sağılıp Mekke’ye getirilen birkaç deveden başka malı yok,[394] aile efradı ise çoktu. Onları geçindirmekte sıkıntı çekmek­te idi.[395]

Ebu Talib; yoksulluğuna rağmen, Kureyşîlerin seyyidi, ulu kişisi idi.

Kendisinin sözü dinlenir, emirlerine karşı gelmekten, aykırı hareket etmekten sakınılırdı.[396]

Babası Abdulmuttalib gibi, o da ağzına içki koymazdı.[397]

Peygamberimiz (a.s.)ın üzerine titrer.[398] onu kendi çocuklarından fazla severdi.[399]

Onu yanına almadıkça uyumaz,[400] bir yere giderse onu da yanında götürürdü.

Onun üzerine düştüğü kadar, hiçbir şeyin üzerine düşmezdi![401]

İstirahati için kendisine serilen mindere onun gelip oturmasından sevinç duyar:

“Rebia’nın İlâhına yemin ederim ki, kardeşimin oğlu için pek büyük bir şeref vardır!” derdi.[402]

Hazırlanan bir yemeği,[403] Ebu Talib’in aile efradı, toplu veya münferid olarak yedikleri zaman, doymazlardı.

Fakat, Peygamberimiz (a.s.) onlarla birlikte yediği zaman, doyarlardı.[404] Bunun için, Ebu Talib; yemeklerini yemek istedikleri zaman, aile efradına:

“Durunuz! Sizin gibi, oğlum da gelsin, hazır olsun!” der, Peygamberimiz (a.s.) gelip onlarla birlikte yerse, yemekler artardı. Peygamberimiz (a.s.) yemekte onlarla birlikte bulunmazsa, doy­mazlardı.[405]

Ebu Talib:

“Sen, hiç şüphesiz, mübareksin!” derdi.[406]

Sofraya, bir tek kişinin içeceği bir kapla konulan sütten[407] Peygamberimiz (a.s.) önce içip ötekiler sonra içecek olurlarsa, ilkinden sonuncusuna kadar hepsi, kanasıya içerlerdi.[408]

Peygamberimiz (a.s.)ın dadısı Ümmü Eymen Bereke derki:

“Peygamberimiz (a.s.)ın, gerek çocukluğunda, gerek büyüklüğünde, ne açlıktan, ne de susuzluktan şikâyetlendiğini görmedim. [409]

Günlerinin çoğunda,[410] sabahleyin,[411] biraz Zemzem içer, kendisine yiyecek vermek istediğimiz zaman:

İstemem! Ben tokum” derdi.[412]

Amcasının çocukları sofraya konulan şeye hemen uzandıkları halde, o uzanmaz, onun yenme zamanını beklerdi.

Bunun için, Ebu Talib’in ona ayrı sofra kurdurduğu da olurdu.[413]

Ebu Talib’in çocukları, sabahleyin yataklarından gözleri çapaklı, yüzleri asık halde kalktıkları halde; o, parlak yüzlü, sürmeli gözlü olarak sabaha çıkardı.”[414]

          [/accordion]

    [accordion title=” FÂTIMA HATUNUN PEYGAMBERİMİZ (A.S.)A ANNESİNDEN SONRA ANNE OLUŞU“]

 Fâtıma Hatunun Peygamberimiz (a.s.)a Annesinden Sonra Anne Oluşu; Ona Derin Sevgi ve Saygı Besleyişi

 Ebu Talib Amcanın zevcesi Fâtıma Hatun; faziletli,[415] iyi halli bir kadındı. [416]

Peygamberimiz (a.s.)ın yanında, onun büyük bir mevkii ve itibarı vardı.[417]

Fâtıma Hatun vefat ettiği zaman Peygamberimiz (a.s.)ın gözlerinden yaşlar akmış;[418] “Bugün annem vefat etti!” buyurup[419] gömleğini ona kefen olarak sardırmış,[420] cenaze namazını kıldırmış.[421] gömüleceği kabrin içine inip yanının üzerine uzandıktan sonra onu indirtmişti.[422]

“Biz, senin buna yaptığın şeyi başkasına yaptığını hiç görmedik!?” dedikleri zaman:

“Ebu Talib’den sonra, bu kadıncağız kadar bana iyilik eden hiçbir kimse yoktur!

Âhirette Cennet elbiselerinden elbise giymesi için, ona gömleğimi sardırdım.

Kabre ısınması için de, oraya kendisiyle birlikte uzandım!” buyurmuştur.[423]

Peygamberimiz (a.s.), bu yengesi için duyduğu üzüntüden hayrete düşenlere de:

“O, beni doğuran annemden sonra, annemdi.

Kendisinin çocukları aç durur, suratlarını asarlarken, o önce benim karnımı doyurur, saçımı tarar ve gülyağlarıyla yağlardı.

O, benim annemdi! [424]

Cebrail ((a.s.)), Yüce Rabbim tarafından:

‘Bu kadın, Cennetliklerdendir!1 diye bana haber verdi” buyurmuş[425] ve:

“Allah seni yarlıgasın ve hayırla mükâfatlandırsın!

Allah sana rahmet etsin ey annem!

Sen, benim annemden sonra, annemdin!

Kendin aç durur, beni doyururdun!

Kendin çıplak durur, beni giydirirdin!

En nefis nimetlerden kendi nefsini alıkor, bana tattırırdın!

Bunu da, ancak Allah’ın rızasını ve ahiret yurdunu umarak yapardın!

Allah ki, diriltendir, öldürendir, hiç ölmeyen diridir O!

Yâ Allah! Annem Fâtıma binti Esed’i af ve mağfiret et!

Ona hüccet ve delilini anlat!

Girdiği yeri genişlet!

Ben peygamberinin ve benden önceki peygamberlerinin hakkı için, duamı kabul buyur ey mer­hametlilerin en merhametlisi olan Allah!” diyerek, onun hakkında dua etmiştir.[426]

Peygamberimiz (a.s.); bu mübarek Cennetlik hatunu, sağ bulunduğu müddetçe, gidip ziyaret eder, onun evinde kuşluk uykusu uyurdu.[427]

 

          [/accordion]

    [accordion title=” EZD-İ ŞENUE’Lİ ÂİF’İN PEYGAMBERİMİZ (A.S.) HAKKINDAKİ TEŞHİSİ“]

 Ezd-i Şenue’li Âif’in Peygamberimiz (a.s.) Hakkındaki Teşhisi

 Ezd-i Şenue kabilesine mensup bir âif vardı.[428]

Iyafet; kuşları “Kışt!” diye azarlayarak kişileyip, onların isimlerinden, seslerinden, iniş ve geçiş­lerinden uğurluluk veya uğursuzluk çıkarmaya çalışmak demektir ki, bu, Arapların çoğu zaman yapageldikleri âdetlerindendi.[429]

Âif de, kıyafet, alâmet ve izlerden anlayan, gelecek hakkında kehânette bulunan, kuşun uçması gibi şeylerden hüküm çıkaran falcı demektir.[430]

Ezd-i Şenue’li Âif Mekke’ye geldiği zaman, Kureyşîler oğullarını ona götürür, fallarına baktırırlardı.

Ebu Talib de, o zaman çocukluk çağında bulunan Peygamberimiz (a.s.)ı, falına baktırmak için, başkalarıyla birlikte, ona götürmüştü. Falcı; Peygamberimiz (a.s.)a şöyle bir baktıktan sonra, birşeyle biraz meşgul olup işini bitirir bitirmez:

“Yanıma getirsenize o çocuğu!” dedi durdu.

Ebu Talib, onun böyle Peygamberimiz (a.s.)ın üzerine düştüğünü görünce, onu gösterme­di.

Âifin “Yazıklar olsun size! Demin görmüş olduğum çocuğu yanıma getirsenize! Vallahi, ileride onun şanı büyük olacaktır!” deyip durduğu sırada, Ebu Talib, Peygamberimiz (a.s.)la birlikte, oradan yavaşça, sezdirmeden ayrılıp evine gitti.[431]

           [/accordion]

    [accordion title=” PEYGAMBERİMİZ (A.S.)IN KALBİNE RE’FET VE RAHMET DOLDURULUŞU“]

 Peygamberimiz (a.s.)ın Kalbine Re’fet ve Rahmet Dolduruluşu

 Peygamberimiz (a.s.), on yaşını birkaç ay geçmiş olduğu sırada kında, üzerinden bir sesin geldiğini işitti.

Başını kaldırıp baktığı zaman, bir adamın diğer bir adama:

“Bu o mudur?” diye sorduğunu gördü.

Sorulan adam:

“Evet!” dedi.

Ne yüzleri, ne de giyinişleri hiçbir kimseninkine benzemeyen bu adamlar, Peygamberimiz (a.s.)ı karşılayıp kollarından tuttular.

Peygamberimiz (a.s.), onların tutuşlarını hiç hissetmedi.

Onlardan birisi, arkadaşına:

“Yatır onu!” dedi.

Peygamberimiz (a.s.)ı, hiç çabalatmadan, eğip bükmeden yere yatırdılar.

Onlardan biri, öbür arkadaşına:

“Yar onun göğsünü!” dedi.

O da, Peygamberimiz (a.s.)ın göğsünü yardı.

Göğsü ne kanadı, ne de ağrıdı.

Yine, biri öbürüne:

“Kin ve kıskançlığı çıkar içinden!” dedi.

O da, pıhtılaşmış kan gibi birşey çıkarıp attı.

Yine, biri öbürüne:

“Rahmet ve re’fet doldur!” dedi.

Bundan sonra, Peygamberimiz (a.s.); küçüklere karşı son derecede şefkatli, büyüklere karşı son derece merhametli oldu.[432]

    [/accordion]

    [accordion title=” PEYGAMBERİMİZ (A.S.)IN AMCASIYLA BİRLİKTE BUSRA’YA GİDİŞİ“]

 Peygamberimiz (a.s.)ın Amcasıyla Birlikte Busra’ya Gidişi

 Peygamberimiz (a.s.) on iki yaşında bulunduğu sırada idi.[433] Kureyşîler, Şam’a götürüp satmak üzere pek çok ticaret mallan hazırlamışlar, Ebu Talib de bu ticaret kervanına katılıp gitmeyehazırlanmıştı.

Peygamberimiz (a.s.), kendisini de yanında götürecek mi diye bekleyip duruyordu.

Yola çıkılacağı sırada, bütün erkek ve kız kardeşleri, Ebu Talib’i uğurlamaya gelmişlerdi.

Ebu Talib’in, Peygamberimiz (a.s.)a çok sevgisi ve şefkati vardı. Ona:

“Sen de benimle birlikte gidermişin?” diye sordu.

Peygamberimiz (a.s.)ın amcaları ve âmeleri (halaları), Ebu Talib’e:

“Bu yaştaki bir çocuk, hastalıklara uğratılmak için, yemesi içmesi bol bir yere götürülmez!” dediler.[434]

Bunun üzerine, Ebu Talib Peygamberimiz (a.s.)ı hastalıktan korumak üzere[435] geride bırakmaya karar verince, Peygamberimiz (a.s.) ağladı.[436]

Ebu Talib:

“Ey kardeşimin oğlu! Sana ne oldu? Herhalde, seni geride bıraktığım için ağlıyorsun?” dedi.

Peygamberimiz (a.s.):

“Evet!” dedi[437] ve Ebu Talib’in devesinin yularından tutup:

“Benim ne babam var, ne annem!” dedi.[438]

Ebu Talib rikkate geldi:

“Vallahi, seni yanımda götüreceğim! Hiçbir zaman, ne o benden ayrılacak, ne de ben ondan ayrıla­cağım!” dedi ve Peygamberimiz (a.s.)ı yanında götürdü.

Kureyş ticaret kervanı, Şam topraklarından Busra’da konakladı.[439]

     [/accordion]

    [accordion title=” BUSRA’DA RAHİP BAHÎRA İLE BULUŞULMASI“]

 Busra’da Rahip Bahîra ile Buluşulması

 Busra’da, Rahip Bahîra diye anılan bir rahip, bir de, onun içinde barındığı manastırı vardı. Bahîra, Hıristiyanların en âlimi idi. Hıristiyanların ilmi, onda ve buradaki manastırda idi.

Çünkü, burada; büyükten büyüğe geçerek gelen bir kitap vardı ki, bu manastırda o güne kadar gelip geçmiş rahiplerden, bu kitabdan yararlanmayan, bilgi almayan yoktu.[440] Bahîra’nın asıladı Circis veya Sercis idi.[441]

Kendisi Teyma Yahudilerinden ve Yahudi âlimlerinden olup,[442] İsa (a.s.)ın dininde idi.[443] Kureyş ticaret kervanı bu sefer onun manastırının yakınında konaklamış bulunuyordu.[444]

 Rahip Bahîra’nın Kervan Halkına Ziyafet Çekişi

 Kureyş ticaret kervanları daha önceki yıllarda defalarca gelip uğradıkları halde Rahip Bahîra onlar­la hiç konuşmaz, ilgilenmezken, bu yıl, manastırının yakınında konakladıkları zaman, onlar için birçok yemekler yaptırmıştı.

Bu da, kendisinin manastırında oturduğu yerden, Peygamberimiz (a.s.)a ait bazı şeyler gör­müş olmasından ileri gelmişti.

Rivayete göre; Bahîra manastırda bulunduğu sırada, kafile ilerlerken bir bulutun kervandakiler arasında Peygamberimiz (a.s.)ı gölgelediğini, sonra gelip manastırının yakınında bir ağacın göl­gesine indikleri zaman bulutun ağacı gölgelediğini, ağacın dallarının da Peygamberimiz (a.s.)ın üzerine doğru eğildiğini ve onu gölgesinin altına aldığını görmüştü.

Bahîra bütün bunları görünce manastırından indi, ve:

“Ey Kureyş cemaatı! Ben sizin için, yemek yaptım.

Sizin küçük büyük, köle hür, olanlarınızın yemekte hazır bulunmanızı arzu ediyorum!” diye haber gönderdi.

Yemek için geldikleri zaman, Kureyşîlerden birisi:

“Vallahi, ey Bahîra! Senin bugün şaşılacak bir halin var! Biz sana çok kere uğrardık da, bize böyle birşey yapmazdın. Bugün, sendeki bu hal nedir?” dedi.

Rahip Bahîra:

“Doğru söyledin! Siz konuksunuz, ağırlanmaya layıksınız. Ben de sizi ağırlamayı arzu ettim ve hep­iniz yiyesiniz diye yemek yaptım!” dedi.

Hepsi gelip sofra başında toplanmış, yalnızca Peygamberimiz (a.s.), çocuk ve yaşça onların hepsinden küçük olduğu için, ağacın altındaki yüklerin yanında bekçi olarak geride kalmıştı.

Bahîra, gelenlere birer birer bakıp bildiği ve kitabda bulduğu sıfatlan hiçbirinde göremediği için:

“Ey Kureyş cemaatı! Sizden, bu yemekte hazır bulunmayan, geride kalan bir kimse var mı?” diye sordu.

Kureyşîler

“Ey Bahîra! Senin yemeğine gelmesi gerekenlerden, bir çocuktan başka, kimse geride kalmadı! O çocuk da aramızda yaşça cemaatın en küçüğü olup, ağırlıkların yanında geride kaldı” dediler.

Bahîra:

“Yapmayınız! Onu da çağırınız! Bu yemekte, sizinle birlikte, o da bulunsun!” dedi.

Ticaret kafilesinde Kureyşîlerden bir zât

“Lât ve Uzzâ’ya andolsun ki; aramızdan, Abdullah b. Abdulmuttalib’in oğlunun bu yemekten geride kalışı, bizim için, kınanacak bir tutumdur!” dedikten sonra, kalktı. Ona doğru vardı. Kolundan tutup getir­di ve sofradakilerin yanına oturttu.[445]

      [/accordion]

    [accordion title=” RAHİP BAHÎRA’NIN PEYGAMBERİMİZ (A.S.) HAKKINDA EBU TALİB’İ UYARIŞI“]

 

Rahip Bahîra’nın Peygamberimiz (a.s.) Hakkındaki Teşhisi ve Ebu Talib’i Uyarışı

 

Rahip Bahîrâ; Peygatm berim iz (a.s.)ı görür görmez, ona dikkatli dikkatli bakmaya ve bedeninden bazı uzuvlarını süzmeye başladı.

Peygamberimiz (a.s.)a baktıkça, kitabda yazılı sıfatlan onda buluyordu.

Cemaat yemeklerini yiyerek dağıldıkları zaman, Bahîra, Peygamberimiz (a.s.)ın yanına gelip:

“Ey çocuk! Ben sana bazı şeyler soracağım. Lât ve Uzzâ hakkı için, sorularımı cevaplandır!” dedi.

Bahîrâ; Lât ve Uzzâ adına yemin ettiklerini, and içtiklerini Kureyşilerden işittiği için, Peygamberimiz (a.s.)a da böyle and vermişti.

Peygamberimiz (a.s.):

“Lât ve Uzzâ adına yemin vererek bana birşey sorma!

Vallahi, ben, hiçbir şeyden, onlardan nefret ettiğim kadar nefret etmem!” dedi.

Bahîra:

“Öyle ise, Allah aşkına, sana soracağım şeyler hakkında bana cevap ver!” dedi.

Peygamberimiz (a.s.):

“Bana istediğini sor!” dedi.

Bunun üzerine, Bahîra; Peygamberimiz (a.s.)a, uyku durumu ve bunlardan başka halleri ve işleri hakkında birçok sorular sordu.

Peygamberimiz (a.s.) da sorulara cevaplar verdi ki, hepsi de Bahîra’nın bildiği sıfatlara uyuyordu.

Bahîra, en sonunda, Peygamberimiz (a.s.)ın sırtına da baktı.

İki omuzu arasındaki peygamberlik hâteminin de, bildiği şekilde, yerli yerinde bulunduğunu gördü.

Rahip Bahîra, sorularını sorup bitirdikten sonra, Peygamberimiz (a.s.)ın amcası Ebu Talib’in yanına geldi. Ona:

“Bu çocuk senin neslinden midir?” diye sordu.

Ebu Talib:

“Oğlumdur” dedi.

Bahîrâ:

“O, senin oğlun değildir! Bu çocuğun babasının sağ olması uygun değildir!” dedi.

Ebu Talib:

“O, benim kardeşimin oğludur!” dedi.

Bahîra:

“Babasına ne oldu?” diye sordu.

Ebu Talib:

“Annesi buna hamile iken, babası öldü!” dedi.

Bahîra:

“Doğru söyledin!” dedi.[446]

“Annesi ne oldu?” diye sordu.

Ebu Talib:

“Öldü!” dedi.

Bahîra:

“Doğru söyledin![447]

Kardeşinin oğlunu hemen memleketine geri çevir!

Yahudilerin ona zarar vermelerinden sakın!

Vallahi, Yahudiler onu görüp de benim onda bulunduğunu anladığım şeylerin onda bulunduğunu anlayacak olurlarsa, muhakkak onu öldürmeye kalkışırlar!

Senin kardeşinin oğlunun çok büyük bir hal ve şanı olacaktır!

Sen, onu memleketine götürmekte acele et![448]

Biz, onun son peygamber olacağını kitablarımızda ve atalarımızdan bize yapılan rivayetlerde bul­muş uzdur![449]

Bu hususta bizden ahd ve mîsaklarda alınmıştır!” dedi.

Ebu Talib:

“Sizden bu mîsakları kim aldı ola?” deyince, Bahîra gülümsedi, sonra da:

“Yüce Allah, onu İsa b. Meryem’e indirdiği kitabda aldı.

Sen, eğlenip kalmayı azalt da, onu memleketine ve doğum yerine hemen döndür!” dedi[450] ve:

“Sen onun üzerine titrersin, değil mi?” diye sordu.

Ebu Talib:

“Evet!” dedi.

Bahîra:

“Vallahi, onu Şam’a götürecek olursan, artık kendisini hiçbir zaman ev halkına kavuşturamazsın!

Muhakkak onu öldürmeye kalkarlar!

Onlar buna düşmandır!ar![451]

Kardeşinin oğlunu, sakın Yahudilerin bulunduğu oralara kadar götü reyim deme!

Çünkü, Yahudiler düşmanlık ehlidirler.

Bu çocuk, bu ümmetin peygamberi olacaktır!

Kendisi, Araplardandır.

Halbuki Yahudiler gelecek peygamberin İsrail oğullarından olmasını isterler, bu çocuğu kıskanırlar.

Sen, kardeşinin oğlu hakkında onlardan sakın.[452]

İyi bil ki, ben sana karşı üzerime düşen öğüt vazifesini yerine getirmiş bulunuyorum” dedi.[453]

       [/accordion]

    [accordion title=” ÜÇ YAHUDİNİN PEYGAMBERİMİZ (A.S.)A SUİKAST TEŞEBBÜSÜNDE BULUNMALARI“]

 Busra’da Üç Yahudinin Peygamberimiz (a.s.)a Suikast Teşebbüsünde Bulunmaları ve Rahip Bahîra Tarafından Vazgeçirilmeleri 

 Rivayet edildiğine göne; Peygamberimiz (a.s.)ın amcası Ebu Talib’le yaptığı Şam seferi sırasında Rahip Bahîra’nın Peygamberimiz (a.s.)da gördüğü şeyleri, Ehl-i Kitabdan,[454]YahudiIerden[455] Zebir,[456] Temmam[457] ve Deriş adlarındaki[458] kimselerde gördüler.[459]

Peygamberimiz (a.s.)ı öldürmeyi tasarladılar.

Bunu Rahip Bahîra ile de konuşmaya gelip, konuştular.[460]

Bu Yahudiler; Peygamberimiz (a.s.)a suikast hususundaki görüşlerine Rahip Bahîra’nın da katılacağını sanıyorlardı.[461]

Rahip Bahîra onları böyle birşeye girişmekten en şiddetli bir nehy ile nehyetti.[462]

Kendilerine, Allah’ı hatırlattı.

Kitabda, gelecek peygamberin zikrini ve sıfatını bulduklarını, onu öldürmek isteseler de öldüremeyeceklerini anlattı.[463] Onlara:

“Siz de, onun sıfatını, Kitabda bulamadınız mı?” diye sordu.

“Evet! Bulduk” dediler.

Bahîra:

“O halde, onu öldürmeye, sizin için yol ve imkân yoktur!” dedi.[464]

Bunun üzerine, onlar Bahîrâ’nın söylediği sözlerin doğruluğuna kanaat getirerek Peygamberimiz (a.s.)ı bıraktılar, geri dönüp gittiler.[465]

Ebu Talib de, Rahip Bahîra’nın tavsiyesi üzerine, Peygamberimiz (a.s.)la birlikte, oradan hemen Mekke’ye döndü.[466]

 

Bir Açıklama

 

İbn İshak’ın (doğumu: 85, ölümü: 151 Hicrî) son zamanlarda bulunup 1401/1982 yılında yayınlanan Kitâbu’l-Mübtedâ ve’l-meb’as ve’l-megâzî’sinin metninde Ebu Talib’in bu seyahat hakkında söylediği 12, 18 ve 13 beyitlik üç manzumesinin bulunduğu ve bunlarda Mekke’den yola çıkışları, Busra’da Rahip Bahîra tarafından ağırlanışları ve isimleri de açıklanan üç Yahudi tarafından Peygamberimiz (a.s.)a yapılmak istenilen suikastın Rahip Bahıra tarafından önlenişi hadiselerinin dile getirildiği görülür.[467]

Bu manzumeler; Bey ha kî tarafından da (doğumu: 384, ölümü: 458 Hicrî), İbn Asâkir tarafından da (ölümü: 571 Hicrî), 5 üheylî tarafın dan da (doğumu: 508, ölümü: 581 Hicrî) bilinmekte idi.

Hatta, İbn Asâkir, bunlardan 12 ve 18 beyitlik olanlarını kitabına[468]; Süheylî de 18 beyitlik olanının başından 9 beytini Ravdu’l-ünüf’üne[469] kaydetmiştir.[470]

        [/accordion]

    [accordion title=” PEYGAMBERİMİZ (A.S.)IN İSİM VE SIFATLARININ EHL-İ KİTAB NEZDİNDE BELLİ OLUŞU“]

 Peygamberimiz (a.s.)ın İsim ve Sıfatlarının Ehl-i Kitab Nezdinde Belli Oluşu

 Peygamberimiz Muhammed (a.s.)ın isim ve sıfatlan, Musa (a.s.)a indirilen Tevrat’ta ve İsa (a.s.)a indirilen İncil’de yazılı olup Ehl-i Kitab olan Yahudi ve Hıristiyan bilginleri bu husus­ta tam bilgiye sahip bulunmakta,[471] kendilerine Kitab verilenler, Peygamberimiz (a.s.)ı öz oğullarını tanıdıkları gibi tanımakta idiler.[472]

Nitekim, Yahudi âlimlerinden iken Müslüman olan Abdullah b. Selam:

“Ben, Resûlullah (a.s.)ı, kendi oğlumu tanıdığımdan daha ziyade tanırım!” dediği zaman, Hz. Ömer

“Ey Selam’ın oğlu! Bu, nasıl tanıma?” diye sormuştu.[473]

Abdullah b. Selam:

“Ben, Muhammed ((a.s.))ın gerçekten Resûlullah olduğuna yakînen şehadet ederim.[474]

Kendisinin peygamber olduğunda hiç şüphe etmem [475]

Çünkü, onun Allah tarafından gönderilen peygamber olduğu, na’t ve vasıfları Kitabımızda bulun­makta dir.[476]

Kendi oğlum üzerinde ise böyle kesin bir şehadeti yapamam![477]

Çünkü, onun anası[478] kadının ne yaptığını bilemem.[479]

Ne bileyim, belki de ihanet etmiş olabilir!” dedi.[480]

Bunun üzerine, Hz. Ömer

“Ey Selam’ın oğlu! Allah seni hakka isabet ettirmiş!” dedi[481] ve onun başını öptü.[482]

         [/accordion]

    [accordion title=” ÖNCEKİ PEYGAMBERLERDEN PEYGAMBERİMİZ (A.S.) HAKKINDA AHD VE MÎSAK ALINIŞI “]

 Daha Önceki Peygamberlerden Peygamberimiz (a.s.) Hakkında Ahd ve Mîsak Alınışı

 Yüce Allah; daha önceki peygamberlerden de, Peygamberimiz (a.s.)a iman ve yardım etmeleri hakkında ahd ve mîsak almıştır.[483]

Kadı lyaz der ki:

“Yüce Allah, o mîsakı, vahiy ile almıştır. Hiçbir peygamber göndermemiştir ki, ona Muhammed (a.s.)ı veya vasıflarını anmış ve ‘Ona eriştiğin takdirde, kesin olarak iman edeceksin!1 diye ken­disinden ahd ve mîsak almış olmasın!

Deniliyor ki: Yüce Allah, bunu kendi kavimlerine de haber vermeleri ve onların kendilerinden sonra gelecek kavimlerine de aynen bildirmeleri hususunda da kesin söz almıştır.”[484]

Atâ b. Yesar’dan rivayet edildiğine göre:

Peygamberimiz (a.s.)ın Tevrat’taki sıfatlarından sorulunca, Abdullah b. Amr ibnü’l-Âs demiştir ki:

“Evet! Vallahi, Kur’ân’daki ‘Ey Peygamber! Şüphe yok ki, Biz seni şahit, müjdeleyici ve korkutucu olarak gönderdik!'[485] âyetindeki bazı sıfatlar ile, Tevrat’ta da tavsif buyru I muştur. Şöyle ki:

‘Ey Peygamber! Biz seni şahit, müjdeleyici, korkutucu, ümmîler için de koruyucu olmak üzere gön­derdik.

Sen, benim kulumsun, peygamberim sin.

Ben, sana Mütevekkil ismini verdim.

O, ne kötü huyludur, ne katı kalbi idi r; ne de çarşılarda, pazarlarda bağırır, çağırır.

O, kötülüğü kötülükle de karşılamaz, fakat affeder, bağışlar.

Doğru yoldan sapan milleti Lâ ilahe illallah [Allah’tan başka ilah yoktur!] diyerek doğrultmadıkça, kör gözleri, sağır kulakları, kapalı gönülleri açmadıkça, Allah onun ruhunu almayacaktır!'”[486]

Atâ b. Yesar, Yahudi âlimlerinden iken Müslüman olan Abdullah b. Selam’in da bunu aynen tekrar­ladığını; ve yine Yahudi âlimlerinden iken Müslüman olan Ka’bu’l-Ahbar’ı da Abdullah b. Selam’ın söylediklerinin aynısını söylerken işittiğini, Ebu Vâkıdü’l-Leysî’nin kendisine haber verdiğini, aynı zaman­da:

“Onun doğum yeri Mekke, hicret yurdu Taybe (Medine) olacak, kendisi Şam ülkesine hükmede­cektir.

Onun ümmeti de, bollukta ve darlıkta, her yerde Allah’a hamd ederler; her yüksek yerde tekbir getirirler.

Güneşin seyrini izleyip, vakitleri gelince, nerede olursa olsun, namazlarını kılarlar.

Bellerine fota bağlarlar.

Kollarını yıkarlar (abdest alırlar).

Ezanlarının sesleri, geceleyin, gök boşluğunda an uğultusu gibi uğuldar!” dediğini açıklamıştır.

Abdullah b. Abbas da, Ka’b’a:

“Tevrafta, Resûlullah (a.s.)ın natını nasıl buldun?” diye sorduğu zaman, Ka’b:

“Tevrat’ta, onun n a’ti:

‘Muhammed b. Abdullah, Mekke’de doğacak, Tâbe’ye (Medine’ye) hicret edecek, Şam’a hakim ola­caktır!

Kendisi ne kötü söz söyler, ne de çarşılarda bağırır çağınr.

Kötülüğü kötülükle karşılamaz, fakat affeder, bağışlar.

Onun ümmeti de, bollukta, darlıkta, her yerde, Allah’a hamd ederler. Tekbir getirirler.

Kollarını yıkarlar (abdest alırlar).

Bellerine fota bağlarlar.

Savaşta saf oldukları gibi, namazlarında saf olurlar.

Mescidlerinde, an uğultusu gibi, uğuldarlar.

Ezanlarının sesleri, gök boşluğunda duyulur!1 diye yazılı bulduk” demiştir.[487]

Kur’ân-ı Kerîm’e göre; Musa (a.s.)a indirilen Tevrat’ta Peygamberimiz (a.s.)ın Ashabının vasıflan, hal ve şanları da şöyle açıklanmış bulunuyordu:

“Muhammed, Allah’ın Resûlüdür.

Onunla birlikte olanlar (Ashab da), kâfirlere karşı çok sert, kendi aralarında ise çok merhametlidirler.

Onların, rükû ve secde ederek; Allah’tan, lütuf ve rızasını istediklerini görürsün.

Onların yüzlerinde, secdelerin izinden dolayı, nuranîlik vardır.

Bu, onların Tevrat’taki vasıflarıdır…”[488]

Peygamberimiz (a.s.)ın geleceğini İsa (a.s.) da müjdelemiş, Kur’ân-ı Kerîm’de açık­landığı üzere:

“Birzaman, Meryem oğlu İsa:

‘Ey İsrail oğulları! Ben size, Allah’ın gönderdiği peygamberiyim!

Benden önceki Tevrafı tasdik edici, benden sonra gelecek peygamberi de-ki, ismi Ahmed’dir-müjdeleyici olarak geldim” demişti.[489]

İbn İshak’ın (85-151 Hicrî) bildirdiğine göre; İsa (a.s.)a Allah tarafından gelen İncil’de Peygamberimiz (a.s.)ın sıfatı ve ismi hakkında verilmiş olan bilgiyi, İsa (a.s.)ın devrinde havari Yuhannâ da yazdığı İncil’de tesbit etmiş bulunuyordu.

Nitekim, İsa (a.s.), kendisini inkâr eden kavmine karşı:

“Rab tarafından çıkıp gelecek olan o Münhamenna, Rab tarafından çıkıp gelecek olan o Rûhu’l-Kudüs gelmiş olsaydı, o bana şehadet ederdi.

Siz de, şehadet edersiniz.

Çünkü, öteden beri benimle birlikte bulunuyorsunuz.

Ben, bunları size söyledim ki, şüpheye düşmeyesiniz ve sürçmeyesiniz!” demiştir.

Münhamenna, Süryanice Muhammed demektir. Bunun Rumca’sı Baraklitus’dur.[490]

Ebu’l-Ferec İbn Cevzî’nin (540-597 Hicrî), İbn Kuteybe’den (213-276 Hicrî) nakline göre:

İsa (a.s.), havarilerine:

“Ben gidersem, size Faraklit, Rûhu’l-Hak gelecektir!

O, kendiliğinden söz söylemeyecek, ancak kendisine ne söylenirse onu söyleyecektir.

O, bana şehadet edecektir.

Siz de şehadet edersiniz.

Çünkü, siz halktan daha önce benimle birlikte bulunuyorsunuz.

Ben gitmezsem, Faraklit size gelmez!” demiştir.[491]

Gerek Baraklitus, gerek Faraklit sözü Periclotas şekline sokulup Yuhanna İncilinde Teselli Edici diye tercüme edilmiştir.[492]

Şüphesiz ki, İsa (a.s.)ın anadili Yunanca değil, İbranice idi. Kendisine Allah tarafından indirilmiş olan İncil’in de İbranice olacağı tabiîdir.

İsimleri tercüme etmek Ehl-i Kitab âlimlerince âdet olduğundan, İsa (a.s.)ın kendisinden sonra geleceğini müjdelediği âhir zaman peygamberinin ismini de Yunanca’ya tercüme etmişler ve Arapça mütercimlerde onu Faraklit olarak Arapçalaştırmışlardır.

Bir papaz tarafından yazılıp Hicrî 1268 yılında Kalküta’da bastırılan bir broşürde; Faraklit olarak Arapçalaştırılan ismin İncil’in Yunanca nüshasında Paraklitus şeklinde mi, yoksa Piraklütüs şeklinde mi geçtiği incelenerek, birinci şekle göre ismin Teselli ve Yardım Edici, Vekil mânâlarına geldiği ifade ve ikin­ci şekle göre ise, Muhammed ve Ahmed mânâlarına gelebileceği itiraf edilmiş ve Müslümanların bu şekli iltizam ettikleri ileri sürülmüştür.

Halbuki, iki kelime arasında şekil ve telaffuz bakımından pek az bir fark vardır.

Yunan harfleri, birbirlerine benzerler.

Bazı İncil nüshalarındaki Piraklütüs, belki de, yazıcıların hatası yüzünden Paraklitus olmuştur.”[493]

Kur’ân-ı Kerîm’e göre Peygamberimiz (a.s.)ın ashabının “İncil’deki vasıflan da, bir ekin gibidir ki; filizini çıkarmış, onu kuvvetlendirmiş, saplan üzerine, bir düzeye dizilmiştir. Öyle ki, ekincilerin hoşuna gider. Bu (teşhisle) ki, onlarla, kâfirleri öfkelendirmek içindir. Allah, onlardan, iyi amel işleyenlere bir mağfiret ve büyük bir ecir vaad buyurmuştur.”[494]

Markos İncilinde bu hususta şöyle denilmiş olduğu görülür:

“Ve dedi: Allah’ın melekûtu böyledir. Yere tohum saçan bir adam gibidir.

Gece gündüz uyuyup kalkar, tohum biter ve büyür. Nasıl, o bilmez.

Toprak, kendiliğinden, önce otu, sonra başağı, sonra başakta dolu taneyi verir.

Mahsul kemale erdiği zaman, hemen orağı salar.

Çünkü, hasat zamanı gelmiştir.”[495]

          [/accordion]

    [accordion title=” İSRAİL OĞULLARININ GELMESİNİ BEKLEDİKLERİ ÜÇ PEYGAMBER“]

 İsrail Oğullarının Gelmesini Bekledikleri Üç Peygamber

 Yuhannâ’nın İncil menkıbesine göre, Yahudiler üç peygamberin gelmesini beklemekte idiler:

İlki: tekrar geleceğini sandıkları İlya,

İkincisi: Mesîh İsa (a.s.),

Üçüncüsü: Herkesin bildiği, kendisi sadece “O Peygamber” diye anılan peygamberdi.

Yahudiler, Yahya (a.s.)a:

“Sen kimsin?” diye sordukları zaman, o:

“Ben, Mesîh değilim!” dedi.

Yahudiler

“Öyle ise, sen nesin? İlya mısın?” dediler.

Yahya (a.s.):

“Değilim!” dedi.

Bunun üzerine, Yahudiler

“Sen, O Peygamber misin?” diye sordular.

Yahya (a.s.):

“Hayır!” dedi.

Yahudiler

“Öyle ise, sen kimsin? Kendin hakkında, ne diyorsun?” dediler.

Yahya (a.s.):

“Ben, İşaya Peygamberin dediği gibi:

‘Rabbın yolunu düzeltiniz!1 diye çölde bağıranın sesiyim!

Aranızda biri duruyor da, siz onu bilmiyorsunuz.

Benden sonra gelen odur! Ben, onun çarığının bağını çözmeye lâyık değilim!” dedi.[496]

İsa (a.s.) ise, Yahya (a.s.) hakkında:

“Eğer kabul etmek isterseniz, gelecek olan İlya, budur!” demiş;[497] gelecek olan Mesîh’in de İsa (a.s.) olduğu,[498] gösterdiği mucizelerle anlaşılmıştır.[499]

Geleceği müjdelenenlerden üçüncüsü olan ve kendisi sadece “O Peygamber” diye anılan[500] son peygamberin gelmesi ise, İsa (a.s.)dan sonra, beklenip duruyordu.

Nitekim, Medineli putperest Evs ve Hazrec kabilelerinin ne zaman Medineli Yahudilerle aralan açıl­sa, Yahudiler onlara:

“Bir peygamber, hemen gönderilmek, gelmek üzeredir!

Onun geleceği zamanın gölgesi düştü.

O peygamber gelince, biz ona tâbi olacak; İrem ve Âd kavimleri gibi, sizi öldürüp kökünüzü kazıy­acağız!” derlerdi.[501]

Rahip Bahîra’nın da dediği gibi, Yahudiler gelmesini bekledikleri son peygamberin İsrail oğulların­dan olmasını arzu etmekte idiler.

Peygamberimiz Muhammed (a.s.) ise, İsmail (a.s.)ın soyundan gelen Araplardan olduğu için; Medineli Yahudiler de Peygamberimiz (a.s.)a kıskançlıklarından dolayı, iman etmemekte ve karşı koymakta direnmiş durmuşlardır.[502]

İbn İshak’ın Abdullah b. Ebi Bekr, b. Muhammed, b. Amr, b. Hazm’dan, onun da Peygamberimizin zevcesi Hz. Safiyye’den rivayetine göre:

Peygamberimiz Muhammed (a.s.)ın Medine’ye hicreti sırasında, Küba köyüne geldiği işitil­ince, babası Huyey b. Ahtab ile amcası Ebu Yâsir b. Ahtab hemen Küba’ya gitmişler, güneş batarken de, çok bitkin ve üzgün bir halde eve dönmüşlerdi.

Ebu Yâsir b. Ahtab, Huyey b. Ahtab’a:

“Bu, geleceği beklenilen O Peygamber midir?” diye sormuş, Huyey b. Ahtab:

“Evet! Vallahi, odur!” demişti.

Ebu Yâsir

“Bunun o olduğunu iyice anladın ve tesbit ettin mi?” diye sormuş, Huyey b. Ahtab:

“Evet!” demiştir.

Ebu Yâsir

“O halde, ona karşı kalbinde ne var?” diye sormuş, Huyey b. Ahtab:

“Vallahi, sağ oldukça, ona hep düşmanlık besleyip duracağım!” demiştir.[503]

Medineli Yahudilerin; Peygamberimiz (a.s.) ve Allah’tan getirdiği Kitabı hakkındaki tutum ve davranışları Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle açıklanır:

“Vaktâ ki, onlara, Allah katından, yanlarındakini tasdik edici, doğrulayıcı bir Kitab geldi ki, onlar daha önce, kâfirlere karşı, Allah’tan böyle bir fetih ve yardım istiyorlardı. İstedikleri kendilerine gelince, (kıskançlıklarından) onu inkâr ettiler. Artık, Allah’ın laneti o kâfirlerin üzeri nedir. “[504]

Yüce Allah, Peygamberimiz Muhammed (a.s.)ı da, Firavun’a gönderdiği resûl gibi bir resûl olarak göndermiştir.[505] Eski Ahid’de de, Musa (a.s.)a Yüce Allah tarafından şöyle denildiği görülür:

“Onlar (İsrail oğulları) için, kardeşleri arasından, senin gibi bir peygamber çıkaracağım, ve sözleri­mi onun ağzına koyacağım, ve ona emredeceğim herşeyi onlara söyleyecek ve vâki olacak ki, Benim ismimle söyleyeceği sözlerimi dinlemeyecek olan adamdan, Ben arayacağım!”[506]

İsrail oğullarının kardeşlerinden maksadın, İsmail (a.s.)ın oğulları olduğu malumdur. Onların içinden de, Muhammed (a.s.)dan başka hiçbir kimsenin ilahî vahye mazhar olduğu ve ağzına Yüce Allah’ın Kelamının konulduğu görülmemiştir.[507]

İbrahim (a.s.) ile oğlu İsmail (a.s.)ın, Kabe’nin duvarlarını örüp yükseltirlerken Yüce Allah’a:

“Ey Rabbimiz! Bizden sâdır olan şu hizmeti kabul buyur!

Şüphe yok ki, herşeyi işiten, herşeyi bilen Sensin Sen!

Ey Rabbimiz! Bizi, Sana teslimiyette sabit kıl!

Soyumuzdan da, yalnız Sana boyun eğen Müslüman bir ümmet yetiştir!

Ey Rabbimiz! Onların içinden de, kendilerine Senin âyetlerini okuyacak, onlara Kitabı ve Hikmeti öğretecek, onları iyice temizleyecek bir peygamber de gönder…” diyerek dua ettikleri[508] ve:

“İçinizde, kendinizden bir peygamber gönderdik ki, size âyetlerimizi okuyor, sizi tertemiz yapıyor, size Kitabı ve Hikmeti öğretiyor, bilmediğiniz şeyleri size bildiriyor”[509] buyurularak Peygamberimiz (a.s.) hakkındaki dualarının kabul edilmiş olduğu açıklanmış bulunmaktadır.[510]

           [/accordion]

    [accordion title=” PEYGAMBERİMİZ (A.S.)IN HER TÜRLÜ KÖTÜLÜKLERDEN KORUNARAK BÜYÜTÜLÜŞÜ“]

 Peygamberimiz (a.s.)ın Her Türlü Kötülüklerden Korunarak Büyütülüşü

 Peygamberimiz (a.s.), amcası Ebu Talib’in şefkatli kanadı altında güzelce büyüyüp gidiyordu.[511]

Ebu Talib bu koruyuculuğunu ve kollayıcılığını hayatının sonuna kadar devam ettirdi.[512]

Yüce Allah; Peygamberimiz (a.s.)ı, Ebu Talib’in yanında bulundurup[513] peygamberlikle

şereflendireceği için, onu Cahiliye devrinin kötülüklerinden hiçbirine bulaştırmadı.[514]

1. Suyutî’nin Ebu Nuaym ve İbn Asâkir’den nakline göre, Hz. Ali der ki: “Muhammed (a.s.)a, bir gün:

‘Sen, hiç puta taptın mı? ‘ diye soruldu.

‘Hayır!’ buyurdu.

‘Sen, hiç içki içtin mi?’ diye sordular.

‘Hayır! Ben, daha Kitab ve imanın ne olduğunu bilmezken bile, Kureyşîlerin küfür üzerinde bulun­duklarını bilmekten uzak kalmamı sırrıdır’ buyurdu.”[515]

Peygamberimiz (a.s.), kendisini çocukluğu sırasında Yüce Allah’ın nasıl koruduğunu şöyle anlatır:

“Öyle bir zamanımı biliyorum ki; Kureyş çocuklarıyla birlikte, bir oyun oynamak üzere, bir yerden bir yere taş taşıyorduk.

Her birimiz, fotasını sıyırıp boynuna dolamış, taşı onun üzerinde taşıyordu.

Ben de, onlarla birlikte böyle yapıp gelir giderken, kendisini görmediğim birisi bana ağrıtıcı bir yum­ruk indirip:

‘Bağla fotanı beline!’ dedi.

Ben de, hemen, fotamı belime bağladım.

Arkadaşlarımın arasında, yalnız ben, fotalı olduğum halde boynumda taş taşıdım.”[516]

2. Cabir b. Abdullah’ın rivayetine göre, Peygamberimiz (a.s.), Kureyş ile birlikte, Kabe için
taş taşıyordu. Fotası da üzerinde idi.

Peygamberimiz (a.s.)ın amcası Hz.Abbas:

“Kardeşimin oğlu! Şu fotanı çözsen, omuzlarının üzerine alsan da, taşıyacağın taşla gitsene!” demişti.

Peygamberimiz (a.s.), fotasını çözüp omuzlarının üzerine koyar koymaz, yere, baygın düştü!

İşte ondan sonra, kendisi hiçbir vakit çıplak görülmemiştir.[517]

Peygamberimiz (a.s.), oniki yaşında bir çocuk iken.[518] Rahip Bahîra’nın Kureyş müşrik­lerinin Lât ve Uzzâ putları adına yemin edip durduklarına bakarak, Peygamberimiz (a.s.)a da “Lâtve Uzzâ hakkı için, sorularıma cevap ver!” dediği zaman, “Lât ve Uzzâ adına yemin vererek bana birşey sorma! Vallahi, ben, bunlardan nefret ettiğim kadar, hiçbir şeyden nefret etmem!” demiştir.[519]

Peygamberimiz (a.s.)ın dadısı Ümmü Eymen der ki:

“Kureyş müşrikleri, tazim için, Buvâne putunun yanında, yılda bir gün toplanırlar, geceye kadar onun yanında saç kestirmek, iti kafa girmek, kurban kesmek suretiyle tören yaparlardı.

Ebu Talib de, Kureyş kavmi ile birlikte bu bayram için hazırlanmış ve Resûlullah (a.s.)ın da bu bayramda kavminin yanında bulunmak üzere hazırlanmasını söylemişti.

Resûlullah (a.s.) bundan kaçınınca, Ebu Talib’in de, Resûlullah’ın âmelerinin (halalarının) da Resûlullah’a son derece kızdıklarını gördüm.

Halaları:

‘İlahlarımızdan yüz çevirmek demek olan bu davranışından dolayı, senin bir felakete uğramandan korkuyoruz!’ diyerek o kadar ısrar ettiler, o kadar üzerine düştüler ki, Resûlullah (a.s.) yanlarına düşüp gitmek zorunda kaldı.

Allah’ın dilediği kadar bir müddet orada gaip olup görünmedi.

Sonra, korkudan benzi sararmış bir halde dönüp yanımıza geldi.

Halaları:

‘Senin başına ne felaket geldi?’ diye sordular. O da:

‘Bana cin dokunmasından korkuyorum!’ dedi.

Halaları:

‘Allah, seni şeytanla mübtelâ kılmaz! Sende, iyi haslet ve meziyetler var.

Söyle bakalım, görmüş olduğun şey nedir?’ dediler.

Resûlullah:

‘Ben, bu putun yanına yaklaşınca, beyaz ve uzun boylu bir adam peyda olup, bana ‘Ey Muhammedi Gerine dön! Sakın ona el sürme!1 diyerek bağırıyordu!’ dedi.

Artık, kendisine peygamberlik gelinceye kadar, onların bayramına ve törenine katılmadı .”[520]

5. Hz. Ali’nin, Peygamberimiz (a.s.)dan bizzat işitip bildirdiğine göre, Peygamberimiz (a.s.) buyurmuşlardır ki:

“Ben, Cahiliye devri insanlarının işledikleri birşeyi işlemeye iki kere teşebbüs etmiş isem de, Yüce Allah, işlemek istediğim şeyle benim arama girip, beni ondan alıkoydu.

Bundan sonra, Yüce Allah beni peygamberlikle şereflendirinceye kadar hiçbir kötü şeye teşebbüs etmedim !”[521]

İki kere yapmaya teşebbüs edip alıkonulduğum şey de şu idi:

“Bir gece, Mekke’nin yukarı taraflarında, Kureyş’ten bir veya birkaç gençle birlikte kendi koyun­larımızı otlatıyordum.

Arkadaşıma:

‘Eğer koyunuma bakarsan, ben de, diğer gençler gibi, Mekke’ye gidip gece konuşmalarına katılayım’ dedim.

Arkadaşım:

‘Olur. İstediğini, yap!’ dedi.

Ben, bu arzumu yerine getirmek üzere, yola çıktım.

Mekke evlerinden ilk evin yanına vardığım zaman, defler, düdüklerle ıslık çalındığını işittim.

‘Nedir bu?’ diye sordum.

‘Filan erkek, filanca kadınla evleniyor!’ dediler.

Hemen, oturup onlara bakmaya başladım.

Derken, Yüce Allah kulaklarımı tıkadı, uyuyakaldım.

Beni ancak güneşin sıcaklığı uyandırabildi!

Hemen, dönüp arkadaşımın yanına geldim.

‘Ne yaptın?’ diye sordu.

‘Hiçbir şey yapmadım!’ dedim. Sonra da, başımdan geçeni ona anlattım.

Başka bir gece, yine, arkadaşıma aynı şekilde ricada bulundum. O da:

‘Olur. Dilediğini, yap!’ dedi.

Yola çıkıp Mekke’ye geldiğimde, şu geçen gece Mekke’ye geldiğim zaman işittiğimin aynısını işit­tim.

Hemen, oraya çöküp bakmaya başladım.

Derken, Yüce Allah kulaklarımı tıkadı.

Vallahi, beni ancak güneşin sıcaklığı uyandırabildi!

Uyanınca, hemen, arkadaşımın yanına döndüm. Başımdan geçeni ona anlattım.

Bundan sonra, Yüce Allah beni peygamberlikle şereflendirinceye kadar hiçbir kötü şeye teşebbüs etmedim .”[522]

6. Kureyş müşriklerinin, pufları olan Lâtve Uzzâ’ya geceleri taptıktan sonra yatmayı âdet edindik­leri sıralarda, Peygamberimiz (a.s.)ın, zevcesi Hz. Hatice’ye “Ey Hatice! Vallahi, ben hiçbir zaman Lâfa tapmam! Vallahi, ben hiçbir zaman Uzzâ’ya tapmam!” dediğini ve Hz. Hatice’nin de “Boş ver Uzzâya Muzzâya!” diye karşılık verdiğini komşusunun işitmiş olduğu rivayet edilir.[523]

İbn İshak (85-151 Hicrî) der ki:

Resûlullah (a.s.); erlik çağına erinceye kadar, mertlik ve insanlıkça, kavminin en üstünü; ahlâkça en güzeli; soy sop itibarıyla en şereflisi; komşuluk haklarını en çok gözeteni; akıl ve uslulukça en büyüğü; doğruluk ve doğru sözlülükte en başta geleni; eminlik ve güvenilirlikte en büyüğü; kötülük­ten, insanları alçaltan huylardan da, insanların en uzak bulunanı idi.

Yüce Allah, bütün iyi haslet ve meziyetleri onda toplamıştı.

Bunun için; kendisi, kavmi arasında ‘el-Emîn’ adıyla anılırdı .”[524]

 [/accordion]

[/accordions]

 

Etiketler

İlgili Makaleler

Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı