KIRK HADİS ŞERHİ

Yirmiikinci Hadis Ölümden Hoşlanmamak

ÖLÜMDEN-HOŞLANMAMAK

  

. “Hz. İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: “Birisi Ebuzer’e şöyle dedi: “Ey Ebuzer! Bizlere ne olmuş ki ölümden tiksiniyoruz?” Ebuzer şöyle dedi: “Zira sizler dünyayı bayındır kıldınız, ahireti ise virane. Dolayısıyla da bayındır yerden virane yere gitmeyi hoş karşılamıyorsunuz.” Daha sonra o şahıs şöyle sordu: “O halde bizim Allah’ın huzuruna varışımızı nasıl görüyorsun?” Ebuzer şöyle dedi: “Sizden iyi olanlar, ehlinden uzak olanın ailesinin yanına varışı gibi Allah’ın huzuruna varacaktır. Ama sizden kötü olanlar ise, mevlasından kaçan bir kölenin yeniden mevlasına döndürüldüğü gibi Allah’ın huzuruna varacaktır.” O şahıs “O halde bizim Allah indindeki halimizi nasıl görüyorsunuz?” diye sorunca Ebuzer (r.a) şöyle dedi: “Amellerinizi Allah’ın kitabına arz edin. Allah-u Teala şöyle buyuruyor: “İyiler şüphesiz cennette, kötüler ise cehennemdedirler.” [1] O şahıs, “O halde Allah’ın rahmeti nerededir?” diye sordu. Ebuzer şöyle dedi: “Şüphesiz ki Allah’ın rahmeti iyilere yakındır.”

İmam Sadık (a.s) daha sonra şöyle buyurdu: “Adamın birisi de Ebuzer’e (r.a) şöyle yazdı: ““Ey Ebuzer! Bana ilimden bir hediye gönder!” Ebuzer de ona şöyle yazdı: Şüphesiz ki ilim çoktur Eğer sevdiğine kötülük etmemeye kadir isen, bunu yap.” O şahıs şöyle dedi: “Acaba, sevdiğine kötülük edeni hiç gördün mü?” Ebuzer de şöyle buyurdu: “Evet, sana nefislerin en sevgili olanı kendi nefsindir. Ama sen Allah’a isyan edince, nefsine kötülük etmiş olursun.” [2]

 

Şerh

Bil ki insanlar ölümden hoşlanmamak ve korkmak hususunda oldukça farklılık içindedirler. Hakeza bu hoşlanmama ve korkunun temelleri de farklılık içindedir. Ebuzer’in beyan ettikleri ise orta halli insanlar ile ilgilidir. Biz de nakıs ve kamil insanların halini kısaca beyan etmeye çalışacağız.

O halde bilmek gerekir ki biz nakısların ölümden korkması önceki sayfalarda işaret ettiğimiz bir espri sebebiyledir. O da şudur ki insan; Allah vergisi, fıtratı ve asıl yaratılışı itibariyle hayatı ve bekayı sevmektedir. Ölüm ve yokluktan ise nefret etmektedir. Bu ilgisi ise mutlak beka ve ebedî-daimî hayata yöneliktir. Yani içinde fena ve yokluk olmayan bir hayata aittir! Bazı büyükler[3] bu fıtrat ile ahireti ispat etmektedir ki şu anda burada beyan etmek yeri değildir.

İnsanda bu sevgi ve o nefret olduğu için, beka ve hayatın olduğunu sandığı her alemi sever ve aşık olur ona. Dolayısıyla bunun mukabilindeki alemden de nefret eder. Bizler de ahirete iman sahibi olmadığımızdan ve kalbimizin o alemin bekası ile ezeli hayatına itminanı olmadığından, bu alemi seviyor ve o fıtrat esasınca ölümden kaçıyoruz. Daha öncede açıkladığımız gibi; aklî idrak ve tasdik, kalbi itmi’nan ve imandan apayrı bir hakikattir.

Bizler düşük, zulmani ve mülkî yurttan, daimi, nurani, yüce, baki ve melekutî hayat alemi olan ahirete intikalin ifadesi ölümün, aklî idrakimiz veya körü körüne tasdikimiz ile hak olduğunu biliyoruz. Ama kalplerimizin bu marifetten hiç bir nasibi yoktur. Gönüllerimiz bundan habersizdir. Kalbimiz; tabiat ve mülkî aleme gömülmüş ve hayatın, bu mülkî, hayvani ve düşük hayattan ibaret olduğunu sanmaktadır; ama, ahiret ve hayat alemi olan diğer alemin, hayat ve bekasına inanmamaktadır. Bu yüzden bu aleme güveniyor ve o alemden korkuyor, nefret ediyoruz. Bütün musibetlerimiz de bu iman noksanlığı ve itmi’nan yokluğundandır. Eğer dünya hayatına var olan itminanımız ve bu alemin hayat ve bekasına olan imanımız kadar, hatta bunun onda biri kadar dahi bir itmi’nan ve imanımız olsaydı, ahirete daha fazla bağlanır, dolayısıyla da ahiret yolunu ıslah ve tamir etmeye çalışırdık.

Ama ne yazık ki iman çeşmemizde, su yoktur ve yakin binamız, su üstünde bulunmaktadır. Çaresiz olarak ölümden, fenadan ve zevalden korkar hale gelmişiz. Bunun yegane çaresi ise fikir, yararlı zikir, ilim ve salih amelle kalbimize imanı sokmaktır.

Orta halli insanların, yani ahiret alemine iman etmeyenlerin ölümden korkusu ve antipatisi, kalplerinin dünyayı tamire yönelmiş olması ve ahireti tamirden gaflet etmeleridir. Bu yüzden abad ve bayındır olan bir yerden, harap olan yere intikal etmeyi hoş göremiyoruz. Nitekim Ebuzer (r.a) bunu buyurmuştu. Bu da iman ve itminanın noksanlığından kaynaklanmaktadır. Yoksa kamil bir iman sahibi olan insan, ahireti tamirden asla gaflet etmez ve aşağılık dünya işlerini yapmakla meşgul olmaz.

Özetle bu panikler, korkular ve ölümden tiksinmeler; amellerimizin doğru olmaması, sapmalarımız ve Allah’a muhalefet etmiş olmamızdandır. Eğer hesabımız doğru olsaydı ve kendi kendimizi muhasebe etmiş olsaydık, asla hesaptan korkmazdık. Zira orada hesap adil bir şekilde yapılmakta ve hesap eden de adil bir zattır. O halde hesaptan korkmamız, kendi kötü hesabımız, sahtekarlık ve hırsızlığımız sebebiyledir; yoksa muhasebeden korktuğumuz için değil.

Kafi’de yer alan bir hadis-i şerifte Hz. Musa b. Cafer (a.s) şöyle buyuruyor: “Her gün nefsini muhasebe etmeyen kimse bizden değildir. Eğer iyilik etmişse, Allah’tan bunun fazlalığını istemeli ve eğer kötülük etmişse Allah’tan bağışlanma dilemeli ve tevbede bulunmalıdır.” [4]

O halde eğer kendini hesaba çekersen, kıyamet günü hesap zamanı hiç bir sıkıntı görmez ve ondan asla korkmazsın. Hakeza o alemin diğer helak edici hususları ve durakları da bu alemdeki amellerimize bağlıdır. Eğer bu alemdeki nübüvvetin ve velayetin doğru yoluna yönelmiş, bu yolda yürümüş ve Hz. Ali’nin velayet caddesinden sapmamış isen, hayatında herhangi bir sürçme görülmemişse, sırattan geçiş hususunda hiç bir korkun olmamalıdır. Zira ahiretteki sırat köprüsü, velayetin batınî suretidir. Nitekim rivayetlerde Hz. Ali’nin sırat köprüsü olduğu yer almaktadır.[5] Başka bir hadiste ise “Biz Sırat-ı müstakimiz” [6] diye buyurulmuştur. Camie adlı mübarek ziyaretnamede ise şöyle yer almıştır: “Sizler en büyük yol ve en sağlam sıratsınız”[7] Herkim bu sıratta yürür ve kalp ayağı sürçmezse, o sıratta da sürçmez ve düşmez. Bir yıldırım gibi sırattan geçer. Hakeza ahlak melekeleri adilane olur ve nuraniyet içinde bulunursa; kabir, berzah ve kıyametin zulmetlerinden ve o alemdeki korkunç şeylerden güvende olur. O alemdeki hiç bir şeyden korkmaz. O halde bu makamda dert kendimizden, devası da kendimizdendir. Nitekim Hz. Ali (a.s) kendisine isnad edilen bir şiirde şöyle buyurmuştur:

“Devan sendedir, ama bilemiyorsun.

Hastalığın sendedir, göremiyorsun.”[8]

Kafi’de yer alan bir hadiste Hz. İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: “Şüphesiz ki sen nefsinin doktoru karar kılınmışsın ve senin için hastalığın ne olduğu açıklanmıştır. Sana sıhhat delilleri tanıtılmıştır ve sana ilacı da gösterilmiştir. O halde nefsini nasıl ıslah ettiğine bak.”[9]

Sende fasit olan bir takım ahlak ve ameller vardır. Sıhhatin alametleri ise peygamberlerin reçetesi ile akıl ve fıtrat nurlarıdır. Nefislerin ıslah ilacı ise, onları temiz/halis kılmak için teşebbüste bulunmaktır. Bu ise orta halli insanların makamıdır. Ama mükemmel mümin ve itminan sahibi kimselere gelince, onlar asla ölümden korkmazlar. Gerçi bir takım korkuları vardır; ama onların korkusu Allah’ın azameti ve celali sebebiyledir. Nitekim Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Kıyamet gününün dehşeti nasıl olacaktır![10], Hz. Ali (a.s) ise 19. gecede büyük bir endişe içerisindeydi.[11][12] Halbuki Hz. Ali bir hadisinde şöyle buyurmuştur: “Allah’a andolsun ki Ali b. Ebi Talib ölümü çocuğun annesinin memesine olan sevgisinden daha çok sevmektedir.” Özetle onların korkusu başka şeylerdendi. Onların korkusu bizim gibi dünyada fani olmuş ve arzu ve emellerine bağlı kalmış insanların korkusu gibi değildir. Velilerin kalpleri de birbirlerinden oldukça farklılık içerisindedir. Bunları, kapsamlı bir şekilde yazmak mümkün değildir. Sadece bunlardan bazısına işaret edeceğiz.

Velilerin kalpleri, isimlerin tecellilerini kabulde farklılık içindedir. Bazılarının kalpleri aşk ve şevk içindedir. Yani kalpleri aşk ve şevk kalpleridir. Allah-u Teala bu gibi kalplerde cemal isimleriyle tecelli etmektedir. O tecelli, şevkle iç içe olan bir heybet getirmektedir. Korku heybeti ise, azametin tecellisinden ve derkindendir. Aşığın kalbi sevgiliyle görüşme anında tepinmekte ve korkmaktadır. Ama bu korku ve panik, sıradan korkular gibi değildir.

Bazı kalpler ise korku ve hüzün kalpleridir. Allah-u Teala bu kalplerde celal ve azamet isimleriyle tecelli etmektedir. Bu da korkuyla karışık bir endişe ve hüzünle karışık bir hayret getirmektedir. Hadiste yer aldığı üzere Hz. Yahya (a.s) Hz. İsa’nın güldüğünü görünce kınayarak şöyle dedi: “Yoksa sen Allah endişesi ve azabından emanda mısın?” Hz. İsa şöyle cevap verdi: “Yoksa sen Allah’ın ihsan ve rahmetinden ümitsiz misin?” Allah-u Teala da onlara şöyle vahy etti: “Sizden her kimin bana hüsn-ü zannı (iyimserliği) daha çok ise, o benim katımda daha sevimlidir.”[13]

Hz. Yahya’nın kalbinde, Allah-u Teala celal isimleriyle tecelli ettiğinden, her zaman korkuyordu. Dolayısıyla da Hz. İsa’yı o şekilde kınadı. Hz. İsa ise rahmet tecellileri gereğince ona o şekilde cevap verdi.

 

1. Bölüm: Cennet ve Cehennemin Hakikati

 “Dünyayı bayındır kıldınız, ama ahireti harap ettiniz” hadisinin zahirî şudur: Ahiret ve cennet alemi, mamur ve bayındırdır, ama bizim amellerimizle tahrip olmaktadır. Bilindiği gibi bundan maksat tabirlerdeki benzerliktir. Dünya hakkında “ta’mir” (imar etmek) kelimesi kullanıldığından, bu münasebetle ahiret için de “tahrip” kelimesi ifade edilmiştir. Cehennem ve cennet gerçi mahluktur, ama cennet diyarının imarı ve cehennemin yakıt maddeleri, ehlinin amellerine bağlıdır.

Rivayetlerde yer aldığı üzere “Cennetin zemini düzdür ve bina maddeleri ise insanoğlunun amelleridir.”[14]

Bu husus kanıt ve mükaşefe ehlinin keşfiyle de mutabıktır. Nitekim bazı araştırmacı arifler şöyle demişlerdir: “Bil ki –Allah bizi ve sizi korusun- cehennem, yaratıkların en büyüğüdür ve o Allah’ın ahiretteki zindanıdır. Ona çok derin olduğu için cehennem demişlerdir. Nitekim derinliği çok olan kuyulara da “cehnam” kuyusu demektedirler. Cehennemde hem soğuk ve hem de sıcak vardır. Oranın hem soğukluğu ve hem de sıcaklığı sonsuzdur. Derinliği ile üstü arasındaki mesafe yedi yüz elli yıllık yoldur. İnsanlar bunların mahluk olup olmadığında ihtilaf etmişlerdir. Cennet hususunda da aynı ihtilaf söz konusudur. Ama bize ve mükaşefe/marifet ehli ashabımıza göre hem mahluktur ve hem de mahluk değildir. Bu daha çok şuna benzemektedir: Bir insan ilk etapta bir ev yapmak isteyince, ilk önce ev yapmak istediği alanı, bir duvarla çevirir, bu duvarı dışarıdan gören insan burada bir evin olduğunu zanneder. Ama içeriye girildiğinde sadece duvarın olduğu göze çarpar. Daha sonra orada yaşamak isteyen insanların istekleri doğrultusunda odalar, köşkler, depolar ve ev için gerekli olan şeyler yapılır.

Hadiste yer aldığı üzere “Resulullah (s.a.a) miraca çıktığı zaman cennette bazen bina yapan, bazen de işten el çeken birtakım melekler gördü. Bunun sebebini Cebrail’e (a.s) sorunca Cebrail şöyle dedi: “Bunların yaptığı binanın maddeleri, ümmetin zikirleridir, zikir ettikleri zaman onlar için birtakım maddeler hasıl olur ve melekler de bina yapmakla meşgul olurlar. Ama onlar zikirden geri kalınca bunlar da çalışmaktan el çekerler.[15]

Özetle cismani cehennem ve cennetin sureti, insanoğlunun iyi ve kötü amellerinin suretidir. O alemde bu ameller kendilerine dönmektedir. Nitekim şu ayet-i şerifede de buna işaret edilmiştir: “Yapıp ettiklerini (önlerinde) hazır bulmuşlardır.”[16]

Cennet ve cehennem; insanoğlunun cevheri hareket, melekutî sevk; iradi, ameli ve yaratışsal aksiyonlarla kendisine doğru seyrettiği ve nasiplerinin de kendi amellerinin sureti olduğu, iki bağımsız alem de olabilir.

Sonuç olarak yüce melekut alemi, cennet alemidir ve de bağımsız bir alemdir. Oraya saadete ermiş nefisler sevk edilmektedir. Cehennem alemi ise en aşağı melekut alemidir ve mutsuzluk ehli nefisler oraya doğru yolculuk etmektedir. Ama o alemde kendilerine dönen tek şey, ya iyiliklerin güzel sureti, ya da kötü amellerin korkunç suretleridir. Bu beyanla Kur’an ve hadislerdeki zahirî farklılıkta giderilmiş olmaktadır. Hakeza bu kanıt ve marifet ehlinin görüşü ile de uyum içindedir.

 

2. Bölüm: Şeytanın İnsanı Allah’ın Geniş Rahmetiyle Aldatması

Şüphesiz Ebuzer’in (r.a) bu makamdaki sözü, kapsamlı ve muhkem bir sözdür. İnsan bu söze dikkat etmelidir. Hz. Ebuzer amellerin Allah’ın kitabına arz edilmesi gerektiğini ifade ettikten sonra da şu ayeti okudu: “İyiler cennette, kötüler ise cehennemdedir.”

O şahıs ise Ebuzer’in bu cevabı karşısında ilahi rahmete sarıldı ve, “O halde Allah’ın rahmeti nerededir?” diye sordu. Ebuzer rahmetin de boş bir şey olmadığını ve rahmetin iyilere yakın olduğunu söyledi.

Bil ki mel’un şeytan ve kötü nefs-i emmare insanı birçok şeyle aldatmakta ve ebedi helakete sürüklemektedir. Şeytanın kemanında bulundurduğu en son ok, insanı Allah’ın rahmetiyle aldatmasıdır. İnsan bu aldanma sebebiyle amel etmekten geri kalmaktadır. Allah’ın rahmetine olan bu yersiz güven şeytanın hilelerinden biridir. Bunun delili ise dünyevi işlerimizin hiç birinde Allah’ın rahmetine güvenmememiz ve tabii ve zahirî sebepleri dışında bir etkenin olmadığını zannetmemizdir. Oysa uhrevi işlerde daima Allah’ın rahmetine güveniyoruz, Allah-u Teala ve Resulullah’ın emrinden gaflet ediyoruz. Adeta Allah bizlere amel kudreti vermemiş, doğru ve yanlış yolu öğretmemiş gibi davranıyoruz.

Özetle dünyevi işlerimizde tefvize inanmakta, uhrevi işlerimizde ise cebrî kesilmekteyiz. Halbuki bunların her ikisi de batıldır, nebilerin, hidayet imamlarının ve mukarreb velilerin yoluna aykırı bir durumdur. Zira onların hepsi de Allah’ın rahmetine güvendikleri halde asla vazifelerinden gaflet etmiyor ve bir an olsun çalışmaktan geri kalmıyorlardı. Onların amel sahifesini al ve mütalaa et. İmam Seccad’ın (a.s) münacatlarını al ve dikkatle oku. İmam Seccad’ın ubudiyyet makamında nasıl olduğunu ve kulluk görevini nasıl yerine getirdiğini gör. Buna rağmen Hz. Ali’nin amel sahifesini görünce üzülmekte ve acizlik izharında bulunmaktadır.[17] O halde biz ya neuzubillah onları tekzib etmeliyiz ve onların da bizim gibi Hakk’ın rahmetine iman ve itminanının olmadığını söylemeliyiz, ya da kendimizi tekzib etmeli ve bu dediklerimizin şeytanın hilelerinden olduğunu anlamalıyız. Şeytan bizleri doğru yoldan saptırmak istemektedir. Biz bütün bunların şerrinden Allah’a sığınıyoruz.

Ey Aziz! Hz. Ebuzer’in de o şahsa buyurduğu gibi ilim oldukça çoktur. Ama bizim gibilere faydalı olan ilim, kendimize bu kadar kötülük etmememiz ve evliya ile enbiyanın emirlerinin bizim mahrum olduğumuz bir takım hakikatlerin keşfi olduğunu anlamamızdır. Onlar bu kötü ahlak ve amellerin ne gibi suretleri olduğunu ve onlardan ne gibi semerelerin vücuda geleceğini çok iyi biliyorlardı. Hakeza bu güzel amel ve ahlakın da ne gibi güzel melekutî suretlerinin olduğunu da görüyorlardı. Onlar her şeyi dediler; deva, derman, dert ve hastalığı beyan ettiler. Eğer sen kendine acıyorsan, o emirlere uy ve derdini deva et. Hastalığını tedavi et. Allah biliyor ya, eğer bu hal üzere öteki aleme göç edecek olursak ne gibi dert, musibet ve hastalıklara düçar olacağız! Başta da sonda da hamd Allah’adır.

 



[1] İnfitar/13-14

[2] Usul-i Kafi, c. 2, s. 458. Kitabu’l İman ve’l Küfr, Bab-u Muhasebeti’l Amel. 20. Hadis

[3] Ayetullah Muhammed Ali Şahabadi (r.a), Reşehat’ul-Bihar, s. 263, Kitab’ul-İman ve’l-Fıtrat

[4] Usul-i Kafi, c. 2, s. 453, Kitab’ul-İman ve’l-Kufr, Bab-u Muhasebet’il-Amel, 2. hadis

[5] Ebi Abdillah (a.s) şöyle buyurmuştur: “Doğru yol (sırat’ul-mustakim) Emir’el-Muminin Ali’dir (a.s).” (Mean’il-Ahbar, c. 2, s. 32, Bab-u Me’n’es-Sırat, 2. ve 3. hadis ve Tefsir-u Ali b. İbrahim, s. 206

[6] Seyyid’ul-Abidin Ali b. Hüseyin (a.s) şöyle buyurmuştur: “Allah ile Hüccet’i arasında bir perde yoktur. Allah’ın Hüccet’ten başka bir perdedarı yoktur. Biz, Allah’ın kapıları, doğru yol ve ilminin hazinesiyiz. Vahyinin tercümanı, tevhidinin esası ve sırrının yeriyiz.” (Mean’il-Ahbar, s. 35, Bab-u Me’n’es-Sırat, 5. hadis)

[7] Ziyaret-i Camia-i Kebire, Men La Yehzuruh’ul-Fakih, c. 2, s. 372, Mefatih’ul-Cinan, Ziyarat babında

[8] Hz. Ali’ye (a.s) isnat edilen divan, s. 43

[9] Usul-i Kafi, c. 2, s. 454, Kitab’ul-İman ve’l-Kufr, Bab-u Muhasebet’il-Amel, 6. hadis

[10] Tefsir-i Burhan, c. 4, s. 517, Nasr suresi, 1. ayetin tefsirinde, 3. hadis

[11] Nehc’ül-Belağa, s. 48, 5. hutbe

[12] Nehc’ül-Belağa, 5. hutbe

[13] Fihi ma fihi, Mevlana, s. 48

[14] Nitekim, nebevi bir hadiste şöyle yer almıştır: “Cennetin yeri, düzdür. Dalları ise “sübhanallah ve bi hamdihi”dir. (İlm’ul-Yakin, c. 2, s. 1060)

[15] İmam Sadık’tan (a.s) naklen Peygamber şöyle buyurmuştur: “Miraca götürüldüğüm zaman cennette altın ve gümüş tuğlalarından bazen bina yapan, bazen de işten el çeken birtakım melekler gördüm. Bunun sebebini sorunca şöyle dediler: “Bize malzeme gelinceye kadar çalışmıyoruz.” Ben, “Sizin malzemeniz nedir?” diye sorunca da şöyle dediler: “Müminin dünyada söylediği, “Subhanallah ve’l-hamdu lillah vela ilahe illallah” sözüdür. Onlar zikredince biz bina etmekteyiz, onlar susunca da bizler el çekmekteyiz.” (Bihar’ul-Envar, c. 90, s. 169-170, Kitab’uz-Zikr ve’d-Dua, 2. bab, 7. hadis)

[16] Kehf/49

[17] Keşf’ul-Gumme fi Ma’rifet’il-Eimme, s. 85

Etiketler

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı