KIRK HADİS ŞERHİ

Yirmibeşinci Hadis: Şek ve Vesvese

ŞEK VE VESVESE

بالسَّنَدِ المُتَّصِلِ إِلی شَيخِ المُحَدِّثينَ وَ أَفضَلِهِم، مُحَمَّدِ بنِ يَعقُوببَ الکُلَينی، رَحمَةُ الله تعالی، عَن مُحَمَّدِ

بنِيَحيی، عَن أَحمَدَ بن مُحَمَّدٍ، عَن اِبن مَحبوبٍ، عَن عبدالله بن سنانٍ، قال ذَکَرتُ لاَبی عَبدالله، عليه

 السَّلام، رجُل مبتليً بالوضوء والصلاة، وقلتُ:هورجلٌ عاقلٌ.فقال ابو عبدالله، عليه السلام: وَ اَیُّ عَقلٍ

لَهُ وَ هُوَ يُطيعُ الشَّيطانَ؟ فَقُلتُ لَهُ: وَ کَيفَ يُطيعُ الشَّيطان! فقال: سَلهُ هذا الَّذی يأتيه مِن أَیِّ شَیءٍ هُوَ،

فَإِنَّهُ يَقولُ لَکَ: مِن عَمَلِ الشَّيطانِ.

“Abdullah b. Senan şöyle diyor: Hz. Sadık’a (a.s) abdest ve namazında vesveseye düşmüş biri hakkında, “O akıl sahibi bir kimsedir” dedim. İmam şöyle buyurdu: “Nasıl bir aklı var ki? Halbuki o şeytana uymaktadır.” Ben, “Nasıl şeytana uyuyor?” diye sorunca da İmam şöyle buyurdu: “O şahsa, “kendisine gelen şeyin (vesvesenin), hangi şeyden geldiğini” sor. Şüphesiz o, “şeytanın amelinden olduğu”nu söyleyecektir.”[1]

Şerh

 

Bil ki vesvese, tezelzül, şek, şirk vb. şeyler şeytanın insanoğlunun kalbine attığı telkinlerdir. Nitekim itminan, yakin, sebat, hulus vb. şeyler de rahmanî feyizler ve melekî telkinlerdendir.

Bunun özetle açıklanması ise şudur: İnsanın kalbi; mülk ve melekut ile dünya ve ahiret arasında kalan latif bir şeydir. Bir yönü dünya ve mülktür ve bu sebeple de bu alemi tamir etmeye koyulur. Diğer yönü de ahiret, gayp ve melekut alemidir. Bu cihetle de ahiret ve melekut alemini tamire yönelir. O halde kalp, ikiyüzlü bir ayna konumundadır; bir yüzü gayp alemidir ve ona gaybi suretler yansımaktadır ve diğer bir yüzü de şehadet alemidir; ve ona dünyevî ile mülkî suretler yansımaktadır. Dünyevi suretler, zahirî duyu organları ile hayal ve vehim gibi bir takım batını duyu organları vasıtasıyla yansımaktadır. Uhrevi suretler ise aklın batınından ve kalbin içinden bu aynaya yansımaktadır. Eğer kalbin dünyevi yönü güçlenir, insan sadece dünyayı tamire yönelir, tüm gayretini dünya için gösterir; mide, tenasül organı ve diğer dünyevi lezzetlere gömülürse, bu batini teveccüh sebebiyle pis nefisler, şeytanlar ve cinler alemi ve de tabiat ve mülk aleminin karanlık bir gölgesi olan düşük melekut alemi ile uyumlu bir takım hayallere kapılır. Bu uyum sebebiyle de kalbine yapılan telkinler, şeytani telkinler sayılır. Bu telkinler, batıl hayaller ile pis evhamların kaynağı haline gelir. Nefis tümüyle dünyaya meylettiği için bu batıl hayallere iştiyak duyar, azim ve iradesi de buna tabi olur ve böylece bütün kalbi ve kalıbi (organik, zahirî) amelleri; vesvese, şek, şüphe, evham ve batıl hayaller türünden şeytani ameller olur. Beden mülkünde iradeler bu esas üzere şekillenir. Bedensel ameller de kalbin batınî suretleri şeklinde tecelli eder. Zira ameller, iradelerin misal ve yansıması, iradeler de vehmin/kuruntunun misal ve yansıması ve onlar da kalbi yönelişin birer yansımasıdır. O halde kalp şeytani aleme yönelirse, şeytanî cehl-i mürekkep türünden bir takım telkinler vücuda gelir. Neticede zatın batınında vesvese, şirk, şek ve batıl şüpheler doğar, daha sonra da bütün beden mülküne sirayet eder.

Zikredilen kıyas üzere kalbin yönü eğer ahireti onarmaya, hak marifetleri bilmeye ve gayp alemine teveccühe yönelirse, kalpte melekler ve temiz/mutlu nefisler alemi ve tabiat aleminin nuranî gölgesi mesabesinde olan yüce melekutî aleme bir tür ilgi vücuda gelir. Dolayısıyla bu kalbe yansıyan ilimler rahmani ve meleki ilimler, hak inançlar ve ilahi hatıra ve telkinler olur. Bu kalp şek ve şirkten arınmış ve tertemiz hale gelir. Nefiste itminan ve istikamet haleti vücuda gelir. Tutkuları, ilimleri, iradeleri, ve bilahare kalbi ve kalıbı, zahirî ve batını amelleri de akıl ve hikmet ölçüsü üzere gerçekleşir.

Bu şeytanî, melekî ve rahmanî telkinlerin bir takım mertebe ve makamları vardır; ama şu anda detayına inmek uygun olmadığından geçiyoruz.

Bu dediklerimize delalet eden hadislerden biri de Mecme’ul Beyan’da Ayyaşi’den[2] nakledilen rivayettir. Bu rivayette İmam Sadık’ın (a.s) şöyle buyurduğu yer almıştır: “Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Her müminin göğsünde, kalbi için iki kulak vardır. Bir kulağına melek, bir kulağına da gizliden gizliye vesvese eden şeytan üfler. Allah mümini melek ile tayin eder.” Allah-u Teala’nın şu sözü de buna delalet etmektedir. “Onları kendisinden bir ruh ile desteklemiştir …”[3]

Mecmeu’l Bahreyn kitabında yer alan bir hadiste ise şöyle yer almıştır: “Şeytan burnunu insanın kalbinin üzerine koyar. Şeytanın, domuzun burnuna benzer bir burnu vardır. Oradan insana, dünyaya ve Allah’ın helal kılmadığı şeylere yönelmesini vesvese eder. Bu esnada insan Allah’ı zikrederse şeytan kaçar.”[4] Bu konuda bir çok rivayetler mevcuttur.

 1. Bölüm: Vesvesenin Niteliği

Marifet ehlinin açıklamaları ile şu anda şerh ettiğimiz hadis ile benzeri hadisler esasınca, vesvesenin şeytanın amellerinden olduğu açıklığa kavuşmuş oldu. Şu anda da insanların genelinin zihnine daha yakın ve münasip olan bir yolla bu konuyu aydınlatmaya çalışalım. Gerçi önceki beyan, ehli nezdinde aklî ölçülere, kanıtsal ilkelere, marifet ehlinin zevkine ve kalb ashabının müşahedelerine uygun bir beyandır. Ama burada anlatılması uygun olmayan bir takım ilke ve kaidelere dayandığından sarf-ı nazar ediyoruz.

O halde diyoruz ki bu vesvese ve amellerin şeytanın oyuncağı ve de o lanetlinin telkini olduğunun, her ne kadar sahibi, öyle olduğuna inansa da işin içinde hiçbir dinî ve imanî etkenin olmadığının kanıtı; şeriat hükümleri ile Ehl-i Beyt’in hadislerine aykırı olmasıdır. Örneğin Ehl-i Beyt’ten mütevatir[5] olarak nakledilen rivayetlerde yer aldığı üzere Peygamber (s.a.a) her uzvuna bir defa su dökecek şekilde abdest alırdı.[6] Yüz ve ellerin birer avuç su ile yıkanması fıkhın zaruri hükümlerindendir. Ama iki defa yıkanması hususunda ihtilaf vardır.[7] Hatta “Vesail” kitabının yazarının, iki defa yıkamanın caiz olmadığına veya en azından caiz olmadığı hususunda düşünülmesi gerektiğine hükmettiği anlaşılmaktadır.[8] Bazısından da bunun caiz olmadığı rivayet edilmiştir.[9] Gerçi iki defa yıkanmasının caiz olduğu da açıktır; büyük bir şöhret[10] ve sayısız rivayetler[11] bunun müstehab olduğuna delalet etmektedir. Ama organı tümüyle ıslatacak şekilde bir defa yıkamanın daha üstün oluşu da uzak bir ihtimal değildir. Lakin her uzvu tümüyle kaplayacak bir şekilde üç kere yıkamak bid’at, haram ve fazlalığıyla meshettiği takdirde de abdesti batıl eden bir husustur. Ehl-i Beyt’ten (a.s) nakledilen rivayetlerde de yer aldığı üzere abdest organlarını üç defa yıkamak bidattir ve her bidat da ateşte yer alacaktır.[12]

Bu durumda her uzvuna on defa su döken, her defasında bütün organını ıslatacak kadar yıkayan, suyun tam akıntısını ve şer’î yıkamanın oluşması için önce organını iyice ıslatan ve bu işi defalarca tekrarlayan kimseyi hangi ölçüye göre değerlendirmek gerekir? Acaba hangi hadis ve fakihin fetvasına uygundur? Yirmi yıldan fazla bu batıl abdestle namaz kılmış ve halkın içinde hep kutsallık ve temizliğin kemalinden söz etmiştir. Şeytan onunla oynamakta ve nefs-i emmare onu kandırmaktadır. Vesveseye kapılan insan buna rağmen başkalarını hatayla suçlamakta, kendisini ise doğru yolda sanmaktadır. Acaba açık nas ve ulemanın icmasına muhalif olan bir şey, şeytandan mıdır, yoksa nefis temizliği ve takvadan mı? Eğer bunun takvanın kemalinden ve dinde ihtiyattan kaynaklandığı söylenecek olursa, o halde bu yersiz vesveseye kapılan cahil insanlar, ihtiyatın gerekli olduğu veya üstün olduğu yerlerde, neden ihtiyat etmiyorlar?

Şimdiye kadar mal hususunda vesveseye kapılan bir kişi gördünüz mü? Şu ana kadar hangi vesveseye kapılan kimse, birden fazla zekat veya hums vermiş, bir defa hac yerine, birden fazla hacca gitmiş veya şüpheli bir yiyecekten sakınmıştır? Ne olmuş da bu tür yerlerde asalet’ul hilliye[13] olduğuna inanmakta, ama yeri geldiğinde asalet’ut teharet’e[14] inanmamaktadır? Halbuki helallik hususunda şüphelerden sakınmak daha üstündür. Bir çok hadisler, özellikle teslis hadisi,[15] açık bir şekilde bunu ifade etmektedir. Temizlik hususunda ise bunun tam tersi söz konusudur. Nitekim Masum İmamlar’dan (a.s) biri, tuvalete giderken, eğer sıçrama olursa anlaşılmasın diye, mübarek bacaklarına su serperdi. Ama bu zavallı vesvas masum imama uyduğunu, dini ahkamlarını masum imamdan aldığını söylediği halde, malları tasarruf anında asla sakınmamaktadır. Yiyecekleri her şeyi temiz olduğu hükmünce yemekte, yedikten sonra el ve ağzını temizlemektedir. Yerken her şeyin temiz olduğu ilkesine sarılmakta, yedikten sonda ise her şeyin necis olduğunu söylemektedir. Kendi zannınca alim birisi ise “Ben gerçek temizlikle namaz kılmak istiyorum” diye cevap verir. Halbuki gerçek temizlikle kılınan namazın üstünlüğü şimdiye kadar tespit edilememiştir ve fakihlerin de bundan söz ettiği görülmemiştir. Eğer gerçek bir temizlik ehli isen, niçin gerçek bir helallik ehli değilsin? Eğer gerçek bir temizlik elde etmek istiyorsan, elini on defa kür[16] veya akar su ile yıkamanın ne gereği var? Halbuki akar suya bir kez elini sokmakla insanın eli temiz olur. İdrar veya diğer bazı necasetler sebebiyle necis olan bir şeyi, kür veya akarsuda bir defa yıkamak, hatta meşhur görüşe göre idrar ile necis olan bir şeyi bile bir defa bu sularla yıkamak, icmaya göre ise iki defa yıkamak yeterlidir. O halde iki defadan fazla yıkamak şeytanın ve nefsin hilesindendir. Sermayesiz bir iş olduğu için de, bu haleti kutsallık satma sermayesi edinmektedir.

Bundan da kötü ve korkunç olanı, bazılarının namazın niyetinde veya tekbiret’ul ihramda düştüğü vesvesedir. Zira bu hususta birden fazla günaha düşmekte, buna rağmen muhafazakar olduklarını zannetmekte ve bu amel sebebiyle ayrıcalık ve üstünlük sahibi olduklarına inanmaktadırlar.

Bilindiği gibi bütün iradî ameller niyet olmaksızın yerine getirilemez, niyet iradî amellerin bir gereğidir ve insan ibadet vb. amellerinin hiç birini niyet olmaksızın eda edemez. Ama buna rağmen şeytanlıkları ve şeytanın üzerlerindeki hakimiyeti miktarınca bazen bir saat, bazen ise saatlerce, bu varlığı zaruri olan şey hususunda vesvesesine düçar olmaktadırlar ve sonunda da bu iş bir türlü hasıl olmamaktadır. Bu zavallıyı dizginlediği, zaruri işi gizlediği ve namazını yarıda kesmek, terk etmek ve vaktini geçirmek gibi birçok haramlara maruz bıraktığı için bu işi, şeytanın telkini ve lanetli İblis’in ameli mi saymak gerekir, yoksa batın temizliği, kutsallık ve takva mı?

Vesvesenin sonuçlarından biri de namazda nass ve fetva hükmünce adil olan, zahiri doğru ve şer’î amellere dikkat gösteren insanlara uymamasıdır. Halbuki, zahiri doğru olanların batınını sadece Allah bilir. Bunu teftiş etmek de gerekli değildir, hatta caiz bile değildir. Ama buna rağmen vesveseye düşen insanı şeytan gemlemekte, caminin bir köşesinde cemaatten uzak tek başına namaz kıldırmaktadır. Kendisine sorulacak olursa da “Ben bu hususta şüphe ediyorum, içim rahat değil.” demektedir. Ama buna rağmen imamet makamı kendisine verilecek olursa, bundan asla geri kalmamaktadır. Halbuki imamet makamı daha zordur ve o makamda şüphe yeri daha çoktur. Ama nefsani isteklerine uygun olduğu için bu hususta şüphe etmemektedir.

Bir çok insanın müptelâ olduğu vesveselerden biri de kıraatte vesvesedir. Tekrar edilmesi veya harflerin kaba olarak eda edilmesi sebebiyle bazen tecvid kaidelerinin dışına çıkılmakta, hatta kelime tümüyle değişime uğramaktadır. Örneğin “dallin” kelimesini “kaf” harfine benzeyecek şekilde telaffuz etmektedir. “Rahman ve rahim” kelimelerinin “ha” harfini ise, ilginç bir ses çıkacak şekilde eda etmektedir. Bazen de kelimenin harflerini ayırmakta, sonuçta kelimenin madde ve şekli tümüyle değişmekte, bambaşka bir şekle bürünmektedir. Bilahare müminin miracı, takvalı insanların yakınlık vesilesi ve dinin direği olan namazın ilahi sırlarından ve manevi boyutlarından tümüyle gaflet etmekte, kelimelerin tecvidine yönelmekte, aynı zamanda şeriatın zahirine göre makbul olmayacak bir şekilde tecvidini bozmaktadır. Acaba bütün bunlara rağmen bu durum, şeytanın vesveseleri midir, yoksa muhafazakar görünen kimseye nasib olan rahmanî feyizler midir?

Bu zavallı, kalp huzuru ve ibadetlerdeki yönelişi hakkında nakledilen bir çok rivayete rağmen, niyet ve “veleddallin” kelimesini uzatma hususunda düştüğü vesvese ile kelimeleri eda ederken göz, ağız vb. organlarını ilginç bir şekle sokma dışında, ilmî ve amelî olarak kalp huzurundan bir şey anlayamamıştır. Acaba insanın yıllarca kalp huzurundan ve zihinsel rahatsızlığını gidermekten gaflet etmesi, bunu ıslah etmeyi dahi düşünmemesi, bunu ibadî bir mesele dahi bilmemesi, elde etme yollarını kalp alimlerinden öğrenmemesi, dolayısıyla amel etmemesi; Kur’an nassına göre gizliden gizliye vesvese eden lanetliden,[17] Doğrular’ın (a.s) nassına göre şeytanın amelinden[18] ve alimlerin fetvasına göre de ameli batıl kılan etkenlerden sayılan bu tür batıl şeylerle uğraşması bir yana, bunu kutsallık ve temizlikten sayması bir bela ve musibet değil midir?!

Bazen de insanda vesvese kendisi gibi cahillerin vesveseyi kendisi için fazilet saymasından ortaya çıkmakta ve artış kaydetmektedir. Örneğin bu adamın takvasını övmekte ve “falan şahıs sırf dindar ve muhafazakar olduğu için vesveseye düşmüştür” demektedirler. Halbuki vesvesenin dinle hiç bir ilişkisi yoktur. Aksine dine aykırı bir şey olup cehalet ve anlayışsızlıktan kaynaklanmaktadır. Vesvas insana işin hakikatini söylemedikleri, onu bu işten sakındırmadıkları, kınamadıkları ve hatta aksine övdükleri için bu işi sürdürmüş, son mertebesine ulaştırmış, böylece de şeytanın bir oyuncağı haline gelmiş ve Allah’a yakın kulların dergahından uzaklaşmıştır.

O halde ey aziz! Vesvesenin aklen ve naklen şeytandan ve iblisin amelinden olduğu, dolayısıyla amellerimizi batıl ettiği ve kalbimizi Hak Teala’dan uzaklaştırdığı anlaşılmış oldu. Şeytan belki de bu amelde vesvese ile yetinmez, ustalığını kullanır, itikat ve diyanetinizde de vesvese icad edebilir, din suretinde sizi Allah’ın dininden uzaklaştırabilir, yaratılış ve ahiret hakkında şekke düşürebilir ve sizi ebedi mutsuzluğa maruz kılabilir. Sizleri fısk ve fücur yoluyla kandıramadığı ve delalete düşüremediği için, ibadet ve farzlar yoluyla ortaya çıkarak Allah’a yakınlık ve mirac vesilesi olması gereken amelleri, tümüyle batıl edebilir, Allah’tan uzaklaşma ve şeytana yakın olma vesilesi kılabilir. Dolayısıyla şeytanın inançlarınızla oyun oynamasından korkulmaktadır. Mümkün olan her vesileyle bundan kurtulmaya bakmalı, her türlü riyazetle tedavi yollarını araştırmalısın.

 2. Bölüm: Vesvesenin Tedavisi

İnsanı ebedi olarak helak etmesinden korkulan bu kalbi hastalığın tedavisi, diğer kalbi hastalıklar gibi faydalı bir ilim ve amel sayesinde oldukça kolaydır. Ama insan ilk önce kendisini hasta olarak kabul etmeli ve daha sonra da tedaviye yönelmelidir. Ama şeytan bu zavallı için, kendisini hasta olarak kabul etmeyecek ve hatta diğerlerini sapık ve dinsiz sayacak şekilde düzenler kurmaktadır.

Vesveseyi ilimle tedavi etmenin yolu; adı geçen hususlarda tefekkür etmektir. İnsan amel ve fiillerini düşünmeli ve yaptıkları üzerinde tefekkürde bulunmalıdır. Amellerinin ve Allah’ın rızasını kazanmak için yapmış olduğu fiillerin niteliğinin şöyle veya böyle olması gerektiğini nereden ve kimden aldığına dikkat etmelidir. Bilindiği gibi sıradan insanlar dini hükümleri fakih ve müctehidlerden öğrenmekte, müctehid ve fakihler ise kitap ve sünnetten içtihat yoluyla istinbat etmektedirler. O halde biz, fakihlerin kitabına müracaat ettiğimizde, vesvasın amelinin yalanlandığını ve bazı amellerinin batıl olduğunun yazıldığını görüyoruz. Hadis-i şeriflere ve ilahi kitaba müracaat ettiğimizde de bunun şeytanın amellerinden biri olduğunu ve sahibinin akılsız sayıldığını görüyoruz. O halde akıllı insan eğer aklı şeytana mağlup olmamışsa ve biraz düşünme kabiliyeti varsa, bu bozuk amelden kesin bir şekilde el çekmeli ve amellerini düzeltmelidir ki Allah-u Teala kendisinden razı olsun.

Kendisinde vesvese şüphesi olan herkes, sıradan insanlara müracaat etmeli ve amellerini alim ve fakihlere arz etmeli, onlardan vesvese hastalığına yakalanmış olup olmadığını soruşturmalıdır. Zira bir çok defa vesveseye düşen insan kendi halinden gaflet etmekte, kendisini itidal üzere, başkalarını ise takvasız görmektedir. Biraz düşünecek olursa bu inancın bile şeytanın telkinlerinden olduğunu anlar. Zira ilim ve ameline inandığı büyük alimlerin, hatta helal ve haramı öğrendiği büyük müçtehitlerin ameli bile bunun aksinedir. Bütün büyük alim ve müçtehitlerin din korkusuna sahip olmadığı, sadece vesveseye kapılan insanın dindar olduğu asla söylenemez. Şimdi ilmen bunu anladığı takdirde, amelini ıslaha yönelmeli, amel aşamasına girmelidir. Bu hususta en önemli adım, şeytanın vesveselerine ve kendisine telkin ettiği hayallere itina göstermemelidir. Mesela eğer abdestte vesveseye düşmüş ise, şeytanın ilkalarına rağmen bir kez su dökmelidir. Şeytan ona bu amelinin doğru olmadığını söyleyecektir. Ama o cevap olarak şöyle demelidir: “Eğer benim bu amelim doğru değilse, o halde Resulullah, temiz imamlar ve bütün fakihlerin abdesti de doğru değildir. Zira Resulullah ve Hidayet İmamları takriben üçyüz yıl abdest almışlardır ve mütevatir hadislere göre de bu şekilde abdest almışlardır. O halde eğer onların abdesti batılsa, bırak benim abdestim de batıl olsun.”

Eğer bir müçtehidi taklit ediyorsan, şeytana şöyle de: “Ben müçtehidin içtihadı üzere bu şekilde amel ediyorum. Eğer benim abdestim batıl ise, Allah beni sorguya çekmez, Allah katında bir özrüm vardır.”

Eğer melun şeytan müçtehidin görüşü hakkında seni şüpheye düşürecek ve müçtehidin böyle düşünmediğini telkin edecek olursa, o zaman elinde olan kitabını aç ve ona göster. Birkaç kez onun sözüne itina etmez ve görüşünün aksine amel edecek olursan, şeytan senden ümidini kesecek ve uzaklaşacaktır. Böylece kesin bir şekilde tedavi edilmen umut edilir. Nitekim şu hadis-i şerifte buna işaret etmektedir: “Zurare ve Ebu Basir şöyle demişlerdir: “İmam Bakır (veya İmam Sadık)’a (a.s) şöyle dedik: “Birisi namazında oldukça şüphe etmektedir. Hatta ne kadar namaz kıldığını ve daha ne kadar kılması gerektiğini dahi bilmemektedir.” İmam, “İade etsin” diye buyurdu. Biz, “Çok şüphe etmektedir. İade ettiğinde yine şekke düşmektedir” deyince de İmam “Şekkine itina göstermesin” diye buyurdu. Daha sonra da İmam (a.s) şöyle buyurdu: “Namazı bozma hususunda pis şeytanı kendisine alıştırmamalıdır. Aksi takdirde şeytan kendisi hakkında hırsa kapılır. Zira şeytan pisliktir ve alıştırıldığı şeye adet edinir. O halde sizden her biri şekkine itina göstermemeli ve sık sık namazını bozmamalıdır. Şüphesiz eğer birkaç defa böyle yapacak olursa artık şekke kapılmaz.” Zürare daha sonra İmam’ın şöyle buyurduğunu nakletmektedir: “Şüphesiz şeytan itaat edilmek istemektedir. Kendisine isyan edilince artık sizden birine asla dönmez.”[19]

Hakeza Şeyh Kuleyni, İmam Bakır’dan şöyle buyurduğunu nakletmektedir: “Fazla şüphe ettiğin zaman namazda şekkine itina gösterme ve böylece şeytanın seni terk etmesi umulur. Şüphesiz şek şeytandandır.”[20]

Elbette şeytana bir müddet muhalefet eder ve vesveseye itina etmezsen, şeytan senden el çeker, nefsinde sebat ve itminan oluşur. Ama bir muhalefet esnasında Allah’a yalvarıp yakarmalı, o mel’un şeytanın ve nefs-i emmarenin şerrinden Allah’a sığınmalı, Allah’a iltica etmelisin. Elbette Allah da elinden tutacaktır. Nitekim Kafi’de yer alan bir rivayette de “Şeytandan Allah’a sığınmak gerektiği” emredilmiştir. Hz. İmam Sadık şöyle buyurmuştur: “Adamın birisi Resulullah’ın huzuruna gelerek şöyle dedi: “Ya Resulullah! Namazdaki vesvesem hususunda sana şikayette bulunmaya geldim. Ne kadar namaz kıldığımı dahi bilemiyorum.” Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: “Namaza başladığın zaman sağ elinin işaret parmağıyla sol ayağının baldırına vur ve şöyle de: “Bismillah ve billâh tevekkeltü alellah, euzu billahi’s semi’il alim mine’ş şeytan’ir racim.”[21] Şüphesiz ki böylece şeytanı kendinden uzaklaştırır ve kovmuş olursun.”[22]


[1] Usul-i Kafi, c. 1, s. 12, Kitab’ul Akl ve’l Cehl, 10. Hadis.

[2] Muhammed b. Mes’ud b. Ayyaş es-Selemi, es-Semerkendi, Ayyaşi diye meşhur olmuştur ve de H. 3. asrın 8. tabaka ravilerinden sayılmaktadır. Güvenilir ve de rivayetler hususunda uzman bir kimseydi. Yaklaşık iki yüzden fazla eseri olduğu söylenmiştir. Onlardan en meşhur olanı ise Tefsir-i Ayyaşi’dir.

[3] Tefsir-i Burhan, c. 4, s. 311, Mücadele suresi, 22. ayetin tefsirinde, 4. hadis

[4] Mecme’ul Bahreyn, c. 2, s. 707.

[5] Mütevatir hadisler, yalan üzere birleşmeleri imkansız sayılacak ölçüde her tabakada, bir çok kimsenin sayısız yolla naklettiği hadîs-i şerîflerdir. Mütevatir hadisler yakinî ve kesin inanılması gereken hadislerdir ve bazıları ravilerinin belli bir sayıda olmasını şart koşmuşlarsa da, araştırmacılara göre ravilerinin belli sayıda olması şart değildir. (Müt.)

[6] İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Allah’a yemin olsun ki Resulullah (s.a.a) her organına bir defa su dökecek şekilde abdest alıyordu.” (Vesail’uş-Şia, c. 1, s. 308, Kitab’ut-Taharet, Ebvab’ul-Vuzu’dan 31. bab, 10. hadis ve hakeza 11 ve 12. hadisler

[7] İkinci yıkama hususunda üç görüş vardır. Fakihlerin çoğu müstehap olduğunu söylemiştir. Bazıları caiz olduğuna ve bazıları da caiz olmadığına hükmetmişlerdir.

[8] Vesail’uş-Şia, c. 1, s. 306, Kitab’ut-Taharet, 31. bab

[9] İbn-i İdris Hilli, caiz olmadığına hükmetmiştir. (Muhtelef’uş-Şia, c. 1, s. 282

[10] Cevahir, c. 2, s. 262

[11] Vesail’uş-Şia, c. 1, s. 273, Kitab’ut-Taharet, Ebvab’ul-Vuzu’dan 15. bab, 3. hadis ve hakeza a.g.e. c. 1, s. 310, Kitab’ut-Taharet, Ebvab’ul-Vuzu’dan 31. bab, 28-29. hadisler

[12] İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Bir defa yıkamak farzdır, iki defa yıkamanın sevabı yoktur. Üç defa yıkamak ise bid’attır.” (Vesail’uş-Şia, c. 1, s. 307, Kitab’ut-Taharet, Ebvab’ul-Vuzu’dan 31. bab, 3. hadis) Hakeza, İmam Sadık (a.s) Peygamber’den (s.a.a) şöyle buyurduğunu nakletmiştir: “Her bid’at sapıklıktır ve her sapıklıkta ateştedir.” (Usul-i Kafi, c. 1, s. 73, Kitab-u Fezl’il-İlm, Bab-u Bid’etiha ve’r-Re’y ve kıyasiha, 12. hadis

[13] Esalet’ul-Hilliye, bir şeyin helal veya haram olduğunda şüpheye düşüldüğü taktirde, kullanılan fıkhi bir kaidedir. Bu kaide esasınca, bir şeyin haram olduğu sabit olmadıkça helal olduğuna hükmedilmektedir. Bu kaidenin delili ise, Abdullah b. Sina’nın İmam Sadık’tan (a.s) naklettiği şu sahih hadistir: “İçinde helal ve haram (şüphesi) olan her şey, bizzat haram olduğunu bilip terk edinceye kadar ebedi olarak sana helaldır.” (Vesail’uş-Şia, c. 12, s. 59, Kitab’ut-Ticaret, Ebvab-u Ma Yuktesebu bihi, bablarından 4. bab, 1. hadis

[14] Asalet’ut-Taharet, bir şeyin necis veya temiz olduğunda şüpheye düşüldüğü hususlarda kullanılan fıkhi bir kaidedir. Bu kaide esasınca bir şeyin necis olduğu sabit olmadıkça o şeyin temiz olduğuna hükmedilir. Bu kaidenin delili de, Ammar’ın İmam Sadık’tan (a.s) naklettiği şu güvenilir hadistir: “Bir şeyin necis olduğunu bilinceye kadar, her şey (senin için) temizdir.” (Vesail’uş-Şia, c. 2, s. 1054, Kitab’ut-Taharet, Ebvab’ul-Necasat’tan 37. bab, 4. hadis)

[15] İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “İşler, üç çeşittir: Bir işin doğruluğu açıktır ve bu işi yapmak gerekir. Bir işin ise sapıklığı apaçık ortadadır. Ondan da uzaklaşmak gerekir. Bir iş de şüphelidir. İlmini Allah’a ve Resulüne havale etmek gerekir. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Apaçık helal, apaçık haram ve ikisi arasında şüpheli işler vardır. Her kim şüpheleri terk ederse, haramlardan kurtulmuş olur. Herkim de şüphelere sarılırsa, haramlara düşer ve bilmediği yerden helak olur.” (Usul-i Kafi, c. 1, s. 67-68, Kitab’ul-İlm, Bab-u İhtilaf’il-Hadis, 9. hadis)

[16] 377,419 litrelik su miktarı (Müt.)

[17] Nas suresi, 4 ve 5. ayetlere işarettir.

[18] Abdullah b. Sina’nın İmam Sadık’tan (a.s) naklettiği rivayette, “Şeytanın amelinden” olduğu yer almıştır. Vesail’uş-Şia, c. 1, s. 46, Kitab’ut-Taharet, Ebvab-u Mukaddimet’il-İbadat, 10. bab, 1. hadis

[19] Furu-i Kafi, c. 3, s. 358, Kitab’us-Salat, Bab-u Men Şekke fi salatihi, 2. hadis

[20] Furu-i Kafi, c. 3, s. 359, Kitab’us-Salat, Bab-u Men Şekke fi Salatihi, 8. hadis

[21] “Allah’ın adıyla ve Allah ile, Allah’a tevekkül ederim ve kovulmuş şeytandan, işiten ve bilen Allah’a sığınırım.”

[22] Furu-i Kafi, c. 3, s. 358, Kitab’us-Salat, Bab-u men Şekke fi salatihi, 4. hadis

Etiketler

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı